ŞUBAT AYI GELİŞMELERİYLE TÜRBAN, KUZEY IRAK, ERMENİSTAN, KOSOVA VE SANAYİ SORUNUNA BAKIŞ
Türban, aslında derin bir tartışmanın başlangıcıdır.
PKK’ya yönelik Kuzey Irak kara harekâtı yarım bırakılamaz, oradaki yerel yönetim de kuvvetten anlar, ancak Kürtlere karşı savaşa girmiş gibi bir durum yaratılmamalı.
Ermenistan Devlet Başkanı seçim sonucuna göre, iki ülke arasında yumuşama ihtimali görünmüyor.
Kosova’ya karşı hareketler yatışacaktır, ama yatışması biraz zaman alacaktır. Kosova ve KKTC’nin tanınması ayrı şeyler.
Ekonomiden iyi olmayan kokular geliyor ve sanayi kuruluşları sıkıntıda.
23.02.2008
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Şubat ayı Türkiye için hareketli ve tartışmalı bir gündemle geçti diyebiliriz. Bu ay, sizin gazetelerde yer alan iki önemli demeciniz oldu. 12 Şubat 2008’de yayınlanan demecinizde, hükümete “Bölünmemiş halk kesimi bırakmadınız” diyor, Cumhuriyetin laiklik ayağının tartışmaya girmesinden duyduğunuz endişeyi belirtiyordunuz. Nitekim, Türkiye’yi sağ-sol, Türk-Kürt, Alevi-Sünni diye parçalayarak bölüp yönetmeye çalışanlar hep hüsrana uğradılar, ama dini simge olduğu Başbakan tarafından kabul edilen türbanla, laik-antilaik çatlağı, izi silinemeyecek bir fay kırığı gibi ortaya çıktı. Önceki gün basında yer alan demecinizde ise, türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin Köşkte bekletilmesi karşısında, “Bugünkü Cumhurbaşkanı bir siyasi partiden geliyor, siyasi iktidara karşı borcu var. Anayasa değişikliğini tasvip edecektir” diyordunuz.
Yine önceki gün Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ile birlikte, ordumuz Kuzey Irak’ta kara harekatına başladı ve Başbakan’ın dediği gibi, “Gün, birlik ve beraberlik günü” oldu. Ama, aynı gün söz konusu toplantı sonrasında, toplumda bölünme yaratan türbana ilişkin Anayasa değişikliği Köşk’ten onay aldı. Meclis’teki oy sayısına bakarak denildiği gibi, bunu halkın yüzde 80’inin destekliyor sayılması, en azından ülkenin gerçekleriyle bağdaşmıyor. Şimdi, konu Anayasa Mahkemesi’ne gidecek. Ancak, siyaset ve toplum yok yere çok gerilmiş durumda. Önce türban konusundaki gelişmelere ilişkin görüşünüzü almak istiyorum.
TÜRBAN, BAŞKA ÜLKELERDE ŞERİAT DEVLETİ ARAYANLARIN ARACI OLMUŞTUR
Demirel: Geçen konuşmamızda da ifade ettim. Türban konusu yeni bir konu değildir. Türkiye’ye has bir konu da değildir. Şeriat devleti arayan İslami cereyanların kullandığı araçlardan biridir. Aslında göründüğü kadar masum, göründüğü kadar, “Ne var bunda a canım, işte özgürlüktür” denecek cinsten de bir şey değildir. Bu tabii, o hadiseye bakan kişinin kişiliğine de bağlı. Bizim ülkemizde de, başka ülkelerde de tartışılmıştır. Bu zamanda böyle bir meselenin yeniden Türkiye gündemine getirilmesi ve alevlenmesi, bana göre Türkiye için talihsizliktir
İşte, Anayasa değiştirilerek, Değişiklik Kanunu çıkmıştır. Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanmıştır. Mesele bitmiş midir? Yahut da ne bitmiştir?...
TARTIŞMALARIN ODAĞINDA, KADININ TOPLUM İÇİNDE OLUP OLMAMASI VARDIR
Türkiye’de tartışmalar devam edecektir. Türban denilen hadise, aslında tesettürün, örtünmenin başlangıcıdır. Örtünme dediğimiz hadise ise, birtakım İslami cereyanların amacına göre kadının dört duvar arasında muhafazasının şartlarındandır. Bu tartışma aslında, kadın toplumun içinde olmalı mı olmamalı mı noktasına kadar gidebilecek bir tartışmadır. Başka ülkelerde öyle olmuştur.
