İLHAN KESİCİ'den Ekonomi ve Siyaset Üzerine Bir Pike Vuruşu Daha

İLHAN KESİCİ’den Ekonomi ve Siyaset Üzerine Bir Pike Vuruşu Daha: TÜRKİYE’DE YENİ SANAYİ HAMLESİ İÇİN ZİNCİRLER KIRILMALI

Aşırı borç yükü altındaki ekonomi dünya kriziyle sarsılırken, eli-kolu zincirli sanayi müteşebbisi tesislerini söküp başka ülkelere götürürken, gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı da sıfır. Gaflet uykusundan uyanın!...

Röportaj: Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır

13.02.2008

DEHŞET VERİCİ BİR TABLODAN HAREKETLE…

EkoENERJİ’nin 30 Ekim 2007 tarihli 10’uncu sayısında “Ayın Söyleşisi” köşemizde, “İlhan Kesici ile Türkiye Muhasebesi ve Politik Maliyeti Üzerine…” başlıklı uzun bir söyleşimiz yayınlandı. Bu söyleşimiz, değerli okuyucularımızdan büyük ilgi gördü. Okurlarımız, “Bu gerçekler seçimden önce kamuoyuna anlatılmalıydı” diyorlardı.

O söyleşide Sayın Kesici, AKP iktidarının artırdığı iç ve dış borç felaketini, kamu ve özel sektör bileşenleriyle herkesin anlayabileceği şekilde ortaya koyuyor, ekonominin karşısında tehdit oluşturan küresel tetikleyiciler ve baloncukları anlatarak, 2008’de yaşayacağımız global krize karşı uyarıyordu.

AKP iktidarı döneminde Türkiye coğrafyasına hiçbir iktisadi kıymet konulmadan, kamu sektörünün iç ve dış borcu, özel sektörün dış borcu, yani Türkiye’nin kişisel borçları hariç toplam borç yükü, AKP iktidara gelmeden önce 200 milyar dolar iken, AKP geçen iktidar döneminde bunu 434 milyar dolara çıkarmıştı.

80 yıllık Cumhuriyetin toplam borcunun iki katından fazlası, sadece son beş sene içinde yapılmıştı. İlhan Bey, “Türkiye’de ferahlık var, ekonomimiz iyiye gidiyor, ekonomimiz istikrardadır falan denilen hal budur” diyerek, gerçekleri ortaya apaçık koymuştu.

AKP öncesi büyük yatırımların yapıldığı 25 yılda ödenen faiz, son dörtbuçuk yılda ödenenden az görülüyordu. Ortaya çıkan sonuç, patlamaya hazır bombayı anımsatıyordu. İşte bunun için de küresel tetikleyiciler ve baloncuklar önemliydi.

Sayın Kesici uyarıyordu; “Ey hükümet, aklına başına topla, bıçak kemiğe dayanıyor”. Çünkü ekonomide sihir de sihirbaz da olmuyordu. Tabii borç sadece borç olarak kalmıyor, siyasi maliyeti ortaya çıkıyordu.

Osmanlı dersine karşın adeta “Yeni Düyûn-u Umûmiye” oluşmuştu. Bunun bir siyasi maliyeti söz konusuydu ve belirtileri de görülüyordu. Sayın Kesici diyordu ki, “İktisadi bayrağı yükseklerde dalgalanmayan hiçbir ülkenin siyasi bayrağı yükseklerde dalgalanamaz”. Çünkü, dünyada ekonomi ve siyaset bağlamında hiç değişmeden gelen bir kural vardı, “Üretemeyeni Yönetirler” diye.

Dergimizde 12 sayfa kapsayan o röportajın sonunu, “bir sonraki ay yapacağımız söyleşiye…” diye noktalamıştık, ama Sayın Kesici’nin yurtiçi ve yurtdışı aktiviteleri, yoğun siyasi yaşamı ile zamanı o kadar sınırlı ki, acaba platinle ölçülebilir mi diye düşünmeye değer.

Nitekim, ancak dört ay sonra bu olanağı yeniden yakalayabildik. Yine Ankara Oran’daki dairesindeyiz. Ancak bir değişiklik var. Toplantı masası geriye itilmiş ve üzerinde duran prototip minik bilardo masası ve minicik ıstakaları gitmiş, salon şeklindeki çalışma odasına gerçek bilardo masası yerleştirilmiş.

Masanın kenarında “Platin” yazıyordu, ben onu marka olarak algılamıyorum, bence İlhan Bey’in zamanının değerinin göstergesi. Söyleşiden önce bilardo masasını koruyan çuha örtüyü açıp ıstakalarla birkaç vuruş yapıyoruz, tabii hoca olsak da usta vurucunun karşısında temkinli olmak gerekiyor.

MECLİSTEKİ USTA PİKE VURUŞU

Benim ilk vuruşum, onca yıl anlattığım, birçok öğrencinin de kırık notla canını yaktığım Dinamik dersindeki impuls-momentum bilgime rağmen, sayı getirecek bir vuruş olmuyordu. Elbet teori ile pratik her zaman uyuşmaz. İlhan Bey, sayı yapan vuruşunun ardından, örnek olarak güzel bir pike vuruşu gösteriyordu.

Fakat, İlhan Kesici’nin siyasette en güzel pike vuruşu 14 Aralık 2007 Cuma günü TBMM’de gerçekleşiyordu. 2008 Yılı Bütçesi Hakkında CHP Grubu adına son konuşmayı yapıyordu. Ekonomik gerçekleri ortaya koyuyordu.

Meclis konuşması, büyük ölçüde dergimizde yayınlanan 5 Ekim 2007 tarihli söyleşideki açıklamalara dayanıyordu. 5 Ekim’de bize prototip minik bilardoda vuruş tekniklerini anlatıyordu ve bundan tam 70 gün sonra o anlattıklarını TBMM Genel Kurulu’nda tekrarlarken, sadece bilardoda değil, siyasette de büyük pike vuruşu yapabilecek usta olduğunu kanıtlıyordu.

Meclisteki konuşmasına tam bir kürsü hakimiyetiyle;

“Değerli milletvekilleri, eğer ekonomi çok iyi ise, Türkiye’de bundan rahatsız olacak bir tane insan olmaz, biz de rahatsız olmayız, hiç kimse rahatsız olmaz. Herkes sevinir, biz de seviniriz, iftihar ederiz. Kimsenin bundan rahatsız olmasını icap ettiren herhangi bir hal de olmaz. Ancak, durum öyle midir değil midir ona bir bakmak lazımdır” diye başlıyordu.

Konuşmasını ise söyle bağlıyordu:

“Değerli milletvekilleri, lütfen inanınız ki: Bu bütçe bir yatırım bütçesi değildir. Bu bütçe bir üretim bütçesi değildir. Bu bütçe bir istihdam bütçesi de değildir. Bu bütçe, Türkiye’nin geleceğini hazırlamakla yükümlü bir altyapı bütçesi de değildir. Ama bu bütçe bir şeydir: Bu bütçe bütün Cumhuriyet tarihinin ‘menfi rekorlar’ bütçesidir. Allah bu memleketi, bu devleti ve bu aziz memleketi bu menfi rekorlardan korusun, bu menfi rekorlardan sakınsın”.

EKONOMİK TİTREŞİMLERLE SARSILAN DÜNYADA, GÜVENLİK VE MÜNİH KONFERANSINA KISA BİR BAKIŞ

O şahane bilardo masasındaki zevkli dakikalarımızdan sonra, çalışma masasının başında karşılıklı oturarak sohbetimize başlıyoruz. Sohbet öncesi izninizle, İlhan Bey’in demleyip sunduğu o güzel tam kıvamında çaydan ve soyarak tabaklarımıza koyduğu taze meyve ikramlarından söz etmezsem, misafirperverliğine haksızlık etmiş olurum.

Böylesine güzel ve sıcak bir atmosferdeyiz, ama Oran Ankara’nın rakımı yüksek ve soğuk bir kesimidir. Pencere dışında doğayı kaplayan bembeyaz kar manzarasına ve bu kışın buz kesen soğuğunun göstergesi buz sarkıtlarına bakarken, teybimin kayıt düğmesine basıyorum.

Ültanır: İlhan Bey, kabulünüz için teşekkürle başlıyorum. Geçen sefer çok ses getiren bir röportajımız oldu. Bir bakıma kaldığımız yerden devam edeceğiz.

O röportajda küresel tehditten ve Amerika’daki patlamaya hazır baloncuklardan söz etmiştik, ama onlar artık baloncuk olmaktan çıktı, global ekonominin mayın tarlası oldu sanki.

Şubat ayına ekonomik patlamalarla girdik. Bizde türban patlaması yaşanıyor, ama ABD’de başlayan kriz tüm ülkelerin kapısına dayandı. Dayanmaktan öte depremin öncü dalgaları hissedilir oldu.

