Siyasi İstikrarı Sarsan Türban ve Laik-Antilaik Çatlağı

Siyasi İstikrarı Sarsan Türban ve Laik-Antilaik Çatlağı

Dünya Gazetesi Köşe Yazarı TAYLAN ERTEN ile

Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi

ve Köşe Yazarı İSMAİL KÜÇÜKKAYA

Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın sorularını yanıtladılar

14.02.2008

Ültanır: Bugün için Türkiye’de türban nedeniyle siyasi istikrar altüst olmuş durumda. Çünkü, türban sadece yükseköğretime özgü bir sorun değil, bir siyasi simge olarak tanınıyor ve laiklik çizgisinde bir kırılma noktası. Bunu özgürlük sorunu diye sunmak isteyenler var, ama türbancı topluluğun genel yapısına bakınca, özgürlük tanımına katılmak mümkün değil. Kaldı ki gerici anlamda özgürlük olmaz. Özgürlük tanımına katılan sözde bazı aydınların Birinci Cumhuriyet ile hesaplaşması olan İkinci Cumhuriyetçiler olması da manidar.

TOPLUMDA CEPHELEŞME

Öte yandan türban sorunu yeni ortaya çıkmış olmayıp, kemikleşmiş bir sorun. Burada asıl önemli olan da Atatürk devrimlerine karşı bir devrimin yapı taşlarının ortaya konulup konulmadığı konusu. Geçen yılki Cumhuriyet Mitinglerinin uzantısı olarak sayabileceğimiz, yeni yaşadığımız türban mitingleri de Atatürk devrimlerini savunma platformunda gelişti. Adeta toplumun zıtlaşarak ikiye bölünüp çektiği bir halat var. Bizim sözünü ettiğimiz halatın, Sayın Bahçeli’nin söylediği, Kocatepe Camii ile Anıtkabir arasındaki MHP’nin sanal halatı ile de bir ilgisi yok. O halat AK Partiye karşı bir taktik ve siyasi oyun halatı mıydı, bilmiyoruz. Bu halat ise, Türk toplumunu çağdaşlığa ve moderniteye bağlayan Atatürk devrimlerini simgeliyor ve çentiklenip zayıflatılmaması gerek. Maalesef zayıflatılan bir şey var, o da Türkiye’nin imajı.

Üniversitelerde türbanı serbest hale getirmeye yönelik Anayasa değişikliği teklifi 103 red oyuna karşılık 411 oyla kabul edildi, ama siyasi istikrar sadece sayıya bağlı olmadığı için Türkiye nereye uzanacağı kestirilemeyen siyasi bunalıma itilmiş oldu. İster istemez en azından “Laik-Antilaik Cepheleşmesi”ne yol açıldı. Bu gelişmenin toplumu türbandan yana olanlar olmayanlardan öte, giderek “inançlılar” ve “inançsızlar” diye bölmesinden korku duyulduğu için huzursuzluğa yol açtığı tartışmasız bir gerçek.

SİYASETEN KİM KAZANDI KİM KAYBETTİ?

Başbakan Erdoğan’ın İspanya’daki bir demeciyle çıkışı, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Başbakan’ın restini baştan görüp ne yapıp yapamayacağını kamuoyuna göstermek ve öne geçmek istercesine verdiği destek karşısında, AK Parti’nin de genel mantığı içinde geri adım atması olanağı kalmadığından, Türkiye maalesef hiç de beklenmeyen bir zamanda bu olumsuz noktaya getirilmiş oldu. Tabii, işin altında bugün açığa çıkmamış başka siyasi oyunlar da bulunabilir. Siyaseten AK Parti mi, MHP mi kazandı veya her ikisi birden mi kazandılar ya da kaybettiler, yoksa kazandıkları şimdilik Pirus zaferi mi? Onu zaman gösterecek!...

EKONOMİK AÇMAZDA TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

Geçen sonbahardaki yeni anayasa krizi rafa kaldırılmış görünürken, Türkiye’de başta ekonomik büyüme duraklamışken ve dünyayı tedirgin eden global kriz dalgaları peş peşe sürerken, böyle bir krizin gereği var mıydı tartışması yapılıyor. Bu krizin ekonomiden dikkatleri başka yöne çekmek için yaratıldığı görüşü hakim. Ancak, bu kriz ekonominin yeniden canlanabilmesi için gerekli yatırımların yapılmasını bile caydıracak bunalıma dönüşebilir bir tehlike.

Çünkü, sadece içeride değil, dışarıda da “Türkiye nereye gidiyor?” sorusu soruluyor. Yabancı basında, bu gelişmenin büyük ayrışmaya yol açmasından öte, laik devletin direğini kırdığı, laik kesim ile dinci kesim arasında çatışmayı tetiklediği yorumları yapılıyor. Biz de bu mevcut gelişmelerin ışığında, bu söyleşimizde değerli köşe yazarlarımız olarak sizlerin konuya ilişkin düşüncelerinizi almak istiyoruz. İlk sorum da şu olacak; şimdi yaşadığımız bunalımla, bu siyasi ortamı siz nasıl görüp değerlendiriyorsunuz?

GERÇEKLEŞEN BİR ÖNGÖRÜ

İzninizle ilk sözü Sayın Taylan Erten’e vereceğim. Yalnız değerli dostum Taylan Bey’e anımsatmak istediğim kendi görüşü olacak. Taylan Bey, EkoENERJİ’nin “Seçim Öncesi ve Seçim Sonrası Siyaset”i konu alan 25 Temmuz 2007 tarihli 7’nci sayısında sizinle seçime 10 gün kala yaptığımız bir röportaj vardı.

Bu röportajda, “Geleceğin Cumhuriyetin temel ilkeleri çerçevesinde bir hesaplaşma dönemi olacağını” söylemiştiniz. Bu hesaplaşma Anayasa tartışmasında da ortaya çıkmıştı, ama türbana serbestlik tanımakla, laiklik kapsamında çok açık ortada. Öngörünüz gerçekleşmiş oldu da, şimdi bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖNGÜRÜNÜN İŞARETLERİ VARDI

Erten: Öngörüm bir kehanet falan değildi. Özellikle gelişmeleri izleyen, dikkatle ve özellikle bizim gazetecilik mesleğimizden gelen hassasiyet diyelim, yani bütün bunların toplamından kaynaklanan bir sezgiydi. Onun birtakım belirtileri de vardı. Şahsen o fikri ileri sürerken, o izlenimi yansıttım. Yani olup bitenlerin bende yarattığı izlenimin bir adım sonrasını ifadeye çalıştım.