Hadisenin bundan sonraki kademeleri herhalde şöyle olacak: Üniversitelerde 17’nci madde meselesi gelecek, 17’nci madde meselesi Meclis’te yine konuşulacak, çalkalanacak.
TOPLUM İKİYE BÖLÜNMÜŞTÜR
Anayasa değişikliğine ilişkin bu kanuna Anayasa Mahkemesi’nde itiraz edilecek. Anayasa Mahkemesi daha önce bu hususta bir karar vermiş. Şimdi o kararına uyacak veya uymayacak. Sonuçta bir karar alacak. Alacağı karar şöyle olursa da tartışılacak, böyle olursa da tartışılacak. Yani, Anayasa Mahkemesi gibi bir kurumun ki, Türkiye’nin hukuk düzeninde çok önemli bir kurumdur, bir hakem kurumdur, böyle bir hakem kurumun kararına şimdiden birtakım kesimlerin razı olmayacağı, birtakım kesimlerin bunu alkışlayacağı görülüyor.
Velhasıl durup durduğumuz yerde, ben buna taraftardım veya karşıydım şeklinde toplum bölünmüştür. Toplumun, her kesimi bölünmüştür. Hatta aileler bölünmüştür, evler bölünmüştür. Buna gerek yoktu. Bölünmüşlükten şikayetim var! Ben bu işi şikayetimde ifade ettim. Bölünmüşlükten şikayet, türban meselesinden daha önemlidir.
TÜRBAN, İSLAMIN ŞARTI DEĞİLDİR
Ben şu anda türban eğriydi, doğruydu; onu tartışmıyorum. Yalnız bir şeyi tartışıyorum. Onu size daha önce de söyledim. Türban İslamın şartı değildir. Ama, bazı Müslümanların uydukları hususlardan birisidir.
Türbanı İslamın şartı haline getirirseniz, bugün uyulmayan o kadar çok husus var ki, onları da teker teker istemek durumunda kalacaksınız. Halbuki uyulmayan hususlardan bir tanesi mesela, din ile devletin ayrılmış olmasıdır. Yine bu şeriat arayan İslami cereyanlara göre, din ile devlet ayrılamaz. Dinin kuralları aynen uygulanmak durumundadır.
ÇAĞDAŞ HUKUKA VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVRİMİNE İTİRAZ
Halbuki dinin birtakım kuralları bugün uygulanmamakta, onun yerine çağdaş hukuk uygulanmaktadır. Yarın siz, bu uygulanan çağdaş hukukun kurallarına, “Biz İslamı yaşamak istiyoruz, İslama uygun değildir” deyip onlara da itiraz edebileceksiniz.
Netice itibariyle bu, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin üstüne oturduğu devrime itiraza varabilecek hususları bünyesinde taşır.
Sanıyorum ki, burada meseleyi ne bir kaygı meselesi, ne de bir aldırmazlık meselesi yapmaya gerek yoktur. Kimse kimseyi aldatmasın!... Yani, Türkiye Cumhuriyeti’ni anlamakta güçlük çeken varsa, bunda evvela bir mutabakata varmamız lazım.
CUMHURİYETİ VE İSLAMİ ÇİZGİDE ÇÖZÜMÜNÜ ANLAMAK
Türkiye Cumhuriyeti nedir? Laiklik, İslama aykırı mıdır, değil midir? Yani, din ile devletin ayrılmış olması İslama aykırı mıdır, yoksa değil midir? Bir de Türkiye Cumhuriyeti’nin teolojik yorumunu yapmamız lazım. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman bunlar tartışılmamış değil, tartışılmış.
Siz şeriat kanunlarını bırakıp da bunun yerine Medeni Kanunu, Ceza Kanunu’nu, Borçlar Kanunu’nu koyduğunuz zaman, bunların yanlış olmadığını, İslama aykırı olmadığını kabul etmişsiniz.
Eğer İslami cereyanlar içerisinde; Selefi - Vahabi - Eşari çizgisini çizerseniz, Asr-ı Saâdet’te İslam ne idiyse, bugün de öyle olmak mecburiyetindedir. Ama, Hanifi - Maturudi çizgisini çizerseniz, o imamların gösterdiği yolu çizerseniz, orada akıl ve vahiy ahengi vardır. Halbuki Selefi - Eşari çizgisinde akla yer yoktur, sadece vahiy vardır.
Esas, zaten dünyada da Türkiye’de de uzun süredir, epeyce zamandan beri bu çok tartışılagelen bir olaydır. Cumhuriyet bunu şöyle bitirmiştir: Evet, vahiye de saygımız var, akla da. Çünkü her ikisini de veren Allah’tır.