Mortgage sektöründeki sorunlarla başlayan finansal krizin tüm dünyayı abluka altına alan genel bir resesyona doğru yol aldığına ilişkin karamsar tahminler demeyeyim, çünkü artık belirtiler var. Dünya piyasaları Amerika’dan kaynaklanan kontrolsüz titreşimlerle sarsılıyor, tabii Türkiye piyasası da.

Başkan Bush’un önlem paketi de gidişe “dur” diyemedi. Amerikan ekonomisi kolay kolay dikiş tutacak gibi görünmüyor. Bugün sabah size gelmeden önce gazetelere baktım, bir başlık dikkatimi çekti. “Ne Bush, ne FED (ABD Merkez Bankası), tek başına Buffet” diyordu o manşet.

Biliyorsunuz, Warren Buffet Amerika’nın Bill Gates’den sonra gelen ikinci büyük zengini. Belediye bonolarına ilişkin 800 milyar dolarlık riski üstlenmek için teklif yapması finans çevrelerinde olumlu karşılanmış, bu ne kadar etkili olur bilemem, ama bir ülkenin ekonomisi, o ülkenin bir-iki zengininin inisiyatifine kaldıysa, o ülke ve o ülke de Amerika olunca, dünya bu sıkıntıdan pek kolay kurtulamayacak demektir. Amerika’nın yanısıra İngiltere’de de ekonomik sıkıntı var. Piyasalar dalgalanıyor.

Bizde de dolar bir iniyor bir çıkıyor, herkes tedirgin. Sayın Başbakan ve yetkililer her ne kadar bu bizi etkilemez deseler de, Türkiye’nin etkilendiği, “korku dağları bekler” misali Türkiye’de ekonomi çevreleri ve hatta halk tedirgin.

Şimdi, az önce de belirttiğim gibi kaldığımız yerden devam edelim diyeceğim, ama bu arada sizin geçen hafta Almanya’ya bir seyahatiniz oldu.

8-10 Şubat 2008 tarihleri arasında Münih’te yapılan 44’üncü Güvenlik Konferansı’na Başbakan ile birlikte katıldınız. 50 ülkeden katılım olduğu söyleniyordu. Geçen yıl CHP’den Sayın Deniz Baykal katılmıştı ve 2007 toplantısına, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin “Günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkânsız olduğu kanaatindeyim” diyerek damgasını vurmuştu.

Bu yıl toplantıda dünyadaki global ekonomik krize de değinildiğini biliyoruz. Bu toplantıda Başbakan Erdoğan da bir konuşma yaptı ve Ermenistan’a sert çıkış yaptığı haberi basına yansıdı. İsterseniz bu konferanstan bir giriş yapalım diyorum, 44’üncü Münih Güvenlik Konferansı’nda neler oldu?

Kesici: Ben geçen hafta bu Münih Güvenlik Konferansı’na katıldım. Dünyanın en prestijli güvenlik konferansı olduğunu söylemem lazım..

Her sene aynı tarihlerde Münih’te aynı otelde (Bayerischer Hof Oteli’nde) yapılır. Yaklaşık 250 üst düzey kişinin, dünyanın güvenlik alanında önde gelen isimlerinin katıldığı bir toplantı oldu. Bu sene toplantıda Sayın Başbakan da vardı.

Recep Tayyip Erdoğan Bey açılış konuşmasını yaptı. Türkiye’den Başbakan ve benim dışımda Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden konuyla ilgili bir profesör arkadaşımız Hüseyin Bağcı vardı. Türkiye’yi üç kişi olarak temsil ettik.

Bunlar normal katılımcılardı. Bir de gözlemcileri vardır. Bu toplantının 150 civarında da gözlemcisi bulunmaktadır. Almanya’dan Türkiye Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Faruk Şen de bu sıfatla gözlemci olarak yer alıyordu.

Ültanır: Siz bu toplantıya CHP adına mı katıldınız?

Kesici: Özel olarak davet edilmiştim. Geçen sene, sizin de işaret ettiğiniz gibi Deniz Baykal Bey’in katıldığını biliyoruz.

Şimdi size söylemek için konferansa katılanlar konusunda kaba bir döküm çıkarmıştım; üç tane Devlet Başkanı katılmış, iki tane Başbakan katılmış, yedi tane Başbakan Yardımcısı katılmış, 40 tane dünyanın en büyük devletlerinin Savunma Bakanları katılmış, yine en büyük devletlerden 30 Dışişleri Bakanı katılmış, bir Maliye Bakanı ve bir de İçişleri Bakanı katılmış.

Demek ki 100 civarında Devlet Başkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcıları ve Bakanlardan oluşan devlet adamları katılmış.

Yine bir 100 civarında da güvenlik ve dışişleri konularıyla ilgili dünyanın ne kadar prestijli organizasyonu var ise, onların başkanları, uzmanları vs katılmışlardı.

Amerika’dan ayrıca 10 civarında senatör vardı. Avrupa Birliği ülkelerinden de, özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere’den beşer onar tane parlamenterler bulunuyordu. Bunlar da genellikle dışişleri komisyonları başkanları veya savunma komisyonları başkanları, savunma ve dışişleri konusundaki organizasyonların başkanları idi. Çok ilginç ve yüksek seviyede insanların buluştuğu bir konferanstı.

Ültanır: Katılanların bu dökümü toplantının önemini zaten gösteriyor. Bu kadar elit katılımlı bir toplantının gündemi neydi?

Kesici: Gündemi sadece dünya güvenliğidir.

Ültanır: Bunu biraz açalım diyorum. “İstikrarsız dünya, değişen iktidar dengeleri, eksik stratejiler” ana konu seçilmişti diye basında yer aldı.

Kesici: Konferansın ana konusuna geçmeden önce, konferanstaki konuşmacıları da söyleyelim: Konuşmacılar, toplantıya katılan üç Devlet Başkanı, bir Başbakan, iki Başbakan Yardımcısı, beş Savunma Bakanı, altı Dışişleri Bakanı, NATO Genel Sekreteri Hoop Scheffer, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı El Baradei, İnsan Hakları Gözlemciler (Human Rights Watch) Başkanı Kenneth Roth, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Puig, iki de Amerikan senatörü.

Cumhuriyetçilerin Başkan adayı McCain gelecekti, ama seçim faaliyetleri nedeniyle katılamadı onun yerine Jerry Berman katıldı. Konuşmacılardan yedi tanesi Devlet Başkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı düzeyinde kişilerden oluşuyordu. 12 tanesi ise Savunma ve Dışişleri Bakanları ile NATO Genel Sekreteri oldu. Konferansın böyle bir konuşmacı tablosu vardı.

Bu konferanstan amaç; devlet yöneten insanlarla devlet yönetmeye, devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine kafa yoran insanların buluştuğu bir platform olması. Onlar birbirleri ile soru-cevap şeklinde iletişim kuruyorlar, iki-üç günlük çok yoğun bir programdır. O programdan geldim.

Burada tabii dünya ekonomisi de konulardan biriydi. Dünya ekonomisi, bu seneye mahsus olmak üzere güvenlik konularından birisi oldu. Çünkü ekonomik istikrar, dünyanın politik güvenlik istikrarın önemli öğelerinden birisi olarak ele alınır. Ekonomide büyük istikrarsızlıklar olduğu zaman, bu genel güvenlik yaklaşımını da etkiler.

MÜNİH KONFERANSINDA BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN KONUŞMASI HAFİFTİ

Ültanır: Konferans öncesi basında yer alan haberlerde gözlerin Türkiye’de olduğu yazılıyordu. Hatta Başbakan Erdoğan’ın konferans öncesi bu toplantıya ilişkin olarak Alman Süddeutsche Gazetesi’nde makalemsi bir yazısı yayınlanmıştı.

Bu yazıda, Türkiye’nin gitgide istikrarını kaybeden ve hayal kırıklığına uğrayan Ortadoğu ile Avrupa arasında bir arabulucu konumunda olduğundan söz ediliyordu. Konferansta Başbakan’ın konuşması bekleneni verebildi mi?

Kesici: Bizden bu toplantıda Sayın Başbakan konuştu. Ben Sayın Başbakan’ın konuşmasının seviyesini hafif gördüm. Yani, Türkiye’de bir parti konuşmasına benzer bir konuşmaydı.

Halbuki hitap ettiği kitleyi az önce verdim. Amerikan Savunma Bakanı, İngiliz, Alman, Fransız, Japon Dışişleri ve Savunma Bakanları falan da dahil olmak üzere, dünyanın en entelektüel ve en yetkili insanların huzurunda yapılan bir konuşma.