İşaretleri vardı zaten. Mayıs ayında Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci ile birlikte başlayan, mevcut iktidarın temel doğrultularını yaşadığımız bütün o süreç içerisinde bu gelişmelerin ipuçlarını görmek mümkündü. Özellikle seçim sonuçlarının, yani ikinci dönem itibariyle güçlü bir oy çoğunluğu ile iktidara gelmesi, bence AKP’nin gündeminde daha ince ayarlar yapmasına yol açtı. Daha doğrusu buna imkân sağladı. İnce ayarlardan kastım şu; politik çizgileri, düşünceleri ve parametreleri doğrultusunda zorunlu olarak yapabileceklerini yapma döneminin geldiğini düşündüler diye düşünüyorum.

İKTİDAR AÇISINDAN TALİHSİZLİK

Tabii laiklik gibi çok temel, Türkiye’de gerçekten çok keskin problem yaratacak bir konu ile işe başlamalarını da ben iktidar açısından talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Açıkça söylemek gerekirse, bir iktidarın kendine özgü gündemi olabileceğini de kabul ederek (buna hakkı olduğunu da kabul ederek), en azından taktik bir planlama ile hareket etmesi gerekirdi.

Türkiye’nin en duyarlı olduğu bir dönemde siz laiklikle işe başladığınız zaman, bugünkü sonuçların, bugünkü tartışmanın, bugünkü ayrışmanın yaşanılması da kaçınılmazdı. Bence bugün olan budur.

İŞ DÜNYASINDA KORKULAR OLUŞMAYA BAŞLADI

Tabii, bu siyasi bakımdan çok önemli bir gerilim parametresi, ama aynı zamanda ekonomik açıdan da çok ciddi potansiyel problemler yaratabilecek gibi görünüyor. Bir kere kesinkes tedirginlik yarattı. Tedirginliğin ötesine giden, her geçen gün iş dünyasından gelen sinyallere de baktığımız zaman, tabii onlar çok dinamik, çok ılımlı bazı dengeleri gözeterek meseleleri tahlile çalışıyorlar, ama arka planını okuduğunuz vakit oralarda da çok ciddi korkuların oluşmaya başladığını gözlemek mümkün. Bence bugünkü durumun özeti budur.

İZİ SİLİNEMEYECEK OLAY

Ültanır: Bu noktada şimdi İsmail Bey’in görüşlerini almak istiyorum. İsmail Bey, ben şöyle bir benzetme yapacağım: 1 Mart 2003 tezkere kriziyle Türkiye-ABD arasındaki stratejik ya da adı başka ne olursa olsun o anlamdaki ortaklık, sanki bir sırça vazo gibi kırıldı. Parçaları bir araya getirilip yapıştırıldı diyelim, ama o çatlak izlerini silmek mümkün değil.

Bu türbanla ilgili Anayasa değişikliği ne sonuç getirir, türban serbestisi olur mu olmaz mı, Anayasa Mahkemesi ne karar verir? Bu ayrı bir konu, ama bence 9 Şubat 2008 tarihli Anayasa değişikliği krizi de, o sırça vazodaki çatlak izleri gibi, laiklik üzerinde silinemeyecek iz bırakacak bir olay yarattı diye düşünüyorum. Silinemeyecek izini de göz önünde tutarak, Türkiye siyasetinde meydana getirdiği bunalımı ve toplumdaki parçalanmayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANLIŞ BİR SÜREÇ YÖNETİMİ

Küçükkaya: Şimdi tabii, bugün aslında gündemdeki konu türban değil. Gündemdeki konu üniversitelerde türbanın serbest bırakılması da değil. Yani, aslında üzerinde durulan konu bu da, tartıştığımız konu laiklik meselesi. Bu bize konunun sadece üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasından ibaret olmadığını ortaya koyuyor.

Sonuç yanlış bir süreç yönetimi. Bunu böyle yorumlamamız gerekir. Burada kötü bir süreç yönetimi sergilendi. Kötü bir zamanlama yapıldı ve kötü bir metodoloji takip edildi. Dolayısıyla içeriği, zamanlaması ve metodu farklı ve yanlış olan bir konu Türkiye’nin gündemine gelmiş oldu.

BÜTÜN KESİMLERLE UZLAŞMA VE İYİ ZAMANLAMA GEREKİRDİ

Üniversitelerdeki türban sorunu gerçekten çözülmesi gereken toplumsal bir sorundur. Bunun çözümlenmesi gerçekten hem toplumsal hem de kurumsal uzlaşmayla çare aranır, ama bunu yaparken aynı zamanda bu konunun yalnızca üniversitelerde türbanı serbest bırakmakla sınırlı olduğunun çok net bir şekilde belirtilmesi ve Cumhuriyetin kazanımlarıyla laikliğe dair endişesi olan vatandaşlarımızın endişelerinin giderilmesi, onların ikna edilmesi gerekirdi. Gerçekten yalnızca böyle bir amacınız olsaydı, siz bu işin içine Cumhuriyet Halk Partisi’ni de alır, toplumun bütün kesimlerini, devletin bütün kurumlarını da yanınıza çeker ve bu meseleyi iyi bir zamanlamayla yapardınız.

Şimdi ben hep şunu vurguluyorum: Anayasa değişiklik paketi vardı, yani 1982 Anayasası’nın baştan sona değiştirileceği söylenmişti. Önce Aralık başında, daha sonra sonunda, ondan sonra da Ocak başında bunun anons edileceği, kamuoyu ile paylaşılacağı ortaya çıkmıştı. Bizzat Başbakan tarafından bu açıklanmıştı. Şimdi böyle bir çalışma ortada yok. Gündemden düştü.

Şimdi ne var? Yalnızca türbana dair düzenleme var. Bence işte bu kafalarda soru işareti yarattı. Buradaki sorun AK Partililerin niyeti değildir. Onların iyi niyetli olup olmadıklarını kimse bu anlamda sorgulayamaz. Çünkü, niyetler üzerinden siyaset yapılamaz, muhalefet de yapılamaz. Ama “mahalle baskısı” dediğimiz kavramın kendisi de Adalet ve Kalkınma Partisi üzerinde kendisini hissettirebilir ya da hissettiriyordur.

GÜNDEMDE TÜRBAN VAR, ENERJİ SORUNU YOK

Sonuç itibariyle bugün Türkiye’nin gündeminin türban tarafından işgal edildiğini gözlemliyoruz. Nerede bizim enerji konusunda yaşanan büyük darboğazımız? Bir yıldan beri Türkiye’nin değişik bölgelerinde kesinti yapılıyor. “Arıza dolaştırması” diye tabir edilen bir kavramla karanlıkta bırakılıyor. Şimdi böyle bir gerçekle karşı karşıyayız. Önümüzdeki süreçte yine sıkıntı var. Sizin derginiz EkoENERJİ olduğu için bu konuya da temas etmek istedim. Dolayısıyla bunun gibi sorunlar var. Türban sorununun çözümlenmesi gerekir, ama bunun metodolojisi ve zamanlaması yanlıştır diye düşünüyorum.