HALKI MÜSLÜMAN ÜLKEDE DEMOKRASİNİN ŞARTI
Türkiye Cumhuriyeti bir modeldir. Başlı başına bir modeldir. Halkı Müslüman olan bir ülkede demokrasi mümkün müdür, değil midir? Demokrasi bir şartla mümkündür. Cumhuriyetin demokrasiyle, Demokratik Cumhuriyetin moderniteyle, Demokrasi-Cumhuriyet-Modernite’nin laiklikle, bu dördünün İslamla bağdaşabileceğini kabul etmeniz şartıyla mümkündür.
Derseniz ki, dünyayı tanzim eden İslami kuralların dışına çıkamazsınız, bunların dışında hareket edemezsiniz, ettiğiniz taktirde dâr-ül harb (kavga meydanı) olursunuz, Müslüman halklı ülke olmaktan çıkarsınız, bu taktirde demokrasi mümkün değildir. Kendinizi zorlamayan! Umarım ki, bu tartışmalar buraya kadar varmaz. Ama, söylediğimiz bu şey uçtur.
ASIL MESELE: KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİNİ BOZMAK
Mesele, Türkiye’de kadınların başını açması veya örtmesi meselesi değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin en bariz vasfı, Atatürk’ün yaptığı en büyük işlerden birisi kadın-erkek eşitliğidir. Bu eşitlik henüz sağlanmış da değildir.
Bana göre de medeni olmanın şartı kadın-erkek eşitliğidir. İnsan Hakları Beyannamesinin şartı da budur. Birleşmiş Milletler’in Millennium Deklarasyonu’nun birinci şartı yoksulluğun kaldırılması (eradication poverty), ikinci şartı cahilliğin kaldırılması, üçüncü şartı kadının güçlendirilmesidir. Yani, diğer problemler ondan sonra geliyor. Bu konu bu kadar önemlidir. Burada kadını toplum içinde zaafa uğratacak ve ikinci dereceye düşürecek, kadın-erkek eşitliğini zedeleyecek şeyler yaptığınız taktirde, moderniteden uzaklaşırsınız.
ÇAĞDAŞ CUMHURİYET VE ÇAĞDAŞ HALK
Büyük Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, çağdaş bir cumhuriyettir. Çağdaş cumhuriyetin halkı çağdaş halktır. Çağdaş bir halksa, din ve vicdan özgürlüğü, ibadet özgürlüğü olacaktır, buna karışan kimse de yok.
Hele benim gibi, bundan kırk sene önce Türkiye’de yaprak kıpırdamazken, herkes göğsünü gere gere “Ben Müslümanım diyecek” diyen birisi için, hem İslamı gözetmek ve hem de çağdaşlığı gözetmek, bunların ahengini aramak bir vicdan görevidir. Benim için bu vicdan görevi, kişiliğimin de icabıdır.
BİR UYARI
Burada söylemek istediğimiz husus; eğer siz din ile devleti ayırdıktan sonra, dinin devletten isteyeceği birtakım hususlar, devletin dinden isteyeceği birtakım hususlar ortaya çıkarırsanız, bunu yürütmeniz mümkün olmaz.
ÇEVRE BASKISI VE YAYILMA TEHLİKESİ
Bugünkü Türkiye’de korkulan şey, aslında üniversitelerde başını bağlamış veya çözmüş kız çocukları değil, başını bağlamış kız çocuklarının bağlamamış olanlara bakışı tarzlarıdır. Eğer başını bağlamış olanlar, bağlamamış olanlara dinsiz diye bakarlarsa, o zaman onlar bu baskı altında bağlamak mecburiyetinde kalacaklardır. Bağlamak kendi rızasıyla olmayacaktır, o baskıyla olacaktır. Veyahut da bağlamamış olanlar, bağlamış olanlara yobaz diye bakarlarsa, yine büyük bir ayrışma olacaktır. Durup durduğumuz yerde, bir milyonu aşkın kız öğrencisi bulunan üniversitelere, bu ayrımcılığı getirmemeniz lazımdı!...
Ayrıca tabii burada da kalmaz. Üniversitede bağlıyorsunuz da, lisede niye bağlamıyorsunuz? O zaman liseye, ortaöğretime intikal eder. Daha aşağılarına da intikal eder. Sonra başı bağlı kız çocuklar çıkardınız, bunlar okudular çıktılar, doktor, mühendis, avukat oldular. Bunlar kamu hizmeti görürken, çalışma sıkıntılarıyla karşı karşıya kalacaklardır.
