İKTİDAR BOŞLUĞU İÇİNDEKİ TÜRKİYE'NİN SORUNLARI

Tarih-Sayı: 
24.04.2008 - DEMİREL İLE SİYASETİN GÜNDEMİNDEN
  • Gerginlikler Türkiye’de iktidar boşluğunu artırıyor.
  • Kıbrıs meselesiyle Avrupa Birliği ilişkileri ayrılmalı.
  • Terör Türkiye’nin birinci meselesi olmaya devam ediyor.
  • Gıda güvenliği için toprağa değil üretime para verilmeli.
  • Hakareti özgürlük saymak kabul edilemez.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, bu ayki değerlendirmenize izninizle dün yaşanan olaylarla, Türkiye’nin görünen manzarasıyla başlayalım. Hoş olmayan, Türkiye’nin yönetimi açısından birlik bütünlük göstermeyen bir manzara. Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladık.  Resmi kutlamalara ilişkin olarak bugünkü gazetelerde yer alan manşetlerde, “Devletin zirvesinde soğuk rüzgârlar esti”,  “Çocuk Bayramı’nda siyasi gerginlik, büyüklere yakışmadı”, “Çocuklar gibi” şeklinde ifadeler yer alıyor. TBMM özel oturumu gergin geçti, 23 Nisan resepsiyonuna muhalefetten başka askerler, yani komuta kademesi de katılmadı. Tabii ki bu dün oluşan bir gerginlik değil, kişisel olmaktan öte Anayasa’da yer alan kurumlar arasında gerginlik var.  Türkiye’nin uzun zamandır yaşadığı, üstelik giderek artan bir gerginlik. Öncelikle bu gerginliği ve tırmanışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

ATATÜRK’ÜN DEHASININ ÜRÜNÜ

Demirel: Bu seneki 23 Nisan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 88’inci yıldönümü kutlamasıydı. Milli Egemenlik Bayramı’dır, Çocuk Bayramı’dır. Bizim Cumhuriyetimizin kuruluşunda ve ülkemizin kurtuluşunda çok büyük bir yeri olan bir gündür. O günü her sene bir defa milletçe hatırlamak, bizim milli birliğimizin  güçlenmesine her zaman yardımcıdır.

Kurtuluş Savaşı bu Meclis’in içinden çıkmıştır.  Atatürk’ün dehasının ürünüdür. Büyük Atatürk’e olan güveni ve ona verdiği destek sayesinde milletimiz, Büyük Atatürk’ün gösterdiği istikamette netice almıştır. Yani ülkemizi işgal eden düşmanları denize dökmüştür.

ATATÜRK’Ü ANLAMAKTA ZORLUK ÇEKEN TBMM ÜYELERİ OLMUŞTUR

O gün çok önemli bir başlangıçtır. Çünkü, o olmasa bugünkü Cumhuriyet olmazdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sadece bu hizmetini öve öve bitirmek mümkün değildir. O şartlar altında dağılmış İmparatorluğun küllerinden bir çağdaş devlet çıkarmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ondan sonraki görevi olmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi daima Büyük Atatürk’e inanmıştır, ona güvenmiştir. Ve onu anlamakta zaman zaman zorluk çeken üyeleri de olmuştur. Ama, onun arkasından gidildiği zaman, nereye varılacağı milletçe her dört senede, her beş senede, her üç senede, her iki senede görülmüştür.

TÜRKİYE’Yİ YÖNETECEK GÜÇLER MEŞRUİYETİNİ MİLLETTEN ALACAKTIR

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu olan bu günün Milli Egemenlik Bayramı olması gayet güzel bir şey. Çünkü, bir şeylere işaret edilmektedir. Mesele şudur: Artık bu zamana kadar hanedana ait olan yürütme yetkisi, yönetme yetkisi, yasama yetkisi, bütün yetkiler hanedandan millete geçmiştir. İşte budur milli egemenlik dediğimiz olay.

Bundan sonra Türkiye’de, Türkiye’yi yönetecek güçler meşruiyetini bu kökten, yani milletten alacaktır. Bu, Cumhuriyet’in en büyük kazanımıdır. Bunun hiç unutulmaması lazımdır. Hatırda tutulması lazımdır ve bunun zedelenmemesi lazımdır. Meşruiyetin yegane kaynağı milletin iradesidir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURUMLAR DEVLETİDİR

Türkiye Cumhuriyeti her çağdaş devlet gibi bir Anayasa devletidir. Millet iradesinin nasıl kullanılacağı yine Anayasasıyla düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti daha sonraki yıllarda hem millet iradesini yine yüksek tutmaya devam etmiş, fakat bu iradenin icabını çeşitli kurumlar yoluyla yerine getirmeyi öngörmüştür. Bu bir çoğulcu idaredir. Devlet bir kurumlar devletidir. Türkiye, bunları daha çok anlamaya, daha çok kavramaya muhtaçtır bence.

CUMHURİYET’İN EBEDİLİĞİNİN İŞARETİ

23 Nisan’ın çocuklarımız için bayram olması, aslında cumhuriyetin ebediliğinin işaretidir. Çünkü çocuklarımız geleceğimizdir, ama ebedi geleceğimizdir. Yani sonsuza dek olan geleceğimizdir. Onlar bugünün çocukları, yarının gençleri ve daha sonra yetişkinleri olarak Cumhuriyet meşalesini taşıyacaklardır. Sonra yeni nesiller gelecektir, onlar taşıyacaktır. 23 Nisan’da kutladığımız bayramın böylesine bir özelliği vardır.