AK PARTİ MHP’NİN OYUNUNA MI GELDİ?

Ültanır: Yanlış zamanlamayı vurguladınız. Başbakan’ın İspanya’da türbana değinmesi ile konu gündeme düşünce, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin hemen ve samimiyetlerini ölçercesine Anayasa değişikliği için hızlı çıkışı mı, Başbakan’ı ve AK Parti yönetimini yanlış zamanlamaya doğru itti? Yani AK Parti MHP’nin bir oyununa mı geldi? Böyle bir şey düşünüyor musunuz?

DEVLET BAHÇELİ İYİ BİR TAKTİK SERGİLEDİ

Küçükkaya: Şimdi tabii Milliyetçi Hareket Partisi’nin geçtiğimiz dönemlerdeki programlarına, vaatlerine falan baktığınız zaman, onlar da türban sorununun çözülmesini isterler. Onlar da aslen muhafazakâr bir tabana sahipler. Siyaset aynı zamanda kendinizi güçlendirecek, ama rakibinizi de zayıflatacak hamleler yapma sanatıdır. Bence Sayın Devlet Bahçeli oyunu gayet de güzel kurdu, iyi de bir planlama, iyi de bir taktik sergiledi ve Türkiye’nin gündemini bu şekilde belirlemiş oldu.

Başbakan buna neden girdi ya da girmedi, bilmiyorum. Ama şunu da unutmamamız gerekir; Başbakan o açıklamayı İspanya’da Ocak ayının ortasında yaptı. Ondan tam bir ay önce Sayın Devlet Bahçeli’nin Aralık ayının 13’ünde vermiş olduğu bir kahvaltı var, ben de oradaydım. Orada, zaten Sayın Devlet Bahçeli türbana dair bir açıklama yapmıştı. Aslında Başbakan’dan bir ay önce Sayın Devlet Bahçeli’nin böyle bir çıkış yaptığını biliyorum. Dolayısıyla ben Başbakan’ın bir anda böyle bir taktik hata yaptığını, anlık bir zaaf sergilediğini falan düşünmüyorum. Bütün bunların ben planlı olduğunu, arkasının önünün hesaplandığını düşünüyorum. Bence büyük olasılıkla Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamayı da bir ay öncesinden biliyordu.

Ültanır: Ama, Sayın Bahçeli’nin siyasi olarak Sayın Erdoğan’ı mindere çekti görünümü ortada. Üstelik yanlış zamanlama Sayın Bahçeli’nin bu çıkışlarına dayanıyor görünmekte.

ZAMANLAMANIN ARKASINDA NE YATIYOR?

Küçükkaya: Ancak, yanlış zamanlama bizim tabirimiz. Bizim analizimizin bir sonucu. Bir şeyin gerçekten doğru bir zamanlama ile olup olmadığına dair esas değerlendirme, o hiç kuşkusuz Başbakan’a ait bir değerlendirmedir. Yani, acaba ne oldu da bu Başbakan’ca doğru bir zamanlama oldu?

Benim aklıma şu gelir; türban neden şimdi gündeme geldi? Birincisi, Kuzey Irak’a yönelik bir operasyon yapıyoruz, acaba bunun Doğu ve Güneydoğu’da AK Parti tabanına yönelik olumsuz etkileri mi var? Bu önemlidir.

İkincisi, ekonomiye dair birtakım sıkıntılar var, acaba bunlara dair bir başka mesele mi?

Üçüncüsü, Başbakan Erdoğan Alevi kesimi ile sıcak bir ilişki kurmuştu, acaba bu AK Parti’nin o çekirdek tabanında bir sıkıntı mı yarattı?

TÜRBAN: DEĞİŞMEDİM MESAJI

Sonuç, çok kısaca şunu söylemem gerekir; bence Adalet ve Kalkınma Partisi kendi çekirdek tabanıyla türban üzerine bir ilişki kuruyor. Çünkü, AK Parti çok değişken, dönüşen bir parti. Artık eski parti değil. Bu da tabanıyla parti arasında bence bir gerginlik yaratmıştı. Başbakan şimdi türban üzerinden bir mesaj veriyor ve tabanına diyor ki, “Hayır ben değişmedim. Ben eski partinizim. Ben eski Tayyip Erdoğan’ım. Türban hâlâ benim meselem”. Bu tabii benim okumam ve yorumum.

AK PARTİ MERKEZ PARTİSİ Mİ?

Ültanır: Ama, bu deyişle birlikte iddia ettiği merkez partisi olmaktan, liberal bir parti olmaktan uzaklaşıyor. Muhafazakâr ve tutucu kalıbına dönüyor.

Küçükkaya: Kuşkular ortaya çıktı. 22 Temmuz öncesinde gerek söylemleri, gerekse yeni kadrolarıyla Başbakan Erdoğan AK Parti’yi merkeze doğru yolculuğa sürüklemişti. Seçimden yüzde 47 oy aldı ve bu da öyle bir sonuç ortaya çıkartmıştı. Ama, daha sonra bu türbanla ilgili çıkış AK Parti’nin merkez partisi olup olmadığına dair ciddi bir soru işareti ve kuşku dalgası yarattı.

SİYASİ OYUNDAN ÇOK AKP-MHP ÇİZGİLERİNDEN GELEN SONUÇ

Ültanır: Evet haklısınız. Şimdi müsaadenizle Taylan Bey’e dönmek istiyorum. Taylan Bey, bu zamanlama konusunda Sayın Devlet Bahçeli’nin kurduğu oyun var mı? Yani, Sayın Recep Tayyip Erdoğan çıkışıyla tabanına mesaj verip o kadarla yetinecekti de, MHP’nin hemen Anayasa değişiklik metniyle ortaya çıkması, “Madem istiyorsun ben varım” demesi sonucu bugünkü gergin ortamın oluşması, Başbakan Erdoğan’ın hesaplayamadığı bir tuzağa düşmesi mi? Çünkü, iktidar yanlısı basın bile, “Durun ne yapıyorsunuz?” uyarısında bulunmuştu. AK Parti yönetimi Anayasa değişikliğine MHP’nin zorlamasıyla gitti diye bir değerlendirme yapılırsa, gerçekçi olur mu? Bu konuya siz nasıl bakıyorsunuz?