Türkiye, sadece kadınlara bakan kadın doktorların görev yaptığı hastaneler, kadınları eğiten kadın öğretmenlerin bulunduğu okullar gibi bir bölünmeye gidebilecektir. Dünyada bugün böyle ülkeler mevcuttur. O zaman bu çağdaşlıktan uzaklaşmadır. Türkiye’deki birtakım insanların bundan kaygı duymasının sebebi budur.
MÜSLÜMANLIĞI İSPAT İÇİN SİMGEYE GEREK YOK
Yoksa, Türkiye’de bugün Türk kadınının yüzde 60-70’inin başı bağlı. Benim kız kardeşimin başı bağlı. Ama yazmayla, yaşmakla bağlı ve onun bir siyasi anlamı yok. Bu bir görenek ve gelenek. Onu kimse için yapmıyor. Müslümanlığını ispat için de yapmıyor.
Müslümanlığı ispat için kılık kıyafete gerek yok. Müslümanlıkta sadece edep dahilinde kılık kıyafet söz konusudur. Müslümanlığın aradığı sadece edeptir. Ama, siz Müslümanlığınızı ispat için bir simge taşımak mecburiyetinde kalıyorsanız, o simge başkalarını tahrik edebilecektir.
TÜRKİYE’Yİ MEŞGUL VE RAHATSIZ EDECEK TARTIŞMALAR
Türkiye’de işte böyle bir rahatsızlığın önü açılmıştır. Umuyorum ki önümüzdeki günlerde, evvela Anayasa Mahkemesi’nden önceki ve sonra yapılacak tartışmalar, daha sonra Anayasa Mahkemesi kararı hangi şekilde olursa olsun, 17’nci maddeye ihtiyaç hasıl olup olmayacağını henüz bilmiyoruz, o da Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karara bağlı, onunla ilgili olarak yapılacak tartışmalar, daha sonra da bunun uygulamasına geçildiği zaman okullardaki durumlar, Türkiye’yi bir süre daha meşgul edecektir.
Şunu ifade ediyorum: Ben Türkiye’de okulların okunamadığı günleri gördüm. Ülkemin şu ya da bu biçimde sağ-sol diye bölündüğü günleri gördüm. Öyle günlerin tekrar gelmesini istemiyorum. Vatandaşlarımın durup dururken birbirlerine karşı, ne ona ne de öbürüne faydası olmayan tavırlar takınmasını istemiyorum.
HÜKÜMET, TÜRKİYE’NİN BİR KISMININ HÜKÜMETİ OLMAMALI
Ülkenin bu kadar meselesi varken, yeni meseleler ilave edilmesini istemiyorum. Türkiye’nin başında bir terör belası varken, Türkiye’nin başında Avrupa tarafından dışlanma olayı varken, bir Kıbrıs olayı varken, bir yoksulluk olayı varken, kalkınma olayı varken, Türkiye’de birlik ve beraberlik istiyorum.
Birlik ve beraberliği de, ancak Türkiye’yi yönetenlerin sadece bir kesimin hükümeti değil, bütün Türkiye’nin hükümeti oldukları intibaını vererek yapmaları mümkündür. Şu hadise Türkiye’yi yönetenlerin, Türkiye’nin tümünün değil, bir kısmının hükümeti olduğu gibi bir tavır takınmalarına da sebep olmuştur. Bunların hepsi üzücü şeylerdir.
TÜRKİYE TEKRAR GEÇMİŞTEKİ HADİSELERİ YAŞAMAMALI, HERŞEY HUKUKUN İÇİNDE ÇÖZÜMLENMELİ
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, üzüntünüz milletimizin büyük çoğunluğunun da üzüntüsüdür. Maalesef gerginleşen siyaset içinde bölünmeye doğru gidilmek için adeta kavga veriliyor. Yoksa, Meclis’te grup toplantılarında dile getirilen idam sehpaları, beyaz çarşaf giymek, bedel ödemek söylemleri, bu tabloyu duygusallaştıran gözyaşları, adeta Cumhuriyetin temel ilkeleri kapsamında bir hesaplaşma görüntüsü veriyor. Bu gerginlik, Türkiye’yi demokrasi açısından tehlikeli noktalara sürükleyecek bir sürecin başlangıcının işareti olabilir mi?
Demirel: Olmaz, şöyle olmaz: Yani geçmişte olan şeyler bugün ve yarın tekrarlanacak diye bir kural yok. Türkiye tekrar geçmişteki hadiseleri yaşamamalı. Çünkü, geçmişteki birtakım hadiselerde, o gün belki milletin bir kısmını üzen, bir kısmını üzmeyen hadiselerdir. Sonradan düşünüldüğünde vicdanı olan herkesi üzmüştür. Herkesi üzecek hadiselere bence itibar etmemek lazım. Yahut da ülkenin bir kısmını üzecek hadiselere yeniden Türkiye’nin tevessül etmemesi lazım.