YİNE GÜRÜLTÜLÜ BİR DÖNEMDEYİZ

Şimdi, 23 Nisan dolayısıyla ve bu bayramın kutlama zeminlerinde dahi Türkiye’de süregelen gerginliğin izlerini görüyoruz. Bu gerginlik olmasa daha iyi idi. Fakat demokratik bir ülkede, her şeyin çok iyi gitmesini, her şeyin çok düzgün gitmesini bekleyemeyiz. Her şeyin çok iyi ve çok düzgün gitmediği zamanda dahi demokrasinin bu ülkeyi ayakta tutacak  gücü vardır. Yani, hiçbir şey denizin bittiği anlamına gelmez.

İyiler vardır, iyi olmayan şeyler vardır. Her zaman da iyiler yoktur. İyi olmayan şeyler her zaman vardır. Ama, biz çok çabuk bunalıyoruz. Tartışmaları gürültüyle yapıyoruz. Yine böyle gürültülü bir dönemdeyiz. Yalnız bu gürültülü dönem aniden gelmiş bir dönem değildir.

ÜLKE BU HÂLE İYİ YÖNETİLDİĞİNDEN GELMEDİ

Türkiye’nin yönetilmesinde sıkıntılar vardır. Benim yönetim sıkıntısı olarak işaret ettiğim şeylere, daha sonra herkes işaret etti. Şu hâliyle baktığımızda, ülke bu hâle gelmişse kendiliğinden gelmemiştir. Hiç olmazsa iyi yönetildiğinden gelmemiştir.

Kendiliğinden bu hâle gelmediğine göre, gelmemesi için birtakım tedbirler alınmamış demektir. Aksine, gelmesi için birtakım yanlışlar yapılmıştır. Sizinle bundan evvelki aylarda yapmış olduğumuz mülâkatlara eğer bakılırsa, orada ben bunlara işaret ettim.

22 TEMMUZ SEÇİMİ TÜRKİYE’YE HUZUR VE İSTİKRAR GETİRMEDİ

Ben dedim ki, “Bu 22 Temmuz Seçimi inşallah Türkiye’ye hem istikrar getirir, hem  huzur getirir”. Bunu getirmedi. Çünkü seçim sonrasında, seçim öncesindeki hassasiyetler dikkate alınmadı. Seçim öncesindeki hassasiyetler;
 
•    yeniden laiklik olayının tartışılmaya girişilmesi,
•    yeniden türban olayının tartışılmaya girişilmesiydi.

Ve de Türkiye’nin bir Anayasa’ya ihtiyacı varsa, o ayrı bir meseleydi. Ama, sadece türban olayını ortadan kaldırmak için bir anayasa yapılıyor hissini vermek yanlıştı. Hatta o kadar yanlıştı ki, ondan sonra çok iyi niyetle, size lazım olan bir şey yapmaya kalksanız dahi yapamazdınız. Bunun aciliyeti yoktu. Yanlış bir şey yapıldı ve arkasından da bu gergin hava doğdu. Tabii Türkiye bunları da aşar.

TARTIŞMALAR BİTMEYİP SÜREBİLİR

Türkiye’nin kendisini ileriye taşıyacak gücü vardır. Yeter ki her şey kuralına göre olsun, mecrasında olsun, hukukun içinde olsun, keyfiliğe kaçılmasın. Önümüzdeki zaman içinde bu tartışmaların bir ölçü kazanacağına inanıyorum. Ama, hangi zamanda olur, hangi hadiseden sonra olur? Onu bilmiyorum.

Ültanır: Peki Sayın Cumhurbaşkanım, gerginliğin, tartışmaların yükselme ihtimali de yok mu? Tek seçenek düşeceği yönünde denilebilir mi?

Demirel: Bu tartışmalar, içinde bulunduğumuz hadise bir açıklığa ve aydınlığa kavuşmadıkça bitmez. Yani, Anayasa Mahkemesi’ne yapılmış bulunan kapatma talebi bir neticeye bağlanmadıkça bitmez. Neticeye bağlanış şekline göre de tartışmaların süreceğini tahmin ediyorum.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARINDAN SONRA
TÜRKİYE SEÇİME Mİ GİDECEK, YOLUNA DEVAM MI EDECEK?

Hangi şekilde bağlanırsa bağlansın, yine bir tartışma sürebilir. Yalnız neticeye bağlandıktan sonraki safha ne olacaktır? Türkiye yeni bir seçime mi gidecektir? Yoksa, Türkiye hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam mı edecektir? Bütün bunlar görülecek. Bunları bugünden öngörmek mümkün değil.

Ama, Türkiye’de ne olursa olsun, yani ister şu şekilde karar verilsin, ister bu şekilde karar verilsin, Türkiye nereye gidiyor diye bir endişeye ve kaygıya gerek yok. Türkiye selamete gider. Kendi kararını kendisi verebildiği sürece selamete gider.

ENDİŞE VERİCİ SIKINTI İHTİMALLERİ

Üç şeyden daima endişe ederim. Bir tanesi, huzur ve sükûnun bozulması. Umarım ki böyle bir şeyle karşılaşmayız. İkincisi, dünyadaki ekonomik şartların da değişmesiyle Türkiye’nin ithalat yapmakta sıkıntıları olması. O zaman Türkiye malsız kalır ve kuyruklar olayına gider. İnşallah bu olmaz. Yahut daha büyük sıkıntılar içine sürüklenir, yani yönetim bütün gücünü kaybeder. Türkiye yönetilemez hâle gelir. İnşallah bu da olmaz diyorum.

Bunları öngörüyor değilim. Olmaması lazım gelen şeyler olarak söylüyorum. Ama bunların olmaması dahi, şimdi Türkiye’nin gündeminde bulunan bu parti kapatma dosyasının tartışmalarını sona erdirmez.

