![]()
Ocak ayı Türkiye’ye, “Laik Cumhuriyet’in modernite görünümü”ne ters düşen “türban” tartışmasını getirdi. Anayasa değişikliği ile bile sonuçlanabilecek bir tartışma değil bu. Çünkü türban, olsa da ne olur denilebilecek bir kıyafet aksesuarı değil ki!... Atatürk Türkiyesi’nin hazmedemeyeceği bir simge. Bu gelişme bir yerlere toslayarak mı son bulur, yoksa aklıselim mi galip gelir bilinmez!...
Peki, bu tartışma neden çıkarıldı? Üniversitelerde kız öğrenciler okuyamıyorlar diye çıkarıldığına inanmak safdillik olur. Çünkü, okuyabiliyorlar. Ama türbanla ortalık karıştırılırsa, üniversitelerimiz geçmişte olduğu gibi okunamaz hale de gelebilir. Türban konusu, Cumhuriyetin temel ilkeleri ile inatlaşmak, daha ötesi hesaplaşmak için mi çıkarıldı? Üniversitelerarası Kurul Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, türban harekatı için, “Bu 10 kasım 1938’de başlayan karşı devrimin en ciddi atağıdır” diyor. Bu atak hiç kuşkusuz üniversiteleri huzursuzluğa sürükleyecektir. Yine de kimse, Atatürkçülükle bütünleşmiş Cumhuriyetin temel ilkelerini değiştirebileceğini sanmasın!... Türkiye Cumhuriyetinin kişilere bağlı olmayan kurumlarının ve kurallarının yapısı buna geçit vermez. Gedik açabileceklerini sananlar varsa, yanılırlar, ne yazık ki Türkiye yaşatılacak bunalımdan yara alır. Korkumuz bu.
AK Parti’nin tabanına göz kırpması, yaklaşan mahalli seçimlere birikim sağlamaya çalışması anlaşılır da, bu toz dumana bürünen ortamda MHP’nin tutumuna ne demeli? Anlaşılan, MHP 2002 seçimlerinde niye parlamento dışında kaldığını anlayamamış ve ondan gereken sonuçları çıkaramamış. Yükselen milliyetçilik ortamında tabanını geliştirmesi akla yatkın olan MHP’nin dinci tabana göz kırpması, ona pek bir şey kazandırmayacaktır, ama 2007 seçimlerinde aldığı oyların gerisine düşme trendini açacaktır. AK Parti’nin ise kendi tabanına göz kırpmaktan başka amacı yok mu? Türbanla örterek gözden kaçırmaya çalıştığı bir şeyler olmasın sakın!... Büyümesi sürüncemeye itilmiş ekonomi, pahalanan yaşam gibi…
TÜSİAD: TÜRBANIN SIRASI DEĞİL EKONOMİ TEHLİKEDE
Geçen ayki yazımızda, ekonomik büyümenin durakladığını vurgulamıştık. Türkiye büyümede, hem de 2007 yılında, henüz global dalgalanmanın yaşanmadığı ortamda ayağını sürür duruma geldi. 2008 yılının zor olacağı başlamadan belliydi. Daha ilk ayda ABD’den başlayan dalgalanmanın Türkiye’yi yakından etkileyebildiği görüldü. 24 Ocak’ta yapılan TÜSİAD’ın 38’inci Olağan Genel Kurulu’na, dünyadaki ekonomik dalgalanmanın yanısıra türban sorunu damgasını vuruyordu. Türkiye ekonomisinden gelen olumsuz sinyalleri gören TÜSİAD, “türban sorunuyla uğraşmak yerine ekonominin dinamiklerini güçlendirin” çağrısı yapıyordu.
Bakan Şimşek Türkiye ekonomisinin sağlam temeller üzerinde durduğunu söyleye dursun, Başbakan Yardımcısı Ekren, “Dalgalanmada en güvenli liman biziz” diye sıcak para çığırtkanlığı yapsın, Ocak ayının ikinci haftasıyla başlayan dalgalanmanın gösterdiği örtülemeyecek gerçekler var. Gayrisafi milli hasılasının yüzde 7’sini aşkın cari açık, ihracat gelirinin yarısını aşkın dış ticaret açığı ve aşırı borç yükü karşısında, Türkiye’de ekonomik payandaların hiç de güçlü olmadığı devlet sırrı değil. Görünen gerçek.
