Elektrikte arz yetersizliği ile karşı karşıya olan Türkiye’de yeni santrallerin yapımı için ortamın değerlendirilmesi

GAMA Güç Sistemleri Genel Müdürü EVREN ERSÜ, Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın sorularını yanıtlıyor:

Ültanır: Evren Bey, bildiğiniz gibi Türkiye’nin önünde bir elektrik darboğazı var. Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı Enerji Özel İhtisas Komisyonu 2006 yılında sunduğu raporunda; “Mevcut talep senaryolarına göre 2009-2010 yeni kapasite ihtiyacının olduğu yıllar, yani arz güvenliği açısından açık olan kritik yıllar” dedi. Dünya Bankası da aynı görüşü benimsedi. 2007 yılında yaptığı uyarılarla, “Talep artışı yüzde 8 ve tüm arz gerçekleşse bile 2009-2011 yüksek riskli yıllar, hatta 2008 yılında da yüksek senaryoya göre yedek marjı çok düşük, risk olabilir” diye hem rapor sundu, hem de Ankara’da özel bir çalıştay düzenleyerek açıklama yaptı.

ELEKTRİK ÜRETİMİNDE YEDEK GÜÇ YOK

Bildiğiniz gibi, yaklaşık dört-beş ay önce TEİAŞ Genel Müdürü TBMM’nin KİT Komisyonu’nda TEİAŞ’ın hesaplarının denetimi sırasında elektrik durumumuza ilişkin çarpıcı açıklamalar yaptı. Buna göre enerji bazında yüksek talep senaryosuna göre 2008 yılında yüzde 1.5, düşük talep senaryosuna göre yüzde 5.2 yedek var. Ancak, çok iyi bildiğinize eminim, elektrikte enerji bazında yüzde 10’un altındaki yedeğe, yedek bile denemez. Çünkü, akarsularımızın düzensizliği, ithal enerji bağımlılığı da arz güvenliği açısından yedeğin yüzde 15-20 düzeylerinde olması gerektiğini gösteriyor. Bakın, 2007’de yedek yüzde 10’du, ama ülkede gezdirilen bir karanlık vardı. Yani programsız, habersiz kesintilerle günü kurtarmak, puantı atlatmak adına yapılan bir uygulama.

ADI VAR DA KENDİSİ YOK SERBEST PİYASADA, EKLENEN YENİ KURULU GÜÇ YETERSİZ

Türkiye’de 40 bin MW’lık kurulu güç olduğu TEİAŞ tarafından ilan ediliyor, ama devletin elindeki santraller etiket gücüne uygun şekilde çalışabilir değil. Afşin-Elbistan da bunun en büyük örneği. Aslında, Türkiye’nin kullanılabilir kurulu gücü 29 bin MW kadar. Gerisi kağıt üzerinde var görünen güç. Şimdi şunu söylemek isterim; bence 2008 yılı ile Türkiye bir elektrik darboğazına ister istemez adım atmış oldu. Çünkü, geçtiğimiz yıl Türkiye’ye eklenen kurulu güç sadece 614 MW. Oysa, Türkiye’de her yıl en az 2000 MW düzeyinde yeni kurulu güç eklentisi gerekiyor. Bunun eklenememiş olmasının nedeni, özel sektörün yatırım yapacağı işler bir serbest piyasanın oluşturulmamış bulunması, ve EPDK’nın da bürokratik engelleri ve uygulanan yanlış politika. Piyasayı oluşturtmayanlar ve oluşturmayanlar, yatırımcıya verilmesi gereken teşvikleri vermek istemiyorlar, sonunda gecikmeli olarak vermek zorunda kalıyorlar ve şimdi de kalacaklar. Ama, özel sektör haklı nedenlerle yatırım yapmazken, özel sektörün önünü açmayanlar, “Özel sektör yatırım yapmıyor, devlet yapsın” diye ortaya yaygara ile çıkıyorlar.

YENİ YATIRIMLAR İÇİN ORTAM NE DURUMDA?

Şimdi sizinle birlikte konuşup değerlendireceğiz, elbet Türkiye’ye yeni santraller yapılacak da, bugünkü mevzuat içinde bunların serbest piyasa koşullarında yapılması için acaba ortam ne kadar müsait? Piyasadaki yapı, üreticiler ve dağıtımcılar ilişkisi, hatta olması gereken, ama şimdi ortada görünmeyen perakendeci ilişkileri ile üretime ve dağıtıma dayalı alışveriş koşulları hangi büyüklükte santrallerin yapılmasına uygun? Bu santraller için gerekli kredi koşullarının getireceği darboğazlar var mı? Santral donanımlarının alındığı yerlerde siparişlerin karşılanması için gerekli süreler, Türkiye’nin ivedi ihtiyacı için bir engel mi? Santrallerin yapım süresi, yatırımcıyı yine ne gibi santrallere ve kaynaklara yönlendirecek?

Ben bu konular üzerinde çalışan bir büyük şirketin yöneticisi olduğunuz için sizin görüşlerinizi almak istiyorum. Tabii bu arada GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ’nin bu konudaki tutumu ve faaliyetlerini de öğrenmek istiyorum. Belki biraz uzunca bir giriş oldu, ama sorun küçük olmadığı için açıklayıcı giriş de kısa olamıyor. Şimdi söz sizde, buyurun.

Evren Ersü: Bir defa öncelikle teşekkür ediyorum. Ancak, bu öyle bir soru oldu ki, belki saatlerce konuşmak gerekir. Bir kere şöyle başlamak istiyorum. Ben, söylediklerinizin tamamına gönülden inanan birisiyim. Bütün bunlar doğru, belki üzerine de söylenmesi gereken şeyler var. Birkaç bölüme ayırarak konuşacağım:

KAPASİTE İHTİYACIN ALTINDA

Birincisi, Türkiye’nin mevcut durumu ile ilgili düşüncemi kısaca sizinle paylaşayım. İlk önce de son söylemem gereken şeyi söyleyeyim. Türkiye’nin enerji üretim kapasitesinin şu anda, enerji ihtiyacımızın altında olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde bir başka sebep için Türkiye’nin enerji üretim tarihçesini incelemek ihtiyacını duydum. Hangi tarihte hangi kapasitelere ulaşmışız, zaman içerisinde ne yapmışız?

Eğer yanlış hatırlamıyorsam, siz mutlaka çok çok iyi biliyorsunuz, 1970’lere girerken, Türkiye’nin kurulu gücü 5 bin MW iken, 1980’lerin ortasında bu kapasite 12 bin MW’lara gelmiş, 1990’larda 17 bin MW, 2000’lere başlarken 28 bin MW, şimdi 40 bin MW’lar civarındayız. Fakat, geçtiğimiz 5-6 yıl içinde yapımına başlanan yatırım sayısı o kadar az ki, giderek artan tüketim artışını destekleyecek seviyede değil. Dolayısıyla, arası giderek açılan bir arz ve talep var, yani ikisinin arasında bir makas var.

Şimdi, yoruma açık bir noktada buluyorum kendimi. Diyorum ki, bir taraftan arz edilen miktar var. Diğer taraftan da talep edilen miktar var. Siz de söylediniz, en azından yüzde 15-20 kapasitenin yedek rezerv olarak tutulabilmesi gerekir. Fakat, rezervde tutulacak bu kapasiteyi belirleyecek iki şey var; 1) talebiniz ve 2) arzınız. Demek istediğim şey şu ki, her zaman talepten daha az arz olduğu savunulabilir. Orası biraz subjektif. Bu bizim ekonomimizin ne kadar hızla büyüdüğü ile ilgili bir konu. Geçtiğimiz beş yıldır, işte neredeyse Türkiye aynı kapasiteyle hasbelkader yaşayıp gidiyor. Enerji sıkıntısı çekiliyor mu? Tam net hissetmesek de herkes halinden memnun, çünkü en azından tüketiciye elektrik zammı yansıtılmış değil. Böyle bir politika.