Olmaması lazım gelen o şeyleri dahi Türkiye aşar. Yalnız yorulur. Yeni baştan zaman kaybederiz. Yeter ki meşruiyetin dışına çıkmayalım.

AKP’NİN KAPATILMASI DAVASINA KARŞI ÇIKIŞLAR

Ültanır: Efendim, Türkiye’nin bu gergin ve sıkıntılı döneminde, Türkiye’nin bağımsız yargısına, önce mevcut iktidardan, öyle anlaşılıyor ki iktidarın da kurcalamasıyla Avrupa’dan karşı sesler yükseldi. Devletin temelindeki ilkeleri, devletin yapılanmasındaki kuvvetler ayrılığı prensibi unutuldu, demokrasi sadece sayısal yüzde olmamasına rağmen her şey yüzde 47 demeye getirildi.

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye’ye gelmeden önce AKP kapatma davası aleyhine demeçler verdi. Türkiye’de de bu doğrultuda konuşup yargıya, “Kapatırsanız AB’ye giremezsiniz” gözdağını vermeye çalıştı. TBMM Genel Kurulu’nda laiklik ve türban için  Cumhuriyet’in kuralları ile çelişki oluşturabilecek sözler sarf etti. Barroso’nun Meclis’te konuşturulması da, muhalefetin karşı çıkışına rağmen iktidarın inisiyatifinde gerçekleşti, ama Türkiye’nin üzerinde bir komiser edasıyla ve davranışıyla sözleri kabul edilebilecek gibi değildi. Mesajları rahatsızlık yarattı.

Avrupa Birliği bazı şeyleri Türkiye’ye dikte ettirmeye çalışıyor, Türkiye’nin bağımsız yüce yargısına baskı yapmayı kendi hakları gibi görüyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demirel: Şimdi, yargıya intikal etmiş bir konu üzerinde yanlışlar evvela Türkiye’de yapıldı. Yani Türkiye’de yürütme gücü, buna itiraz etti. İtiraz etmekle kalmadı, adeta tehdit eder gibi durum takındı. Bu dosyayı tanzim eden ve merciine tevdi eden Cumhuriyet Başsavcısı’na beş bine yakın tehdit mektubu geldiği gazetelerde yazıldı.

SİYASİ İKTİDAR YARGIYA MÜDAHALEYE KALKIŞTI,
DIŞARIDA HAKSIZLIK İNTİBALARI MEYDANA GELDİ

Bu siyasi iktidar böyle bir hadiseyle karşılaşınca paniğe kapıldı. Şimdi böyle olunca, dışarıda da burada bir haksızlık yapıldığı ve bu haksızlığa destek olunmaması gibi intibalar meydana geldi. Nitekim, Başsavcı’nın açtığı dava dünya basınında destek bulmadı. Aksine, “Demokratik ülkelerde parti kapatılmaz” gibi bir sloganın arkasına sığınarak, hukukun genel prensiplerinin unutulduğu yazılar yazıldı.

AVRUPA BİRLİĞİ’NDEN YANLIŞ BEYANLAR

Sanıyorum, Avrupa Birliği bu etki altında kalmıştır. Bu etki altında kalan Avrupa Birliği Yöneticileri de üstlerine farz olmayan beyanlarda bulundular. Bu beyanlar yanlıştı. Gerçekten, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuvvetler ayrılığı prensibine dayandığını onlar da biliyordu.

Burada yargıya intikal etmiş bir konuda, Türkiye Cumhuriyeti kanunları kimsenin etki yapıcı bir beyanda bulunamayacağına amirken, bütün bu kargaşanın içinde onlar da beyanda bulundular ve yanlış yaptılar. Nitekim Barroso, Meclis’te yaptığı konuşmada bundan hiç bahsetmedi. 

Ültanır: Şimdi iktidar, ekonominin düşme trendi gösterdiği bir ortamda Yeni Anayasa Projesi ve türban için Anayasa değişikliği ile Türkiye’yi gerginliğe soktuktan sonra, kendisi için güvenceyi Avrupa Birliği ilişkilerine yeniden eğilmekte buluyor ve belki de gündemi değiştirebilmek için bunda yarar görüyor.

Bu çabanın Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden bir şey kazanması amacına yönelik olmadığı, kapatma davasında Avrupa Birliği kendisine destek versin ve devletin bazı güçleri karşısında kendisini korusun amacı güttüğü de gözleniyor. Avrupa Birliği’nin Türkiye’den istediği, başta Kıbrıs’a ilişkin olmak üzere çok ciddi ödünler var ve Türkiye için en son düşündükleri üyelik  tarihinin de 2023 olduğu söyleniyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kolay kolay kabul edilmeyeceği, maalesef bilinen bir gerçek durumuna geldi. Türkiye’nin bu dış ilişkisini bugünkü seviyesi ve geleceği ile nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin çıkarı için bu ilişki devam ettirilmeli mi, yoksa “yeter artık” deyip yeni bir boyutta pazarlığa mı girişilmeli?

TÜRKİYE DAHA BAŞLANGIÇTA GÖZÜ KAPALI
AVRUPA TEŞKİLATININ İÇİNDE OLMAK İSTEMİŞTİR

Demirel: Şimdi bu vesileyle yine kısaca, Avrupa Birliği ile ilişki mesajımı vereyim:

Avrupa Birliği 1958 senesinin Mart’ından itibaren faaliyettedir. Ortak Pazar olarak başlamıştır. Avrupa Topluluğu olmuştur, sonra Avrupa Birliği olmuştur. Türkiye, Avrupa’nın bütün projelerinin içerisinde bulunduğu için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi bir Avrupa projesi olduğu için, bir barış ve uygarlık projesi olarak gördüğü için, daha altı devletin Ortak pazarı kurdukları zaman bu teşkilat kurulur kurulmaz, bunun nereye varacağını falan uzun boylu hesap etmeden, gözü kapalı bu teşkilatın içinde olmak istemiştir. Bu, “Türkiye’nin Avrupa ile birliğinin stratejik  bir birlik olması lazım geldiği” şeklinde, o günkü yönetimin kanaatidir.

