![]()
- Kuzey Irak harekâtı, ABD ile stratejik ortaklık testine dönüşüyor.
- Gergin siyasi ortamda geri plana itelenen ekonomi çıkmazı.
- Elektrik enerjisinde girilen darboğaz karşısında yeni bir yasa değişikliği gündemde.
- Nükleer santral işinde sürüncemeye itiliyor görünümü oluştu.
MEMLEKET MANZARALARI
Türkiye, bir yanda kahraman ordumuzun sınır ötesi kara harekâtıyla ülke bütünlüğüne yönelmiş riski ortadan kaldırmak ve geleceğini güven altına almak adına gerekli savaşımını verirken, şehitlerini aslında kutsal vatan toprağına değil, kalbine gömüyor, kahramanlarını bağrına basıyor ve duygu dolu gergin günler yaşıyor. Öte yanda, bir dağın tepesinde kümelenmiş kar kütlesi gibi, Amerika’dan kaynaklanan ve dünya ekonomilerini tehdit eden global ekonomik krizin dağın yamaçlarından kayan ilk çığları, ulusal ekonominin zayıf bentlerini zorluyor, kırılgan ekonomiden gelen çatırdama sesleri duyuluyor, neyle karşılaşacağına ilişkin bir belirsizlik yaşanıyor.
Bu arada Türkiye’nin içinde yer aldığı coğrafyada, yakın çevresinde dengeleri etkileyecek gelişmeler oluyor, ama bunlar yeterince tartışılamıyor. Çünkü, Türkiye’nin dikkatini üzerinde topladığı bir toplumsal fay çatlağı var, laik-antilaik çatlağı. AK Parti’nin, MHP’nin iyi niyetli “başörtüsü” yaklaşımını kendi simgesi için istismar ederek, Türkiye’yi toplumsal bölünmeye sürüklediği “türban” dayatması, gözleri başka yöne çevirmeye mani oluyor. Adeta başka gelişmeleri görmesin diye, toplumun üzerine ölü toprağı değil, ama onu çağrıştıran türban atıldı.
Bu genel konuların dışında enerji özelinde, Enerji Bakanlığı’ndan Başbakanlığa yollanan Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, korkutan 2009-2012 enerji darboğazı karşısında, çözüm amacıyla yeni tedbirler öngörse de, Türkiye zaten bu darboğaza girmiş durumda ve yatırımların önünün açılmasında çok geç kalınması sonucu, Türkiye 2012’de de bu darboğazdan kurtulma fırsatını çoktan kaçırdı. Afşin-Elbistan C Santrali’ne hâlâ teklif verilip verilmeyeceği konusu tartışıladursun, sanki Türkiye’nin kömürü varmış gibi ithal kömür santrallerinin önünü kesmeye çabalayanlar da var.
Türk yatırımcısı yeni santral kurmak adına, yerli kömür diye toprak yakmak mı, yoksa doğalgaz kullanmak mı tercihi ile karşı karşıya bırakılmak isteniyor. Kömür sahalarının santral kuracaklara bırakılacağı edebiyatına sarılan AK Parti hükümetinin kömür konusunda tek yaptığı, dört yılda 5.8 milyon ton kömürün sözde ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasıyla, seçmene 1.8 milyar YTL (yani iki katrilyon eski liraya yakın) seçim rüşveti vermek oldu. Hükümetin siyasi rantla bedava kömür dağıtması yetmemiş olacak ki, Uyum Yasası ile iki yıldan az ceza alanlara, “hükmün açıklanmasının ertelenmesi” ile getirilen örtülü aftan, kaçak elektrik kullanan 708 bin abonenin yararlanacağı açıklandı. O zaman elektrik kaçağı mücadelesinde şehit edilen TEDAŞ yetkilisine yazık olmadı mı, bu uğurda mücadele veren görevlilere ve kursağından kesip borcunu ödeyen vatandaşa ayıp olmuyor mu?
Enerji Bakanlığı’nın kuruluşlarında, ne hikmetse, yolsuzluk ve soruşturma hiç bitmiyor. BOTAŞ’taki soruşturma tamamlanmadan, şimdi bir de MTA’da rüşvet operasyonu ortaya çıktı. Maden alanları hakkındaki bilgiler firmalara satılmış. Enerji Bakanlığı’nda biri bitmeden bir diğer operasyon depremi daha yaşanıyor, deprem işadamlarına kadar uzanıyor. Operasyon için düğmeye basan, önceki onca yolsuzluk operasyonundaki gibi yine Sayın Bakan Güler oldu. Sayın Bakan koltuğunda en uzun oturan Enerji Bakanı rekorunun yanına, bir de en çok operasyon başlatan bakan rekorunu ekledi. Bu kendisinin şansı mı yoksa şanssızlığı mı, o da bizim girmeyeceğimiz ayrı bir konu.
Öte yandan enerjide rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerji edebiyatı yapılırken, gerçekten gerekli olan nükleer enerjide kararlıyız söylemleri peş peşe sıralanırken, hani nerede kaldı, şirket seçiminde kullanılacak Nükleer Santraller Yönetmeliği? Bir zamanlar yerli petrolcüleri kur farkı ile çalışamaz duruma getiren, sonra Yap-İşlet-Devret Santrali kurarak memlekete hizmet ettiler diye, kağıt üzerinden masa başı bilgilerle projeleri suçlayarak ortalığı bulandıran Sayıştay değil miydi? Sayıştay incelemesine bu kez de Nükleer Santraller Yönetmeliği mi takıldı? Devlet desteği derken, devlet çelmelemesini yabancı yatırımcıya nasıl izah edebileceksiniz?