Ültanır: Ancak, yılbaşından itibaren yapılan zamla durum değişti. Tüketici bunun etkisini bir-iki ay içinde görür.

Ersü: Orada resim değişti. Fakat, birinci olarak değinilmesinde fayda olan nokta, ne kadar kapasiteye ihtiyaç var veya şu andaki açık ne kadar? İkinci konu, bir yatırıma girişebilmek için devlet veya özel sektör açısından uygun atmosfer mevcut mu? Neler yapılması gerekir? Bir de üçüncü bakış açısı, yatırımcı olarak değil, ama yapımcı olarak bizim ve özellikle GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ’nin bu konuda söyleyeceği bir şeyler var mı? Var elbette. Ben bu konularda müsaadenizle sizinle birazcık görüşlerimi paylaşayım.

ENERJİYE ÖNCELİK POLİTİKASINDA DURAKLAMA

İlk başta söylediğim enerji üretim tarihçemiz hep şöyle gelişti sanıyorum: Biz kendi kendimize yeterli bir ülke olabilmeliyiz. Kendi kıymetlerimizle, kendi kaynaklarımızla ihtiyacımızı karşılamalıyız diye belli bir noktaya kadar gitti. Sanıyorum, Özal dönemi ile bu görüşte bir değişiklik oldu. İlla kendimize yetmek yerine, içinde bulunduğumuz coğrafya ve dünya ile ilişki içinde bulunma gereği anlaşıldı. Biraz daha dünyaya açıldık denebilir.

Bu dönemden sonraki gelişmeler, birazcık da iktidarda kimin olduğuna bakılmaksızın büyük ölçüde enerji yatırımlarını devam ettirmeye yönelik bir önceliğe dönüşmüş görünüyor. Şimdi de o önceliğin olduğunu düşünmeme rağmen, çeşitli sebepleri var, enerji yatırımlarında bir duraklama olmuştur. Bunun düzeltilmesi lazım. Ben Türkiye’nin durumunu bu şekilde görüyorum. Fazla spekülasyondan kaçınılarak bir şeyler yapılması lazım.

YATIRIM GÜVENCESİ EKSİKLİĞİ VAR

Şimdi yapılması gereken şeye geleyim, müsaadenizle ikinci konuya atlayayım. Orada da şöyle düşünüyorum: Bir yatırımcının bir enerji üretim tesisine yatırım yapabilmesi için belli bir atmosferin mevcut olması gerekir. Bu nedir? Yaptığı yatırımı, yatırdığı kıymeti kaybetmemeli, en azından yatırımcı böyle bir riskin ortadan kalkmış olduğunu görmek ister. Bizde şu anda bir yatırım güvencesi eksikliği var. Bu nasıl? Zamanında ikiye bölerek irdelemiştim. Belki tam doğru değil, ama eminim siz doğru değerlendireceksiniz.

ESKİ “YAP MODELİ” NDEN FİNASMANLI MODELLERE

Türkiye, zamanında devlet olarak büyük yatırımları yapmaya gayret etmiş ve kendisi finanse etmiş. 1980’lerin başındaki Yap-İşlet-Devret’ler ve diğer yeni finansman modelleri ortada yokken, belki benim bu deyişim biraz komik oluyor, ama sadece “Yap Modeli” varmış. Yap-İşlet-Devret, Yap-İşlet, Otoprodüktör gibi modeller yokmuş. Devlet yaparmış, tasarımını da kendisi yaparmış, işletmesini de kendisi yaparmış. Yapım işlerini de yapabilecek müteahhit kapasitelerine göre küçük küçük parçalara böler, onlarla birebir ilişkiye girer ve yaptırırmış.

Yatırımların boyutu büyüdükçe devlet bunu yaptırmakta güçlük çekiyor ve dünyada da yatırıma iştiraki teşvik eden yeni yöntemler ortaya çıkıyor. Mesela, müteahhide deniliyor ki, “Tamam sen gelip bu işi yapacaksın, ama bana bir de bu işin yapımı için gerekli parasal kaynaklarla, kredi önerileriyle geleceksin. Bana bir finansman paketi sun. Beni borçlandır” deniliyor. Şimdi, bu borçlandırma mekanizmasının türevleri hâlâ devam ediyor.

DEVLET YATIRIM YAPAMIYOR VE YAPTIRMIYOR

Ama, öyle bir noktaya gelindi ki, bir zamanlar belki imkânlar dahilinde olan bir yöntem şu anda pek işlemiyor. O da, büyük yatırımlara kredi bulma imkânı yok. Çünkü, devlet kredilere güvence veremez durumda. Yani, yatırımlara ne bir Hazine garantisi, ne bir başka türde devlet güvencesi verilemiyor. Aynı şekilde, bu yatırımın üretiminin alım garantisi de verilemiyor. O zaman büyük yatırımları devlet ne kendisi yapabiliyor, ne da yaptırabiliyor. Böyle bir noktaya gelindi.

Peki, özel sektör yatırım yapsın!... Özel sektörün yatırım yapması için de, temelde yatırımının karşılığını alması gerekir. Özel sektör bunu bekliyor. Bunun için de borç altına, yük altına girecek. Bu borcu makul bir sürede geri alabilmeyi bekleyecek. O zaman bunu geri alabilmesi için de tesisinin üretiminin akabileceği bir ortam, rekabetçi bir serbest piyasa lazım. Şimdi, devletin subvanse ettiği elektrik üretimi ile herhangi bir özel sektör santralinin rekabet etmesi, bence bugün için mümkün değil.

ÖZEL SEKTÖR YANLIŞ YATIRIMLA ÖLMEK İSTEMEZ

Bir tarafta üzerinde kep olan elektrik satış fiyatları var, diğer tarafta kep olmayı bırakın, istediği gibi davranan serbest yakıt fiyatları var. Yakıt fiyatları düşükken tamam, makûl olabilir, ama işte İran gazın vanasını kapadı, Rusya fiyatları artırdı, ben yüksek fiyata alırken ne yapacağım? Böyle problemler var. Bunlar özel sektör yatırımcısını korkutan unsurlar.

Biz olsak, “Biz bunu niye yapalım?” diyeceğiz. İntihar mı etmek istiyoruz? Kendi kendimizi öldürelim mi? Ölmek istemiyoruz. Netice itibarıyla bizim varlığımızın devamı, gerçek anlamda buradaki ticari başarımıza bağlı. Ticari başarısızlıklarla karşılaştığımız sürece, bu kadar beraber çalıştığımız personelimizi, kadromuzu taşıma imkânımız kalmaz. Yazık olacak ve bu kıymetler gidecek. Şimdi bir küçük parantez açayım. (Bizim 30 bine yakın çalışanımız var. Bu ciddi bir istihdam rakamı. Üç aşağı beş yukarı yaklaşık 30 bin aile demek) Bu kadar insana bakan bir şirketin başarısı ve geleceği, ticari davranmasına bağlı. Bu önemli diye düşünüyorum.

TÜRKİYE’DE YATIRIM ORTAMI YARATMAK

Bizler özel sektör olarak, yatırımcı olarak baktığımız zaman böyle risklerin olmadığı bir ortam arıyoruz Türkiye’de. Söyleyeceğimi bilahare gözden geçiririz, ama bu güzel ortamın Türkiye’de yaratılmaması için bence hiçbir sebep yok.

Yaratılabilir. Bizim bununla ilgili yasal ve diğer düzenlemeleri veya uygulamadaki gereken düzenlemeleri, ne gerekiyorsa, yapmamıza mani hiçbir şey yok aslında.

Tek yapmamız gereken, güzel örneklerle çalışmak ve adapte etmek. Çok zor bir şey değil. Bunu çok daha düşük nüfuslarla, hayat standardı bizden çok daha düşük ülkelerde bile yapabiliyorlar. Biz niye yapamayalım? Bizim de yapmamız lazım. Yurt dışında çalıştığımız bir çok ülkede bu ortamın yaratılmış olduğunu görüyorum. Örneğin İrlanda’ya gittik kendi santralimizi inşa ettik, işletiyoruz. İrlanda gibi, bize göre nispeten çok küçük bir ülkede bunlar o kadar güzel düzenlenmiş ki, insan resmen gıpta ediyor.

