Yeni Gelişmelerle Dış Politika Genel Değerlendirmesi

Şubat ayı, Türkiye’nin misyon coğrafyası içerisinde çok önemli seçimlerin ve siyasal gelişmelerin yaşandığı bir ay olmuştur. Türkiye’nin yakın çevresinde bütün bu önemli hadiseler yaşanırken, maalesef bu konular Türkiye’de kamuoyunda yeterince yer bulamamış ve gereğince tartışılamamıştır. Gündemin “Başörtüsü” konusu ile neredeyse tamamıyla meşgul olması, aşağıda bahsi geçen konuların ikinci plana itilmesine sebep olmuştur.

Bölgemizde yaşanan gelişmeleri sırasıyla sayacak olursak, karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

  • 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova bağımsızlığını ilan etmiştir.
  • 18 Şubat 2008 tarihinde Pakistan’da Parlamento seçimleri yapılmıştır.
  • 19 Şubat 2008 tarihinde Ermenistan’da Devlet Başkanlığı seçimleri yapılmıştır.
  • 17 Şubat 2008 tarihinde ilk turu ve 24 Şubat 2008 tarihinde ise Kıbrıs Rum kesiminde Devlet Başkanlığı seçimlerinin ikinci turu yapılmıştır.

Bunların yanı sıra Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Rusya Federasyonu’na bir ziyarette bulunarak, Rusya’yı resmen Nabucco Projesine davet etmiştir. Şimdi sırasıyla bu gelişmelerin genel bir değerlendirmesini yapacağız.

Ermenistan Seçimleri

19 Şubat 2008 tarihinde Ermenistan’da Devlet Başkanlığı seçimleri yapılmıştır. Seçimlere Ermenistan’da faaliyet gösteren 9 siyasi parti iştirak etmiştir. Bu partiler şunlardır:

  • Başbakan Serj Sarkisyan – Cumhuriyetçiler Partisi Başkanı, Başbakan
  • Levon Ter Petrosyan – Ermeni Milli Harekatı Partisi Başkanı, İlk Devlet Başkanı
  • Artur Bagdasaryan - Hukuk Devleti Partisi Başkanı (Orinas Yerkir), Eski Meclis Başkanı
  • Artaşes Gegamyan – Milli Birlik Partisi Başkanı
  • Vazgen Manukyan - Milli-Demokrat İttifakı Partisi Başkanı, Eski Başbakan
  • Vaan Ovannisyan – Daşnaksütyun Partisi, Parlamento Başkan Yardımcısı
  • Tigran Karapetyan – Halk Partisi Başkanı, Medya İmparatoru
  • Aram Arutyunyan – Milli Birlik Partisi Başkanı
  • Arman Melikyan – Dağlık Karabağ Bölgesi “Devlet Başkanı” Eski Müşaviri

Ancak, seçimlerin daha en başında Ermenistan’da seçimin barış isteyenler ile (Ermenistan’ın ilk devlet başkanı Levon Ter Petrosyan) ile gerginlik politikalarını sürdürmekten yana olanlar (Koçaryan iktidarının Savunma Bakanı, şüpheli bir ölüm sonrası boşalan Başbakanlık koltuğuna oturan, Ermenistan’ın en zengin adamı Serj Sarkisyan) arasında geçeceği belliydi.

Her ne kadar Dağlık Karabağ bölgesinin işgaliyle sonuçlanan savaşı yürüten ekibin başında Devlet Başkanı olarak Petrosyan bulunduysa da, şimdi eski devlet başkanının konumunun çok değiştiği gözlemlenmektedir. Petrosyan son derece mantıklı bir önermede bulunmaktadır. Petrosyan’a göre; “Azerbaycan her geçen gün petrol gelirlerinin de etkisiyle güçlenmektedir. Ermenistan ise tersine içi boşalmakta ve zayıflamaktadır. Bir an önce, Ermenistan güçlü pozisyonunu kaybetmeden önce, barış masasına oturmalıdır”.