Türkiye kalkınacaksa enerjiye ihtiyacı var, ama doğalgaz santrali istenmiyor, ithal kömür santrali istenmiyor, nükleer santral istenmiyor!. Yerli doğalgaz yok, yerli kömür de düşük kalitesiyle uygun ve yeterli değil. Türkiye’de enerji güvenliği nasıl sağlanacak? Koskoca 779452 kilometrekarelik ve 70 milyonluk Türkiye, ekonomik büyüklüğü ile dünyada 17’nci sırada gelen bir ülke, İstanbul’un en küçük adası olan ve üzerinde 130 hanenin dışında tavşanları yaşadığı birbuçuk kilometrekarelik Sedef Adası değil ki, rüzgâr ve hidrojenle enerji talebi karşılanacak diye çevreci tamtamlar eşliğinde mutluluk dansları yapılabilsin…
Türkiye bunların yerine türbanı tartışıyor. Bu arada, İran radyosundan Türkiye’ye zehir saçılarak, Atatürk’e dil uzatılıyor ve “Kamuda türban olmayışı Türkiye için prestij kaybı” olarak söyleniyor. Bizde de prestij kazanma peşinde olanlar, İran ve Malezya ile ortaklaşa İslami araç geliştirme projesine el uzatıyorlar. İranlı sanayicilerin fikri olan İslami araç, Kıbleyi gösterecek ve namaz vaktini haber verecekmiş!... Belki içinde namaz kılmak için koltukları da açılır kapanır olacaktır. Bakın türbanla başlayan sapkınlıklar nerelere kadar uzanabiliyor. Allah, Türkiye’yi bu sapkınlardan korusun. Çağdaşlaşma, modernleşme, insanlık için teknoloji kavramları, dinlere ve inanışlara göre değil, asırlara göre değişebilir, ama anlayabilirler mi?...
KUZEY IRAK HAREKATI VE STRATEJİK ORTAKLIK
Türkiye ile ABD arasında stratejik ortaklık var mıydı, hiç oldu mu ya da olabilir mi? Böyle bir ortaklık varsa hâlâ devam ediyor mu? Bu konular bildiğiniz gibi tartışmalıdır. Ancak, ABD ve Türk devlet adamları bir araya geldiklerinde stratejik ortaklık sözü mutlaka geçer. Öyleyse bu stratejik ortaklığı, koşullarını ve gereklerini biraz irdeleyelim:
ABD, global dünyanın hegemonu ve Türkiye bir bölge ülkesi iken, Türkiye ABD’nin yardımına ihtiyaç duyarken, bu dengesizliği stratejik ortaklık taşır mı diyenler haksız değiller elbette. Bir de İsmet Paşa’nın siyaset kuramı biçiminde bir sözü var, “Büyük bir devletle ittifak yapmak, vahşi bir hayvanla aynı yatağa girmeye benzer” diye. Bu da müttefiklikten öte geçecek ortaklığın zorluğunu gösteriyor elbette.
Ancak, tüm bunlar ABD ve Türkiye arasında stratejik ortaklık olamayacağını ispat için yeterli sayılabilecek karineler değil. Evet, bugünün dünyasında ABD’nin değişmez iki stratejik ortağı var; İngiltere ve İsrail. Onlar da ABD ile simetri oluşturabilen ortaklar değiller ki. Hem stratejik ortaklığın tek bir düzeyinin olduğunu söylemek de doğru olmaz, onun da birinci, ikinci, üçüncü derecesi vardır ve bu ortaklık kağıt üzerine yazılmaz, yaşamla, birliktelikle kazanılır. Çünkü, bu fikir ve davranış birliğine dayanır ve “ha” dediğiniz anda oluşmaz. Stratejik ortaklık tarihsel süreç içinde olaylara karşıt değil, koşut bakabilme gelenek ve göreneğine bağlı biçimde gelişir.
Konunun bilimsel boyutuyla kuramsal irdelemesini uluslararası siyaset bilimcilerine bırakarak şöyle bir bakacak olursak, Kore Savaşı’nda oluşmaya başlayan, Soğuk Savaş döneminde güçlenen Türkiye-ABD stratejik ortaklığından söz etmemek haksızlık olur. Özal ve Baba Bush döneminde, Birinci Körfez Savaşı’nın konjonktüründen yararlanarak, Özal’ın Kuzey Irak’a yönelik planları, ABD tarafından onaylanmıştı belki, ama o günkü Türk Komuta kademesinden onay alamadığı için akamete uğramış, “Bir koy, üç kazan” diye alay konusu da yapılmıştı. Bill Clinton’un ABD Başkanlığı döneminde, Hazar yöresi hidrokarbon kaynaklarının Batıya taşınması için yapılan işbirliği de, bu stratejik ortaklığın bir sonucudur ve Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı bunun ürünüdür.
Türkiye’nin ABD ile stratejik ortaklığı, AK Parti’nin Gül Hükümeti döneminde, “At Pazarlığı” olarak siyasi tarihimize geçen politikayla, yara aldı ve 1 Mart 2003 Tezkere Krizi ile yılların çabalarıyla geliştirilmiş bu ortaklık, kıymeti bilinmeksizin sırça vazo gibi parçalandı. Vizyon geliştiremeyen, strateji oluşturamayan, uygun taktikleri sergileyemeyen siyaset acemisi davranışları görülen Gül Hükümeti, Türkiye için çok önemli olan bu ortaklığın yitirilmesine neden oldu. Peki, ABD Yönetimi, o günkü Gül Hükümeti’nin at pazarlığında istediği parayı verseydi, tezkere geçer miydi o bilinmez, ama geçseydi iyi mi olacaktı derseniz, maalesef Gül Hükümeti işbirliği koşullarını ve dengeli yükümlülükleri de oluşturamamıştı.
Buna rağmen, ABD ile birlikte hareket edilmeli, hatta 20 Mart 2003 tarihinde Bağdat füzelerle vurulmaya başlandığında Türk askeri sınırı geçmeliydi. Olmadı, olamadı ve Irak’ın kuzeyi bize kapandı, tarafımızdan ihmal edildi ve sorun kronikleşti. Öyle olmasaydı, bugün Kuzey Irak’ta şehit vermiyor olacaktık. O gün ABD ile Irak’a girerken vereceğimiz şehit sayısı da, bugünkünden çok daha az olacaktı. Üstelik son beş yıldır PKK tarafından bir o kadar insanımız öldürülemeyecekti. Askeri uzmanlar Kuzey Irak’tan PKK’nın tamamen silinmesi ve orada yeniden hortlatılmaması için 2-3 yıl zamana gerek olduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla, o süre kazanılacak, PKK çoktan tarihin lanetli sayfalarına gömülmüş olacaktı. Bizim Irak’a girmememizle PKK orada beslendi ve güçlendirildi. Ne yazık ki bugün verdiğimiz şehitler, Gül Hükümeti’nin tarihi hatasının sonuçlarıdır.