Erten: Ben aslında İsmail kardeşimin analizine bütünüyle katılıyorum. Yani, burada böyle çok tasarlanmış ince bir oyundan çok, her iki partinin kendi çizgilerinin getirdiği bir hareketlenme olarak düşünüyorum. Gerçekten MHP de türban konusunda AKP’den çok farklı düşünmüyordu. Aslında bu konuda Türk kamuoyuna baktığınızda, herkes çözülsünden yana. Laiki de bunu söylüyor, antilaiki de, başkaları da. Ama, tabii burada problem nasıl çözülecek? Artı, bir de bu işin sadece biçimsel anlamda türbanın bir örtünme tarzı olmasının çok ötesinde, bir anlam taşıması, bu laiklik ilkesi. Laiklik ilkesi bugün tartışılıyor. Kavga bunun üzerine cereyan ediyor. İnatlaşma bunun üzerine cereyan ediyor. Dolayısıyla bütün vaziyet alışlar buna göre şekilleniyor.

Ültanır: Türbanın bir simge olduğunu Başbakan da kabul etti.

Erten: Evet evet, o açık zaten. Yani İsmail kardeşimin dediği gibi, türban işin biçimsel yanı. Burada tartışılan Cumhuriyetin laiklik ilkesidir. Bu ilkenin ne olacağı ne yapılacağıdır. Böyle kalacak mıdır, değişecek midir, başka bir şekle mi dönüşecektir? Mesele bu. Bu anlamda bir oyun değil bu. Yani, MHP de bu düşüncede bir parti, bu akımın temsilcisi. MHP’nin siyasetinde Türk-İslam sentezi bağlamında da güçlü bir taban kesiminin olduğu dikkate alınırsa, ayrıca bugün MHP’nin dışında gibi görünen Büyük Birlik Partisi çatısı altındaki kesim çok daha radikal ve bu anlamda tutucu. Dolayısıyla, bütün bunları topladığımız zaman MHP kendi çizgisinin gerektirdiği bir adımı atmak istedi.

ZAMANLAMA PARTİLERİN TAKTİĞİNE BAĞLI, AMA MHP SÜRECİ ATEŞLEDİ

Mesele zaten bu iki partinin davranışının dışında kamuoyunda yoğun biçimde tartışılıyordu, zaten bu mesele vardı. Toplum bunu tartışıyor, problem oluyor, baskılar, şunlar bunlar var. Dolayısıyla zamanlama doğru muydu? Ben zamanlama konusuna fazla girmek istemiyorum. O tamamen farklı, kendi taktik bakış açılarıyla ilgili bir meseledir diye düşünüyorum. Ama, en azından ortam bu meseleyi gündeme getirmek isteyenler açısından müsaitti.

MHP’nin rolünü ben şu noktada önemsiyorum. MHP, AKP’ye cesaret verdi, yani harekete geçme cesareti. AKP’nin kafasında zaten bu vardı. AKP liderliği zaten bunun zamanlamasını yapmaktaydı. Ama, MHP’nin özellikle muhalefet partisi olarak tetiklemesi, tabii iktidarın bunun dışında kalması, buna bigane kalması zaten söz konusu değil; bu çakışma, süreci ateşleyen bir başlangıç oldu.

TÜRBAN DEĞİŞİKLİĞİ İLE İKTİDARIN SİVİL ANAYASA İSTEĞİ BİTTİ Mİ?

Ültanır: Taylan Bey, benim başlangıçta belirttiğim gibi İsmail Bey de Anayasa tartışmasının gündemden düştüğünü belirtti. İktidarın “Sivil Anayasa” dediği yeni anayasa hazırlığına, sıkmabaş anayasası diyenler de vardı. Asıl amaç olarak türban serbestisinin hedeflendiği söyleniyordu. O değişiklik şimdi yapıldığına göre, bundan sonra Anayasada toplu bir değişiklik bekliyor musunuz? İktidar asıl amacını sağladı mı ne dersiniz? Artık tümden anayasa değişikliğine gitmeyebilir mi?

Erten: Pratik bu izlenimi veriyor. Ocağın sonuna kadar bu memlekette 1982 Anayasası’nı tümüyle değiştireceğiz, sivilleştireceğiz, yeni bir anayasa yapacağız denilip tartışılırken, buna göre örgütlenmeler ortaya çıkmışken, iktidar çalışma başlatmışken, herkes bu beklentiyle şartlanmışken birden bire işin bu noktaya dönüşmesi o şüpheleri de kuvvetlendirdi. Benim de ciddi kuşkularım var. Ama, öte yandan bu iktidarın anayasayı yenilemek gibi bir politik iddiası var. O iddiayı reddedecek bir şeyi de olmadı şu ana kadar.

TÜRBAN ÇÖZÜLÜRSE YENİ ANAYASADA YOL ALMAK KOLAYLAŞIR

Şöyle düşünüyorum: Laiklik meselesinde dikkat ederseniz, yeni anayasa tartışmaları, onu hazırlayan akademisyenler ekibinin çalışmalarından kamuoyuna yansıyan bilgiler iki noktada yoğunlaşmıştı. Laiklik ve türban meselesi. Kamuoyu aslında bunu tartıştı. Dolayısıyla işin en hassas noktası buydu. Şimdi bunun öne alınmasıyla, ben şöyle bir taktiksel niyet seziyorum. AKP, laiklik meselesini bu yapılanma içinde çözerse, yeni anayasada yol alması çok daha kolaylaşır. Belki de hesapları buydu, bunu bir şekilde aşmak. Yani türbanı çözmüş olarak yeni bir anayasayı tartışmak, konuşmak kolaylaşacak.

Ültanır: Anayasaya giden yolda mayınlı tarlayı ortadan kaldırmak diyorsunuz.

Erten: Evet, yeni anayasa yolunu böyle açmak, tartışmaları daha yumuşatıp rahatlatma sağlayabilir. Belki bu yararı hesaplamış olabilirler.

YÖK KANUNU EK MADDE 17 DEĞİŞTİRİLECEK Mİ; YA DEĞİŞTİRİLMEZSE!...

Ültanır: İsmail Bey, tekrar size dönüyorum. Sonuca, ne olabileceğine şöyle bir bakalım: Yükseköğretimde türbanı serbest bırakmak için anayasa değişikliği yapıldı, ama ben bunun tek başına yeterli olamayacağı görüşüne katılanlardanım. Hukukçuların çoğu ve üniversite rektörlerinin de, ilk günkü bir-iki yanlış algılamanın dışında hemen tamamı bu görüşte. YÖK Yasası’nın Ek. 17’nci maddesinin yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Aslında bu türbanı serbest bırakmaktan çok kaos çıkmaması, başka kıyafetlerin de serbest bırakılmaması için gereken bir düzenleme.