İRLANDA MODELİ DENEN, KAPASİTE VE FARKLAR ANLAŞMASI

Ültanır: Evren Bey, sizi zevkle dinlerken, inanıyorum ki okuyucularımız da zevkle okuyacaklardır, sözünüzü kesmek istemiyorum, ama söz İrlanda’ya gelmişken, GAMA’nın çalışması sonucu ortaya çıkan yöntem, özellikle Sayın babanız Ergil Ersü Bey’in 2004’de benim Dünya ENERJİ dergime anlattığı, daha sonra Nisan 2006’da Bakanlık’ta yapılan Nükleer Santral Toplantısı’nda örnek verdiği model, Bakan’ın ve o günkü müsteşarın benimseyerek basına yaptıkları açıklamalarla, “İrlanda Modeli” diye bizde adlandırılmış oldu. Tabii bu Türkiye’ye özgü bir adlandırma. Şimdi sizin santralin yapımında İrlanda’nın uygulamış olduğu yöntemi ifade ediyor. Geçmişte Ergil Bey’den dinlediğim ve öğrendiğim o modeli, burada yeri geldiğinden, sizin ağzınızdan okuyucularımız için almak istiyorum.

Ersü: İnşallah ben de tezat oluşturmayacak şekilde açıklayabilirim. İrlanda yatırımının modeli aslında çok basit. Burada CADA (Capacity and Differences Agrement – Kapasite ve Farklar Anlaşması) adı verilen bir yöntem var. Orada bir Yap-İşlet ihalesine katıldık. Bu ihalede birinci seçildik ve o yatırımı belli bir devlet güvencesiyle gerçekleştirme şansına sahip olduk. Oradaki devlet güvencesinin özü, bu CADA denilen anlaşma içinde saklı.

Bu da kısaca şöyle: Bu ihaleye katılımda bir enerji satış teklifi veriyorsunuz. Örneğin, 4.5 Euro Cent/kWh dediniz ve kabul edildi. Belli bir kapasitede elektrik üretecek santral yapmanız koşuluyla, devlet size öncelikle diyor ki, “Enerjinizi serbest piyasaya ve serbest piyasada ortaya çıkan fiyattan satacaksınız”. Piyasaya elektriği satmaya başlıyorsunuz, diyelim ki piyasa bu elektriği sizden 4.3 Euro Cent/kWh fiyatından alıyorsa, işte orada Capacity and Difference (Kapasite ve Fark) devreye giriyor. Bu farktan da şu kastediliyor; devletle olan anlaşma 4.5 Euro Cent/kWh ve piyasada satış fiyatı 4.3 Euro Cent/kWh olduğuna göre, devlet aradaki 0.2 Euro Cent/kWh’i size ödüyor. Eğer piyasada satış fiyatı 4.7 Euro Cent/kWh ve devletle yapılmış anlaşma ise 4.5 Euro Cent/kWh ise, bu sefer aldığınız farkı siz devlete ödüyorsunuz.

Ültanır: Yani, santral sahibinin cebine giren anlaşmadaki fiyat oluyor. Piyasadan sağlanan eksikse aradaki farkı devlet kapatıyor, fazlaysa o farkı yine devlet alıyor.

Ersü: Evet. Dolayısıyla İrlanda Modeli, bu Kapasite ve Fark Anlaşması’nın 10 yıllık süresi boyunca, devletin bu güvencesini bana veriyor. Orada gerçek bir serbest piyasa var. Dolayısıyla, burada risk devlet ve yatırımcı arasında bana göre o kadar hakkaniyetle paylaşılıyor ki, o zaman projeniz finanse edilebilir bir proje oluyor.

Ültanır: Anlaşma 10 yıl için böyle olunca, geri ödeme dönemi güvenceye alınmış oluyor. Bu güzel bir yöntem de şimdi bir sorum olacak. Siz bu santrali kaç yıldır işletiyorsunuz?

Ersü: Yapımına 2002’de başladık. 2006’nın başında devreye girdi, yani yaklaşık iki yılı dolmak üzere.

Ültanır: Bu iki yıl içinde anlaşmaya göre daha çok devlet mi size ödeme yaptı, yoksa siz mi devlete verdiniz? Tabii ticari sır ise söylemeyebilirsiniz.

Ersü: Ne derler, hani 15 puanlık uzmanlık sorusu gibi, ama işletmesini bizim şirket yapmadığı için inanın gerçekten bilmiyorum. Buradan devlet daha kârlı çıkabilir. Çünkü, enerji fiyatlarının bir artış trendi var. Bu yöntemde en azından sağlam bir referans noktası var. Ve de bunu yapımcı için devlet belirlemiyor. Siz teklif veriyorsunuz. İşin en güzel tarafı o. Siz, “Benim seviyem bu, anlaşmanın çıtasını buraya koyalım” diyorsunuz. Tabii ihalede başka şirketler de olduğu için rekabetle bulunan bir seviye.

Ültanır: Evren Bey, şunu da açıklığa kavuşturalım. GAMA’nın İrlanda Santrali 400 MW’lık doğalgaz santrali. Santralin gücünü ve dayanacağı enerji kaynağını, kullanacağı yakıtı devlet belirliyor, değil mi?

Ersü: Evet. “Ben böyle bir santral istiyorum” diyor. Orada doğalgazın esprisi birazcık çevreci bakış açısından geliyor. Orada karbon emisyonlarının sınırlandırılmasına yönelik çok sıkı takip edilen öncelikler var. Dolayısıyla, bu da bir doğalgaz santralinin yapımına yönelik ihaleydi. Biz de katıldık ve kazandığımızda açıkçası biz de şaşırdık. Altı proje yarıştı, şans bizim projemiz tercih edildi.

Ültanır: Hem de düşük fiyat sizinki olmamasına rağmen tercih edildi değil mi?

Ersü: O kadar ilginç bir şey ki, bunlar spekülatif rakam bilemiyorum, çünkü bunlar kamuoyuna açıklanan bir şey değildi. Oradan buradan kulağımıza gelen şeyler de en ucuz olmayabileceğimiz idi. Daha doğrusu bizden ucuz bir teklif olduğunu öğrendik, o da şu: Birisi, “Ben devletin alım güvencesi olmasa bile bu yatırımı yapmak istiyorum. Hiç fark etmez, ben bu güvenceyi istemiyorum” demiş. Dolayısıyla, onun verdiği Cent seviyesi sıfır. Fakat, bu grup da maalesef ihale şartlarına uymamış. Bu ihaleye katılabilmek için, bu boyutta bir santralin yapımına, oradaki mülki idareden bir planlama müsaadesi alınması gerekiyor. Bizim santralimiz için 400 MW’lık bir müsaademiz vardı. Öbür rekabet eden firmanın ise 250 MW’lık müsaadesi varmış. O nedenle teklifini galiba dikkate almamışlar.

GE İLE İRLANDA’DA BAŞLAYAN ENERJİ ORTAKLIĞI

Biz de çok umutlandık. Hemen kollarımızı sıvadık. Bizim ekibimiz yaptı. Bizim ekibimiz derken, GAMA olmaktan gurur duyuyorum, ama GAMA’nın içinde GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ var ve santrali GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ (GAMA POWER) ekibi yaptı. Ortağımız General Electric firmasıydı. General Electric, bize rekor zamanda yaptığımızı söyledi. Onların internet sitesinde, bu en kısa sürede yapılan bir santral olarak tanıtıldı. Çok şükür santrali başarıyla yaptık, devreye aldık, ondan sonra General Electric’in bu sefer finansal hizmetler kuruluşu (Energy Financial Services) hem santralin tekniğini ve hem de yatırımın kendisini o kadar beğendi ki, o santraldeki hisselerimizin yarısını bizden satın alıverdi ve bu beraberlik orada başladı. Daha sonra bu GAMA fena değilmiş diyerek, buralara kadar gelip Türkiye’de de GAMA ENERJİ’nin yarısına talip oldular, biliyorsunuz bu beraberlikte mutlu sonuca ulaştı.