Gül Hükümeti’nin tarihi hatası ile parçalanan kutsal vazonun, 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan görüşmesinde kırıkları yapıştırılıp izleri silindi de, stratejik ortaklık yeniden canlandı mı? İşte buna maddeten imkân yok. Bu tür ortaklıkların oluşması uzun süreli karşılıklı çaba gerektirir, ama yıkılması bir ters hareketle o anda oluverir. Can dostunuzdan göreceğiniz beklenmedik bir karşı çıkışla, arkadaşlığın sıfırlanması gibi. Amerika kendisinin Gül Hükümeti tarafından oyalanmasını, sonra kapıdan ters yüz çevrilmesini unuttu mu? Hayır.
5 Kasım’dan kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Gül, “Niye gidiyor?” deyişlerine aldırmadan 8 Ocak 2008’de Başkan Bush’u ziyaret etti. Beyaz Saray’ın bahçesinde çekilmiş resimlerle samimi bir sohbet görüntüsü Türkiye basınına yansıtıldı. Bir gazetemizin konuşan resminde, Başkan Bush’un “Türkiye ABD’nin stratejik ortağıdır” dediği yazılıydı. Ancak bakın, bölgemiz üzerinde uzman ve ABD yönetimine yakın bir strateji analisti, o gezi için görüşünü sorduğumda bana temel bilgi mahiyetinde şöyle cevap verdi: “Cumhurbaşkanının gezisinin ne olumlu ne de olumsuz olduğunu düşünüyorum. Geldi, gitti, pek bir iz bırakmadı. Zaten enerji konusunda, özellikle Irak gazı ile ilgili ikili çalışmalar vardı. Bunun için de Gül'ün gelmesine gerek yoktu, Bakan Güler tek başına da gelip ayni sonuçlarla dönebilirdi.
5 Kasım sonrası ABD Türkiye’ye istihbarat vererek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hava harekâtının başlamasına neden oldu. Hava harekâtı tek başına yeterli olamayacağından kara harekâtı için de istihbarat ve imkân tanıdı. Bugün kara harekâtı yaptığımız bölge coğrafi olarak Irak’ın kuzeyi, ama oranın hakimi şu anda Irak Devleti değil, Amerika Birleşik Devletleri. Harekâtın ilk haftası tamamlanırken ABD Savunma Bakanı Robert Gates Ankara’ya geldi. Kendi gelmeden isteği de duyuruldu. “Kara harekâtı iki haftadan fazla sürmemeli” diye. Operasyonu kısa kesin (!) uyarısı yaptı.
Şimdi ne olacak, Türkiye o kadar şehit verirken, bu denli PKK’yı sıkıştırmışken, askerini geri mi çekecek? Kuzey Irak’taki yerel Kürt Parlamentosu’nun isteğine uyulup o yöredeki tüm askeri üslerimiz kapatılacak mı? Askeri çektikten sonra Irak’ın kuzeyindeki Kürt Federasyonu tanınacak, sonra PKK meselesinin çözülmesi için masaya mı oturulacak? PKK’yı siyasallaştırarak, kuklaları yerine canilere mi Meclis’i açacağız? Kerkük’ün geleceği ne olacak? Kerkük’te, Telafer’de Türkmenlere saldırılar devam ediyor. Bunlar nereye varacak?
Yoksa, ABD Türkiye’nin hassasiyetlerini anlayarak, Kandil Dağı’nı da kapsayacak biçimde Türk askerinin kara harekatına süre koymaksızın imkân tanıyacak, dün olduğu gibi yarınlarda da istihbarat desteğini sürdürecek mi? İstihbarat desteği kesilebilir uyarıları Gates’in gelmesiyle başladı bile. PKK’nın hamisi Barzani diskalifiye edilecek mi? Yerel Kürt Yönetimi’nin Türkiye’ye karşı tutumu ABD tarafından törpülenecek mi ya da Türkiye’ye törpületilecek mi? Kerkük’ün ve Türkmenlerin geleceğinde Türkiye’nin sesine kulak verilerek gereği yapılacak mı? Yoksa ABD, “böyle şeyler isteme” mi diyecek?
ABD, Federe Kürt yönetiminden çok Türkiye’ye önem verdiğini açıkça ortaya koyacak mı? Şii-Sünni kapışmaları daha uzun sürecekken, Irak’ın kuzeyi, Türkiye-ABD işbirliği ile barışa kavuşabilecek mi? Kuzey Irak’tan üretilecek petrol ve gaz, mevcuttan başka döşenecek daha güvenli yeni boru hatlarıyla Türkiye üzerinden mi Batı’ya taşınacak, yoksa Türkiye yerine Hayfa’ya doğru yeni yol mu açılacak? Bu sorulara başkaları da eklenebilir, ama bu soruların yanıtları, Türkiye-ABD stratejik ortaklığının olup olmadığını kanıtlayacak. Olursa, tabii bu ortaklıktan her iki taraf da kazançlı çıkar. Kısacası artık, Kuzey Irak sorunu stratejik ortaklık testine dönüşmüş durumda.
Türkiye tamamen şahin tutum içinde değil elbette. Ata’sının “Yurtta sulh cihanda sulh” sözü, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasına yazılı olmasa da değişmez temel ilkelerinden bir tanesi. Ancak, PKK’nın varlığı ve Irak’ın kuzeyindeki yönetimin hasmane tutumları bitmeden, Türkiye’nin o bölgeye şefkatle dost elini uzatmasını, stratejik ortağımız olsun ya da olmasın, hiçbir müttefikimiz beklememeli. PKK sorunu çözümlendikten sonra Kuzey Irak’a resmi açılım olacaktır. 2008 yılında aşamalı biçimde bu açılım başlayabilir. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Türkiye’ye daveti bunun ilk adımıdır. Gelecekte Türkiye Erbil’de konsolosluk açacaktır. PKK sorununa karşı, askeri seçenek dışında bazı önlemleri de alacaktır. ABD bunların olmasını istiyor ve bekliyorsa, Kuzey Irak'taki harekatımıza sınır koymaksızın anlayış göstermelidir. Çünkü, Türkiye emperyal devlet değildir, kimsenin toprağına göz koymaz, sadece haklarının ve ulusal çıkarlarının peşindedir.