Her şey hukukun içinde olmalı. Hukukun içine girdiğiniz zaman, hukukun içinde kan yok. Çekişme var, eleştiri var, karşılıklı fikir mücadelesi var, ama şiddet yok. Vurup kırmak yok. Kavga yok. Hukuk o zaten. Türkiye hukukun üstünlüğünü, kanun hakimiyetini ve evrensel kuralların hakimiyetini sağlayabildiği nispette güçlü olur.
Yoksa, insanların birbirine düşerek yeni baştan, işte beyaz çarşafların içine bürünmek, yahut idam sehpalarını görür gibi olmak falan, bunlar yanlış şeylerdir, icapsız şeylerdir. Bana göre bir miktar da şovdur. Olacağından dolayı değil. Yani, siyasetçinin bir his ortamı yaratmak için, çabuk hislenebilen ve kolay ağlayabilen insanları ağlatmak için icat ettiği, zaman zaman başvurduğu gösterilerden bir tanesidir. Fevkalade yersiz, fevkalade icapsız bulurum.
ARTIK, YENİ ANAYASA YAPMAKTAN VAZGEÇERLER Mİ?
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Anayasa’da türbana yönelik değişiklik yapılmış olduğuna göre, iktidar bundan sonra Anayasa’nın tümden değişimine gider mi? Yeni Anayasa çalışmalarının ana unsurunun türban olduğu, birkaç ay önceki tartışmaların adeta özetiydi. Sivil anayasaya AK Parti’nin türban anayasası yakıştırması da yapılıyordu. Siz bundan sonra sivil anayasa hareketinin sürmesini bekliyor musunuz?
Demirel: Yeni bir anayasaya angajedirler. Şöyle veya böyle bir anayasa yapacaklardır. Kanaatim o. Anayasa yapmaktan vazgeçtiklerini sanmıyorum. O da yanlıştır. Bana göre de lüzumsuzdur. 175 maddelik Anayasa, bunun 175 maddesini yeniden yazmaya lüzum yok. Aslında bu anayasa güvensizliğini sağlama olabilir. At bir tanesini, sonra yeniden yap. Yerine, hangi maddelerin değiştirilmesini istiyorsanız, gelirsiniz o maddeleri değiştirirsiniz. Bu daha kolay.
KUZEY IRAK KARA HAREKÂTI İTİNALI VE TAM YAPILMALI
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, önceki gün akşam saatlerinde başlayan, bugün ikinci günü yaşanan Kuzey Irak kara harekatı var. Silahlı Kuvvetlerimizin gereken unsurları ağır silahlarıyla birlikte Kuzey Irak’a girmiş bulunuyorlar. PKK ile çatışmalar sürüyor. PKK’nın hamiliğini yapmış ve halen yapmakta olan Kuzey Irak’taki yerel yönetim de askeri harekâtımızdan endişeli ve şikayetçi. Bu harekâta ilişkin görüşlerinizi de almak istiyorum.
Demirel: Tabii biz şunu bilmiyoruz: Kimse bilmiyor, bilmesi de mümkün değil. Güvenlik makamları, yani bugün askerler, Genelkurmayımız, Kuzey Irak’taki bir terör yuvasını söndürmeye çalışıyor. Evvela hava harekâtı ile bunun üstüne gitti. Sonra da kara harekâtı yapmaya girişti.
Bunu yaparken de tabiatıyla çok nazik bir olayın içerisindedir. Konu, uluslararası bir olaydır. Mümkün mertebe Irak Devleti ile, Kuzey Irak’taki Kürt aşiretleriyle karşı karşıya kalmadan, ve Irak bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin işgalindedir, onunla karşı karşıya kalmadan bu meseleyi yürütmeye çalışıyor ki, itina doğrudur. Ama şu görünüyor ki, kışta kıyamette böyle bir harekâtı yapmak ihtiyacı doğduğuna göre, bu yuvalar daha epeyce bizi meşgul edecektir. Bence Kuzey Irak’taki bu ocak sönünceye kadar ne gerekiyorsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yapmalıdır. Yani, bu iş yarım bırakılamaz.