Şimdi, bu İrlanda öyküsünde şunu anlatmaya çalıştım; İrlanda gibi küçük bir ülkede bile böyle bir atmosfer yaratılabilmiş. Bizde de yaratılması lazım. Bizde enerji piyasasının gerçek anlamda biraz serbest olması lazım ki, yatırım çekilebilsin. Piyasa olabilmesi için bir defa bunun yasal düzenlemelerinin tamam olması lazım. Bir de onun dışında rekabet edeceğiniz tarafında, sürekli olarak sübvanse edilen TEAŞ, EÜAŞ gibi kurum olmaması lazım. Ya da o enerji fiyatlarının gerçek maliyetlere dayalı, subvansiyondan arındırılmış gerçekçi fiyatlarla bu piyasaya şarj edilmesi lazım.

YATIRIMCISI İLE REKABET EDEN DEVLET OLMAMALI

Ültanır: Evren Bey, sözünüzü kesmek istemiyorum, ama vurgulanması gereken çok önemli husus bu. Devletin serbest piyasada özel yatırımcı ile rekabete girmesini, ben serbest piyasa ve liberalizm etiğine aykırı buluyorum. Devlet müdahaleciliği çağrıştıran bu tür uygulamalar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında piyasaları canlandırmak için dünyada uygulandı, ama artık liberal ülkelerde terk edildi. Keynes ekonomisinde durgunluğa karşı devlet yatırımından söz edilir de, o da piyasada devletin rekabete kalkışması değildir. Kaldı ki Türkiye’de resesyon yok, varsa da o devletin kendi işletmelerinde. Devlet işletmeleri hastalıklı organizmalar gibi, piyasaya hastalık bulaştırmamalı.

Devlet sadece düzenler, denetler, yani kontrol otoritesidir. Çıkarılan kanunların güvencesidir. Biz de ne hikmetse, devlet piyasa kanunlarının güvencesi bile olamıyor. Çünkü, kendi çıkardığı kanunlara kendisi muhalefet eden bir devlet garabeti var. Böylece eski müflis solcuları, tabii bu görüşe sarılmış, kurtarılmış kaleler gibi tanımlanabilen bazı çağdışı meslek kuruluşlarını sevindiriyor. Bugün devletin yatırım yapmasını bekleyenler var. Devlet kalkıp yatırım yapsa, serbest piyasa kuralına uygun elektrik satsa, bu yine çarpık bir uygulama olur. Vatandaşı ile yatırımcısı ile rekabet eden devlet olur mu? Ananın babanın çocuklarının elinden ekmeğini kaptığı bir dünya varsa, o dünyaya yakışır bu tür tutumlar, elbette 21’inci yüzyılın global dünyasına yakışmaz.

Evren: Tamamen katılıyorum. İşte ortada hakkaniyetli bir rekabet oluşabilmesi için bir tedbir alınması lazım. Bu tedbir maliyet bazlı tarifede. Öncelikle dediğim gibi, eğer burada gerçek anlamda bir rekabet olmayacak ise ki, bu devlet kuruluşları ile bu rekabet pek olabilir gibi görünmüyor, bir kere prensibinde yanlış var, sizin söylediğiniz de o. Ama, hadi prensibinden geçtik, en azından devlet santrallerinde de gerçek maliyetlerin yansıması halinde, bir ölçüde rekabeti mümkün kılabilirdi. Ancak, dediğiniz gibi belki bütün bunları tartışmaya bile gerek yok. Böyle olmaması lazım.

İRLANDA’DA ÖZEL-DEVLET İKİLEMİ

Biz Türkiye ile İrlanda’yı karşılaştırıyoruz, ama burada bir konuya daha değinelim, İrlanda yatırımcılarını nasıl kontrol ediyor? İrlanda’da devlet kendisi yatırım yapmamaya çalışıyor. Fakat, onlar içerisinde de farklı görüşler var. Örneğin, bir devlet otoritesi olan, bizdeki BOTAŞ benzeri bir kuruluş var. Adı; Board Gais, bu Keltikçe’den gelen bir isim, İngilizcesi Gas Supply Board (Gaz Arz Kuruluşu) bizim BOTAŞ’a eşdeğer konumda. Bunların bir de Kelt kültürleri var, İrlandalılar o Kelt tarihleri ile övünüyorlar.

Şimdi Board Gais, kendisi şu anda bir elektrik santrali yapıyor, diğer özel kuruluşlarla rekabet edecek, ama bunu bir elektrik otoritesi olarak yapmıyor. Onun yapacağı santral de özel, o da kendi santralini yapıyor. Yalnız Board Gais’in bir avantajı var, gaz taşımacılığı onun görev alanı ve işi olduğu için, gazın upstream kesiminde diğer şirketlere göre avantajlı. Ondan faydalanacak. Bence akıllıca bir davranış.

Ültanır: Tabii ki bu avantajın rekabeti bozmaması, haksız rekabet oluşturmaması gerekir. Piyasa fiyatının altında gaz temin ederek üretim yaparsa, bence haksız rekabet olur. Serbest piyasalar için en önemli konu bu. Bizde BOTAŞ doğalgaz serbest piyasasında tekel konumunu koruma ve haksız rekabetle önde olma savaşında, ama İrlanda’da Board Gais için böyle bir konuma izin verileceği kanısında değilim. Çünkü, AB kriterleri ile uyuşmaz. Rekabetin kuralları var. Elektrik üretim şirketi ile gaz şirketinin de ayrışması lazım.

Ersü: Tamamen bilmemekle birlikte inanıyorum ki, Board Gais’in de tamamen kendi kullanacağı gazın fiyatı ile piyasadaki özel kullanıcılara uyguladığı fiyatlar arasında mutlaka hakkaniyetli bir regülasyon vardır diye düşünüyorum. Yani, kendisi bir kuruşa alıp, öbürüne on kuruşa satmayacaktır.

DEVLETİN NİYETİ NE OLURSA OLSUN, GÜVENCE VERMEK ZORUNDA

İrlanda da böyle bir ikilem var. Bir taraftan devlet kendisi yatırım yapmamaya, özel sektörü teşvik etmeye çalışıyor. Bunun karşılığında bir güvence verebiliyor. Bizde bir güvence yoksunluğu var. Bu güvence yoksunluğu nasıl aşılır? Bu İrlanda Modeli Türkiye’de kullanılabilir mi acaba? Bence bu tartışılabilir. Çünkü, Türkiye’de yatırımlara güvence verilmemesi prensibinin arkasındaki düşünceyi sorgulamak lazım. Türkiye’de yatırımlara devletin güvence vermemesi tartışılacak olursa, Dünya Bankası, IMF ne diyor gibi konular da açıklığa kavuşabilir.

Ültanır: Evren Bey, burada devletin niyeti önemli. İrlanda’da devlet yatırım yapıyorsa, bir zorunlu nedeni olmalı. Bu denli teşvik edici modelle kapatamadığı talebi olabilir, ya da yaptıramadığı bir işi olabilir. Bizde devlet güvence vermemekle, özel sektöre yaptırmamakla bir bahane arayışında. Bence çok tehlikeli bir gelişimle önümüzdeki aylarda karşılaşabiliriz. O tehlike, serbest piyasanın askıya alınması veya alınmasa bile sınırlandırılması. Devlete yatırım imkânı sağlayacak bir yasa değişikliği gündemde. Belki yeni modelde devlet tek başına yatırım yapmayacak, özel sektörle ortaklık kuracak denecek, ama o ortaklar siyasi kriterlerle mi seçilecek? Bu Türkiye’nin geleceği için çok önemli bir konu.