DÜNYADA ÇANLAR EKONOMİ İÇİN ÇALIYOR DA, BİZDE NE İÇİN YAYGARA KOPUYOR ACABA?
Şubat ayına piyasalar durgunluk endişesiyle girdiler. ABD ekonomisindeki resesyon tehlikesi kâbus olup bastırmıştı. Finans sektöründeki sarsıntının reel sektöre sıçramasından korkulurken, sanayici tedirgindi. Daha yılın başlarında olunmasına karşın, 2008’de büyümenin yüzde 5’e ulaşamayacağı içte ve dışta pek çok kişi tarafından dile getirilir olmuştu. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, 1 Şubat’ta yayınlanan demecinde, “Dalgalanmanın ortasındayız bir sürprizle karşılaşabiliriz” diyordu. Başbakan Erdoğan’ın ekonomi kurmaylarıyla yaptığı toplantıda, pahalanan petrol ve doğalgaz gelirleriyle şişen Arap fonlarının Türkiye’ye çekilebilmesi için, “O fonları getirin” talimatı verdiği basında yer alıyordu. Oysa, o körfez fonları politik amaçlarla hareket edebildiğinden, kriz içindeki ABD Hükümeti’ni bile endişelendiriyor, o fonların ulusal şirketleri ele geçirmesi tehdidine karşı önlem bile düşünülüyordu.
Dünya, ekonomide daralma ve durgunluk tehlikesiyle uğraşırken, Türkiye’nin gündemi bambaşka şekilde çizilmişti. AK Parti (türban), MHP (başörtüsü) sorununu çözmek için uzlaşmışlardı. Anayasa’nın 10’uncu ve 42’nci maddelerinde kılık-kıyafet kelimelerinden söz edilmeksizin, “malumun ilamı” şeklinde ve maddelerin özüyle çelişki oluşturmayan değişiklikler yapıldı. Bu değişiklik Meclis’te 411 oyla onaylanıyor ve Meclis’teki oy sayısı, seçmenin yüzde 80’nin isteğini yansıtıyor diye gerekçe oluşturuluyordu. Oysa, Türkiye’de halk bölünmüştü, türban karşıtı eylemler, mitingler başlamıştı.
Yapılan değişiklik, türbana ilişkin mahkeme kararları, mevcut mevzuat ve içtihatlar karşısında, YÖK Yasası’nın Ek 17’nci maddesinde değişiklik yapılmadan, üniversitelerde türban serbestisi için yeterli değil, ama YÖK Başkanı’nın yersiz ve yasal olmayan çıkışıyla, oldu bitti diye türban üniversitelere sokulmak isteniyordu. Bu nedenle Üniversitelerarası Kurul ile YÖK Başkanı’nın arasında ipler kopuyor, üniversiteler camiası, uymayan organ naklini reddeden bünye gibi, YÖK Başkanını dışlıyordu. Düne kadar huzur ve sükûn içinde okunabilen üniversiteler, maalesef artık fitili ateşlenmiş, çatışma ortamına dönüşme tehlikesi içindeydi.
AK Parti ile MHP arasında 17’nci maddenin değiştirilmesi için mutabakat vardı, ama AK Parti mutabakatı bir yana itiyor, kendi açısından sakıncalı gördüğü bu değişikliği istemiyordu. AK Parti’nin istediği oldu bittiyle türbanı kabul ettirebilmekti. Bunun için YÖK Başkanı aktör seçilmişti. Bu durum karşısında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli AK Parti’ye “Sözünüzü tutun, Mutabakatımız haysiyet vesikasıdır” diye haykırırken, YÖK Başkanı’na da “Haddini aşma“ uyarısı yapıyordu. Türbanlı öğrencileri kabul edebilen bazı üniversiteler de yok değildi. Hatta liselerde, bazı hastanelerde, sağlık ocaklarında belediye çalışanlarında, yani kamusal alanda türban görülür olmuştu. AK Parti zaten de-facto biçimde türbanın yayılmasından yanaydı. Cumhurbaşkanı Gül yasayı inceletiyorum diye bekletirken, görevi ekonominin gidişatını iyileştirmek için iş dünyası ile hükümet arasında koordinasyonu sağlamak olan bir kuruluşun başkanı da, ekonominin gidişatını geri plana iterek, bu de-facto durumun kabulü için siyasi çevrelerle görüşüyor ve nabız yokluyordu.
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti Atatürk Devrimleri üzerine oturan laik bir cumhuriyettir ve hukuk devletidir. Türban eyleminin gerisinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi’ne karşıtlık, onunla hesaplaşma niyetlerinin yattığı bilinen gerçektir. Siyasi simge türbana iyi niyetle yaklaşmak safdillik olur. İşte, Türkiye böyle bir karmaşa ortamına ve çıkmaza itilmiştir. Siyaset camiası, türban ya da başörtüsünü, ister istemez ekonomik gerçekler görülmesin dercesine, Türkiye’nin üzerine yaymıştı bir kere. Türkiye Şubat ayını ekonomiyi değil, türbanı tartışarak geçirdi. 27 Şubat günü CHP Anayasa Mahkemesi’ne bu anayasa değişikliğinin yok sayılması ve iptali istemiyle başvuruyordu. Bundan sonraki gelişmeleri Anayasa Mahkemesi’nin kararı belirleyecek.
Biz bu tartışmayı ve türbana ilişkin görüşlerimizi böylece not ettikten sonra, tekrar ekonomiye dönelim. Türkiye’de türbandan oluşan toz duman içinde ferman okunmazken, Amerika’da mortgage krizinin reel sektöre bulaştığı, resesyon ihtimalinin arttığı haberleri geliyordu. Amerika’da işsizlik verisi de bunu doğrular biçimde kötüleşmişti. Yavaşlamanın durgunluğa dönüşebileceği korkusuyla İngiltere Merkez Bankası faiz oranlarını indiriyordu. Mortgage krizinden ağır yara alan İngiliz Bankası Northern Rock’a devlet el koyuyor, İngiltere 100 yıl sonra şok yaşıyordu. Durgunluğun Avrupa Birliği ve Japonya’ya yayılması kaygıları artmıştı. Dünyada bu gelişmeler olurken, hükümet çevrelerinden gelen ses, gelişmelere karşı umursamazlık içinde, “Bize bir şey olmaz, endişeye gerek yok” biçiminde çok sığ bir görüşü yansıtıyordu. Ama, kazın ayağı öyle değildi. Bu sığ görüşlü demeçler nedeniyle de endişe kaybolmuyor, bilakis kriz korkusu her tarafı sarıyor, piyasalarda yaprak kıpırdamıyordu.