1960 ihtilali geldiği için, 1959’da yapılan müracaat kaale alınamamıştır. 1960’da gelen askeri idare, daha sonra 1961’de yapılan seçim sonrasında gelen hükümet, Ortak Pazar’a ilgisini sürdürmüştür. 1963 senesinin Eylül ayında Ankara Anlaşması imzalanmıştır.

Türkiye, Avrupa Ortak Pazarı’na hazır olduğu zaman tam üye olacaktır. Türkiye’yi bu pazara hazırlamak için de birtakım programlar uygulanacaktır. Bir takvim uygulanacaktır. Böylece yola çıkılmıştır. 1963 senesinden 2005 senesinin Ekim’ine kadar geçen 42 sene içerisinde Türkiye’de müdahaleler olmuş, parlamento kapatılmış, Anayasa ortadan kaldırılmış, yeni Anayasa gelmiş, ama bütün bu olup bitenlerin içerisinde Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisi devam etmiştir. Bazen askıya alınarak, bazen sürdürülerek.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ BİRİNCİ MESELE
AVRUPA BİRLİĞİ İLE MÜZAKERELERİ TAMAMLAMAKTIR

3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye, Avrupa Birliği ile müzakereye oturmuştur. Şimdi bugün, yani 2008 senesinde Türkiye’nin önünde duran birinci mesele Avrupa Birliği ile giriştiği bu müzakereyi tamamlamaktır. Yani, üzümün çöpü, armutun sapı diyebiliriz. Niçin bunu tamamlamaktır, onu söyleyelim:

Avrupa Birliği’nin bugün 27 üyesi vardır. Başlangıçtaki 6 üye 27’ye çıkmıştır. Geçmişte Doğu Bloku’ndaki bütün ülkeler, üzerlerinden Sovyet nüfuzu kalkar kalkmaz, Avrupa Birliği’ne üye olmuşlardır. NATO’ya üye olmuşlardır. Neredeyse Balkanlar’da kala kala bir Sırbistan kalmıştır, bir Arnavutluk kalmıştır, bir de Yugoslavya’dan çıkan bir-iki ülke kalmıştır. Bulgaristan üye olmuştur, Romanya üye olmuştur. Yunanistan zaten üyesidir. Hırvatistan üye olmaktadır. Macaristan üye olmuştur. Slovenya olmuştur.

DEVLETLER ARASINDA CİDDİYET VE AHDE VEFA VARDIR,
TAAHHÜTLER YERİNE GETİRİLİR

Şimdi, Türkiye’nin 2005 yılında başlamış bulunduğu müzakereleri tamamlaması lazım. Başarıyla tamamlaması lazım. 21 ülke, hep müzakere etmiş, bu müzakereler neticeye bağlandıktan sonra da tam üye olmuşlardır. Böylece 27 üyeye çıkmıştır. Türkiye 28’inci üye olacaktır. 27 ülkeden 21’inin müzakere yapıp, müzakere sonrasında katıldığı bir Avrupa Birliği’ne, bu müzakereleri başarıyla bitirirse Türkiye’nin katılmaması söz konusu olmaz.

Devletler arasında ciddiyet vardır. Bu devletlerin birbirine karşı ahde vefası vardır. Taahhütleri vardır. Türkiye katılma şartlarını yerine getirecektir.

Ültanır: Peki, müzakereleri tamamlamamıza müsaade edecekler mi?

Demirel: Şimdi oraya geleceğim. Müzakerelerinizi ikmal ettiğiniz taktirde, bu şu demektir: Avrupa Birliği’ne üye olma şartını yerine getirmişsinizdir. O zaman Avrupa Birliği’nin taahhüdünün işlemesi lazımdır. Yani, Türkiye taahhüdünü yerine getirmiştir, bu taahhüt yerine geldiği için Avrupa da taahhüdünü yerine getirecektir.  Birinci kaydetmek istediğim nokta bu.

AVRUPA BİRLİĞİ’NE TÜRKİYE’NİN ALINMAMASI
VEYA GİRMEMESİ GELECEK NESİLLERE İZAH EDİLEMEZ

İkinci kaydetmek istediğim şudur: Avrupa’da 27 ülkenin bir araya geldiği bir birlik ve beraberlik var ve bu altın çağını yaşıyor. Buraya girip de bölünmüş bir ülke yok. Buraya girip de yoksullaşmış bir ülke de yok. Herkes buraya koşmuş. Cazibesi var. Bütün bunların yanında, yalnız Türkiye’nin buraya sokulmamış olması veya Türkiye’nin buraya girmekten imtina etmesi düşünülemez.

Bunu ne Avrupa gelecek nesillerine izah edebilir, ne de Türkiye “biz buraya girmiyoruz” diye bir tavır takınmak suretiyle gelecek nesillere izah edemez. 10 sene sonra Türkiye gelecek nesillerine, “Avrupa’nın her teşkilatına dahil oldunuz da en önemli teşkilatı olan Avrupa Birliği’ne neden dahil olmadınız?” sorusuna cevap veremez.

AVRUPA BİRLİĞİ TARAFTARLIĞI HÂLÂ YÜZDE 55’İN ÜZERİNDE

Buradan şuraya geleceğim: Gündelik tartışmaların içerisinde kamuoyumuzu rahatsız eden olaylar vardır. Bu olaylar sebebiyle Avrupa Birliği’ne taraftarlık iniyor, çıkıyor. Şimdi aşağı yukarı taraftarlık yüzde 41 civarında. Olsa da olur, olmasa da olur diyenler yüzde 16. Bu ikisini topladığınız aman hâlâ yüzde 55’in üzerinde bir taraftarlık görünüyor.