Yalnız ondan önceki bir gelişmeye değinmek istiyorum. Ben bu güvence konusunu, ODTÜ Mezunlar Derneği’nin Aralık 2006’daki bir enerji panelinde gündeme getirdiğim zaman, karşımda konuşmacı olan Enerji İşleri Genel Müdürü, “Asla güvence vermeyeceğiz Hocam, göreceksin” diyordu. Hani, özelleştirme için “Aslanlar gibi satarız” diyen bir Bakanımız var ya, onun davranışına benzetecek olursam aslanlar gibi “vermeyiz” diyordu. Fakat, güvence vermek zorunda kaldılar.

Nerede güvence verdiler? 2007 yılında Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Elektrik Üretimi Kanunu’nda yapılan değişiklikle fiyat güvencesi verildi. 2007 yılında rödovans yöntemiyle Afşin Elbistan C ve D için ihaleye çıkılmaya kalkışıldı, ne oldu kimse ilgi göstermedi. Sonra alım garantisi güvencesi verildi. Verilen güvence yine yeterli görülmedi, genişletildi. Jeotermal Kaynaklar Kanunu’nun arkasına konan hüküm yetmedi, Nükleer Santraller Kanunu arkasına bu hüküm genişletilmiş biçimde kondu, 500 MW’dan büyük kömür santrallerine nükleer santrallere benzer alım güvencesi verdiler. Yeterli mi derseniz, hayır. Daha başka teşvikler de vermeleri gerekiyor. Tabii teşvik verilecek şirketlerin seçimi, siyasi kriterlerle mi yapılacak, yoksa objektif davranılacak mı? Orada ciddi soru işaretleri var.

Şimdi size sormak istiyorum, yatırımcı gözüyle baktığınız zaman, siz verilen bu güvenceleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ersü: Rüzgâr santralleri için verilen fiyat bence makul. Ancak, Afşin-Elbistan için bence yetersiz. En azından etkin güvenceler değil. Benim görüşüm böyle.

RÜZGÂR SANTRALLERİ HAYALİ VE TÜRKİYE

Ültanır: Rüzgârda biliyorsunuz 79 bin MW’lık başvuru var. 2007 yılının başında tüm dünyadaki rüzgâr kurulu gücü 74 bin MW idi. 2008’in başında bu 90 bin MW oldu. Yani bir yılda 16 bin MW, dünyanın rüzgâr santrali inşa kapasitesi. Türkiye’deki çarpıklığı göstermek için başka bir rakam vermeme gerek yok. Dünya herhalde bu çarpıklığa gülüyordur.

Sayın Bakan’ın dilinden düşürmediği Rüzgâr Atlası’nın da burada etkisi var mıdır acaba? Gerçek yatırımcının ihtiyacı Atlas değil, sağlıklı ölçümlerdir, onu da biliyorsunuz. Türkiye’de çantacıların, yani işadamlarının değil, proje tacirlerinin egemen olduğu bu sektör, maalesef hasta bir yapıya sahip. Bu hasta ortamda 5 Euro Cent/kWh taban fiyat bu tacirler için bir avantaj sağlıyor da, yatırıma ne denli avantaj sağladığını önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

Ersü: 78-79 bin MW’ın olmayacağı zaten ortada. Bir defa Türkiye’nin rüzgâr enerjisi kapasitesi ne kadar? Bu da subjektif. Ekonomik boyutuyla birisi 8 bin, öteki 20 bin MW diyor, ama mertebeler böyleyken, 78 bin MW’ın olamayacağı biliniyor.

Ültanır: Teknik olarak 60 bin MW’lık bir potansiyel de söylenebilir, ama ekonomik potansiyel bugün 10 bin MW düzeylerinde.

Ersü: Şimdi, diyelim ki 10 bin MW’ımız var. Bu 10 bin MW’ın hepsinin de aynı anda yapılması bence mümkün değil. Dediğiniz gibi dünyada yılda 16 bin MW yapılırken, herhalde oturup bütün dünyaya bir ferman yayınlayıp, bütün rüzgâr santrallerini biz alacağız diyemeyiz. Burada işin fizibilitesi var, rekabet var vs.

HANGİ SANTRALLER TÜRKİYE’NİN İMDADINA YETİŞEBİLİR?

Ültanır: Evren Bey, bu sohbetimizin başında arz güvensizliğinden söz ettik, ama arz güvenliğini sağlayacak santraller rüzgâr santralleri değil elbette. Türkiye’nin yeni elektrik santrallerine ihtiyacı var da, hangi santraller öncelik alabilir? Önceliği de zamanlama açısından kastediyorum. Bu konuya değinelim istiyorum.

EPDK’ya yapılan başvurulara bakarsak, baz yük santrali olabilecek nitelikte doğalgaz santralleri, ithal kömür ve yerli linyit santralleri başvuruları var. Hidroelektrik santral başvuruları da tabii önemli, ama onların çoğu da barajlı değil, kanal tipi. Yine de yekûn olarak hidroelektrik başvurular önemli. Hidroelektrik başvurular rüzgârdan farklı ve gerçekçi.

Sizin GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ, EPC müteahhitliği yapan bir kuruluş. Mühendisliğinden başlayarak her şeyi ile bir santrali anahtar teslimi ortaya koyuyorsunuz. Şimdi bu birikiminize dayanarak soruyorum; örneğin, finansmanı, hatta nakit parası hazır olan 400-500 MW’lık bir doğalgaz santralini Türkiye’de kaç yılda kurabilirsiniz?

DOĞALGAZ SANTRALİ ÜÇ YILDAN ÖNCE BİTMEZ

Ersü: En realistik anlamda üç yıl civarında sürer. Bu normalde iki yıl sürer, ama şimdi üç yıl civarında. Yatırım biraz daha büyük olursa, dört yıl sürer. Bakın, biz İrlanda’daki santralimizi efektif olarak 19 ayda yaptık. Finansmanını kapamamızla santrali devreye almamız arasında, 16 ay zaman var. İki yıldan kısa bir sürede, sıfırdan başlanmış ve işletmeye alınmış bir santralimiz oldu. General Electric firması ki, dünyadaki gaz türbinlerinin yüzde 60’ını satan firma, “daha hızlı örneği yok” dediler. Şimdi benzer bir santral üç yılda yapılırsa, bence iyi bir tarih.

Ültanır: Peki, Makedonya’da böyle bir santral yapacaksınız, ona ne kadar süre verdiniz?

Ersü: Makedonya santralimizin süresi 27 ay idi, sonra iki ay uzatıldı 29 ay oldu. Makedonya daha küçük bir santral, 220 MW. Daha küçük ekipmanlarla yapılacak bir şey. Fakat, Makedonya anlaşması da bundan iki yıl önce sağlandı. 2006’nın Temmuz ayında biz bu mutabakata vardık. Şimdi, aynı santrali bugün yapacak olsak, 29 ay da yetmez, 34-38 aylık süre söz konusu olur.

Ültanır: Tabii bu konuştuklarımız hep finansmanı hazır olan bir santral için. Bir de finansmanın temini için geçecek süre var.

Ersü: Diyelim ki sizin söylediğiniz gibi, birisine “Yap” modeli ile bunu yaptıracak olsa, günümüzde böyle müşteriler de var, bunun süresi bana göre normal süresine göre en az yüzde 50 uzamış durumda.

Ültanır: Bunu en kısa sürede yapılır denilen doğalgaz santrali için konuşuyoruz. Birincil kaynak kömür olsa, üç yılda biter mi?

KÖMÜR SANTRALİ. ÖZEL ISMARLAMA SANTRALDİR

Ersü: En erken dört yıldan önce olacağını pek zannetmem. Hemen bunun çok kısa olarak sebebini açıklayayım. Kömür santralleri, tailor made santraller. Yani her biri özel yapıda.

Ültanır: Tailor made, terzi yapımı demek olduğuna göre, kişinin üzerine ısmarlama biçilen elbise gibi demek istiyorsunuz.