Nitekim, dünya resesyon tehdidi ile boğuşurken, “Bize bir şey olmaz, Türkiye güvenli liman” diyenleri haksız çıkartırcasına, dövizin değeri yükseliyor, “keriz silkeleme” avı peşinde ve yabancıların hakimiyetinde olan Borsa kan kaybediyordu. Aslında yabancıların birbirlerine satış yapamadıkları için Borsa’da sıkışıp kaldıkları, fırsat bulsalar dövize yönelecekleri şeklindeki görüşler de haksız değildi. Türkiye için acı göstergeler, Aralık ayı sanayi üretim endeksinden geldi. Sanayi üretim endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre gerileme göstermişti. Kasım 2007’ye göre Aralık 2007’de endeks yüzde 10.47 gerilemişti. İş dünyasının da açıkça algıladığı gibi, bu durgunluğun kapımıza dayandığının ifadesiydi.
Global dünyada ekonomilerin birbirine entegre (coupling) olması gerçeğine rağmen, ekonomilerin birbirinden ayrışabilir (decoupling) olduğu tezini savunanlara karşı, IMF Başkanı Strauss-Kahn, “Ayrışma olmadı, yükselen piyasalar tedbir alsın” diyordu. Finansal piyasalardaki krizin makroekonomik etkilerinin ciddi olacağını ve hiçbir bölgenin kendisini bundan tümüyle yara almaksızın kurtaramayacağını söyleyen Strauss-Kahn, “Etkilerin Avrupa’da artan şekilde hissedileceğine inanıyorum” derken, IMF’in mali teşvikler yapılmalı, düzenleyici kapasiteler artırılmalı, iç talep güçlendirilmeli gibi, Türkiye’de üzerinde durulmayan yeni politik önerilerini getiriyordu. TÜSİAD Başkanı Yalçındağ, “AB veya BRIB ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) Amerikan ekonomisinden bağımsız hareket edip küresel büyümeyi sürdüreceği tezi inandırıcılığını kaybetti” diyor ve ekliyordu; “Böyle dönemlerde, istikrarlı siyasete ve ekonomiye sahip, risk yönetimi yapabilen ekonomilerin daha az zararla çıkacağı muhakkaktır”.
Türkiye’nin cari işlemler açığı geçtiğimiz 2007 yılında, 2006 yılına göre yüzde 18’lik artışla 37.9 milyar dolara ulaşmıştı. Sadece Aralık 2007’deki cari açık, önceki yılın aynı ayına göre yüzde 71.1 artmıştı. Bu yetmezcesine resmi rakamlara göre, dış ticaret dengesi de 47.5 milyar dolar açık vermişti. Duayen işadamı Rahmi Koç ise, “İhracatımız 107 milyar dolar diye övünüyoruz. Fakat bunun için 170 milyar dolarlık ithalat yapıyoruz. Doğrudan yatırım teşvik edilmeli” diyordu. Dış ticaret açığı ve cari açık Türk ekonomisinin yumuşak karnıydı ve bize bir şey olmaz diyenlerin bunu görebilmeleri gerekiyordu.
TÜSİAD Başkanı Yalçındağ, Isparta’da ilginç açıklamalar yapıyordu. Yaptığı konuşmada, 2001 yılı ertesinde uygulanmaya başlanan ekonomik programın getirdiği istikrarın, 2007’de bozulduğunu belirtiyor ve ekonomi yönetiminin ikilemle karşı karşıya kaldığını söylüyordu. Bu ikilemi şöyle açıklıyordu: “Daralan uluslararası likidite karşısında, yurtdışından fon çekmek için yüksek reel faizin devam etmesi kaçınılmaz olacak. Öte yandan, reel faizlerin mevcut seviyesiyle yüksek büyüme hızı elde etmemiz, hem de istihdam yaratmamız oldukça zor olacak”. Yapılan açıklamanın özü, büyüme olmayacak ve işsizlik artacak idi.
Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, 2008’de Türk Ekonomisinden Beklentiler” konulu kongrede, ekonomide kırılma görülmemesinin nedeninin iyileşmeden değil, hızla yabancılaşmadan kaynaklandığını söylüyordu. Şu ana kadar ortaya çıkan makroekonomik göstergelere bakarak, her şey mükemmeldir ve mükemmel gidiyor” denilemeyeceğini savunan Abdüllatif Şener, bir yıl sonra kırılma yaşandığı taktirde, bu dönemin bütün rakamlarının baştan sona bozulacağını savunuyordu.
Şubat’ın son haftasına girilirken, işadamları kuruluşları ile sanayi ve ticaret odaları temsilcileri, uluslararası finans krizinin reel sektörü tehdit eder hale geldiğini belirterek, hükümetten sanayinin rekabeti için acil önlem almasını istiyorlardı. TÜSAİD, büyümenin sonuna gelindiğini, işsizliğin azalmak yerine giderek arttığına dikkat çekiyor. TOBB Sanayi Odaları Konseyi de, kur-faiz açmazıyla sanayinin darboğazda olduğunu vurguluyordu. FORBES Dergisi 2007 zenginler listesini açıklıyor, dolar milyarderleri arasına 13 yeni Türk daha giriyordu. Türkiye’de 106 kişinin serveti 111.8 milyar dolara ulaşmıştı.