Bunun seviyesinin elbette çok yüksek olması lazımdır. Ama, ben bizim Başbakan’ın konuşmasını çok dar çerçevede ve Türkiye’nin içinde bulunduğu günlük sıkıntılarla, biraz da parti propagandası tarzında algıladım.

Mesela, Başbakanın konuşmasından önce ve sonra konuştuğumuz diğer dünya yetkilileri, Sayın Başbakan konuşmadan önce AKP hakkında ve Sayın Başbakan hakkında daha müspet kanaatlere sahiptiler. Ama, konuşma sırasında, konuşma ve soru-cevap kısımları bittikten sonra benim görebildiğim kadarıyla, önceden müspet kanaate sahip olan herkes kanaatlerini menfiye dönüştürdü.

Orada beklenen; Türkiye’nin gözüyle dünya istikrarının nasıl olması lazım geldiğiydi. Mesela bir Singapur Savunma Bakanı konuştu, benim de daha önceden bir münasebetle tanıdığım bir insandır. Singapur bir küçücük yer. Bir ada-şehir devleti. Nüfusu 4.5 milyon civarındadır. Ama, o küçük ülkeden aldı, etrafındaki ülkeler, sonra bir Asya güvenliği, Asya-Avrupa, Avrasya güvenliği, Avrasya güvenliğinden transatlantik güvenliği ile küçük bir ülkenin Savunma Bakanı müthiş bir vizyon koydu. Bütün dinleyiciler tarafından da çok takdirle karşılandı.

Amerika, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi büyük ülkelerin konuşmacıları, zaten dünya çapında bir güvenlik vizyonu ortaya koydular. Bizden de beklenen oydu.

Yani, bizim yaşadığımız coğrafya çok netameli bir coğrafyadır. Türk Başbakanı’ndan da beklenen böyle dünyaya çok üstten, çok tepeden kuş bakışı bakabilen, yüksek bir vizyon konulmasıydı. İnsanlar da, katılımcılar da, seçkin dinleyici kitlesi de onu bekliyorlardı. Ben de ona benzer bir konuşma bekliyordum. Ama, özellikle soru cevap bölümünde çok dar ve sığ bir konuşma oldu.

EKONOMİ POLİTİKALARI VE EKONOMİK İSTİKRAR, GÜVENLİĞİN ÖNEMLİ UNSURU

Ültanır: Münih Güvenlik Konferansı’na ilişkin bu izlenimlerinizden sonra geçen söyleşimizde kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?

Kesici: Şimdi biz sizinle ilk sohbette Türk ekonomisinin kırılganlığa doğru gittiğini, kırılganlığın hangi noktalardan kaynaklandığını falan söylemiştik. Bu söylediklerimiz sonraki aylarda yaşananlarla zaten olduğu gibi gerçekleşti. Üstüne “aman ha” dedirten biçimde dünyada önemli gelişmeler ve hadiseler oluyor.

Dünya Amerika merkezli olmak üzere sarsılıyor. Eğer Amerika nezle olur ise, dünyadaki diğer ekonomileri zatürre geçirirler ki, buna da çok dikkat etmek lazım geldiğini vurgulamıştık. Aradan geçen dört ay içerisinde bu söylediklerimiz daha belirgin hale geldi.

Ültanır: Burada izninizle bir giriş yapıp sorayım. Münih Konferansında istikrarsız dünya konusu konuşulurken, bu yıl için ekonomi konusunun gündeme geldiğini söylemiştiniz. Orada Amerikan ekonomisi için nasıl bir görüş ortaya çıktı, karamsar bir görüş mü?

Kesici: Hayır, Amerikan ekonomisi gündeme çok doğrudan gelmedi. Ama, ekonomi politikaları ve ekonomik istikrarın dünya güvenliği için mühim bir unsur olduğu tarzında konuşuldu.

DÖRT AY ÖNCE İLK KEZ EKOENERJİDE EKONOMİYE KONULAN SORU İŞARETİ VE GELİŞMELER

Biz şimdi isterseniz dünyadan Türkiye’ye bakalım. Geçen sohbetimizde Türk ekonomisine ilişkin bütün rakamları verdik. Daha sonra ben bir bütçe konuşması yaptım. Sizinle yaptığımız sohbet bütçe konuşmasının bazını teşekkül ettirmiş oldu.

Dört ay öncesine bakarsak, kimse Türk ekonomisi ile ilgili önemli bir soru işareti koymuyor gibiydi. Ne TÜSİAD koyuyor idi, ne akademik çevreler önemli ölçüde koyuyorlardı, ne de politik çevreler üzerinde çok duruyor değildiler. İlk sizinle biz başlamış olduk.

Ültanır: Teşekkür ediyorum. Dergimizin de çok dikkat çeken bir yazısı oldu.

Kesici: Sayenizde Hocam. Çok güzel toparlanmış bir sohbetti. Şimdi aradan geçen dört ayda Türkiye’de herkes ekonomiyle ilgili çok ciddi bir sıkıntının gelmekte olduğunu veya öyle bir sıkıntı kulvarı içinde yürüyor olduğumuzu konuşuyor, gelişmeler bu konuyu kesinleştirdi.

İkincisi, dünyadaki hali de çok ciddiye almıyor idiler. Dünyadaki halin de gittikçe ciddiyet kazandığı belli olmaya başladı.

Üçüncüsü, dünyadaki hal henüz bu ciddiyette algılanmıyor, ama bu da bir müddet sonra belki dergi yayına çıktığı zaman algılanmaya başlanmış olacak. Öyle bir takvim de vermiş olalım. Dünyadaki halin Türkiye’yi çok ciddi, hatta zannedilenden daha ciddi etkileme kabiliyetinin olduğu da ortaya çıkmış olacak. Şimdi, bütün bunları toplayalım:

UFAK SANILAN SIKINTIDAN GLOBAL KRİZE KARŞI AVRUPA FONU

Dünyada şu oldu: Amerika’da önce ve biraz da basitleştirilmiş şekilde taksitli ev kredilerindeki (mortgage) sıkıntıdan kaynaklanıyor diye yaklaşıldı. Daha doğrusu dünya 2007’nin başından itibaren bu işleri konuşur, ama kapsamını Amerika merkezli olmak üzere dar tuttu.

Yani, “Bu çok kapsamlı bir şey değildir, bir sıkıntı görünüyor, ama hak ettiklerinden daha fazla taksitli kredi verilmiş olan insanların ödeme güçlüğüne düşmeleri veya düşecekleri münasebetiyle Amerikan ekonomisinde ufak tefek bir sıkıntı olacağı” tarzında tartışma başladı. Buna da Amerika’da “baloncuklar (bubbles)” dediler.

“Baloncuklar patlayabilir, şişti, ama dünya da çok dert etmesin, biz bu işin üstesinden geliriz” diyorlardı.

Bizim Sayın Maliye Bakanımız da bundan 15 gün önce bir basın toplantısı yaptı ve orada dedi ki:

“Netice itibariyle Amerika bir büyük devlettir (amenna), Amerikan ekonomisi çok büyük bir ekonomidir (amenna), Amerikalılar kendi meselelerini hallederler, o yüzden Türkiye’nin endişe etmesini icap ettirecek, Türkiye’nin sıkıntı duymasını gerektirecek herhangi bir şey görünmüyor. Türk ekonomisiyle ilgilenen insanlar rahat etsinler” falan.

Ültanır: İşte şimdi buna “amenna” diyemeyiz, diyemezsiniz.

Kesici: Tabii, amenna denilecek tarafı yok zaten. Halbuki Amerika da gerçeği görmeden ya da göstermeden kendi çevresini rahatlatmaya çalışıyordu. Baloncukların Amerikan ekonomisi üzerindeki yükünü hesaplasak ne olur? Bundan altı ay öncesi itibariyle deniliyordu ki, bu 30 milyar dolar civarında bir yüktür, Amerikan ekonomisi bu 30 milyar dolarlık yükü halledebilir.

Ültanır: Dün bizim gazetelerimizde vardı. General Motors’un (GM) rekor seviyede zararı açıklandı, o sadece 38.7 milyar dolar. GM’in zararında kendi mortgage şirketi GMAC’in etkisi olduğu söyleniyor. İşin ilginci GM’in bu rekor zararı beklentilerin altında çıktı diye piyasaların biraz rahatladığı söyleniyor.

Anlaşılan açıklanan ya da ortaya çıkan zararlar aysbergin su üstünde görünen kısmı gibi. Ancak, Amerikan ekonomisindeki zararın boyutu tahminlerin çok üstünde ortaya çıkıyor.

Kesici: Şimdi söyleyeceğim, evet. 30 milyar dolarla başladılar, üç ay sonrasında bu rakamın 100 milyar doları bulabileceğine dair öngörüler çıktı. Bu 100 milyar dolar civarındaki öngörüler yapıldığında, Avrupa Amerika’da olan hadiseyi biraz daha ciddiye almaya başladı.