Ersü: Aynen öyle. Bu spesifik kömür için, bu spesifik coğrafya için, o atmosfer, o rakım için özellikle dizayn ediliyor. Oysa, doğalgaz santralleri öyle değil. Doğalgaz santralinin enerji ekipmanı gaz türbinidir. Bu da zaten standart olarak üretiliyor. Siz o üretim hattından bir türbini satın alıyorsunuz. Onların hepsinin nitelikleri aynı. Ama, kömür öyle değil. Kömürün kalorisinden, içindeki rutubet oranından, kül muhtevasından tutun da uçucu külün özelliklerine göre, bir sürü özellikleri var. Buna göre kömür santrali sıfırdan dizayn ediliyor.

  1. Kömür santrallerinin bir kere tasarım süresi çok daha uzun.
  2. Kömüre dayalı bir kapasite garanti etme mefhumu müteahhitler için daha riskli

Çünkü, kömür ilginç bir materyal. Eğer bütün kömür santrallerini de, gaz santrallerini de mühendislik, tedarik ve yapım (yani EPC) müteahhitliği olarak taahhüt eden bir firma olsa, yani hem kömür ve hem de gaz santrallerini bu şekilde yapan bir firma olsa, hangisini tercih edersin diye de sorsanız, adam kömür yapmak istemez ki, belalı uğraştıracak bir iş. Doğalgaz santrali ise çok daha belirgin. Müteahhitlerde de böyle bir tutum var.

Aynı şeyi bana sorsanız, “Orada kömürle mi uğraşırsın, burada doğalgaz mı kurarsın?” deseniz, eğer bir seçme şansım varsa, “Kusura bakmayın kömür yerine doğalgaz yaparım” derim. Eğer seçme şansım yoksa, eğer işe açsam, başka hiçbir şansım yoksa, biz de firma olarak ölecek değiliz ya, o zaman mecburen kömür de yaparız. Ama, birinci tercihimiz doğalgaz olur. Dolayısıyla, kömür çok cazip değil.

Şimdi kömürde başka zorluklar da var. En temel zorluk şu: Belli bir kapasite için, örnek olarak söyleyeyim, 100 MW’lık bir doğalgaz santrali yapmakla 100 MW’lık bir kömür santralinin yapımı arasındaki yatırım bedeli farkı, neredeyse iki katı kadar. Yani, bir doğalgaz santraline harcayacağınız paranın belki iki katını harcamalısınız, bir kömür santrali elde etmek için. Bu da yatırımcı açısından bir olumsuz sebep. Organize edilmesi de zor bir konu. 100 MW’ı doğalgazla organize etmek, kömürle organize etmekten çok daha kolay. İşin bir de bu boyutu var.

KİM KİMİN PEŞİNDE KOŞUYOR?

Buraya rüzgâr türbinlerinden başlayarak sözü getirdik. Artık rüzgâr türbini imalatçıları da altı ay sonra türbini teslim ederim demiyorlar. Aslında marketin davranışı sinüsoidal bir eğri takip ediyor. Şu anda biz daha çok satıcıların marketi durumundayız. Satıcılar daha çok revaçta. Alıcılar şu an satıcıların peşinden koşuyor. Çünkü hepsi çok dolu, kapasitelerini doldurmuşlar. Karınları tok ve ellerinde daha cazip projeler var. Bir sonraki proje için daha seçici davranma fırsatları da var. Tabii ki bu alıcılar için bir risk. Projeleri kârlılığına göre seçme şansları var.

Türkiyemiz için bunun yatırımlara etkisi nasıl oluyor? Ben yaklaşık 10-15 senedir Türkiye Elektrik Kurumu’nun işte yeni adlarıyla TEİAŞ’ın EÜAŞ’ın şartnamelerini biliyorum. Burada şartnamelerin tonu, felsefesi daha çok, “elimi öpen iş yapar” şeklindedir. Bu çok zor şu anda. Dolayısıyla, bu şartlarla herhalde devletimizin müteahhit cezbetmede bir sorunu var. Kaldı ki, bir de bunun arkasında maalesef bir ihale güçlüğü var. Bunlarla deminden beri bahsettiğimiz belki 5 yıllık, belki 8 yıllık bir yatırım yoksunluğunun, bu ortamda giderilmesi çok zor görünüyor.

Bir şeyler yapılması lazım. Aslında, Bakanlığımız da bunun bilincinde ve bir şeyler yapmak gayreti içindeler. Ama eğer doğru yapılacaksa, bunun başlangıç noktası, bir işi bir defa yapalım ve doğru yapalım diyorsak, bir defa bunun yasal düzenlemesinin yapılması lazım. Birazcık da mütevazi olmamız lazım. Devlet olarak bakarsak, hiç kimse bizim kapımızda beklemiyor. Nerede olduğumuzu, kim olduğumuzu kabul etmek lazım diye düşünüyorum.

KAÇINILMAZ DARBOĞAZ

Ültanır: Şimdi buraya kadar yaptığımız söyleşiden çıkan en önemli sonuç, Türkiye 2008/2009’da başlayacak, 2011 yılına kadar azalmayıp artacak elektrik darboğazında, açıkçası talebi karşılayacak elektrik yokluğunda, bugün başlanacak yeni bir santrali devreye sokamayacak. Çünkü, teknik olarak buna olanak yok.

O zaman eski santrallerini hızla rehabilite etmesi, elektrik ithalini bulabildiği kadar yapması, sistemdeki kayıp kaçakların engellenmesi önem kazanıyor ki, özelleştirmeler geciktirildiği için rehabilitasyon ve kayıpların azaltılmasından da fazla umutlu olmamak gerek.

Bu arada, o rehabilitasyonları Dünya Bankası’ndan alınan kredi ile devletin yapması, tesisleri gerçek değerinin üzerinde abartılı fiyatlarla özelleştirmeye gitmesi de söz konusu. Bu tarz düşünce de çok sakıncalı. Devlet, enerji özelleştirmelerini gelir veya kâr amacıyla yapmamalı. Bunun ülkeye yararı değil, zararı olur.

Enerji darboğazını azaltması için devlet santrallerinde yapılan çalışmalar da var, ama efektif sonuç yaratması beklenebilir mi? Kuşkulu. 2011 yılına kadar kapasite yokluğu sürecek. Ondan sonrası için de, yani düzlüğe çıkabilmek için bugün daha fazla gecikmeden işin ciddiyetle ele alınması, yatırımların önünün açılması gerekiyor.

Ersü: İzninizle şöyle bir ekleme yapayım. Türkiye’nin 2011 yılına kadar ciddi boyutta bir kapasite eklemesi mümkün değil. Minor boyutlarda, ikinci el gibi bazı şeyler belki mümkün olur, ama o da Türkiye’nin arz güvenliğine ciddi bir katlıda bulunmaz.

Ültanır: Evren Bey, burada beni tedirgin eden bir şey var. Enerji Bakanı da, hatta Başbakan da söylüyor ve konuşuluyor. “Özel sektör yapmazsa devlet yapmak zorunda kalır” diyorlar. Az önce açıkladığımız gibi, özel sektöre yaptıracak ortamı yaratmıyorlar ki!... Bu amaçla sakıncalı bir yasa taslağı da hazırlanmış durumda. Bu yeni doğan çocuğu boğmak kadar bence günah ve ülkenin hayrına değil. Serbest piyasaya bugünkülerin anlayacağı deyişle “fatiha” okunmuş olur.

Ersü: Haklısınız, öyle olur.

GAMA GÜÇ SİSTEMLER NE YAPIYOR?

Ültanır: Genel durumu, Türkiye’nin sorununu böylece ortaya koyduktan sonra, azıcık GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ’nden söz edelim. İngilizce adıyla GAMA POWER, çok kısa sürede yurt dışında da tanınan bir kuruluşumuz oldu. GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ ne yapıyor? Sizin ağzınızdan bir tanıyalım.

Ersü: GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ, 2003 yılında bir hedefle ortaya çıktı ve denildi ki, “1960’lı yıllardan beri enerji santralleri üzerinde çalışan GAMA’nın bilgi birikimi bir santralin performans dahil tüm sorumluluğuyla yapımına neden imkân vermesin?”. Biliyorsunuz klasik Türk müteahhitliği, genellikle teknoloji sahibi, tasarım sahibi firmaların yapım işlerine yardımcı olmaktan ibaret. Büyük ölçüde böyle.