KUZEY IRAK YÖNETİMİ KUVVETTEN ANLAR, AMA TÜRKLERLE KÜRTLER ARASINA KAN GİRMEMELİ
Ültanır: Silahlı Kuvvetlerimiz orada PKK’yı temizlerken, büyük bir askeri güçle bölgede aktif haldeyken, Türkiye’ye karşı siyasi ve diplomatik etiğe sığmayacak biçimde, hatta düşmanca dil uzatan Kuzey Irak’taki o yerel yönetim de törpülenmiş oluyor mu, olmuyor mu?
Demirel: Oradaki yerel yönetim falan, bunlar kuvvetten anlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gücünün ezici olduğunu bilirler. Tarihten bu tekrarlanarak geliyor. Yeniden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gücü altında ezilmeyi deneyecek kadar akılsız olduklarını tahmin etmiyorum. Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni o istikamette tahrik ve teşvik etmeleri kendileri bakımından yanlış olur. Türkiye’nin de birtakım tahrik ve teşviklere kapılması yanlış olur. Benim kanaatimce, daha evvel de ifade ettim, gene de ifade ediyorum. Türk-Kürt savaşı veya şöyle diyelim, Kürtlerin kanını döken veya Türklerin kanını döken bir kavga olmamalı. Yani Türkiye, “Biz Kürt’üz” diyen insanlara karşı sanki savaşa girmiş gibi bir durum hasıl olmamalı. Bu zaaf değildir, itina ister. Çünkü, Kürtler bizim kardeşimizdir. Bin senedir bizim halkımızdır, bin senedir Türkler ve Kürtler bir beraberliğin içerisindedir.
Türklerin ve Kürtlerin arasına kan girmemeli. Binaenaleyh bizim devletin de başkalarının da buna çok dikkat etmesi lazımdır. Fakat, emniyet ve asayişin icabı yapılacak olaylar başkadır. Emniyet ve asayişin icabında kim ki terörist haline gelmişse, kim ki güvenlik ve asayişi bozuyorsa, onun takip edilmiş olması, bence Kürt, Türk veya başka bir kökenden olmasına bakmaz. O iş, Türkler ile Kürtler arasına kan sokmak olayı değildir. Bugün olduğu gibi.
Yani, adam durup durduğu yerdeyken kimse onun üstüne varıyor değil. O geliyor Türkün askerini öldürüyor. O asker aslında Kürt kökenli olabilir, Çerkez kökenli, Türk kökenli vs. Nitekim de öyle oluyor. Hangi kökenli olursa olsun öldürüyor. Yahut Türkiye’nin toprakları içerisinde bir köyü basıyor, oradaki insanları çoluk çocuk demeden öldürüyor. Binaenaleyh Türkiye, kendi insanlarını, kendi topraklarını korumak mecburiyetinde. Bu Türkiye Devleti’nin borcu. Bunu yaparken yapılan iş başkadır, bir de sebebi ne olursa olsun, karşılıklı savaşa girmiş gibi bir durum yanlıştır.
PKK’NIN ERMENİSTAN’A YERLEŞMESİ İHTİMALİ VE ERMENİSTAN SEÇİMİ ÜZERİNE
Ültanır: Türkiye’ye haksız ithamda bulunan sorunlu komşumuz Ermenistan’da Devlet Başkanlığı seçimlerini Karabağ’lı Sarkisyan kazandı. Bu arada Kuzey Irak’taki Kandil’den kaçan PKK’lı teröristlerin Karabağ’a yerleşeceklerine ilişkin istihbaratlar söylenir oldu. Tabii böyle bir sonuç, Türkiye’ye karşı yeni bir düşmanlık ve tehdit oluşturur. Öte yandan, Türkiye-Ermenistan arasında olmayan diplomatik ilişkilerin oluşturulması için ortam arayanlar da yok değil. Ermenistan, hasmane tutumundan öte, ortaya çıkan seçim sonucuyla da, diplomatik ilişki için gerekli adımları atmayacağını başlangıçtan ilan etmiş olmuyor mu? Bu gelişmelerle, Ermenistan sorunu tamamen bir kangrene mi dönüşüyor? Ne dersiniz?
Demirel: Şimdi tabii ki terör dediğiniz yerde aklın kurallarının işlediğini kabul etmek mümkün değil. Yani, adam kan dökmeye karar vermişse, bence bu akıllı işi değildir. Aklını yitirmiş adamların her şeyi yapabileceğini ummak lazım. Normal insanlar gibi düşünüp normal yollara gidebileceklerini düşünemeyiz. Normalin dışında ne varsa, onu yapabileceklerini varsaymak lazım.
Ültanır: Ermenistan seçim sonucuna göre, iki ülke arasında hiçbir yumuşama ihtimali söz konusu olmayacak herhalde.