Yalnız, halk kendiliğinden bir şeye taraftar veya aleyhtar olmaz. Halka doğruları izah edeceksiniz. Avrupa Birliği Türkiye için ne anlam taşır? Türkiye Avrupa Birliği için ne anlam taşır? Ben bunları uzun uzun izah etmek durumuna girmeyeceğim. Ama şunu söyleyeyim ki, Avrupasız bir Türkiye kârda değildir. Türkiyesiz bir Avrupa da kâr da değildir. Türkiye ile Avrupa’nın menfaatleri, Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde olmasındadır. Karşılıklı menfaatleri buradadır.

SOĞUKKANLI OLMAYA, MİLLİ MENFAATLERİMİZİN
HESABINI YAPMAYA MECBURUZ

Türkiye çağdaşlıkta, kalkınmada, zenginleşmede, ilerlemede, yücelmede mesafe almak istiyor. Geldiğimiz yer kafi değildir. Avrupa Birliği’ne üye olursak, bu mesafeyi almakta çabuklaşır bu iş. Olmazsak yine biz bundan vazgeçecek değiliz. Ama, olmanın Türkiye’ye faydası varsa, olmamayı niçin düşünelim?

Deriz ki, “Efendim prestijimizle oynatmayız”. Oynatmayalım. “Bağımsızlığımızla oynatmayız”. Onu da oynatmayalım. Ama, “27 devletin razı olduğu şeylere biz razı olmayız” demek de sıkıntımız olur. Bunu izah da edemeyiz. Soğukkanlı düşünmeye mecburuz. Milli menfaatlerimizin büyük hesabını yapmaya mecburuz.

Ben 40 senedir Avrupa Birliği’ni savundum. Bugün yine de savunuyorum. Tek bir sebeple savunuyorum. Ülkemin menfaati vardır. Ülkemin dış ülkelerde güvene ihtiyacı var. Avrupa Birliği içerisinde bulunan bir Türkiye’nin kendi komşuları üzerindeki, hatta Türki Cumhuriyetler üzerindeki, Balkanlar üzerindeki etkisi tamamen farklıdır.

KİMSE TÜRKİYE’NİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ
ZEDELECEK İSTEKTE BULUNAMAZ

Nihayet Türkiye, tek başına bir Türkiye olamayacağına göre, tek başına hiçbir devlet olamayacağına göre, bugün gerek Asya’da ve gerekse Güney Amerika’da bölgesel işbirlikleri çok önem kazandığına göre, Türkiye meselelere biraz soğuk kanlı bakarak ve kendisinden istenen şeylerin yapılamazlığı halinde onu izah ederek müzakere etmeli.

Yani, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne kimse dokunamaz. Türkiye’den hiç kimse Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü zedeleyecek bir şey isteyemez. İstemeye kalkarlarsa, “sizin olsun” deriz. Bunu da Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir hükümeti veremez. Bu şartlar dahilinde, Avrupa’ya kendimizi anlatmaya mecburuz.

BARROSO SÖYLEDİĞİ ÜÇ UNSURDAN
REFORM DA HAKLI, REFORM YAPMIYORUZ

Burada önemli olan hadiseyi ben size söyleyeyim. Barroso Meclis’te yaptığı konuşmada üç tane unsur zikrediyor:

Bunlardan bir tanesi, “Reformlarda geç kaldınız” diyor. Türkiye reformları Avrupa için mi yapıyor? Hayır. Türkiye’ye daha iyi yönetim lazım değil mi? Daha iyi eğitim lazım değil mi? Daha iyi sağlık lazım değil mi? Daha iyi altyapı lazım değil mi? Daha iyi hayat şartları lazım değil mi? Daha zengin bir Türkiye lazım değil mi? Daha iyi işleyen bir devlet lazım değil mi? Bunları yapmak için istiyor.

Avrupalı da diyor ki, “Şunları yaparsanız o olur”. Biz de zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kanunlarının hepsini Avrupa’dan almışız. O kanunlar eskimiş. Bir reform hareketi, bu reform hareketini biz Avrupa için yapıyor değiliz. Biz Avrupa’ya kayıt olsak da olmasak da kendi halkımızın iyiliği için yapıyoruz ve bunun halkımızın iyiliğine olduğuna da inanıyoruz. Onun için Barroso’nun reform hakkında söylediği şeye bir şey diyemeyiz. “Yapıyoruz” da diyemeyiz. Reformu yapmıyoruz.

ESAS BÜYÜK MESELE KIBRIS
VE AVRUPAYA DENECEK OLAN: TÜRKİYE’NİN ÖNÜNÜ TIKAMAYIN!

Barroso’nun ikinci söylediği şey Kıbrıs ile ilgilidir. Bakın, esas büyük mesele Kıbrıs’ta. Eğer Kıbrıs meselesi bu işin peşine takılmamış olsaydı, yani Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilere takılmamış olsaydı, Türkiye’nin sıkıntısı olmazdı. Şimdi ne olmuştur? Her karar Avrupa Birliği’nin 27 devletinin, bunun içine Güney Kıbrıs da dahil, tasvibinden geçecek. Siz her kararda Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin vizesinden geçeceksiniz. Bu zaten birinci sıkıntıyı çıkarmıştır.