Gerçekten de Azerbaycan her geçen gün güçlenmekte ve kaybettiği toprakları savaşarak dahi geri alabilecek bir noktaya gelmektedir. Bunu Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in de son dönemlerde sıkça tekrarladığı görülmektedir. Petrosyan’ın ılımlı tavrı (aslında Ermenistan’ın geleceği için akıllı tavrı) Batıdan da destek görmektedir. ABD’nin bölgedeki en büyük Büyükelçiliğini Erivan’da inşa ettirdiğini de göz önüne alırsak (neredeyse bir mahalle büyüklüğünde), Ermenistan’ı kolay kolay Moskova’ya bırakma niyetinde olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak, Rusya’da Ermenistan’ı kaptırmak niyetinde değildir. Şubat başlarında Başbakanı Viktor Zubkov'un Erivan ziyaretiyle, aslında Başbakan Sarkisyan’a destek verdiği kolaylıkla anlaşılmaktaydı.

Ermenistan seçimleri aslında küresel bir üstü kapalı güç mücadelesine de dönüşmüştür. Bu mücadelede, Moskova ve onun desteklediği aday Serj Sarkisyan kazanmıştır. Ermenistan seçimlerini çok yakından takip eden kesimlerin bir diğerini ise, PKK terör örgütü oluşturmaktadır. Zira, PKK’nın Dağlık Karabağ’a yerleştirilmesi konusu Sarkisyan’ın kazanmasıyla daha da hız kazanacaktır.

Ancak, Levon Ter Petrosyan’ın da kolay kolay mücadeleyi bırakacağını düşünmemek gerekir. Ülkede bir Turuncu Devrim rüzgârı estirme potansiyeline sahip tek aday olan Petroysan, seçimlerden sonra büyük itiraz mitingleri geçirmeye başlamıştır. Bu mitinglere ülkenin geniş kesimlerinin katılımı söz konusu olmuştur. Hatta Petrosyan’ın ordu ile anlaştığı yönünde söylentilerin yayılması üzerine, Savunma Bakanlığı bir açıklama yaparak, bu tür konuların dışında ve tarafsız kalacaklarını açıklama gereği hissetmiştir. Bununla beraber, Ermenistan Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Gacik Cangiryan, Petrosyan’ın mitingine katılarak seçimleri aslında Petrosyan’ın kazandığını açıklamış ve hemen ertesinde de görevinden alınmıştır. Daha önce de Savunma Bakan Yardımcıları Petrosyan’a destek verdiklerini açıklamışlardı. Ayrıca, parlamentoda bazı milletvekillerinin de Petrosyan’ın tarafına geçtikleri de bildirilmektedir.

Bütün bu gelişmeler, seçimlerden sonra Ermenistan’da bir iktidar değişikliğine sebep olması ihtimalini gündemde tutmakla beraber, bunun zayıf bir ihtimal olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Görünen o ki, Koçaryan iktidarının devamı niteliğinde bir yönetimle devam edeceğiz. Bu durumun bir tek istisnası Serj Sarkisyan’ın işadamı kimliğinde saklı olabilir. Zira, Ermenistan’daki önemli bütün ticaret kanallarını elinde bulunduran Sarkisyan bir tüccar mantığı ile düşünebilir. Bu her ne kadar Güney Kıbrıs Rum Kesiminde yine etkin bir işadamı olan Popodupulos ile sağlanamamış olsa da dünya pratiği dikkate alındığında, böyle bir ihtimalin varlığını göz ardı etmemek gerektiği düşünülmektedir.

Pakistan Seçimleri

18 Şubat 2008 tarihinde Pakistan’da Parlamento seçimleri yapılmıştır. Seçimler sonucunda muhalefet partileri büyük bir başarı kazanarak koalisyon kuracaklarını açıklamışlardır.

Butto suikastı sonrasında sancılı bir dönem geçiren Pakistan’da, Parlamento seçimlerinin geleceğe ilişkin soru işaretlerini azaltması beklenirken, aksine siyasi atmosferi daha karmaşık hale getirdi. Seçimlerde Benazir Butto’nun Pakistan Halk Partisi ilk sırada yer alırken, onu Navaz Şerif’in Pakistan Müslüman Birliği-Navaz takip etti. Pervez Müşerref’in desteklediği Pakistan Müslüman Birliği-Q ise, seçimlerden ancak üçüncü parti olarak çıkabildi. Seçimlerin en çarpıcı özelliği Devlet Başkanı Pervez Müşerref’e ilişkin bir referandum niteliği taşıması idi.