Demirel: Pek bir ihtimal görmüyorum, hiç olmazsa bir süre için görmüyorum, yakın zaman için görmüyorum. Aslında Sarkisyan, Koçaryan’ın devamıdır. Onlar Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesini, kendileri ile hesaplaşmasını istiyorlar. Türkiye’nin özür dilemesini istiyorlar. Türkiye’den talepleri var. Bunlardan vazgeçebileceklerini sanmıyorum. Arkalarındaki diaspora da bunları bu istikamete zorlamıyor. Ermenistan’daki halk da bu istikamete zorlamıyor. Bir süre daha bu böyle gidecektir.
KOSOVA SON 20 YILIN NETİCESİDİR, ÇÖZÜMÜ HERKES KABULLENİRSE RAHATLIK OLUR
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Balkanlarda ülkemizi sevindiren bir gelişme oldu, Kosova beklenen biçimde bağımsızlığını ilan etti. Kosova Devleti başka devletlerce hızla tanınıyor. Daha ilk gün 13 ülke tarafından tanındı. Bunların arasında ABD, Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler de var. Kosova ile Türkiye’nin sıcak dostluk bağları bulunuyor. Kosovalılar kendi bayraklarının yanına bizim bayraklarımızı da asıyorlar. Hatta Sırpça’ya karşı Türkçe’yi resmi dil seçmek istedikleri bile söylendi.
Sırplar, Kosova’nın bağımsızlığını hazmedemiyorlar. Belgrad’taki Türkiye Elçiliği’ni taşladılar, Amerika’nın Büyükelçilik binasını yaktılar. Sırplar cesareti Ruslardan alıyorlar. Moskova’nın NATO Büyükelçisi savaş uyarısı anlamına gelen sözler söyledi. Bu arada, Bulgaristan, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi bazı ülkeler de Kosova’nın bağımsızlığa karşılar. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra o yöre çok kan ve gözyaşı döktü. O günler geride kaldı derken, yeni bir gerilim ve yeni çatışmalar doğabilir mi? Ne diyorsunuz?
Demirel: Kosova’daki gelişme tabii ki son 20 senenin neticesi. Yugoslavya’da Sırpların yaptığı etnik temizlemenin, aşırı milliyetçiliğin sonucu. Bu dünyada tartışılıyor. Aslında başka bir çıkış yolu bulunamamasının da neticesi. Sanıyorum ki, bu çözümü herkes kabullense rahatlık olur, ama öyle görünmüyor.
Rusya, “Kuvvet kullanırız” gibi sözler ediyor. Sanıyorum ki, eğer bu çeşit sözler telaffuz edilmişse, yanlış telaffuz edilmiş veya bu anlama gelen sözlerse yanlış yorumlanmıştır. Bugünkü dünyada kuvvet kullanmak veya dünyayı yeniden ateşe vermek, ya da dünyada yeniden silahlı çatışmalar çıkarmak, Rusya’nın lehine değildir.
Bundan on gün kadar önce Rusya’nın Dışişleri Bakanı, Münih Güvenlik Konferansı’nda kendilerinin barışçı kalacaklarını ve bir main stream devlet olacaklarını, ideoloji ihraç etmeyeceklerini, 10 sene içinde de dünyadaki beşinci iktisadi güç olmayı hedeflediklerini söylüyordu. Böyle bir Rusya’nın ertesi gün dönüp de bir savaş kışkırtıcılığı yapabileceğine ihtimal vermiyorum. Bu yatışacaktır, ama yatışması biraz zaman alacaktır.
Sırpların yaptıkları bu büyük patırtıyı da anlamak mümkün değildir. Geriye dönmek istemiyorum. 90’lı yıllarda o acıların hepsini ben de beraber yaşadım. Bosna-Hersek’te yapmış oldukları katliam bence insanlığın yüz karasıdır. Dünyanın ve Avrupa’nın bu katliama seyirci kalmış olması, asgariden hiçbir şey yapamaması ayıp olmuştur.
İzzet Begovic’in Srebrenica katliamı yapıldığı gün beni arayıp da şikayetini dile getirdiği zaman, bütün gökte ne kadar su varsa sıcak su oldu, başıma döküldü, hiçbir şey yapamamanın ıstırabı içerisinde oldum. Sağa sola başvurduk, ama netice yoktu. Fakat, Kosova’da aynı hareketin tekrarlanmamasında bizim rolümüz oldu. 1999’da NATO’nun burada mutlaka netice almasını sağlayanlardan birisi de, Türkiye’dir.