Bugün aşağı yukarı 6 fasılda müzakere yapmaya başlamışız. Bir faslı tamamlamışız, kapatamamışız. Yeniden 8 fasıl için müzakere açalım demişiz, askıda kalmış. Türkiye-Avrupa münasebetleri askıdadır. Müzakereler askıdadır. Bu şartlar içinde biz bu müzakereleri bitiremeyiz.

Onun içindir ki bizim Devlet olarak, millet olarak Avrupa vizyonumuz, Avrupa Birliği’ne üye olma talebimiz, aslında bir medeniyete üye olma talebidir, üye olma talebimizde ısrar etmemiz lazım. Avrupa’ya dememiz lazım ki, “Tıkamayın Türkiye’nin önünü”. Bunu anlatmamız lazım.

Yolu tıkayan tek şey Kıbrıs’tır. Kıbrıs’ta bir uzlaşmaya varılıp varılmaması bence, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki münasebetlerin kaderi olmamalıdır. Bunu çözmedikçe, Türkiye bir adım ileri gitmez.

Ültanır: Peki, Sayın Cumhurbaşkanım, Kıbrıs çözümü zor çok büyük bir sorun da, bu iktidar döneminde sorunun çözümünü aleyhimize çevirecek biçimde yapılmış hatalar yok mudur? Yapılan hatalar çözümü zorlaştıracak ve geciktirecektir denilebilir mi? Yani Kıbrıs sorunu ağırlaştırılmadı mı?

KIBRIS MESELESİYLE AVRUPA BİRLİĞİ MESELESİ
AYRILMADIKÇA, BU MÜZAKERELER YÜRÜMEZ

Demirel: Aslında Avrupa Birliği Güney Kıbrıs’ı içlerine almaya kalktığı zaman, ona itiraz edilecekti, o imzalanmayacaktı. Başka şekil bulurlardı. Çünkü, Türkiye’yi 1999’da candidate (aday) yaparken, ben Cumhurbaşkanıydım, Lipponen (1999’daki Dönem Başkanı ve Finlandiya Başbakanı) mektup getirdi ve o mektupla taahhütte bulundular. “Kıbrıs meselesiyle Avrupa Birliği meselesinin birleştirilmeyeceği” ifade edildi. Açıklıkla söylüyorum, bu ayrım yapılmadıkça, bu müzakereler yürümez. Şimdi Türkiye’nin önünde duran en önemli mesele budur. Bu tuzaktır.

Ültanır: Efendim, her iki sorun birbirinden ayrılabilir mi? Bugünkü mevcut iktidarın anlayış ve tutumuyla olanaksız gibi görünüyor. Herhalde bu işi başaracak yeni politikacılara ihtiyaç var.

AVRUPA BAŞINA BELA ALMIŞTIR VE KURTULMAK İSTİYOR

Demirel: Avrupa Güney Kıbrıs ile başına bela almıştır. Avrupa da bundan kurtulmak isteyecektir. Bakın, 477 milyon Avrupalı, 600 bin Güney Kıbrıslının esiri vaziyetindedir. Yani, Türkiye’ye karşı olan meselelerde 477 milyon Avrupalı bir şey diyor da, bir şey yapılamıyor, ama 600 bin Güney Kıbrıslı bir şey dediği zaman o yapılıyor. Bu olmaz, bu haksızlıktır.

Ültanır: Demokrasi beşiği denilen Avrupa için demokrasinin ruhuyla bağdaşmayan azınlığın hakimiyeti.

Demirel: Bu doğrudan doğruya henüz hudutları belli olmayan Güney Kıbrıs’ın, Kıbrıs adasının bütününün devleti diye sayılıp Avrupa’ya hakim olması demektir. Bu olmaz. Bu gülünç bir şey. Avrupa buna çare bulmalıdır. Ben bu konuya dikkat çekiyorum.

BARROSO GÜNEYDOĞU KONUSUNDA HADDİNİ AŞTI

Barroso’nun konuşmasındaki üçüncü unsur: “Şimdi efendim Güneydoğu’daki halkın siyasi ve kültürel hakları filan” diye Barroso söz ediyor. Bunda biraz daha siyasi hakları dediği zaman, bilmiyor ki Türkiye’de bölgelere göre siyasi hak yok.

Siyasi haklar zaten gruplara, cemaatlere, bölgelere göre değil, siyasi haklar kişilere verilen haklardır. Haklar kişilerindir. Yani yanıltıcı bir beyanda bulunuyor. Esasen Avrupa’nın bu çeşit şeylere girmemesi lazım, başında da söyledim.

Ültanır: Bunu Meclis’te söylememesi gerekirdi. Haddini aşan ifade.

Demirel: Haddini aşan bir şey. Ben az önceki konuşmam içinde de söyledim. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü  zedeleyecek hiçbir şeye razı olmayız.

GÜRÜLTÜ PATIRTI ORTAMINDA TERÖR YİNE BİRİNCİ MESELE

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Nisan ayındaki gelişmeler içinde terör, silahlı  kuvvetlerimizin teröristlere karşı verdiği mücadele ile yine gündemdeydi. Hatta uçaklarımız bugün sınır ötesinde Kuzey Irak’taki bazı hedefleri vurdular. Bu son gelişmelere ilişkin ne dersiniz?

Demirel: Değineceğim. Terör bugün yine Türkiye’nin birinci meselesi. Yine askerlerimiz şehit oluyor. Her gün şehit haberleri alıyoruz. Sıcak çatışmalar devam ediyor. Yalnız sınırda değil, Türkiye’nin içinde de devam ediyor. Şırnak’ta da devam ediyor, Tunceli’de de devam ediyor. Bütün bu gürültü patırtı ve ülkedeki gerginlik içinde Türkiye terör işini birinci mesele olarak göz önünde tutmak mecburiyetindedir.