Avrupa Merkez Bankaları toplandılar, 500 milyar dolarlık bir fon teşekkül ettirdiler, bu 500 milyar dolarlık fonu da piyasaya Avrupa Birliği’nin Euro ile çalışan kuruluşlarına enjekte ettiler. Yani, temel bir daralmaya karşılık ekonominin canlandırılmasını hedeflediler.

EKONOMİK KRİZ AVRUPA VE ASYA’YI SARIP BİZE DE UZANACAK GÖRÜNÜYOR

Ekonomiyi likidite sıkıntısı içerisinde bırakmamak, ekonominin canlılığını devam ettirmek amacıyla bunu yaptılar. İlk defa dünya, bu Avrupa Merkez Bankalarının 500 milyar dolarlık fonu meydana çıktığı andan itibaren olayı çok ciddiye almaya başladı.

Herkes demeye başladı ki, “Bu Avrupa Birliği boşu boşuna bu kadar kolayına böyle 500 milyar dolarlık bir fon meydana getirmez”. Çok büyük para ve bir kere daha yapılabilecek bir şey de değildir. Demek ki, bu Amerika’daki işi çok ciddiye alalım, kulağımızı kabartalım görüşü ortaya çıktı. Olaya bizim Sayın Maliye Bakanımız gibi bakmadılar.

Sonra Amerika’daki halin 30 milyar dolardan 100 milyar dolara, 100 milyar dolardan daha sonra 300-400 milyar dolara doğru çıkabileceği, eğer bu böyle olur ise, Amerikan ekonomisinde çok önemsenecek bir daralmaya meydan verebileceği, hatta bunun durgunluk, resesyona doğru gidebileceği, bu böyle olur ise, Avrupa ekonomisinin de bundan çok fazla etkileneceği, orada da durgunluğa veya ekonomik yavaşlamaya sebebiyet verebileceği, bu böyle olunca buralara büyük ihracat yapan Asya ekonomilerinin, Japonya, Çin, Hindistan vs, oralara da bu durgunluğun sıçrayabileceği, bu münasebetle bize benzeyen ülkelerin de etkileneceği ortaya çıktı. Çünkü, bize benzeyen ülkelerin de ihracat yaptığı yer bu ekonomiler.

Biz de ya Asya’ya, ya Avrupa’ya, ya da Amerika’ya ihracat yapıyoruz. O zaman buralardaki ekonomik daralmaya mümasil olarak bizim de ekonomide bir daralmamız olacak. Ekonomideki daralmamız büyüme hızını vuracak. Büyüme hızı düşecek. Böyle olunca, bırakın yeni istihdam yaratmayı, o zaman mevcut çalışanların işten çıkarılmaları başlamış olacak. Bu çok ciddi bir hal.

FİNANS VE SİGORTA KURULUŞLARI, FONLAR ZİNCİRİ

Krizin bizi yine doğrudan ve çok yakından ilgilendiren ikinci bölümü de şu: Amerika’daki bu hal sadece taksitli ev kredilerinin geri dönüp dönmemesinden müteşekkil bir hal değil, bunların banka sistemi ve bankalardaki kredileri sigorta eden sistemi de çok yakından ilgilendirdiği ortaya çıktı.

Şimdi özellikle 1980, ama daha çok 1990’lardan itibaren dünya finans piyasalarında bizim eskiden bildiğimiz ne vardı? Klasik bankacılık var. Siz gidip bankadan kredi alıyordunuz, sonra taksitlerinizi ödüyordunuz. Ödeme güçlüğüne düşürseniz, banka biraz finans güçlüğüne düşmüş oluyor idi.

Bizde de 1990’ların ortasındaki kriz asıl ondan kaynaklanır gibiydi. Benzerlikler falan vardır. Halbuki, bu dünya ekonomisinin canlandırılması istikametinde bankalar sistemi eski hassasiyetlerini devam ettirmediler, gelişi güzel krediler verdiler. Gelişi güzel krediler verirken kendisini emniyete alabilmek için verdikleri kredileri sigortalattılar. Şimdi bir üçüncü sıkıntı burada çıktı.

Bu sigortalar da kendilerinin çürük kredileri sigorta etmiş olduklarını bildikleri için, onlar da kendilerini ayrıca sigorta ettirdiler. Böyle bir zincirleme mekanizma kurulmuş, dünya bu mekanizmanın bir zincir olduğunun farkına yeni varıyor.

O zaman taksitli ev almış olan adamlar, şimdi kredi taksitlerini ödeyemedikleri zaman ne oluyor? 1) Bankalar sıkıntıya düştü. 2) Bankalar sıkıntıya düşünce bankalardaki bu kredileri sigortalamış olan sigorta şirketleri sıkıntıya düştü. 3) O sigorta şirketlerini sigortalamış olan diğer üst sigorta kuruluşları veya şirketleri sıkıntıya düşmüş oldu. 4) Tabii bunlardan meydana gelmiş olan bir de fonlar var. Dünyada işte her gün 2-2.5 trilyon dolarlık bir fon bütün borsaları, şirketleri, firmaları dolaşıyor. Şimdi bu fonların da bu organizasyonlarla ilişkileri var. Bu fonlar da sıkıntıya düşmeye başladılar.

FONLARIN GERİ ÇEKİLMESİYLE SÜRDÜRÜLEMEYECEK CARİ AÇIK

Böyle olunca da bize benzeyen cari açıkları çok yüksek ülkelerin, dış ticaret açıklarının ve cari açıklarının finansmanında kullanılan fonların emniyete alınması bakımından önemli ölçüde geri çağrılması, yani “Aman, dünya ekonomisi sıkıntıya doğru gidiyor, bu kadar açılmanız artık doğru değildir, biz bir müddet kabuğumuza çekiliyoruz” denileceği ortaya çıktı. İşte Türkiye’yi de ikinci olarak gelip vuracak en büyük dalga bu.

Şimdi, Türkiye’de adına sıcak para denilen 108 milyar dolar para var. Bu bizim cari açığımızı da finanse ediyor, dış ticaret açığımızı da finanse ediyor. Özel sektörün bazı ihtiyaçlarını falan da finanse ediyor. Filvaki çok pahalı olarak finanse ediyor, sizinle yaptığımız önceki röportajımızda incelemiştik. Çok yüksek faizlerle finanse ediyordu, ama dünyanın içinde bulunduğu hal artık değişti.

Bizim bir lafımız var, “Ne Arabın yüzü ne Şam’ın şekeri” diye. O şeker misali, “Aman bu faizler yüksek faizler olsa da geri gelin, kabuğumuza çekilelim. Gün ayağımızı yorganımıza göre uzatma günüdür” kabulüyle, şimdi bu fonlar yavaş yavaş çekilmeye başladı.

PİYASANIN KUTSAL SAYILDIĞI AMERİKA’DA İSTENEN DEVLET MÜDAHALESİ DE YETERLİ BULUNMADI

Amerikan ekonomisi bu patırtıyı görünce, kurtuluşu devletten yardım istemekte buldu. Bu ilginçtir, kaldı ki 1980’lerden sonra, “Yahu, devlete artık lüzum yoktur, piyasa bu ekonomik faaliyetlerin tamamını kendi içinde halleder, sıkıntı olursa bile, bu piyasa öyle enteresan, öyle çeşitli, öyle üstün bir şeydir ki, kendi iç mekanizmalarıyla buna bir hal tarzı bulur” deniliyordu. Tez buydu.

Fakat şimdi geldi, bütün bu piyasa ekonomisinin en kutsal yeri olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, “Aman ha ey devlet yardım et, yardım etmezsen Amerikan ekonomisi de çöküyor, buna bağlı olarak dünya ekonomisi de çöker, bu işte Münih Güvenlik Konferansı’ndaki söylemler gibi, aynı zamanda dünya için bir güvenlik sorunu da yaratır. Ayaklarına kapandım, ne olur bizi kurtar” diye yalvarmaya başladılar. Bizde de geçmişte şirket kurtarma operasyonları vs olmuştu, biliyorsunuz.

Şimdi Amerikan Başkanı da bu işi sadece bir hükümete mal ederse, yani sadece Cumhuriyetçi Parti’nin yönetimine, kendi yönetimine mal etmiş olursa, buradan çok büyük darbe yiyeceği kanaatiyle, Amerikan Kongresi’ndeki muhalefet partisine, Demokratlara da rica etti. Dedi ki, “Bakın gördüğünüz gibi, Amerikan ekonomisi için çok ciddiymiş, dünyada bundan çok ciddi olarak etkilenecekmiş, aman biz Amerikan ekonomisi kurtaralım ki, dünya ekonomisini de kurtarmış olalım. Başımıza başka gaileler çıkmasın. Gelin, muhalefet ve iktidar işbirliği içerisinde beraber bir ekonomik paket hazırlayalım”.

Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçilerden ve Demokratlardan bir heyet kuruldu. 150 milyar dolarlık bir fonun bir münasebetle piyasaya enjekte edilmesine karar verdiler. O paketi de iki gün önce açıkladılar. Şimdi dünya, bu Amerikan Başkanı’nın patronluğunda açılacak olan paketi bekliyor idi. Müdebbir olanlar yine tedbirlerini alıyorlardı, ama kulaklarından birini de Amerika’ya uzatmışlardı. Paketten ne çıkacak, yeterli olacak mı?

HERKES KENDİ TEDBİRİNİ ALIRKEN, TEDBİR ALMAYAN TEK ÜLKE TÜRKİYE

Paketin hazırlanma aşamasıyla bu beklenti başladı, o bir 15-20 gün aldı. İlan edildiği andan itibaren bunun derde deva olmayacağına kadri kanaat ettiler. Dediler ki, “Meselenin çapı o kadar büyük ki, bu hiç derde deva olmaz”. Şimdi dünya ekonomilerinin artık bekleyeceği başka bir şey kalmadı. Şu şunu yaparsa biraz daha iyiye gideriz, bu bunu yaparsa biraz daha iyiye gideriz diyemiyorlar ve herkes bir tedbir almaya başlıyor. Kendi çapında, kendi ekonomik yapısına ve kendi bilgi yapısına göre tedbir alıyor.

Bunların içerisinde benim görebildiğim kadarıyla tedbire kulak asmayan bir tane ülke var, bir numaralı ülke Türkiye. Yani, hem en çok etkilenmeye aday olan ülke Türkiye, hem de hiç tedbir almayan, dünyada sanki bu iş olmuyormuş gibi davranan bir ülke Türkiye.

Bu kadar Avrupa Merkez Bankalarının Başkanları (governörler) toplanıyor, 500 milyar dolarlık fon için çırpınıyorlar. Amerika tarihinde 1929’dan bu yana ve neredeyse İkinci Dünya Savaşı’nın içinde bile olmayan bir şey oldu, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar beraberce ekonomiyi kurtarma programı yaptılar.

Bizim Hazine’den sorumlu Devlet Bakanımız, ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcımız, Maliye Bakanımız, Sayın Başbakanımızın zaten bu vadide hiçbir ilgisi yok, bunlar da diyorlar ki, “Yahu bizim için endişe edecek hiçbir şey yok. Amerika büyük devlettir. Amerikan ekonomisi büyük ekonomidir. Onlar hallederler. Onlar halledince de bize zaten yapacak bir şey kalmaz”.

Ültanır: İlhan bey burada insana hikaye gibi gelen bir şey söylemek istiyorum. Suudi Arabistan Kralı Türkiye’ye geldiğinde uçağında hurma yerine dolar mı getirdi, acaba? “Onun için mi Sayın Cumhurbaşkanı da devlet protokolüne uymadan Kralın ayağına gitti?” diye akla soru geliyor. Bu kadar vurdumduymazlık böyle hikayeler olmadan nasıl izah edilir ki? Hurma yerine dolar getirilmiş olmasına ne dersiniz?

DALGANIN BÜYÜKLÜĞÜ VE DURGUNLUĞA UZANAN YOL

Kesici: Onlar olabilir. Bizimkilerin bir kısmı yapabilirler. Şimdi bu çapıyla ilgili, demin siz söylediniz, orada konuya girmem lazımdı, size tek başına sadece bu olaydan dolayı zarar rakamlarını vereyim:

Merrill Lynch, bu söyleyeceğim rakam Merrill Lynch’in bütün zararı değil, sadece bu taksitli ev kredilerinin geri dönmemesinden mütevellit bir yıllık, 2007 yılına ait zararı 23 milyar dolar. City Group 18 milyar dolar. UBS 13.5 milyar dolar. Morgen Stanley 9.4 milyar dolar, HSBC 3.4 milyar dolar, buna benzeyen rakamların toplamı 84 milyar dolar.

Yani, Amerika’nın en büyük banka, finans kuruluşu vs’lerinin sadece bu taksitli ev kredilerinin dönmemesinden mütevellit zararları 2007 yılı içinde 84 milyar dolar. Bu 2007, daha ilk dalga. 2008 ve 2009’a ait olmak üzere bunu 100 milyar doların üstünde görmek lazım.

Söz konusu rakamlara baktığınız zaman, bu çok ciddiye alınması gereken bir şey. Ciddiye almayan şirketlerin, firmaların, ülkelerin hepsinin ekinini de yakar, ayağını da yakar, canını da yakar.

Ültanır: İlhan Bey 1929 tarihini demin siz de vurguladınız. Bildiğiniz gibi 1929’da başlayan, etkisini 1930 yılının sonlarında ağır biçimde gösteren kriz, Amerika’da pek çok şirketi iflas ettiren, zenginleri yoksullaştıran, işçileri aç bırakan felaket bir durgunluğun yaşandığı dönemdi. Ekonomi tarihinde önemli bir yer tutar.

O gün için ulusal ekonomiler bu kadar entegre olmamış olmasına rağmen Kuzey Amerika ve Avrupa’nın sanayileşmiş ülkelerinde yaşandı. Liberal ekonomi anlayışıyla devlet müdahalede geciktiği için de çok ağır yaşanmıştı. Devletin ekonomiye aktif müdahalesi olmadan tam istihdamın sağlanamayacağına ilişkin Keynes yaklaşımı bu kriz sonrasında çözüm olarak ortaya çıkmıştı.

Şunu sormak istiyorum; 80 yıl sonra Amerika ve Avrupa aynı şeyi mi yaşayacak? Tabii onlara bağlı olarak bizler de bu kez aynı şeyi yaşayacağız. Devletçi ekonomi de o kriz nedeniyle çözüm olarak görülmüştür. 1930’larda Türkiye’de de devletçiliğe geçilmesi o krizin etkileri ile bağlantıdır.

Kesici: 1929 krizi daha çok Amerika’nın kendi içinde bir krizdi. Dünya ile bugünkü kadar bağlantılar yoktu. Şimdi buna, daha doğrusu bu etkiye “coupling-decoupling” (bağlanmak-ayrılmak) diyorlar.

YENİ GÖRÜŞLERLE KRİZE BAKIŞ: STIGLITZ’DEN SOROS’A

Teorisyenler bir ara, “Dünya ekonomisi global (küresel) bir ekonomi oldu, yani couple (birbiri ile kenetlenmiş) haldedir” diyorlardı.

Sonra da, “Bu Amerika’daki krizin diğer ekonomileri de vurma ihtimali çok yüksektir, aman ha kırılganlığı yüksek ekonomiler çok daha dikkat etsin” denmeye başlandığından itibaren, Türkiye içindeki bu hükümeti destekleyen bazı ekonomistler de, bu halin Türkiye’yi vurabileceğini biliyor olmalarına rağmen, o zaman yeni bir terim buldular, “decoupling”.

Şimdi, “Her ne kadar daha önce zannediyorduk ki, bütün dünya ekonomileri birbirleriyle kenetlidir, birbirlerine bağlıdır (couple haldedir), ama bazı hadiselere baktığımızda, bu kadar kenetlenme olduğunu görmüyoruz. Bu yeni bir yaklaşımdır, decouple haldedirler. Müstakil de olabilir. Bu krizin çıktığı yeri ilgilendirir” falan demeye başladılar. Böyle yeni teoriler de çıkardılar, ama bu işin böyle olmadığı, olamayacağı görülüyor.

Şimdi burada ifade edilmesi gereken görüşlerden bir tanesi, bu kriz üzerine iki tane çok büyük ve yeni görüş getiren makale yayınlandı. Bir tanesi Financial Times’da, birisi de The New York Times’da.

The New York Times’da çıkan makale Nobel ekonomi ödüllü Joseph Stiglitz’e ait. Stiglitz, Clinton zamanında, 1991-1997 arasında Clinton’ın Başekonomisti idi. Daha sonra 1997’de Rusya krizi çıktı, onunla doğrudan ilgilendi, IMF ve Dünya Bankası Başekonomistliğine falan geçti. Amerikan ekonomisinin gidişatını, yapısındaki bozuklukları ve az gelişmiş ülkelerle IMF ve Dünya Bankası’nın ilişkilerini tenkit eden bir dizi makaleler ve kitaplar çıkardı. Stiglitz Türkiye’ye de geldi ve konferanslar verdi.

AK Parti’yi müdafaa eden ekonomistler ve hükümet Stiglitz’in Türkiye ekonomisinde çok ciddi dikkat edilmesi gereken hususları içeren ifadelerine karşı, “Yahu bu Stiglitz zaten bir muhalif ekonomist” dediler.