TBMM Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” ile ilgili 10’uncu maddesine, “… ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanmada eşittir” cümleciğinin eklenmesi, “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42’nci maddesine eklenen, “ Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez cümleciği, türbanı serbest bırakma işini çözmüş sayılamaz görünüyor. Tabii bu kararı verecek olan Anayasa Mahkemesi, ama maddeleri okursanız, zaten eklenen cümleciklerin yerine geçebilecek ifadelerin de eskiden beri o maddelerde mündemiç olduğunu görüyorsunuz.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek Madde 17’de ise, tek cümlelik bir hüküm, diyor ki, “Yürürlükteki Kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; Yükseköğretim Kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir”. Türban için yasaklamaya ilişkin bir kanun değil, ama Anayasa Mahkemesi kararını da içeren bir mevzuat var. İşte, çene altı düğüm atılacak başörtüsünün bu Ek 17’nci maddeye yazılması gerekiyor. Tabii, sarık ve dini kisve cüppe, serbestlik adına mayo vs ile derslere girilip girilemeyeceği yazılacak. Herhalde, Özal’ın 1991 yılında askeri teftiş ederken giymiş olduğu şortla, Yükseköğretime girilip girilemeyeceğini de orada görebileceğiz. Bunun için işte bu madde düzenlenmezse, büyük karmaşalar yaşanabilir diyoruz.

İsmail Bey siz bu konuda Sayın Devlet Bahçeli ile bir görüşme yaptınız ve Akşam Gazetesi’nin bugünkü nüshasında, “Gerilimi artırmanın kime ne faydası var?” manşeti altında bu röportajınız yayınlandı. İşte gerilimin artmaması için bu Ek 17’nci madde değişikliğine gerek var. Röportajınızda Sayın Devlet Bahçeli’nin 17’nci maddenin mutlaka hayata geçirilmesini istediğini açıklıyorsunuz ve bu konuda yapılmış bir Mutabakat Protokolü’nden söz ediyorsunuz. Ben sizin bu konudaki görüş ve izleniminizi de almak istiyorum. AK Parti o değişikliği yapacak mı yapmayacak mı? Sanırım, AK Parti şimdilik beklemede görünüyor.

CUMHURBAŞKANI NASIL ONAYLAYACAK?

Küçükkaya: Şimdi bu röportajı biz 14 Şubat’ta yapıyoruz. Derginin basıldığı tarihte acaba ne olur? İşte onu bilemiyorum. Çünkü şu anda süreç ilerliyor. Bugün itibariyle konu Sayın Cumhurbaşkanı’nın önünde. Hemen imzalayacak mı, imzalamayacak mı? Mesele bu, o gün göreceğiz. 10 günlük süre var. Dergi çıkana kadar o süre tamamlanacak. Okuyucularımız onu da değerlendirsinler. Bugün itibariyle gelen haber, Sayın Cumhurbaşkanının hemen onaylamayacağı, biraz inceleteceği şeklinde.

İkincisi, büyük ihtimalle onaylar, ama nasıl onaylayacağı? Orada herhangi bir nüans görecek miyiz? O önemli bir meseledir.

Üçüncüsü, Sayın Devlet Bahçeli’nin dün 13 Şubat itibariyle bana açıkladığı ve bugün gazetemize manşet yaptığımız konu; yani 17’nci madde değişikliği.

ÜNİVERSİTEDE SERBEST OLACAK TÜRBAN BAŞKA YERLERE YAYILACAK MI?

Bütün bunlar tabii teferruat olarak da görülebilir, ama özünde bir değerlendirme yapacaksak şunu söylememiz gerekir: Üniversitelerde türbanı serbest bıraktıktan sonra, acaba bu kamuda türbanlı çalışanların olup olmayacağına dair bir yol açar mı? Ya da liselere yayılır mı? Tartıştığımız mesele budur. Şimdi Sayın Bahçeli’nin hassasiyeti de bu yönde. “Ek 17’nci maddeye biz o düzenlemeleri koyalım” diyor.

Bir başka konu daha var, gerçekten yalnız türbanla mı sınırlı kalacak? Bunun tanımlanması, sınırlandırılması iyi yapılacak mı? Yoksa, peçe ve çarşaf gibi başka kıyafet unsurlarına da yayılacak mı bu? Böylesine ince, ama aslında meseleye dair derin ve önemli konular var. Dolayısıyla, bundan sonraki süreçleri bu açıdan incelememiz gerekiyor.

TÜRBANA İLİŞKİN İÇTİHAT KARŞISINDA ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARI NE OLACAK?

Ayrıca daha da önemlisi, bu konu hiç kuşkusuz daha önce Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne gelmiş, kararlar alınmış, belli kararlar alınmış ve içtihat oluşmuş hassas bir konudur. Dolayısıyla, bu konu acaba bundan sonra ne olacak? Yargı nasıl kararlar verecek? Bunlar önemlidir.

Konu yeniden Anayasa Mahkemesi’ne gidecek, öyle anlaşılıyor. Anayasa Mahkemesi, Anayasanın değiştirilmez ilkelerine atıfta bulunarak, şekil ve esas yönünden de inceleyerek, bu düzenlemeyi red mi edecek? Eğer böyle olursa, belki bundan sonra uzun bir süre daha Türkiye’de türban düzenlemesi yapılamaz. Böyle bir sonuçla da karşı karşıya kalınabilir.

Ültanır: AK Parti’ye yakın çevrelerin karabasanı olan bir alternatif bu.

Küçükkaya: Dolayısıyla konu çok çeşitlidir, muammadır. İşte tam da bu nedenle biz bu konunun çok daha farklı bir zamanlama ve farklı bir metodolojiyle ele alınması ve gerçekten toplumsal ve kurumsal mutabakatın sağlanmasıyla çözümlenmesi gerektiğini söylüyoruz. Yani, bunları ifade ederken burada muradımız, sorunu çözerken yeni sorunlar üretmemektir. Benim görebildiğim kadarıyla türbana dair düzenleme sorunu çözmekten ziyade, yeni sorunlar üretmeye yönelik bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Şunu biliriz; sorun sorunu, sorun çözümü, çözüm sorunu üretir. Yani böyle bir dinamik sirküle hareket vardır. Dolayısıyla siz sorunu çözerken, yeni sorunlar mı üretiyorsunuz, sorunu mu çözüyorsunuz?

TÜRKİYE İRANLAŞMAZ DA İNGİLTERELEŞMEZ DE!...