DÜNYADA  GIDA GÜVENLİĞİ VE TÜRKİYE

Ültanır: Efendim, bir konuya daha değinelim istiyorum. Türkiye’de enflasyon yine yükselmeye başladı. Her şeyden önemlisi hayat pahalılığı arttı. Hem de gıda fiyatlarında aşırı yükselme var. Henüz kuyruklar yok, ama pirinç artık daha pahalı ve daha kıt bir ürün. Gazeteler, “Mutfakta yangın var” diye pahalılığı yazıyorlar. Çin ve Hindistan’ın artan gıda talebi dünyayı zorluyor.

Bu ayın ortasında Dünya Bankası Başkanı Zoellick , “Yeni kabus: Açlık” diye uyardı. Dünyada gıda fiyatlarının üç yılda ikiye katlandığı söyleniyor. Bu iktidar döneminde Türkiye’de  tarım politikalarında çok yanlışlıklar yapıldı. Üretim teşvik edilmedi. Hatta köylüye ekmesi için değil, ekmemesi için yardımda bulunuldu. Türkiye artık dünyada kendi kendini besleyebilen yedi ülkeden biri değil. Kendimizi besleyemiyoruz.

Demirel: Doğru. Yalnız mesele şudur: Bu gıda güvenliği meselesi bütün  dünyanın meselesidir. Bu konu dünyada epey zamandan beri tartışılıyor. Dünya Ticaret Örgütü (WTO) bunu tartışıyor.

Bugün dünyada tarım ürünü üreten ülkeler; Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Güney Amerika’da Brezilya, Arjantin gibi ülkelerdir. Sanayide de ilerlemiş memleketlerdir. Aslında yoksul ülkeler de verimsiz tarımsal üretim yapar. Yoksul ülkelerde tarımda yapılan üretim pahalı. Zengin ülkelerde ise tarıma yapılan sübvansiyonlar büyük. Mesela Avrupa, aşağı yukarı çiftçi başına 10 bin dolar subvansiyon yapıyor. Amerika 16 bin dolar subvansiyon yapıyor.  Türkiye 1500 dolar subvansiyonu zor yapıyor. Hangi gıda maddesine varırsanız, Avrupa ya birinci ya da ikinci geliyor.

TARIMDA VE YOKSULLUKLA MÜCADELEDE DEVRİM GEREKİYOR

Bu mesele acaba dünyanın fakir ülkelerinde, üreticileri nasıl daha çok üretir hale getirir? Çünkü, üreticiler pahalı üretiyor. Onları daha ucuz  üretir hale nasıl getiririz? Bütün hikaye geliyor verime dayanıyor. Verimlilik ise bir revolution (reform) istiyor, devrim istiyor. Birinci mesele bu.

Ültanır: Efendim, bu gerekeni tarım reformu şeklinde mi algılayacağız? Bizde toprak reformu yerine getirilen bir tarım reformu oldu, ama çok etkisiz kaldığını biliyorsunuz. Yoksa, daha köklü bir devrim (revolution)  olarak mı düşüneceğiz?

Demirel: Tarımda üretim  ve yoksulluk üzerine, yani ikisini birlikte ele alan yeni bir devrim niteliğinde reform. Yoksullukla mücadele, gıda güvenliğine yardım ediyor.

BİYOENERJİ ÜRETİMİ GIDA AÇIĞI MEYDANA GETİRİYOR

Dünya bunu tartışıyor. Bunu tartışırken orta yere bir olay daha çıkıyor; biyoenerji üretimi. Şimdi mısırdan ve şeker kamışından, birtakım diğer tarım ürünlerinden yapılan şeyler zaten gıda maddelerinde bir kıpırtıya sebep oldu. Eğer bu biyoenerji daha çok ileri götürülürse, daha çok gıda maddelerinde, üstelik de zaten eksik olan gıda maddelerinde dünyada büyük açıklar meydana gelebilir. İkinci mesele de bu.

Ültanır: Efendim, siz enerji konusuna çok hakim bir kişisiniz. Biyoenerji üretiminin gıda açığı meydana getirdiğini söylediniz. Bu arada petrol fiyatları çok arttı, bugün için varili 115 doları geçti. Biyoenerjiyi, işte biyobenzini, biyodizeli çekici yapan da petrol fiyatlarındaki artış. Tarımsal ürünlerden akaryakıt üretilmesi serbest piyasa koşullarında cazip hale geliyor. Böyle bir açmaz da var.

Demirel: Doğru. Yalnız  akaryakıt dünyada ne kadar ucuz olsa, akaryakıt da kirli enerji. Dünya akaryakıtın ucuzluğuna pahalılığına bakmaksızın, havaya verdiği karbondioksit miktarlarını azaltmak mecburiyetinde. Eğer dünya karbondioksit miktarlarını azaltmazsa, o zaman dünyada çok büyük patırtı kopacak ve çok büyük sıkıntılar olacak. Bugünden onun çaresi alınacak.

Halen şimdi dünya gayrisafi hasılasının yüzde birini bu karbon meselesine harcarsa, bu işin önüne geçilebileceği tahmin ediliyor. Eğer harcamazsa, herkes işin kenarından dolaşırsa, o zaman önümüzdeki 10 sene zarfında dünyada kıtlık var. Büyük kıtlık o zaman.

Ültanır: Efendim biliyorsunuz, elektrikli-bataryalı oto teknolojisi hızla geliştiriliyor, ama petrol kökenli kirli akaryakıt yerine, biyoenerji ürünü yeşil akaryakıt karbon sorununun çözümüne olumlu katkı yapıyor. Burada bir açmaz bir fasit daire var.