Aynı günlerde, ABD Merkez Bankası’nın eski Başkanı Alan Greenspan, “ABD ekonomisi durma noktasında” diyordu. Öyle olunca kaçınılmaz çığ üzerimize gelecek, bunu Başbakan ve ekonomi kurmaylarının iyimser demeçleri durduramayacak, gelecek yıl FORBES’in zenginler listesinde nasıl değişiklikler olacak, bilmiyoruz. Ama, bildiğimiz bir şey var. YTL’nin aşırı değerlenmesi ve dolar kuru üzerine baskı uygulanması sonucu, doların değerinin düşük tutulması ile birlikte, nüfusumuzun 73 milyon değil de 70 milyon olduğu ortaya çıktığına göre, 2008’de reel olarak hiç büyümesek bile, kişi başına milli gelir 7000 dolar düzeyinde hesaplanabilecek. Bu da istatistiksel manüplasyonla, AK Parti’yi başarılı göstermek olacak. Oysa gerçek hiç de öyle değil, gerçeği zaten, piyasalar, çarşı ya da pazar göstermiyor mu?...
ENERJİ PİYASASINDA YENİ DÜZENLEME İLE NE AMAÇLANIYOR?
2001 yılından itibaren enerji piyasalarına ilişkin onca kanun çıkarıldı, ama piyasalar bir türlü oturtulamadı, yeni kanunlar çıkarma işi de bir türlü bitemedi. Zaten geçmişten gelen petrol ürünleri ve LPG piyasaları dışında, hangi piyasa tam var ki? Doğalgaz piyasası hiç yok. Elektrik piyasası ise dostlar alışverişte görsün misali çalışabiliyor. Sürekli yeni yasal müdahaleler olduğu için piyasalar oturamıyor, zaten doğru işletilemiyor da.
Şimdi Enerji Bakanlığı tarafından hazırlanıp Başbakanlığa hükümet tasarısı olması için yollanan yeni bir kanun taslağı var. “Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” adını taşıyor. Taslağın yürütme maddesiyle birlikte 24 maddeden oluşan bir hacmi var ve oldukça kapsamlı. Tasarı ağırlıklı olarak elektrik piyasası için yeni düzenlemeleri içeriyor ve 2009-2012 elektrik darboğazının aşılabilmesi için gerekli yeni mekanizmaların yasal alt yapısını oluşturmayı hedefliyor.
Tasarı ile getirilmek istenen değişiklikler ve yenilikler tanımlardan ve piyasa faaliyetlerinden başlıyor. Kanunun, piyasa faaliyetleri ve lisanslara ilişkin hükümlerini içeren 2’nci maddesi geniş bir değişikliğe tabi tutulmak isteniyor. Bu madde ile yeni eklenmek istenen Ek 3’üncü maddeye gönderme yapılarak, arz güvenliği için Bakanlar Kurulu’na özel yetki ve kamu elektrik üretim şirketlerine de üretim tesisi kurma görevi veriliyor. Böylece, serbest piyasada özel sektörün karşısına özelleştirmelerle küçülecek değil, yeni kurulacak santrallerle güçlenecek bir kamu üretim şirketleri çıkarılmak isteniyor. Herhangi bir özel sektör üretim şirketinin iştirakleri ile birlikte işletmekte olduğu üretim tesisleri yoluyla piyasada sahip olacağı toplam pay, bir önceki yıla ait yayınlanmış Türkiye toplam elektrik enerjisi kurulu gücünün yüzde 20’sini geçemez denirken, kamu kesimi için böyle bir sınırlama getirilmiyor.
Dağıtım şirketlerine, bölgelerinde başka perakende satış şirketleri bulunsa dahi, lisanslı olarak perakende satış hakkı tanınıyor. 4046 sayılı Kanun çerçevesinde yapılan özelleştirmeler sonrasında elektrik dağıtım tesislerinin iyileştirilmesi, güçlendirilmesi ve genişletilmesi için yapılan yatırımların mülkiyeti kamuya bırakılıyor. Serbest tüketiciler için gereğinde özel hat çekilmesini öngören taslak, özel direkt hat tesis edilmesinin tüketicinin tedarikçisini seçebilmesine engel oluşturmayacağını da hükme bağlıyor.
Özel sektör toptan satış şirketlerinin piyasa payını yüzde 10 ile sınırlandıran taslak, elektrik ithalat ve ihracat faaliyetlerinin, Bakanlık görüşü doğrultusunda, uluslararası enterkonneksiyon şartı oluşmuş ülkelerle ve Kurul onayı ile yapılmasını öngörüyor. Organize sanayi bölgelerine şirket kurma şartı aranmaksızın, lisans almak koşuluyla üretim ve dağıtım yapma hakkı tanıyor.
Yenilenebilir enerjide 200 kW (kilovat) kurulu güce kadar şirket kurmaksızın ve lisans almaksızın ayrıcalık getiren tasarı, rüzgâr enerjisine dayalı üretim tesisi kurmak üzere yapılmış ve yapılacak olan başvuruların değerlendirilmesi yöntemini tanımlıyor. Bu konuda trafo bağlantısı için TEİAŞ’ın değerlendirmesini öne çıkaran yöntem, 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu kapsamında inceleme ve değerlendirme öngörüyor. Koşulları sağlayan tüzel kişiler arasında, TEİAŞ’a her yıl ödenecek en yüksek katkı payı teklifine dayalı ihale yapılması için, yine TEİAŞ’a yetki veriyor.
Taslağın yukarıda da sözünü ettiğimiz kanuna yeni eklenmesini öngördüğü Ek Madde 3, “Arz Güvenliği” başlığını taşıyor. Elektrik enerjisi arz güvenliğinin izlenmesinden ve arz güvenliğine ilişkin tedbirlerin saptanmasından, Enerji Bakanlığı’nı sorumlu tutuyor. TEİAŞ, yine Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planı’nın hazırlanmasından sorumlu olacak. EPDK ise, lisans verilen üretim tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin alınmasından sorumlu sayılıyor. Taslak, gerekli kurulu gücün yedek kapasite ile oluşturulmasını öngörüyor. Arz güvenliğinin izlenmesi ve değerlendirilmesi kapsamında, Bakanlık tarafından saptanacak kamu elektrik üretim şirketlerine gerekli üretim tesisi yapma görevi dahil, diğer tüm tedbirleri almaya Bakanlar Kurulu yetkili kılınıyor.