Ültanır: Tam bu noktada sormak istediğim bir husus var. Sorunun çözümü nereye giderse gitsin, türban ile Türkiye bir imaj değişimine uğramış durumda. Batıda dile getirilen ve içte miting meydanlarında haykırışlarla ortaya atılan bir soru var. “Türkiye İranlaşıyor mu?” sorusu. Bu tabii bir endişe. İsmail Bey, siz bu endişeye nasıl bakıyorsunuz?

Küçükkaya: Türkiye İranlaşmaz. Türkiye Malezyalaşmaz. Türkiye Arabistanlaşmaz. Ama, Türkiye aynı zamanda İngiltereleşmez de!...

Benim bu konulardaki bakışım; ben ülkeme, ülkemin tarihine, ülkemin gücüne, bu ülkede İslamın ve demokrasinin yaşayışına, bu ülkenin Atatürk’ü sahiplenişine, Atatürk ilkelerine bağlılığına çok inanan, yürekten inanan bir insanım. Birkaç gün önce piyasaya çıkan “Cumhuriyetimize Dair” diye bir kitap hazırladık. Sayın İlber Ortaylı’ya bu konuları sordum. Deniz Ülke Arıboğan’a, Hilmi Yavuz’a da bu konuları sordum. Atatürk’ü yorumlattırdım. Atatürk’ün kafasındaki laiklik, Cumhuriyet, halkçılık, devletçilik, bütün bu meseleleri üç değerli entelektüelimizin gözüyle de yorumladık.

Dolayısıyla, ben bu tartışmaları doğru bulmuyorum. Yani, bunlar Türkiye’ye güvensizliktir. Ama, bu tartışmaların yapılması da sağlıklıdır. Bu da Türkiye’nin sistemini sorgulama ve sistemine sahip çıkma direncini gösterir. Onu da önemle vurgularım. Yani, “bu tartışmalar yapılmasın demek” de doğru değildir. Eğer Türkiye’de türban gibi bir düzenlemeyi yapıyorsanız, buna karşı bir direnç de olacaktır. Bu da kaçınılmaz. Ama benim söylediğim şey; gerçekten demokratik ilkeler ışığında, demokratik teamüller ışığında sağlıklı tartışmaların yapılması, iyi sonuçların çıkarılmasıdır.

Türkiye toplumu Atatürkçüdür, Atatürk’ün değerlerine ve modern Türkiye’ye inanır, bağlıdır, çok içtendir, halkımız bunu içselleştirmiştir. Aynı zamanda bu halk Müslüman bir halktır ve ben dünya üzerinde Türkiye kadar, hem inancını iyi yaşayan, hem de kurucusuna bu kadar minnetle, şükranla bağlı başka bir halk olduğunu zannetmiyorum. Dolayısıyla, Türkiye’yi modern yolundan hiç kimse çeviremez. Aksini düşünmek ülkeye haksızlıktır.

TÜRKİYE ILIMLI İSLAM ÜLKESİ OLMAZ!...

Ültanır: Peki, Türkiye’nin ılımlı İslam ülkesi olması isteğine ne dersiniz?

Küçükkaya: Türkiye ılımlı İslam ülkesi falan olmaz. Türkiye modern, laik bir Cumhuriyettir. Halkı da Müslümandır. Halkı Müslümanlığı yaşar, başka hiçbir ülkede olmadığı kadar özgürce yaşar, ama halkı Atatürkçüdür. Atatürk’ünü de her zaman bağrına basar. Eşi görülmemiş bir şekilde insanlar akın akın Anıtkabir’e gidiyorlar. Ama, aynı halk AKP’ye yüzde 47 de oy veriyor. Burada bir çelişki de yok aslında. Onu söyleyelim. Bunu ben önemli görüyorum. Yani, biz tartışmaları farklı zeminlerde yürütüyoruz. AKP’ye oy verenlere de Atatürk karşıtı diye bakılamaz. Böyle bir haksızlık da olmaz.

Sonuç ve özet olarak şunu söyleyeyim; bu ülke Atatürk’üne gerçekten bağlıdır. Ben şükranla bağlıyım. Bu ülke Müslümanlığı da çok iyi yaşamaktadır. Elhamdülillah Müslümanız.

Ültanır: Şimdi aynı konu için Taylan Bey’e dönüyorum. İsmail Bey, Türkiye’nin İranlaşmaya gidemeyeceğini söyledi, inancına gönülden katılmak istiyorum, ama bir imaj bozukluğu da yok değil. Çünkü, geçmişte bizde olmayacak dediğimiz bu tür olayların İran’da da yaşanmış olduğunu biliyoruz. Türkiye için istenmese de böyle bir imaj bozukluğu yaratılmış durumda. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Endişelere, toplumsal kaygılara İsmail Bey’den farklı bir bakışınız var mı? İslama doğru daha çok bir kayış var mı, varsa bu kayış Türkiye’yi nereye sürükler?

ANADOLU TOPRAĞINDAN GERİCİ DİNCİ BİR YAPI ÇIKMAZ

Erten: İmaj kaybı noktasında, Türkiye’de belli bir kesimde de o kaygı var, ama bunun daha çok vurgulandığı kesim dış dünya, yani Avrupa, Amerika gibi Türkiye dışındaki ülkeler. Dış alemden gelen bir teşhis ve kaygı. Benim bu konudaki fikrim şudur; ben Anadolu toprağından gerici dinci bir rejim, totaliter bir yapı çıkacağını asla düşünmüyorum.

Müslümanlığın Anadolu yorumu bambaşka bir sentez. Bu binlerce yıllık kültür sürümünden gelen, onun üzerine oturan, onunla yoğrulan bir yorum. Bazı terslikler olabilir, ama esasta böyle bir kültürel yapıdan, çok sert ve özellikle işte İran gibi, Suudi Arabistan gibi, sert İslami rejim benzetmeleriyle kaygı duyulmasını gerçekçi bulmuyorum. Şahsen böyle bir kaygım da yok. Yani, Türkiye bir gün İran mı olur, şu mu olur vs, Türkiye’ye mollalar rejimi gelmez. Mollalar rejimi gibi bir rejimi Türkiye toprakları kaldırmaz. Böyle niyeti olanlar varsa da zaten hayal görüyorlardır. Düşüncem bu.

MEVCUT YAPIYI GERİLETMEYE YÖNELİK OLARAK DİNİ KULLANANLAR VAR

Ancak, önümüzde bir gerçek var. Bugünkü problemleri, tartıştığımız gündemi oluşturan temel siyasi dinamik içerisinde, dinin serbest ve özgürce yaşanması meselesi tamam ve bir tarafa, ama politik anlamda dini mevcut yapıyı geriletmeye yönelik biçimde kullanan bir dinamizmin varlığını da görüyorum. Çünkü, öbür türlüsü her şeyi saklamak oluyor.