Şimdi adam, 8-10 sene Clinton’un başekonomistliğini yapacak, Clinton’ın ekonomik dönemi Amerikan ekonomisinin son 20 yılda gördüğü en parlak ekonomik dönemdir, Dünya Bankası ve IMF’in başekonomistliğini falan yapacak, ekonomi alanında Nobel ödülü alacak, ama bize benzeyen hükümetleri tenkit ettiği zaman, bizim yaftamız zaten kolay, “Bu muhalif ekonomist”. Stiglitz’in makalesi 23 Ocak’ta The New York Times’da yayınlandı.

Bizimkilerin bu piyasa ekonomisinde neredeyse “yarı-ilah” ilan ettiği bir adam daha var, çok meşhur olan George Soros. Şimdi Soros da 22 Ocak’ta Financial Times’da bir makale yazdı. Soros makalesinde, Amerika’da bu olan bitenin ve dünya ekonomisine olacak yansımalarının çok fazla ciddiye alınması lazım geldiğini, bu işin son 60 yılın en önemli ekonomik hadisesi olduğunu, üçüncü bir boyut olarak bunun zannedildiği gibi sadece taksitli ev kredilerinden kaynaklanmadığını, bunun Amerika’nın dağları taşları aşmış cari işlemler açığından kaynaklandığını, bu münasebetle de bunun altından çok zor kalkılacağını, birkaç yıl bu halin devam edeceğini, dünya ekonomisinin daralma, hatta durgunluğa doğru gideceğini yazdı.

AMERİKA’DA KRİZİN ASIL SEBEBİ CARİ İŞLEMLER AÇIĞI

Şimdi Soros’un burada vurguladığı, bizim de öteden beri vurguladığımız noktayı açığa çıkaralım, “cari işlemler açığı”. Diyor ki, “2007 yılında Amerika’nın cari işlemler açığı yüzde 6.2 oldu. Bu çok yüksek”. Bunu Amerika ne ile finanse edip kapattı? Dünyadaki bütün fonları emerek kapattı. Ekonomisi büyüyen herkes, paralarını, rezervlerini oraya yatırıyor. Bütün dünyanın bütün fonlarını emerek finanse etti, ama artık bunu devam ettiremez.

TÜRKİYE’DE CARİ İŞLEMLER AÇIĞININ ORANI AMERİKA’DAN ÇOK BÜYÜK

Şimdi orada Soros’un krizin asıl sebebi dediği şeyin, cari işlemler açığı olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Bunun Amerika’daki nispeti yüzde 6.2’de, Türkiye’deki ne?

Bizim bu sene vereceğimiz cari işlemler açığı programda 39 milyar dolar. Bütçe ilan edildiği gün büyük iş çevrelerinde bu rakam 44-45 milyar dolar olarak telaffuz edildi. Bana göre de 45-50 milyar dolar arasında.

Türkiye’nin toplam milli geliri ne? Programa vermiş oldukları rakamlar itibariyle 520 milyar dolar. Ama, o kur seviyesi ve 2007’deki, 2008’deki büyümeler olmayacak, demek ki 2008’de 450 milyar dolar civarında Türkiye’nin bir milli geliri olacak. 45 milyar dolar cari işlemler açığı, 450 milyar dolar milli gelir, nispeti yüzde 10. Amerika’daki cari işlemler açığının neredeyse iki katı.

HÜKÜMETE İKAZ

Öyle olunca, Türk ekonomisinin bundan etkilenmemesi söz konusu olabilecek bir şey değil. O yüzden burada sizin derginiz marifetiyle şunu söylemiş olalım; yapacağımız en kıymetli ikaz da bu olsun:

Aman bu gaflet uykusundan uyanın, belinizi ne Amerika’ya bağlayın, ne de başka bir taraftaki iyi gelişmelere bağlayın. Özcan Bey, bu tür durumlarda, alternatiflere bakılır, şu da olabilir, bu da olabilir; iyisi şunlar, ortası bunlar, kötüsü de ötekiler denilebilir. “Bilmek lazımdır ki, bu tür hallerde olabilecek olanların hep en yanlışları, en kötüleri olur.” O yüzden olabileceğin en kötüsüne karşı alınabilecek tedbir gerekir.

Ültanır: Yani, “müdebbir devlet adamı en kötü beklentiye göre tedbir alır” diyorsunuz.

Kesici: Öyle düşünmek durumundadırlar. Biz buradan ikaz görevimizi yapalım. “Gaflet uykusundan uyanın” diyelim. “Türkiye’nin bütün mesaisini lüzumsuz işlerle meşgul etmeyin” diyelim. Biz bu türban meselesiyle ilgilenmedik, ama o da lüzumsuz işlerden biri. Bu kamplaşma, kutuplaşma, bölünmeye yakın bir hal. Kurumlar, insanlar, kişiler falan, bütün zihinler bu işle meşgul, Türkiye Büyük Millet Meclisi de, Anayasa Mahkemesi de.

ERCİYES’TEN ÇIĞ İNİYOR, ALDIRIŞ ETMİYORLAR

Ültanır: Türban konusu, bilinçli şekilde bu ekonomik sorunları örtmek için kullanılmıyor mu?

Kesici: Tabii evet, bütün zihinler bununla meşgulken, halbuki Erciyes Dağı’nın tepesinde çığ birikti, oradan kar topu yuvarlanmaya başladı, iniyor.

Şimdi buna dürbünle bakarsanız, dürbünle bakmayı bilenler, “Aman ha” diyorlar. Sizin ve bizim yaptığımız iş şimdi o. “Aman ha bu çığ geliyor, bak orada yuvarlanmaya başladı, bir müddet sonra gelip şehri, tarlaları, bahçeleri, bağları, bostanları basacak” diyoruz.

Bir kısmı da şöyle bir çıplak gözle, yarı görür biçimde bakıyor ve diyor ki, “Yahu orada bir karartı, bir bulut, bir toplanma var; ama aldırış edilecek bir şey değil. Biz buna benzeyen halleri çok gördük” falan. Devamında da, “Bizim tedbirimiz sağlamdır, işte şemsiyemiz var, vs” diyorlar.

Halbuki bu çığ böyle felaket biçiminde gelen bir şey. Onu alır götürür. Biz buradan ikaz görevimizi yapmış olalım. Bunu da bir kamu hizmeti olarak görelim.

HÜKÜMETE MUHALEFET YARDIMININ ŞARTI VAR: GERÇEĞİ GÖR!

İkincisi, hükümetler bazen muhalefetlerden yardım talep ederler. Ama, hükümetlerin ideolojik tavırlarına yardımcı olunsun diye böyle bir talep yapılmaz. Yani, “Türban gibi, benim şu ideolojik meselem var, gel Parlamentodaki sayınla bana katkıda bulun. Anayasa değiştirelim, kanun çıkaralım vs için eksiğimi kapat falan”. Bu olmaz, doğru olmaz.

Ancak, ekonomi ile ilgili bir yardım talebinde bulunabilir. Muhalefetin de, yani bizim de ekonomi ile ilgili yapacakları yardım talebini reddetme imkânımız katiyen olamaz. Çünkü, bu 70 milyonun tamamını ilgilendiren bir hadisedir. Bizden yardım talep etsinler. Bizim yapabileceğimiz yardım, bizden istifade edebilecekleri en önemli alan teknik yardımdır, akıldır, bilgidir, görgüdür.

Programlarının, şimdiye kadar kendileri içinde olduğu için göremeyecekleri hususlar, aksayan yönleri neydi, neler yapılabilir, bütün Türkiye olarak neler yapılabilir, sorularının cevabı olarak biz de bu istikamette elimizden gelen bütün yardımı şartsız-şurtsuz vermeye hazır olmamız icap eder. Ama, onların evvel emirde bu hali, içinde bulunulan durumu görmeleri lazımdır.

EKONOMİ DEMEK; FAİZ, KUR, BORSA DEMEK DEĞİLDİR

Özcan Bey, birinci röportajdan hatırlıyorum, kısmen dokunduğumuz bir konu var. Ekonomi dediğimiz zaman üç tane kelime akla geliyordu. Faiz, kur ve borsa. Halbuki bunlar ekonomin türevleri mahiyetindedir. Halbuki ekonomi denildiği zaman, bir sanayileşmenin akla gelmesi lazım, üretim gelecek, yatırım gelecek, istihdam gelecek, yani ekonomi bu.

Ültanır: Sizin geçen röportajda söylediğiniz vecize gibi bir söz var: “Üretemeyeni yönetirler” diye. Bence ulusal ekonominin temel ilkesi bu olmalı zaten.

Kesici: Üretim, yatırım, istihdam, sanayi olmadan ekonomi olmaz. Neredeyse bu hükümet döneminde, ekonomi literatürümüzden bu kelimeler çıkarıldı.