Müşerref’in son dönemde halk desteğini büyük oranda kaybetmesine ek olarak, parlamento desteğini kaybetmesi beklenen bir gelişme idi. İki büyük muhalefet partisinin Müşerref karşıtlığı noktasında birleşmesi, kurdukları koalisyonun da en önemeli gerekçesi oldu. Devlet Başkanını görevden azletmek için gerekli çoğunluğa ulaşan muhalefetin bundan sonra atacakları her adım, Pakistan’da siyasi tansiyon üzerinde doğrudan etkiye sahip olacak nitelikte. Ordunun bu noktada nasıl bir tavır takınacağı da büyük önem taşıyor.

Pervez Müşerref’e sadakati ile tanınan yeni Genelkurmay Başkanı Kayani, görevde olduğu kısa dönem içinde orduyu siyasetten uzak tutmak istediğini ortaya koyan girişimlerde bulundu. Ancak, ordunun siyasete müdahalelerine sık sık şahit olunan Pakistan’da, siyasi gerilimin kontrolden çıkması, üst düzey ordu mensuplarında kendilerine ihtiyaç duyulduğu şeklinde bir algılamaya neden olabilir. Ancak, ordunun şu an ki pozisyonu, yeni parlamento ve devlet başkanının beraber çalışması gerektiği noktasındadır.

Kosova’nın Bağımsızlık İlanı

Bölgenin belki de en önemli gündem maddesi, Kosova’nın uzun süredir beklenen bağımsızlığını ilan etmesidir. Türkiye ABD’den sonra Kosova’nın bağımsızlığı tanıyan ülkelerin başında gelerek, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle beraber vakit kaybetmeden Avrupa’nın bu yeni ülkesini tanımıştır.

Kosova’nın bağımsızlığını ilan kararına en çok Sırbistan ile beraber Rusya karşı çıkmıştır. Hatta Rusya’dan çeşitli seviyelerde yapılan açıklamalarda bu iş, Pandora'nın kutusuna benzetilerek, bu bağımsızlığı dünyanın diğer bölgelerinde yer alan benzer sorunlara cesaret vereceği ileri sürülmüştür. Burada ilk olarak KKTC, Abhazya, Güney Osetya, Dinyester yanı gibi donmuş ihtilaflar ve Irak’ın kuzeyi gibi bağımsızlık yönünde herhangi bir adım atmamış bölgelerin isimleri ön plana çıkarılmıştır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Pandora’nın kutusu Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle zorlanmış ama açılmamıştır. Eğer ki, Kosova içerisindeki ve Bosna’daki Sırplar ayrılma yönünde şiddetli bir irade beyanı ortaya koyarlarsa, bu irade Rusya ve Sırbistan tarafından desteklenirse, o zaman gerçek anlamda Pandora’nın kutusu açılabilir ki, bunun da etkisi beklenenin çok daha ötesinde olabilir.

Kanaatimizce Kosova artık bağımsız bir ülkedir. Gerek Rusya’nın ve gerekse de Sırbistan’ın tepkileri kanaatimizce “geçicidir”. Kosova’nın bağımsızlığı önünde nispi engel olarak, Rusya’nın BM Güvenlik Konseyindeki “Veto” yetkisi olarak görülebilir. Ancak, buna rağmen dünyada 80 ile 90 arasında ülkenin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması beklenebilir. Kosova’nın bağımsızlığı yönündeki en büyük engelin, yine Kosova’nın Arnavutluk ile birleşme hayalleri oluşturabilir. Büyük Arnavutluğu kurma hayali bölgenin karışmasına ve dengelerin bozulmasına sebep olabilir. Ancak, ABD’nin Kosova’da askeri üsler kurması ve Kosova’nın AB’nin politik ve ekonomik etkisi altına girmesi, bu hayalin önündeki en büyük engel olarak görülebilir.

Burada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in KKTC’yi örnek verme gerekçesini de tartışmak gerekmektedir. Zira, Putin aslında KKTC’yi olumsuz bir örnek olarak vermek istemiş ve KKTC gibi Kosova’nın da tanınmaması gerektiğini vurgulamıştır.