CUMHURİYET SİSTEMİNİN SUPAPLARI ÇÖZÜM GETİRİR

Bu da olur o da olur tamam, ama bu tartışmayı Türkiye’de kim yarattı? Hangi amaçla yarattı ve hangi özne üzerinde yarattı? Bu konu bence önemlidir. Bu aşılamaz mı? Aşılacaktır. Bugün türban konusunda sert bir düzenleme olabileceği kanısında da değilim. Yani Cumhuriyet sisteminin supapları bir şekilde bu sorunu yumuşatacaktır, farklılaştıracaktır, belki tartıştığımız mevcut çözüm şeklinin çok ötesinde, çok farklı bir çözümü de getirecektir. Dolayısıyla ben o noktada İsmail kardeşim gibi güveniyorum, bütün tahribata rağmen Cumhuriyet sistemine güveniyorum.

Şunu da vurguluyorum, Cumhuriyet sisteminin yaşadığı çok büyük tahribat var. Onu da görelim. Bu bugünün meselesi de değil. Bu 50-60 yılın meselesi. Ama, ben hep şunu diyorum; Cumhuriyetin çekirdeğini, ilk 15 – 20 yıl bütün devrimleri de katarak kabul edersek, yani o kadar sağlam bir çekirdek ki, 85 yıldır hâlâ ayakta duruyor ve hâlâ o canlılığı, dinamizmi, o cevheri koruyabiliyor. Dolayısıyla benim böyle bir güvensizliğim yok. Türkiye, İran olmaz, Arabistan marabistan hiç olmaz.

CUMHURİYET Mİ DEMOKRASİ Mİ?

Ültanır: Son bir soru ile söyleşimizi tamamlayalım istiyorum. Laiklik herkesin aklına geldiği şekilde dini yaşaması da değil. Devletin dini, yasama, yargı ve yürütmeden ayıran, o temel öğeleri dini etkilerden soyutlayan temel kuralı.

Şimdi “Türkiye bir metrelik bez parçasını tartışıyor” diyenler de var, “Laiklik elden gidiyor” diyenler de. İran’a vs’ye benzetme tartışmaları dışarıdan gelse de, içeride laiklik tartışmasının büyüklüğü göz önündeki bir gerçek. Sizler de vurguladınız, Türkiye’de kolay kolay kimse laiklikten ödün veremez, Cumhuriyetin supapları vardır. Tahribat da olsa Cumhuriyeti koruyacak kurumlar da vardır, ama dini gerici anlamda kullanmak isteyen, dindarlıkla ilgisi olmayan dinciler de vardır. Laiklik bu noktada tek güvence.

Anayasanın “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi olsa olmasa, Cumhuriyet kendini koruyucu mekanizmalarını oluşturmuştur. Bu tartışmalar ve karşılıklı sürtüşmelerle ortaya çıkacak gelişmeler, hiç arzu etmediğimiz, yaşamak istemediğimiz, karabasan gibi görünen şöyle bir noktaya gelebilir mi acaba? Bu sürecin sonunda “Cumhuriyet mi, demokrasi mi” tercihine gelinebilir mi? Yani demokrasimiz bu sürecin sonunda tıkanmaya gidebilir mi?

Erten: Bence orada bütün sorumluluk siyasettedir, siyasetçidedir. Siyasetçi ana parametrelerini gerçekleştirmek için attığı adımlarda bu riskin gelmesini, bu kesinlikte düşünemediği zaman Türkiye o tuzağa girebilir. Mesaj açıktır, Cumhuriyet mi demokrasi mi denilince içinden ne çıkabileceği bellidir.

Ültanır: Sözünüzü kesmek istemiyorum, kaldığınız yerden devam edeceksiniz, ama şunu da hatırlatmak istiyorum ve ona cevap vermenizi bekliyorum. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi stratejisinde gerginlik yaratarak olayların üzerine gitmenin var olduğu görülüyor. Ana muhalefet olan CHP de aynı şekilde sertlikle karşılığını veriyor. Ortam birden bire çok gerginleşiyor. Cumhuriyet döneminde daha dün denilebilecek yakın siyasi tarihimizde, liderlerin yarattığı gerginliklerin maalesef demokrasi kesintilerine davetiye çıkardığının örnekleri var. Siyasi gerginlikler, “Oyun bitti” diye düdüğün çaldığı bir noktaya götürebiliyor. Bundan da demokrasi kaybediyor. Endişe ve korku da buradan kaynaklanıyor.

Erten: Tabii, çizmeye çalıştığım çerçevede böyle bir potansiyel ihtimalin varlığını şahsen kabul ediyorum. Çok olumsuz bir şey, Türkiye’nin böyle bir tercih noktasına gelmesinin riskli olduğunu düşünüyorum. Bütün bu meselelerin laik demokratik Cumhuriyet kavramı çerçevesinde olabilecek en iyi uzlaşmayla belli noktalara götürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama, demin değindim, burada sorumluluğun siyaset kadrolarında olduğu kanaatindeyim. Siyaset kadroları bu süreci, bu meseleleri ne kadar akılla, sağduyuyla, rejim sadakatiyle yönetebilirlerse böyle ihtimaller ortaya çıkmayabilir.

Ancak aksi varit olursa, işte bu gerginlik siyasetleri, toplumun kamplaştırılması, bunu kemikleştirecek birtakım politik davranışlar, farklı etkenler falan, bu Türkiye’yi gerçekten böler. Birincisi bu. İkincisi, Cumhuriyeti savunmak anayasal göreviyle yükümlü kurumları da böler. O kurumlardan bir tanesinin bu anlamda bölünmesinden kaynaklanabilecek sert rejim müdahalelerini, ben bugünkü tartışmalardan çok daha tehlikeli, çok daha vahim olduğunu düşünüyorum. Yani, böyle bir ihtimali tüm haliyle de gözden uzak tutmamak lazım. Çünkü, Türkiye geçmişte bunları yaşadı.

FIRTINALI HESAPLAŞMA GÖRÜNTÜLERİ

Ültanır: Bütün dileğimiz Türkiye’nin böyle bir noktaya gelmemesi, ama ihtimallerin konuşulması da önlem alınabilmesi, rejimin korunabilmesi adına gerekiyor. İsmail Bey, şimdi aynı konuda sizin görüşünüzü almak istiyorum. Yalnız bir açıklama daha yapmama müsaade ediniz.