Ültanır: Çünkü, büyüme neredeyse sıfırlandı.

TÜRKİYENİN YENİ SANAYİ HAMLESİNE İHTİYACI VAR

Kesici: Şimdi Türkiye’nin yeni baştan sanayileşme hamlesine girmesi gerekiyor. Büyüme durdu, bundan sonra Türkiye’nin yürümesi yeni sanayi hamlesi ister. Yeni sanayileşme hamlesinde bizim elimizi kolumuzu bağlayan iki tane zincir var. Bu zincirleri çıkarmamız veya kırmamız lazım. Bir de yeni bir şevk vermemiz lazım.

SANAYİLEŞMENİN ZİNCİRLERİ: İSTİHDAM YÜKÜ VE PAHALI ENERJİ

Ültanır: Şevk tamam da, zincirlerin ne olduğunu açıklayalım.

Kesici: İki zincir dedik. Bunları şöyle açıklayalım:

1) İstihdam yükü. Bizim sanayicimizin sırtında dünyanın en yüksek istihdam yükü bulunuyor. Bir kişilik istihdam yaratırken, yatırımcının ya da işverenin karşılaştığı yük, yüzde 43. Bu oranı maaşına veya ücretine nispetle söylüyorum. Yani neredeyse çalışana verdiğimiz maaşı kadar sosyal ödentileri var. Adına istihdam yükü dediğimiz yüzde 43’lük çok büyük bir yük var.

Peki olsun, belki başkalarında da böyledir denilebilir mi? Bizim içinde bulunduğumuz ve asıl rekabet edebileceğimiz, etmek isteyeceğimiz alan OECD alanıdır. OECD ülkelerinde istihdam yükünün ortalaması yüzde 26. Onlar bir kişi çalıştırdığı zaman yüzde 26 yük yükleniyorlar. Biz yüzde 43 yük yükleniyoruz. Bununla sanayicinin devam edebilmesi söz konusu değil.

2) İkincisi asıl sizin alanınız. Dünyanın en pahalı ikinci enerjisini kullanıyoruz. Şimdi en pahalısı Japonya. Allahü âlem Japonya’yı da geçeceğiz. Yeni yılda iki zam yapıldı, bir elektrik zammı yapıldı, bir doğalgaz zammı yapıldı. Belki yenileri de yoldadır. Dünyanın en pahalı ikinci enerjisini kullanan ülke. Yani, evlerde kullandığımız ayrı bir bahis, sanayide kullandığımız ayrı. Bu sanayicinin ayaklarında zincir.

TÜRKİYE’DEKİ SANAYİ TESİSLERİ SÖKÜLÜP BAŞKA ÜLKELERE GÖTÜRÜLÜYOR

O yüzdendir ki, bırakın yabancı müteşebbisleri, şimdi Türkiye’deki Türk müteşebbisleri yatırım yapmıyor ve buradaki tesislerini söküyor ve başka yere götürüyor. Yabancı müteşebbisler zaten gelmiyor. Yabancı sermaye yatırımı dedikleri sıfır, burada sadece özelleştirmeleri sayıyorlar, bu dünya literatüründe doğrudan yabancı sermaye yatırımı sayılmayan bir kalemdir.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımı demek, adam parasını cebine koyacak, aklını fikrini de beraberinde getirecek, burada bir yeri satın alıp orada yeni bir tesisi kuracak. İşte bunun adı doğrudan yabancı sermaye yatırımı, bu sıfır.

Peki o yapmasın, kendi insanlarımız var, kendi müteşebbislerimiz var. Bunlar da bırakın yenisini yapmayı, Türkiye’de daha önce kurdukları tesisleri söküyorlar, götürüyorlar. Söküyor, Mısır’a, Romanya’ya, Bulgaristan’a, Kazakistan’a, Çin’e, velhasıl buradakini başka yerlere götürüyorlar.

Bunu çok ciddiye almak lazım. Bu Türkiye’nin karşısında dünya krizinden bile büyük bir problem, ama işte böyle bir ekonomiye dünya krizi çığ gibi geliyor.

YATIRIM, SANAYİ İKLİMİNDE YANLIŞLIK VAR!...

Bir devlet adamı buna kafa yormayıp da neye kafa yorar? Yeni yatırım lazım. Yabancı yapmıyor, yerlisi yapmıyor. Onu da bıraktım, hadi yapmasınlar, mevcutları iyi çalıştırsınlar, daha verimli çalıştırsınlar. Mevcutları da söküp söküp dünyanın her tarafındaki ülkelere götürüyorlar. Buna ne demek lazım? Yahu en basit insan bile bunun için, “Burada bir yanlışlık var” der. Öyle değil mi? Türkiye’nin yatırım ikliminde, sanayi ikliminde, üretim ikliminde bir yanlışlık var. Acaba hangi sebeplerden dolayı bu böyle olmaya başladı diye herkesin çok kafa yorması lazım. Ha, bizimkiler yine hiç kafa yormuyorlar. Mesela, Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Bey Mısır’a gidiyor. Buradan sökülüp oraya götürülmüş olan tekstil tesislerini kutluyor. Böyle garabet olur mu? Birincisi bu zinciri kırmak lazım.

ÇARE: ÜRETMEMEYİ DEĞİL, ÜRETİMİ TEŞVİK MODELİ GEREKİYOR

İkincisi, bu zinciri kırmak da yetmez. Yeni bir şevk ve heyecan yaratabilmek amacıyla, bizim yeni bir teşvik modeli ortaya çıkarmamız lazım: Üretimi teşvik. Mesela şimdiye kadar tarım sektöründe Dünya Bankası’nın verdiği bir fon münasebetiyle ne yaptılar? Üretmemeyi teşvik ettiler. “Kardeşim senin tarlan mı var? Var. Burada ne ekiyordun? Buğday, ayçiçeği, pamuk, her neyse… Ekme, al sana on lira” şeklinde özetleyeceğimiz yanlış politikayı izlediler, bunu yaptılar. Yani, bundan daha vahim bir şey olamaz. Halbuki yapılması gereken şey, ister para ver, ister verme, üretimi teşvik etmen lazım. Aman, Özcan Bey üret.

Ültanır: Örneğinizi gayet iyi anlıyorum da, sırası gelmişken espri gibi bir giriş yapayım. Biz üretmesek, dergimiz kapansa memnun olurlar. Dünya ENERJİ’nin kapanmasına vesile oldukları gibi. Eleştiri istemiyorlar. “Herkes fikrini söylesin” edebiyatı, inançlı değil, maskeli sözleri. Onun için de doğruyu göremiyorlar.

Kesici: Sen ürettiğin zaman, yanında Cenk Bey de çalışacak. Cenk Bey çalıştığı zaman Cenk’in yanında Ahmet Bey de, Ayşe Hanım da çalışacak. Yeter ki üret. Bunun denilmesi lazım. Halbuki bizimkilerin bu vadide herhangi ya da hiçbir şeyleri yok. Bizim eskiden kalkınmada öncelikli yörelerimiz var idi. Bu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun veya gelişmişlik katsayısı daha düşük olan yerlerin sosyal barış bakımından da, bölgeler arası dengesizliği gidermek amacıyla bir üslubumuz vardı. Bu bir dönem çok iyi çalıştı. Sonra cıvıdı, sulandırıldı. Şimdi en sulanmış halidir.

Yani, bir yatırımcı için Şırnak’a verilen teşvik de, Türkiye’nin en batıdaki vilayetine verilen teşvik de aynı. Şimdi, ister Türk, ister yabancı özel sektörü olun, yani aynı teşvikle gelişmiş batı illerinde mi yatırım yaparsınız, yoksa Şırnak’ta mı yaparsınız? Demek ki, illa kalkındırılması gereken bölgeler, iller, ilçeler neyse, onu ayırmanız lazım, özel bir paket yapmanız lazım. Bölgelerarası dengesizliğin giderilmesi bakımından birinci yapılması gereken bu. İkincisi de aynı zaman da dünya ve OECD ülkeleri ile rekabet edebilir olmanız lazım. Bu dünya ile rekabet edebilirlik için lazım gelen ne kadar şevklendirici, heveslendirici, yüreklendirici teşvik varsa, bunun içine vergi politikaları da girer, mali politikalar da girer, ne kadar teşvik edici politika varsa, bir de bunları yapmanız lazım.

HÜKÜMETİN GÜNDEMİNDE EKONOMİ VE SANAYİLEŞME VAR MI?

Böyle bakınca da hükümetin, yani Sayın Başbakan’ın, ekonomi ile ilgili diğer bakanların 24 saatlerinin sadece buna yoğunlaştırılması lazım. Hatta 24 saatin yetmemesi lazım. Bizimkilere baktığımız zaman, yani gazetelerin birinci sayfalarında, televizyonların birinci haberlerinde, siyasi partilerin grup toplantılarında, hükümetin toplantılarında, tüm bunların tamamında şu söylediğimiz işlerden bir madde bile konuşulmuyor.