Kıbrıs Rum Kesiminde Seçimler

Kıbrıs Rum Kesiminde ilki 17 Şubat 2008 ve ikinci turu da 24 Şubat 2008 tarihinde yapılan seçimler, KKTC ve Türkiye açısından sürpriz sayılabilecek bir sonuçla neticelenmiştir. Zira, seçimlerin favori adayı eski Devlet Başkanı Tassos Papadopulos’un ilk turda elenmiş olması, özellikle Kosova’nın bağımsızlık ilanı ile Rum Kesiminin Kosova sendromu yaşamasına sebep olmuştur.

Ancak, Papadopulos elenmesine rağmen, ikinci turda kazanacak aday üzerinde etkili olmuş ve pazarlıklar sonucunda desteğini Komünist AKEL partisinden, Rum Meclis Başkanı Dimitris Hristofyas’a vermiştir. Hristofyas ise bu desteğe karşılık olarak, Tasos Papadopulos’un onursal başkanı olduğu Demokratik Partiye (DİKO) Dışişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere 3 bakanlık ve meclis başkanlığını vermesi beklenmektedir.

Başkan Dimitris Hristofyas, önceki hiçbir şekilde uzlaşma sinyali vermeyen Tasos Papadopulos’dan bir adım daha barışa yakın olmakla beraber, Annan Planı’na hayır diyen bir partiden gelmektedir. Yeni dönemde Kıbrıs’ta barış umutlarının biraz daha artacağına hiç şüphe yoktur. Hatta belki de görüşmeler yeniden başlayabilecektir. Ancak, Kıbrıs sorunu artık AB’nin bir sorunu haline gelmiştir. Ve AB’nin bu sorunu çözme gayretleri üzerindeki şüpheler mevcudiyetini korumaktadır.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Rusya Federasyonu Ziyareti

Bunların yanı sıra Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Rusya Federasyonu’na bir ziyarette bulunmuştur. Bu ziyaret esnasında Babacan, Rusya ile çeşitli konuları görüşmekle beraber, iki ülke arasında yeniden rekabet rüzgârları estiren Nabucco Projesine Rusya’yı resmen davet etmiştir.

TÜRKSAM olarak biz, 2007 yılı ortalarında yapılan KEİ zirvesinden beri, Türkiye ile Rusya arasında yeniden enerji temelli rekabetin başladığı ve tehlikeli bir şekilde ilerlediğini, bu rekabeti engellemenin her iki ülke çıkarına olduğunu ve bunun da en iyi yolunun Rusya’yı Nabucco Projesine davet edilmesi gerektiğini kaleme aldığımız raporlarda ve makalelerde ifade etmekteydik. Bugün bu tavsiyelerimizin dikkate alınmış olduğunu görmekten mutluluk duymaktayız. Ancak, bu davetin tek başına yeterli olmadığı ve altının mutlaka doldurulması ve daha üst düzeyli görüşmelerde de ele alınması gerektiğine inanmaktayız.

Türkiye doksanlı yıllar boyunca Rusya ile enerji temelli rekabet yaşamıştı. Bu rekabet ikibinli yıllarda işbirliğine dönüşmüştü. Ancak, 2006 yılından beri iki ülke arasında yeniden enerji temelli bir rekabet başlamıştır. Bu durumun önüne geçilmesi ve Rusya’nın Güney Akım’dan vazgeçirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Zira, Rusya’nın önerdiği Mavi Akım II hattı kabul edilmeli, ancak bununla beraber Rusya’ya da Mavi Akım II ile beraber Nabucco’nun yapılması ve Rusya’nın bu projede yer alması istenmelidir. Bu durumda hem Rus gazı ve hem de Hazar bölgesi gazı Türkiye’ye iki farklı kaynaktan gelerek birleşecek ve her iki taraf da kazanacaktır. Aksi takdirde Türkiye’nin bölgemizde oynanan büyük enerji oyununun yavaş yavaş dışına itilmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Zira Hazar bölgesinin anahtarı bugün Rusya’nın elindedir. Bu anahtara ortak olmak için ise, AB ve ABD’nin çok güçlü desteği gerekmektedir. Adı geçen ülkelerin ise bu desteği Türkiye’ye vermeleri ihtimali çok yüksek gözükmemektedir.

Sinan OĞAN

TÜRKSAM Başkanı