KOSOVA’NIN TANINMASI KKTC İÇİN EMSAL OLUŞTURUR MU?
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Kosova’nın bağımsızlığı ilan etmesi ve diğer devletlerce tanınması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması için emsal oluşturur mu? KKTC için bu vesileyle tanınma istenebilir mi?
Demirel: Çok ayrı ayrı şeyler. Benzeyen tarafları var, ama benzemeyen tarafları da var. Benzeyen tarafı Sırp milliyetçiliğinin kurbanı olmuş, etnik temizlemeye muhatap olmuş Arnavutlar, bu Kosova. Rum milliyetçiliğinin, daha doğrusu Helenizm’in hedefi olmuş, etnik temizliğe muhatap olmuş Kıbrıslı Türkler. Gerek Kosova’dakiler ve gerekse Kıbrıs’takiler Müslüman, benzer tarafı da bu.
Yalnız Kıbrıs’ın kuzeyinde 24 senedir bir Türk Devleti var, Kosova’da devlet kurulma durumunda. Yani bütün Meclisiyle, Cumhurbaşkanıyla, Hükümetiyle polisiyle işleyen bir cumhuriyet var Kıbrıs’ta. Bütün mesele onu tanıyıp tanımama olayı. Bir taraftan Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletler bütünleştirmeye doğru götürüyor, halbuki Kosova’da bütünleşmenin mümkün olmadığı kanaatine gelinmiş ki, ayrılmaya doğru götürüyor. Ayrı ayrı şeyler.
EKONOMİ DARBOĞAZDA, SANAYİ KURULUŞLARI KAPATILIYOR
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Şubat ayının gelişmelerini kapamazdan önce, ekonomi konusunda eklemek istedikleriniz olacak mı? Amerikan kökenli dünya krizinin ön dalgaları Türkiye’yi yokladı, ama Türkiye’de zaten büyük ekonomik sorunlar var. Siz hangisine dikkat çekmek istersiniz?
Demirel: Eklemek istediğim şey, tabii ki ekonomiden gelen iyi olmayan kokular. Bilhassa sanayinin şikayetleri geliyor. Sanayi kuruluşları birer birer sıkıntının içine giriyorlar. Sıkıntıdan işletmeler kapatılıyor.
Bakın tipik bir olayı gösteren bir mektup var. Başbakana ve ilgili bakanlara gönderilmiş. Milliyet gazetesi tarafından da beş gün önce haber yapılmış durumda, sanayinin ne duruma düştüğünü göstermesi bakımından tipik bir olay. Mektubun ağlamak için değil, Türkiye için yazıldığı ifade olunuyor. Tekstil sektörünün elinden tutulmaması durumunda, Türkiye’nin kendi ihtiyacı olan tekstil ürünlerini üç kat pahalıya dışarıdan alacağı uyarısı yapılıyor. Bu adamı tanıyorum, muhterem bir adam. Anlaşılan bıçak kemiğe dayanmış ki, adam bunu yapıyor.
Hakikaten Türkiye sanayii çok kötü duruma sürükleniyor. Biz daha önceleri de bu konuda ikaz ettik. Sanayi üzerindeki elektrik fiyatlarından vergiye kadar her konuda ikaz ettik.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, sanayide yeni bir hamle mi başlatmak gerekiyor?
Demirel: Evet evet, bakın meslek kuruluşlarının hepsi yeni bir sanayi politikası arıyor. Yeni bir sanayi politikası ne olmalıdır? Bence konu bu. Ancak, o konuya şimdi burada girecek değiliz, o çok uzun.
Ama, ben bugün için burada şunu söylüyorum: Sanayiden iyi kokular gelmiyor. Türkiye kalkınmasının istihdam ve refah üreten bir kalkınma olması lazım geldiğini, ben hep söyleyerek geliyorum. İstihdam ve refah üretmeyen bir ekonomik hareketi desteklemek ve yaşatmak mümkün değildir. Türkiye’de bugünkü işsizlik artmaya devam ediyor. Büyüme geriye doğru gidiyor. Aslında yüzde 7’lik büyümeden de Türk halkının bir nasip almadığı görülüyor. Yani, halkın refahına hizmet eden bir büyüme ile karşı karşıya değiliz.
Türkiye’nin bütün diğer sorunlarıyla uğraşırken, sanayileşmeyi, halka istihdam ve refah sağlayacak kalkınmayı unuttuğunu görüyoruz.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, dergimizden kamuoyuna yansıyacak bu kıymetli değerlendirmeleriniz, yorumlarınız ve açıklamalarınız için çok teşekkürler.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