12 Şubat Salı günü AK Parti’de ve CHP’de Meclis Grubu toplantıları sert açıklamalarla geçti. Başbakan Erdoğan’ın, Meclis eski başkanlarından Bülent Arınç’ı ağlatan bir çıkışı oldu. Başbakan, türban konusunda “idam” sehpası hatırlatması yapıyor, Sayın Baykal’a sert yanıt vererek, “Beyaz çarşafla yola çıktık. Bedeli neyse öderiz” diyordu. Sayın Baykal’ın yanıtı da, “Biz sizi çarşaflı görmek istemiyoruz” oluyordu. Televizyon ekranlarına yansıyan genel görüntüler, söyleşimizin başında dile getirdiğimiz Taylan Bey’in “Cumhuriyetin temel ilkeleri çerçevesinde bir hesaplaşma dönemi”ni çağrıştırıyordu.

Türkiye’de siyaset bu denli gerginleştirilmemeli. Türkiye öyle bir gerilmiş oluyor ki, herkes nereye gidiyoruz diye düşünmeden edemiyor. Ekonomiyi canlandıracak yatırımcı olumsuz etkileniyor. İstikrar ortadan kalkıyor. Çok güzel bir Çin atasözü var. “Rüzgâr ekenler fırtına biçer” diyen bir söz. Türkiye tehlikeli fırtınalardan korunmalı diye düşünüyorum. Çünkü fırtınaların sürükleyeceği karanlık denizlerde “Cumhuriyet mi demokrasi mi?” soru seçeneği ile karşılaşmak tehlikesi yok denemez. İsmail Bey bu noktada sözü size bırakıyorum.

TÜRKİYE, CUMHURİYETİ VE DEMOKRASİYİ AYNI POTADA ERİTECEK GÜCE SAHİP

Küçükkaya: Eğer soru “Cumhuriyet mi demokrasi mi” ise, hayır, ikisinden biri değil, ikisi birden. Yani biz hem Cumhuriyeti istiyoruz, koruyacağız, hem de demokrasiyi istiyoruz. Türkiye engin hoşgörü kültürünü, bu deneyimlerin ışığında hem Cumhuriyeti ve hem de demokrasiyi aynı potada eritebilecek güce sahiptir.

Yaşanan gelişmeler tabii hassas bir dönemden geçiyor, onu kabul ederim, Türkiye’de sonuçta her ne derseniz deyin, siyasal İslamcı geçmişten gelen bir partinin iktidarındayız şu anda. 3 Kasım 2002’den itibaren, işte şimdi 2008’deyiz, altıncı yıl, ama Türkiye demokratik bir ülke, bir de eşsiz deneyim yaşıyor. Yani, böyle bir parti iktidarda, sistem kendini de koruyor, karşılıklı olarak büyük mücadele de var, onu da kabul ederim, ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde de yine bütün o krizleri demokrasiyle aşmayı bildik.

Artık Türkiye’nin askeri de çok demokratik bilince sahip. Yani Cumhuriyetin temel ilkelerini korurken, demokratik bilincini de sergiliyor. Siyasilerin de geçtiğimiz dönemlerden ders aldıkları kanaatinde ve inancındayım. Dolayısıyla, ben Türkiye’nin yine böylesine hassas konuları da kendine yakışır bir şekilde, Cumhuriyetin temel ilkelerini bozmadan, ona zarar vermeden, demokrasinin de içinde kalarak çözebileceğine çok yürekten inanıyorum. Gerçekten buna inanıyorum.

TÜRBAN MI TURNUSOL KAĞIDI MI?

Ültanır: Her iki değerli köşe yazarımıza, güncel tartışmamıza katılıp görüşlerini açıkladıkları için teşekkürlerimizi sunuyorum. Her iki konuğumun dilediği biçimde, biz de sorunun laiklik ilkesi ve demokrasimiz zedelenmeden çözümlenmesini istiyoruz. Laik-Antilaik çatlağının halkımızda bölüşmeye yol açmamasını diliyoruz. Siyasilerin ortamı daha fazla gerginleştirmemelerini, konu Cumhurbaşkanının imzasından sonra Anayasa Mahkemesi’ne gideceğine göre, sükûnet ve aklıselimle sonucun beklenmesini öneriyoruz.

Cumhuriyetimizin simgesi Atatürkçülüktür. Başka hiçbir simge, ne Atatürkçülüğü, ne de ulu önderin getirdiği Cumhuriyetin temel ilkelerini bırakın örtmeyi, gölgeleyemez. O ilkeler sadece Anayasa kitapçığındaki kağıt üzerine değil, bu ülkenin dağına taşına, Atatürkçü insanlarının kalbine, benliğine yazılmıştır. Türkiye’nin sadece insanı değil, havası da suyu da laiktir, her şeyi ile laik kalacaktır. Kimse bu gerçeği sınamaya ya da değiştirmeye kalkışmamalıdır.

Türkiye’nin ekonomisini bir yana iterek, siyasi istikrarını bozanlara, bunalım çıkaranlara ise, sırası geldiğinde Türk halkı demokrasi kuralları içerisinde ders vermeyi bilir. Bugün türbandan oy alacağım, düşüncesinde olanlar, yarın ihmal ettikleri ekonomi nedeniyle türbanlı kişilerin bile oylarını kaybedebilirler. Türbanla oy yarışına çıkanlar da yaya kalabilirler. Türk halkı bu demokrasi bilincine sahiptir. Geçmiş seçim sonuçları, Türk halkının demokrasi dersleriyle doludur. Hiçbir iktidarın, halkın oyuna sürekli ipotek koyamayacağı görülmüştür.

Atalarımız boşu boşuna dememişler, “musibetten hayır doğar” diye. Musibet üzerine Balzac’ın da bir sözü var, “Musibetlerin iyi bir tarafı varsa o da bize, gerçek dostlarımızın kim olduğunu öğretmesidir” demiş. Türban, laiklik karşısında bir musibet. Ama, kimin ne olduğunu da bu türban tartışması göstermedi mi? Asidi ve bazı ayrıştıran turnusol kağıdı gibi, AK Parti ile MHP’nin koşutluğunu gösterdi demek istemiyorum sadece!... AK Parti’yi destekleyen liberallere, seçim öncesi MHP’yi destekleyen Cumhuriyetçilere de yadsınamayacak gerçekleri gösterdi. Ne liberallerin bugünkü AK Parti ile, ne de CHP kökenli Cumhuriyetçilerin bugünkü MHP ile yapamayacaklarının gün ışığına çıkması, az bir siyasi kazanç mı Türkiye’nin geleceği için?...