DÜNYANIN GLOBAL ISINMASI KARŞISINDA,
BÜYÜK MEMLEKETLER 25-30 SENELİK GIDA STOKLARI YAPIYOR

Demirel: Evet. Şimdi gıdada üçüncü mesele, bazı gıda maddeleri mesela pirinç, pirincin yüzde 90’ını Asya üretiyor, ama yüzde 90’ını da Asya yiyor. Çin, Hindiçini, Hindistan, hepsi beraber o kısım üretiyor ve tüketiyor. Ve şimdi pirinç ihracatında tıkanma var. Öyle olunca, dünyanın her tarafında pirinç birden bire yüzde 130, yüzde 150 nispetinde artmış oluyor. Pirinç olayı bir güncel mesele yalnız.

FAZLA ÜRETİMİ KESMEK ADINA ÜRETİME DEĞİL,
TOPRAĞA PARA VERDİLER

Dördüncü bir olay daha var. Dünya eğer ısınmaya giderse diye, büyük memleketler 25-30 senelik gıda maddesi stokları yapıyor. Bu stoklar, bugün aşağı yukarı çok tükenmiş vaziyette. Dün surplus yani fazla üretim vardı. Fazla üretimi kestiler. Yani üretime para vermediler, toprağa para verdiler. Üretimi adamakıllı gerilettiler.

Şimdi, yeniden depolamaya gidecekler. Depolamaya giderlerse pazarlar değişecektir. Binaenaleyh tarımın önünde, gıdanın önünde böyle bir manzara görünüyor.

Bugünden yarına bir açlık olayı Türkiye’de olmaz. Çünkü, Türkiye aşağı yukarı 20 milyon ton civarında buğday kullanıyor. 18 milyon ton çıkardığı zaman 2 milyon ton alıyor. 20 milyon ton çıkardığı zaman yetiyor, 22 milyon ton çıkardığında da 2 milyon ton fazlası oluyor. Aşağı yukarı 20 senedir devam eden olay bu. Ancak, Türkiye’de de tarımda önemli bir verim meselesi var. Bunlar Türk tarımının sorunları.

301 DEĞİŞİKLİĞİ: ELEŞTİRİYİ HAKARET ANLAMINA
GETİRECEK KANUN MADDESİ TANZİMİ YANLIŞTIR

Ültanır: Efendim izninizle değineceğimiz son bir konu daha var. Biliyorsunuz, Türkiye’de sıkıntı yaratan bir gelişme de Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesinde yapılmak istenen değişiklik. “Türklüğe” hakaret yerine, “Türk Milletine” hakaret suç sayılmak isteniyor, bu da kıyameti kopartıyor. Burada da tabii Avrupa Birliği’nin bir baskısı var. Siz bunu nasıl karşılıyorsunuz?

Demirel: Hiçbir millet kendisine hakaret edilmesine müsamaha göstermez. Kanunları yapanların, eleştiri mahiyetinde olan birtakım ifadeleri de hakaret biçiminde anlaşılır, eleştiriyi ortadan kaldırmaları istikametinde bazen katı hükümler koymaları mümkündür.

Ama söylediğim gibi, eleştiriyi hakaret anlamına getirecek şekilde kanun maddelerini tanzim ediyorsanız, o yanlıştır. Hakareti özgürlük saymak kabul edilemez.

Ültanır: Efendim burada önemli bir konu ortaya çıktı. 301’inci maddeye dayalı davaların açılma yetkisini önce Cumhurbaşkanına vermek istediler. Anayasamızın 104’üncü maddesinde bu yetki sayılmamıştı, sonra bundan vazgeçtiler. Adalet Bakanına yetki verilecek görünüyor. Burada önemli olan yetkinin yargı dışında bir yürütme makamına bağlanmak istenmesi ki, kuvvetler ayrılığı prensibinin zedelenmesi, daha doğrusu yargı bağımsızlığının zedelenmesi değil mi?

Demirel: Evet. O yanlıştı, sonra da vazgeçtiler.

GERGİNLİK DEVAM ETTİKÇE İKTİDAR BOŞLUĞU ARTAR,
İKTİDAR İSE BOŞLUK KALDIRMAZ

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, izninizle bu ayki değerlendirmenizi şöyle bir toparlamayla kapatabilir miyiz? Yapmış olduğunuz değerlendirmeler ve vermiş olduğunuz bilgiler, Türkiye’nin sorunlarının çözümünde yönetim yanlışlıklarını gösteriyor. Başarısızlık yönetememekten geliyor.

Demirel: Doğru, yönetilemediği için bu duruma geliyor.

Ültanır: O zaman bugün Türkiye’de adını koyarsak, bir yönetim sorunu mu, yoksa iktidar sorunu mu şeklinde bir sorun var da, o sorunun adını ne diye koyalım?

Demirel: Zaten yönetim sorunu iktidarsızlıktan geliyor. İktidar aslında, arkanızdaki kafi derecede oy,  arkanızda kafi sayıda milletvekili olması hadisesi değildir. İktidar muktedir olmak meselesidir.

Ültanır: O zaman müsaade ederseniz şunu diyebilir miyiz? Bazıları tam farkına varmamış olsa bile, Türkiye’nin sorunu kendisini yönetecek bir iktidara sahip olmayışıdır.

Demirel: Doğrudur. Aslına bakarsanız, yönetmeyen, yönetemeyen iktidarlar boşluk meydana getirirler. Bu boşluk bugün vardır demek istemiyorum, ama Türkiye’nin yönetilmediği kesin. Bu yönetilememe hadisesi devam ettiği taktirde, Türkiye bu kadar gerginliği kaldırmaz. Bu gerginlik devam ettiği taktirde ve artarak devam ettiği taktirde iktidar boşluğu daha da çok artar. İktidar da boşluk kaldırmaz.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım çok teşekkür ediyorum.