Taslağın getirdiği bir hüküm de, TETAŞ’a olağan koşullara bağlı olmaksızın, lisans sahibi tüzel kişilere ait mevcut veya işletmeye girecek üretim tesislerinin üretimlerinin satın alınması için süresi 31 Aralık 2012 tarihini geçmeyecek şekilde, alım sözleşmesi yapma istisnası. Ayrıca, taslağın 2012 yılı sonuna kadar getirdiği bazı teşvikler de var. Üretim ve otoprodüktör lisansı sahibi tüzel kişilere, üretim tesislerinin işletmeye giriş tarihlerinden itibaren, 2012 yılı sonuna kadar iletim tesisi sistem kullanma bedellerinden yüzde 50 indirim yapılması bunlardan biri. Bir diğeri de, 2012 yılı sonuna kadar işletmeye girecek üretim tesislerinin yatırım döneminde, üretim tesisleriyle ilgili yapılan işlemler, düzenlenen kağıtlar damga vergisi ve harçlardan müstesna tutuluyor. Bu arada 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na geçici 5’inci madde eklenerek, vergi istisnaları getiriliyor.
Hazırlanıp Bakanlar Kurulu’na sunulan taslak, elektrik piyasasından başka Doğalgaz Piyasası Kanunu’nda öngördüğü değişiklikle, BOTAŞ’a daha önce getirilmiş olan “yeni doğalgaz alım sözleşmesi yapamaz” hükmü, LNG ithalatı için kaldırılıyor. Bunların dışında Petrol Piyasası Kanunu’nda, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun’da, Enerji Verimliliği Kanunu’nda, İmar Kanunu’nda, Mera Kanunu’nda, Orman Kanunu’nda enerji tesisleriyle ilgili getirdiği değişiklikler ve yeni düzenlemeler var. Biz burada elektrik piyasasına getirdiği temel değişiklik ve yeni düzenlemeleri özetle toparlamaya çalıştık. Tabii, bu taslağın TBMM ilgili Komisyonlarında ve Genel Kurulu’nda ne gibi değişikliklere uğrayacağı, yatırımcılar açısından yeterli bulunup bulunmayacağı sırası geldikçe, gelecekte ele alacağımız konular olacak.
NÜKLEER SANTRALLERİ YAPACAK FİRMA SEÇİMİ YÖNETMELİĞİ NEDEN ÇIKMADI, TASLAKTA NE VAR?
5710 sayılı Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji satışına İlişkin Kanun 9 Kasım 2007 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş, 21 Kasım 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmişti. Yasanın 3’üncü maddesinin 2’nci bendinde, “TAEK, Kanunun yürürlük tarihinden itibaren nükleer santral kurup işletecek şirketlerin karşılaması gereken ölçütleri bir ay içinde yayınlar” deniliyordu. Nitekim, kendisine verilen görevi gecikmesiz yerine getirerek, 19 Aralık 2007 tarihinde TAEK, “Nükleer Santral Kurup İşletecek Şirketlerin Karşılaması Gereken Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Ölçütleri” başlıklı metni yayınladı.
TAEK’in ölçütleri; nükleer güvenlik, lisanslama, reaktör tipi, santral ömrü, teknolojik sınanmışlık, yakıt teknolojisi, yerli katkı, işletme deneyimi ve elektrik çıkış gücü olmak üzere dokuz maddede toplanmıştı. Temel ölçütlere göre; her bir ünitesinin net elektrik gücünün 600 MWe (megavat-elektrik) üzerinde bulunması, sınanmış yakıt teknolojisini kullanması şartı koşulmuştu. Doğal uranyum ve zenginleştirilmiş uranyum kullanan reaktörlerin değerlendirmeye alınacağı belirtilerek, doğal uranyum kullanan basınçlı ağır su ve zenginleştirilmiş uranyum kullanan basınçlı hafif su ile kaynar hafif sulu reaktör tiplerinden olması isteniyordu. Santralin tasarım ömrü en az 40 yıl istenirken, kanıtlanmış teknolojik yenilikleri kapsaması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) normlarına uyması, diğer isteklerdi. Lisanslanması için saha şartlarından kaynaklanan gerekler ve şartlar dışında, tasarımcı ülkenin yürürlükteki güncel nükleer güvenlik mevzuatına uygun olması aranıyordu.
5710 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesinin 3’üncü fıkrası ise, “Bu Kanuna göre yapılacak nükleer güç santralleri için yarışmaya katılacaklarda aranacak şartlar, şirketin seçimi, yer tahsisi, lisans bedeli, altyapıya yönelik teşvikler, seçim süreci, yakıt temini, üretim kapasitesi, alınacak enerjinin miktarı, süresi ve enerji birim fiyatını oluşturma usul ve esasları, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra iki ay içerisinde Bakanlık tarafından hazırlanacak ve Bakanlar Kurulunun onayı ile yürürlüğe girecek bir yönetmelikle belirlenir” diyordu. Burada zikredilen Yönetmeliğin 21 Ocak 2008’de yürürlüğe girmesi gerekiyordu. Sonra bu tarih 21 Şubat 2008 olarak belirtildi, ama yasa çıkalı üç ay dolmasına rağmen, bugün için Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılmış böyle bir yönetmelik ortada yok.
Bakanlar Kurulu’nun Nükleer Santraller Yönetmeliği’nin zamanında çıkarılmaması, iyi olmamıştır. Geçmişte 1965-2000 arasında, ikisi ihalesiz, ikisi ihaleli olmak üzere dört defa nükleer santral girişimi yapan ve dördü de iptal olan Türkiye’de nükleer santraller macerası göz önüne alınırsa, Bakanlar Kurulu Nükleer Santral Yönetmeliği’nin gecikmesi, bu işe niyeti olan ve katılmayı düşünen santral tedarikçilerinin ve yatırımcıların oluşturdukları, henüz resmen açıklanmamış konsorsiyumların yine olumsuz düşünceye kapılmalarına neden olacaktır. Peki ne oldu da çıkmadı, çıkarılamadı? Yoksa, hiçbir hazırlık yapılmadı mı? Hayır öyle değil. Hazırlanmış bir yönetmelik var. Bu yönetmelik görüş alınmak üzere Hazine’ye, Devlet Planlama Teşkilatı’na ve Sayıştay’a gönderilmiş bulunuyor. Sayıştay’ın görüş bildirmeden önce Hazine ve Devlet Planlama Teşkilatı görüşlerini görmek istediği ifade olunuyor. Geciken yönetmelik, Hazine, Devlet Planlama Teşkilatı ve Sayıştay bürokrasisine takılmış durumda.