Ültanır: Sizin GAMA ENDÜSTRİ’nin yaptığı müteahhitlik de öyle.

Ersü: Tabii Tabii. Hemen burada açıklayayım. Bizim bu iki müteahhitlik firmamız arasındaki en önemli fark bu. Bunu size şimdi grafiklerle de göstereceğim. Bunun küçük bir mantığı var. Bence bütün Türk müteahhitleri bunu fark etmeli. Ve sahiplenmeli diye düşünüyorum. Biz bu tip taahhüde biliyorsunuz EPC diyoruz. EPC’nin malum açılışı da Engineering – Procurement – Construction (Mühendislik – Tedarik – İnşaat).

GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ olarak, 2003 yılında şirketimizin adı GAMA KAZAN TEKNOLOJİLERİ A.Ş. idi. Daha çok endüstriyel buhar üreten kazanlar yapan bir şirketten misyonumuzu biraz tadil ettik. Aslında kazanlar enerji sektörünün en önemli komponentleridir. Birkaç projeye bu şekilde teklif verelim, bunu üstlenelim derken, bu şekilde müteahhitliği yapabileceğimizi gördük.

İlk ana EPC tecrübemize gelince, daha önce babamla yaptığınız röportajlardan birinde kendisi özel olarak dikkat etmiş, ben de aynı terminolojiyi kullanacağım, mobil santral demiyor da diesel santral demeyi tercih ediyor, çünkü mobil olan hiçbir tarafı yok, koca koca devasa yapılar, bizim ilk EPC tecrübemiz kendi diesel santralimizi yaparken edinilmiş bir tecrübe. Motorları temin ettiğimiz Finlandiya Wärtsilä firması ile paylaşmışız, ama bütün işi kendimiz yapmışız. Buradaki her şeyi biliyoruz aslında, öyleyse niye yapamayalım dedik. Daha sonra bir küçük proje daha derken, biz bunu yaparız dedik. Böylece EPC müteahhitliğine yöneldik.

EPC MÜTEAHHİTLİĞİNİN MANTIĞI

Şimdi EPC müteahhitliğinin bir mantığı var. Size bunun genel mantığını arz edeceğim. Daha sonra EPC konsepti ve neden elektrik santralleri ilişkisini kuracağım.

Aslında, GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ olarak, hepimiz GAMA kökenliyiz, ama GAMA içinde az önce de değindiğimiz gibi iki müteahhitlik kuruluşu haline geldik. Benim 2003’den önceki tecrübem de GAMA ENDÜSTRİ’den geliyor, hâlâ da beraber çalışıyoruz. Ancak, GAMA ENDÜSTRİ’nin yaptığı işler EPC’nin sadece C kısmı, yani construction (inşa etmek). Tabii malzeme temini, bir kısım imalatlar falan derken öte taraflara da biraz uzanıyorlar. Aslında bütün Türk müteahhitler böyle. Ama, gel gelelim hangi Türk müteahhit firması, örneğin bir petrokimya tesisini mühendislik, performans, yani çıktı garantileri ile dünyada yapabilmekte? Bir tek örneği bile yok. Aynı şekilde bir elektrik santralini veya bir çimento fabrikasını, bir şeker fabrikasını, yani büyük ve ağır endüstri kuruluşlarının performans sorumluluğunu üstlenebilen bir kuruluşumuz maalesef yok. Neden? Çünkü, bu teknolojileri biz ithal ediyoruz. Netice olarak, Türkiye genç bir ülke.

MÜTEAHHİTLİKTE GELİŞİM SÜRECİ

GAMA’nın genel bir tarihine bakarsak, bu da daha önceki röportajlarınızda güzelce kapsanmış bir konu olmakla birlikte, 1959-60’lardaki Türkiye’ye bakalım. 1960 yılındaki Türkiye’de nüfus 27 milyon. 1960 yılındaki Türkiye’nin kurulu gücü 950 MW, kişi başına düşen milli gelir 353 dolar. O zaman çok mütevazı bir ülke. Türkiye’de yegane endüstri de Almanların desteği ile kurulan şeker fabrikaları. Başka da bir şey yok.

Ültanır: İşte bir de tekstilde Sümerbank var. Kırıkkale silah fabrikası var vs.

Ersü: Evet, ama doğru dürüst bir endüstrimiz yok.

Ültanır: Yok tabii, Atatürk’ün başlatmak istediği sanayi atılımları, savaş yılları nedeniyle sonuçlandırılamamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Türkiye’ye sanayi ülkesi olması için değil, tarım ülkesi olması için kredi verilmiş. Bundan ötürü sanayi yok. Zaten sermaye yok. Fakirlik diz boyu. Düşünün 58 yıl öncesini konuşuyoruz. O devirde bina yapımı dışında müteahhitlik falan da yok.

Ersü: Ben hatırlıyorum, kendim ilkokula gittiğim dönemlerde 1970’lerde, bir yerli malı haftası vardı.

Ültanır: O bizim çocukluğumuzda da vardı.

Ersü: Şarkıları da vardır, “Yerli malı kullanmalı”. Beslenme çantalarımızla yerli malı götürürdük, neydi onlar, elma vs tarım ürünleri. Şimdi o tarihlerde başlayan müteahhitlik devrimimiz nasıl gelişmiş. O tarihlerde müteahhitlik dediğimiz şey, bu işin teknolojisine sahip firmalara, tabiri caizse işçilik desteği şeklinde olmuş. O işçilik desteğimizin zamanla kapsamını geliştirmişiz. Kazma ve kürekle başlayıp uğraşırken, biraz daha işte cıvata sıkmayı, alet edavat kullanmayı öğrenmişiz. Giderek kaynak falan yapmışlar. Ben bu kaynağı biliyorum. Elin Amerikalısına yapıyorum. Kendim şurada bir atölye kursam, kendim boruları birleştiremez miyim diye düşünmüşüz, işte ne bileyim bu konseptle kurulan koca bir fabrikamız var. Etimesgut’ta kazan imal ediyor, çelik konstrüksiyon yapıyor, bu şekilde başlamışız. Zamanla kapasite artıyor. Biraz daha geniş kapsamlı işçilik, derken işçiliğin tamamı, derken biraz imalat, derken vs bu tarafa doğru büyümüşüz.

Bunun doğal seyri malzeme temininin tamamını ve mühendisliğin de tamamını yapmak. Mühendisliğin tamamında küçük bir ünlem (!) var. Neden? Her şeyin uzmanlığı yerine, bir konuya konsantre olmak lazım. Konsantre olacağımız yer, en bildiğimiz, en sevdiğimiz konu. Biz seviyoruz bu elektrik üretimi konusunu. Santralleri seviyoruz. Onun için santrallere konsantre oluyoruz. Bu şekilde enerji üretiminde EPC müteahhidi olarak piyasada faaliyetlerimize başladık. 2003 yılında başladığımız bu faaliyet bir gelişme gösterdi.

AFŞİN-ELBİTAN B SANTRALİNİN MÜTEAHHİTLİĞİ VE EPC PAYLARI

Şimdi, bu gelişmeyi bir kenara bırakarak size EPC ve C kontratlarının bir karşılaştırmasını yapayım. Burada tamamen kendi kişisel görüşlerimi ortaya koyacağım. Beş yıl kadar bir süre Afşin-Elbistan B termik santralinin yapımında çalıştım. Bu santralin yatırım bedeli 1.62 milyar dolardı. Şimdi 1.62 milyar dolarlık yatırımı para yerine oransal ifade için yüzde 100 olarak varsayalım. Bu santralde veya bütün yatırımlarda yatırım maliyetini oluşturan öğeler mühendislik, malzeme temini ve yapım işleri diye üç grupta toplayalım. Santrallerde genellikle işin yapım kısmı, maliyetin yüzde 20’si civarını oluşturuyor. İşin mühendislik kısmı, bunun yüzde 5’i kadarını oluşturuyor. Malzeme, ekipman, donanım temini de yüzde 75’ini oluşturuyor.