Sayın Başbakanın Grup Toplantılarında, Maliye Bakanı ve öteki bakanlarımızın konuşmalarında; bu sanayileşme niye böyle oluyor, niye bizden tesisler sökülüyor, niye başka ülkelere gidiyor diye tek bir satır bile yok.

NİÇİN AGRESİF VE GERGİNLİK YARATICI SİYASET İZLENİYOR?

Ültanır: İlhan Bey, şimdi uzmanlığınızı bir yana koyarak siyasi kimliğinize dayalı olarak bir soru sorayım. Acaba, bazı gerçekleri, Türkiye’nin bu kadar kötüye gittiğini biliyorlar da, bunları kamu oyundan gizlemek için mi agresif ve kriz yaratıcı, işte türban örneğinde olduğu gibi bölünme ve çatışma oluşturan siyaset izliyorlar?

Kesici: Bence en az yarısı böyledir. Yani, niyet okuma kabiliyetimiz yok tabii. Ama, Türkiye’nin bunca ciddi meselesi varken, hiç böyle bir krizin yaratılmasını icap ettiren bir hal yokken, böyle bir ekonomik halin aynı zamanda Türkiye’deki bütün muhalefetin de en azından fikri desteğine ihtiyaç varken, muhalefete bu istikamette yardım talebinde bulunmaları icap ederken, iyi ilişkiler kurmak için çırpınmaları icap ederken, bunu bırakıp tam bir cepheleşmeye, tam bir kamplaşmaya, tam bir kutuplaşmaya götürücü tarzdaki davranışlarını başka türlü yorumlamak da zor. Şimdi bu niye böyle? Sayın Başbakan bütün varlığını gerginlik stratejisine borçludur. Hem Refah Partisi içerisindeki çizgisi öyleydi, hem Fazilet Partisi içerisindeki çizgisi öyleydi, hem ondan sonraki 2002 Genel Seçimleri ve en belirgin olarak da bu 2007 Seçimlerinde bütün istikbalini, bütün siyasi kariyerini gerginlik stratejisine borçludur.

İTİRAZIMIZ VAR!...

Ültanır: Ama, bunun sağlıklı bir siyasi strateji olmaması lazım.

Kesici: Ben de şimdi ondan söz edeceğim. Şimdi bu sanayileşmenin yanına ekleyeceğimiz, bu türban meselesinin yanına ekleyeceğimiz bir başka bahis, affınıza da sığınırım, asıl sizin alanınız, enerji sıkıntısı.

Ültanır: Rica ederim. Siz bir planlamacı olarak bu konulara çok hakimsiniz. Enerjide, elektrikte Türkiye’nin karşısında çok büyük bir darboğaz olduğunu zaten açıkça saptamış bulunuyorsunuz. Bu konuda değerli görüşlerinizi okuyucularımıza aktarmaktan da mutluluk duyacağım.

Kesici: Şimdi ben bir başka yerde yayınlanan röportajda, daha doğrusu bir televizyon programında şöyle dedim. Onu burada da söyleyelim. Bizim yazımızı okuyan her arkadaşımız şunu düşünsün: Tabii okuyucumuza göre değişecektir. Türkiye’nin en kötü ve en başarısız hükümet dönemi hangisidir? O bile enerji alanında bir şeyler yapmıştır, bir tek bu hükümet son 5 sene içerisinde enerji alanında hiçbir şey yapmamıştır. Yani sağdakiler kendilerine göre en kötü sol hükümet hangisi ise onu düşünsün, soldakiler en kötü sağ hükümet hangisi ise düşünsün, onlar bile enerji alanında bir şey yapmışlardır. Bir tek bu hükümet enerji alanında bir şey yapmamıştır.

Şimdi, Devlet Planlama Teşkilatı 9’uncu Kalkınma Planı Enerji Özel İhtisas Komisyonu raporunu siz teferruatı ile yayınladınız. Bunu daha önceleri sizinle de konuşup değerlendirdik. Şöyle hafıza tazelemek bakımından ben ifade etmiş olayım. Enerji Özel İhtisas Komisyonu raporunda mealen diyor ki, “Aman ha aman, ey hükümet 2009 yılına çok dikkat etmek lazımdır, 2009 yılında Türkiye enerji darboğazına girebilir”.

Dünya Bankası burada Ankara Hilton Oteli’nde 1 Mart 2007 tarihinde Enerji Bakanımızın, Enerji Müsteşarımızın ve enerji bürokratlarının, özel sektör temsilcilerinin hazır bulunduğu bir toplantı daha yaptı. Onun daha sonra özetini de çıkardı. Orada yapılan sunumun pdf formatında deniliyor ki, “Her ne kadar Devlet Planlama Teşkilatı 2009’da Türkiye enerji darboğazına girer diyor ise de, ben şimdi ölçtüm biçtim, yeni bir hesaplama daha yaptım, buna 2008 yılında da girebilir”. Bu iş bu kadar ciddi.

HER TÜRLÜ KARANLIĞA ADAY OLAN TÜRKİYE

Türkiye birden bire her türlü karanlığa girmeye aday bir ülke. Bunu sadece muhalefet partisi milletvekili olarak ben söylüyor değilim. İşte bunların en itibar edecekleri adamlar kimlerdi? Dünya Bankası enerji alanında diyor. IMF ekonomi alanında diyor ve hükümete verdiği resmi raporla diyor.

IMF, Kasım 2007’de hükümetin eline tutuşturduğu raporda, “Ey hükümet, sen dünyadaki kritik ekonomilerin en başında geliyorsun” dedi ve ellerine verdi yani. Bizimkilerin gözünde piyasaların en babayiğit olan adamı Soros diyor ki, “Amerika’daki krizin asıl sebebi, bu cari işlemler açığıdır. Yüzde 6’yı geçmiştir”. Şimdi biz de diyoruz ki, Amerika’da asıl sebep yüzde 6 cari açık ise, bizim ekonomimizde bu açık yüzde 10 oluyor kardeşim, aklını başına topla!...

TÜRKİYE BU YIL DIŞARIYA 100 MİLYAR DOLAR TAZE PARA ÖDEYECEK!

Son bir bahis olarak, bu bahisle de izninizle bitirelim, bu sene içerisinde dünya ekonomisinin daralması ve fonların geri çağırılmış olmasının bize yansıması şöyle bir şey olacak:

Cari işlemler fazlası veren bir ülke olmuş olsak veya cari işlemler açığımız çok düşük seviyede bir ülke olsak, dünya ekonomisinde olan biten şeyler bizi az etkiler. Bir sıyrıkla geçer, burnumuz kanar, kulağımızda biraz uğultu olur, biz bunu atlatırız. Ama Türk ekonomisi 2008 yılı içerisinde dışarıya 100 milyar dolar taze para ödeyecek. Nereden? 40-45 milyar dolar cari işlemler açığını finanse etmek için para bulması lazım. 15 milyar dolar kamunun dış borç ödemesi var. 40 milyar dolar da özel sektörün dış borç ödemesi var. Bu üçünü topla 100 milyar dolar. Türkiye’nin taze bir 100 milyar dolar bulması lazım ki, mevcut halini devam ettirebilmesi için.

Ültanır: 100 milyar dolar sıcak para gelebilir mi?

Kesici: Gelemez. Şimdi o yüzden Özcan Bey, 1) Çok ciddiye almak lazım. 2) Bunun dışında konuşulan her lafın tamamı lüzumsuzdur.

Ültanır: Özel sektörün en büyükleri bile dış borç ödemek için bazı tesislerini satıyorlar. Bunlar da aslanlar gibi devletin elinde kalanları yine yabancılara satmaya çalışacaklar. Bakalım ne pahasına gidecek?

İlhan Bey, açıklamalarınız için çok teşekkür ediyorum. İleride yeni ve yine ilginç bir başka röportajda sizinle okurlarımızı buluşturmak üzere bu söyleşimize burada son verirken, şahsım, dergim ve dergimizin sayın okurları adına başarı ve esenlik dileklerimizi size sunuyorum.

Bilardoda olduğu gibi, siyasette de üstün pike vuruşları diliyorum. Ustalara bu yakışır…

Karşılıklı gülüşerek sohbeti sonlandırırken, dışarıdaki soğuğa rağmen salonun içinin sohbetle sımsıcak olduğunu hissediyoruz. Umarım siz okurlarımız da, bu söyleşimizi okurken samimi sıcaklığın yanısıra, gelen tehlikenin vereceği sıkıntının sıcaklığını da hissederek önlemler alırsınız.