Nükleer santral yapımında Devlet Planlama Teşkilatı’nın görüşünün istenmesi olağan. Hazine ve Sayıştay görüşlerinin istenmesinin nedeni ise, hazırlanan yönetmeliğin devlet teşviklerini içeriyor olması. Sayıştay’ın enerji sektöründe gereksiz ve yersiz müdahale imajı var. Bu olumsuz imaj, önce 6326 sayılı Petrol Kanunu’na göre kâr ve sermaye transferindeki kur farkı sorunundan çıkmıştı. Yıllarca Danıştay’da çözülemedi. Ardından ikinci bir olumsuz imaj, Yap-İşlet-Devret projeleri için hazırlattığı ve zamanında çok tartışılan Sayıştay Raporu oldu. Yatırımcı tedirgin edildi. Şimdi, nükleer santral yatırımı Sayıştay’a mı takılıyor endişesi doğdu. Umarız, bu sefer konu böyle bir olumsuzlukla karşılaşmaz.
Bakanlar Kurulu’nun henüz resmen onaylanmamış yönetmeliği, konuyla ilgili yerli ve yabancı yatırımcı kuruluşların elinde taslak olarak bulunuyor. “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Kapsamında Tekliflerin Yapılması ve Değerlendirilmesi ile Teşvikler Hakkında Yönetmelik” taslağı 4 bölüm ve yürütme maddesi ile birlikte 9 maddeden oluşuyor. Birinci bölümde yönetmeliğin amacı; “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun’a göre yapılacak nükleer güç santralleri için yarışmaya katılacaklarda aranacak şartlar, şirketin seçimi, yer tahsisi, lisans bedeli, altyapıya yönelik teşvikler, seçim süreci, yakıt temini, üretim kapasitesi, alınacak enerjinin miktarı, süresi ve enerji birim fiyatını oluşturma usul ve esaslarını belirlemektir” deniliyor. Bu bölümde ayrıca kapsam, hukuki dayanak ve tanımlar açıklanmış.
Yönetmeliğin “Teşvikler” başlıklı ikinci bölümünde üç teşvik sıralanmış: Elektrik enerjisi alım garantisi, yer tahsisi ve altyapıya yönelik teşvikler. Aslında bunlar yasadan gelen teşvik hükümleri. Burada herhangi bir sayısal mali boyut konulmadığı için soyut nitelikteki bu teşviklere, Hazine ve Sayıştay’ın olumsuz görüş bildirmesi söz konusu olamaz herhalde.
Yönetmeliğin, “Yarışma usul ve esasları” başlıklı üçüncü bölümünde; yarışmaya konu üretim kapasitesi 4000 +/- %25 MW nominal toplam kapasite olarak açıklanırken, 31.12.2020 tarihinden önce işletmeye girecek santraller için ve alım garantisi verileceği ve bu garantinin 31.12 2030 tarihini geçemeyeceği belirtiliyor. Teklif edilecek miktarın tamamının TETAŞ tarafından alınması öngörülüyor. Aktif elektrik enerjisi birim satış fiyatını oluşturma usul ve esasları bendinde, “Teklifler, santralin alım garantisine esas yıllara sâri elektrik enerjisi üretim miktarlarını ve kWh başına aktif elektrik enerjisi birim satış fiyatlarını içerecektir” deniliyor.
Üçüncü bölümde ayrıca yarışma süreci ile ilgili usul ve esaslar, şartnamede ve sözleşmede yer alacak asgari hususlar, Yarışma Komisyonu’nun oluşturulması ve tekliflerin değerlendirilmesine ilişkin esaslar sıralanmış. Teklif dokümanlarının içeriğinde; TAEK ölçütlerine uygunluk ile ilgili bilgi ve belgelerin, teklife esas yıllara sâri kWh cinsinden aktif elektrik enerjisi üretim miktarlarının ve aktif elektrik enerjisi birim satış fiyatlarının bulunması isteniyor.
Tekliflerin önce TAEK tarafından kendi ölçütlerine göre değerlendirileceği, bu değerlendirmeyi kazananların ise, TETAŞ tarafından, teklif fiyatları ve üretim miktarlarına göre, ödemeler ve üretim miktarlarının net bugünkü değerleri kullanılarak bir değere indirgenmiş birim satış fiyatlarının karşılaştırılmasıyla değerlendirileceği, Komisyon tarafından en uygun teklifin belirlenerek seçileceği açıklanıyor.
Yönetmeliğin dördüncü bölümü çeşitli hükümleri içeriyor. Santralin frekans kontrolüne katılım mecburiyetini, tekliflerin kabul edilmemesi halinde teklif sahiplerinin hiçbir hak iddia edemeyeceklerini, yabancılık unsurunun varlığı halinde sözleşmeden doğacak ihtilaflarda tahkime gidilebileceğini hükme bağlıyor. Yürürlük ve yürütme maddesiyle son buluyor.
Şimdi yasa ve yönetmelikler (biri taslak olsa da) belli olduğuna göre, Türkiye nükleer santrali hangi ülkeden alacak? Türkiye’nin istediği nükleer santrali yapan kuruluşlar ve ülkeleri şöyle sıralamak mümkün: General Electric (ABD), Westinghouse (ABD), NPI – Areva (Fransa / Almanya), Mitsubishi (Japonya), Toshiba (Japonya), AECL (Kanada), KEPCO (Güney Kore), Atomstroiexport (Rusya). Bunların hangisinden alabiliriz dersiniz? Nükleer yakıt, zenginleştirilmiş uranyum ithal edilebilecek ülkelere gelince; Fransa, ABD, Almanya-İngiltere-Hollanda ortaklığı, Japonya, Hindistan, Rusya ve Çin olarak görülüyor. Tabii burada ülke ve şirket seçimi serbest piyasa koşullarına göre değil, sadece rekabetle yapılamıyor, uluslararası ilişkiler ön plana çıkıyor.
Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