Bizim şimdi GAMA ENDÜSTRİ boyutunda, yani yaklaşık 30 bin çalışanı olan bir şirket olarak, taşıdığımız ciddi indirekt yükler (overhead) var. Overhead’den kastim de işletme maliyeti. Bunun karşılanabilmesi için de, yüksek proje bedelli bir miktar iş lazım. Şimdi 1.6 milyar dolarlık işin içerisindeki C’nin toplamı, yaklaşık 320 milyon dolardır. Bütün yapım işlerinin olası bedeli budur. Bunun içinde o projede iki taahhüt grubu vardı, ENKA ile GAMA-TEKFEN-TOKAR ortaklığı vardı.

Bizim GAMA olarak kendimize düşen iş miktarı burada 140 milyon dolar civarındaydı. Biz çok başarılı bir taahhüt icra etsek ve bu projeden yüzde 10 para kazansak, 14 milyon dolar eder. Biz bu 14 milyon dolarla bütün şirketin overhead’ini karşılamak durumundayız. Bu proje 5 yıllık bir proje yıla düşeni yaklaşık 3 milyon dolar. Bizim şirketimizin yıllık overhead’i ise 30 milyon dolar. O zaman bize 1.62 milyar dolarlık kaç tane yatırım lazım ki, biz yapım işleri ile bu kitleyi besleyebilelim?

O tarihlerde Türkiye’de birkaç büyük yatırım da vardı. İskenderun vardı, Kangal vardı. Bizim gibi overhead’leri yüksek şirketlerin yapabileceği işler vardı. Hepsi aynı durumda. Her dönemde de o kadar iş olmaz. Bizim şirketimizin indirekt masraflarını karşılamak için bir miktar kaynağa ihtiyacımız var. Şimdi, bu kadar büyük bir yatırım içerisinde, şirketimiz zarar etmiyorsa, en iyi koşulda yalnız C’den (yapım işlerinden) yaklaşık 3 milyon dolar kazanabiliyoruz, ama bu yeterli değil, senelik giderimiz bunun 10 katı kadar. Eğer sadece C’ye bakarsak, çok sayıda projeye ihtiyaç var. Bir şantiyede de 5 bin insan çalışıyor. İşin organizasyonu için bu insanların her şeyi ile uğraşıyorsunuz. Çok zor bir iş, kolay bir iş değil.

Diğer taraftan sadece C’ye bağlanmayıp, EPC’nin tamamını yaparsanız, o zaman ortaya çıkan oran farklı. O zaman şirketimizi idare edebilmek için beşte bir boyutta projeler yeterli olabiliyor. Aynı yüzdeleri elde edebilirsek, bu yapım kısmının, işin tümü üzerindeki ağırlığı yüzde 20 iken, biz bu işin yüzde 100’ünü yüklenebiliyorsak, o zaman yüzde 100’ün yüzde 10’u, yüzde 20’nin yüzde 10’undan daha büyük olacak. Dolayısıyla, aynı marjinler daha küçük projelerden elde edilebilir.

Türkiye’de artık maalesef büyük yatırımlar yok. Neden küçük yatırım? Çünkü, özel sektör yatırım yapmak zorunda. Özel sektör küçük yatırım yapabiliyor. Büyük yatırım yapabilen, o kapsamda özel sektör yok. En devler bile o kapsamda değil. O zaman biz nasıl hayatta kalacağız. Bizim bu marjinleri elde edebileceğimiz bir kaynak aslında EPC. En iyi bildiğimiz işte bunu yapmaya çalışıyoruz.

GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ NASIL BÜYÜDÜ?

Bizim büyüme öykümüze gelince, GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ’nin büyümesi öykü gibi, önümüzde az bir iş varken, bunların çoğu 15-20 milyon dolarlık küçük işlerken, tuttu bu İrlanda işi ortaya çıktı. Bizim için yüksek bedelli bir proje oldu. 115 milyon Euro’luk bir iş yüklendik. Hemen peşinden üç ay sonra Ürdün’de bir iş aldık. 175 milyon dolarlık bir iş. 15-10 milyon dolarlık iş taşıyan şirketimiz, birden 300 milyon dolarlık iş taşır oldu. Arkadaşlarımız arasında ben diyordum ki, “Yeni bir ufka yelken açalım”. Geminin dümenini döndürdük ve yelkenleri açtık derken bir rüzgâr esti, gemi gitmeye başladı ve biz o zaman “Allah Allah, ne yapacağız?” demeye başladık. Bugün itibariyle elimizdeki iş yükü bir milyar doları geçti, biraz daha üzerindeyiz. Rusya’da, yine İrlanda’da, Makedonya’da birtakım projeler var.

Takip ettiğimiz değişik coğrafyalar da var. Bu kadar işçiyi kendim taşıyayım diye misyonu bir kenara bırakınca, tabii sadece GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ’nden bahsediyorum, o zaman beş bin kişiyi bir yere götürmek mecburiyetimiz ortadan kalkınca, sadece yönetim kadrosunu şantiyeden şantiyeye taşıma konseptine dayanıyor ve 20 kişiyi 50 kişiyi götürdüğümüzden, o zaman dünyanın her yerinde çalışabileceğimizi fark ettik. Pakistan’da, Gana’da, Nijerya’da, aklıma adı bile önceden gelmeyen yerlerde projeler takip etmeye başladık. Oralarda da rekabet edebildiğimizi görüyoruz.

GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ HANGİ SANTRALLERİ YAPIYOR?

Ültanır: Evren Bey, EPC müteahhitliği tabii çağdaş bir olay ve çok avantajlı. GAMA kurumlaşmış bir büyük yapı. Bu işlerin üzerinden hakkıyla geliyor. Bence Türkiye’nin medarı iftiharı olan bir kuruluş. Çünkü, artık global dünyanın bir kuruluşu. Şunu sormak istiyorum, sadece termik santralleri mi faaliyet alanı olarak seçtiniz?

Ersü: Termik santral değil de sadece elektrik üretim tesisleri.

Ültanır: Mesela GAMA Lamas Hidroelektrik santralini kuruyor. Onun müteahhitliğini siz mi yapıyorsunuz?

Ersü: Lamas’ı bizim ekibimiz yapmıyor. Lamas’ın hem projesini geliştiren, hem de yapan ayrı bir ekibimiz var.

Ültanır: Ben sunun için sormuştum. GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ hidroelektrik santral yapar mı?

Ersü: Kesinlikle yapar.

Ültanır: Rüzgâr santrali yapar mı?

Ersü: Kesinlikle. Doğalgaz, kömür, yenilenebilir enerji santralleri hepsi ilgi ve çalışma alanımız içinde. En iyi şekilde yapabiliriz.

GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ NÜKLEER SANTRAL KURULUŞUNA DA HAZIR

Ültanır: Nükleer santralin belli bazı bölümleri içinde herhalde teklif vereceksinizdir.

Ersü: Nükleer konusunu ev ödevi almış öğrenciden daha ileri bir aşamada çalıştık. Çünkü, ev ödevi almış bir öğrenci pek istekle çalışmaz. Biz oturduk, kendi kendimize kimseye haber vermeden nükleer konusunu çalışıyoruz. İşin teknik boyutunu, ticari boyutunu çalışıyoruz. Neden? Çünkü inanıyoruz ki, bu iş bir tarihte olacak ve bu iş olduğu zaman biz orada mutlaka yer alacağız. Şimdiden kendimizi hazırlıyoruz. Kafa olarak hazırlanıyoruz. Kavramlara aşina hale gelmeye çalışıyoruz. Bu konuda kurum içi eğitimlerimiz var. Böyle bir heves içindeyiz. Çok zengin ve çok doyurucu bir konu.

Ültanır: Evren Bey, açıklamalarınız için çok teşekkür ediyorum. GAMA GÜÇ SİSTEMLERİ’ne başarılar diliyoruz. İnşallah ülkemizin nükleer teknoloji kazanmasında da önemli bir katkısı olur.

Ersü: Ben de bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.