Piyasa ekonomisinde yatırımları yapması beklenen özel sektörün de açık pozisyonu olduğu biliniyor. Bu kırılgan yapı içinde, ekonomi büyümesini sürdürebilecek mi? Bakan Şimşek, ekonomi literatürüne yeni bir tanım getirdi; “Yumuşak Büyüme”. Davos’taki karamsar hava karşısında, “Bir yıllık büyümede yumuşama olacak diye kimse Türkiye’deki fırsatları bırakmaz” demiş. Bu sözünde üzerinde duracağımız iki nokta var. Birincisi, Yumuşak Büyüme (!) tanımına değinelim, herhalde büyüme ile büyümeme arasında gidip gelme olsa gerek. Mehter adımıyla ilerleyen büyümenin gerisi gibi bir şey yani!... İkincisi ise, “Türkiye’deki fırsatların bırakılmaması”, Allah korusun, kuşkusuz krizle iflasa gidecek, yok pahasına satılacak kuruluşları alma fırsatını yabancı sermaye kaçırır mı? Elbette kaçırmaz.
Nitekim, bakın Bakan Şimşek’in geldiği kuruluş Merrill Lynch, dalgalarla sarsılan dönemde ucuzlayacak varlıkların satın alınabilmesi için yatırımcılara nakitte kalmalarını öneriyor. Zaten yabancılar da borsadan kazandıklarını yüksek faizli Hazine kağıtlarına çevirerek, o satın alma gününe hazırlanıyor görünüyorlar. Değerli işadamlarımızdan, bilinmez bir suikasta kurban giden Üzeyir Garih, 2001 yılında Dünya Enerji dergisi için yaptığım bir panelde, aziz anısını saygıyla anarak aktarıyorum, şöyle demişti:
Üzeyir Garih: “Bir iş adamı üç topla oynar. Bunların iki tanesi lastik, bir tanesi taştır. Aynen bir cambaz gibi. Eğer lastik toplardan biri ayağı üzerine düşerse, oyun devam eder, böyle bir topun düştüğünün farkına bile varılmaz, ama eğer taş top düşerse, hele ayağının üzerine düşerse, ayağı da kırılır ve oyun da durur. Lastik toplardan birincisi kâr, ikincisi özvarlık, taş top ise, likiditedir. Ben çok batan adam gördüm, zararlı iş almaktan batan adamı çok az gördüm, çoğu çok kârlı işler almışlardır, fakat likiditeleri kafi gelmediği için de o işleri başaramamışlardır. Bence en önemlisi likidite, kâra bakmadan önce likiditeye bakmak lazım”.
Dünyada likidite krizi devam ediyor, bir hafta sonu toparlandı sanılan piyasalar, ertesi hafta başı yine dalgalanıyor. Döviz bir çıkıyor, bir iniyor. “Suprime Kriz” denilen bu bunalımın hemen geçmesi de beklenmiyor. Bu uzun sürecek ve likidite daralması getirecek bir kriz. Global ekonomide 500 milyar ile bir trilyon dolar arasında kredi ve likidite daralması söz konusu olabileceğine göre, Türkiye bundan sonra krediyi geçen beş yıldaki gibi kolay değil, zorlanarak bulacak ve kredi maliyetleri artacak. Lale Devri savurganlığı ile ekonomi yürüyemeyecek, yeniden ciddi bir mali disiplin gerekecek. Tabii ki burada önemli olan, kredi krizinin bir de siyasi çalkantılarla güven krizine dönüşmemesi. Çünkü, Türkiye politik krizlere karşı, iddiaların aksine istikrarlı değil, kırılgan yapıda.
ABD’nin ekonomik tsunamisi 2008’den itibaren tüm dünyayı yeni bir ekonomik döneme iterken, Türkiye’nin bunun dışında kalması beklenemez. Önemli olan Amerika’daki krizin durdurulması, ama bu da olanaklı görülmüyor. Nitekim, piyasaları sarsan dalgalanma için yatırımcı George Soros, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra karşılaşılan en büyük kriz” diyor. Resesyonun ABD ekonomisi için en büyük tehdit olduğunu da belirtiyor. Amerika’ya akacak petro-dolarların resesyonu engelleyebileceği söylenirken, orada da bir kritik eşik var. Petrol fiyatları bugün için cari kurla 89-91 dolar/varil olsa da, sabit kurla 1980’ler düzeyinde. Petrolün 100 doları aşması, Amerikan ekonomisi için de bir tehdit oluşturuyor ve resesyonu hızlandırabilir. Bu nedenle Başkan Bush, Ocak ayındaki Ortadoğu gezisinde petrolün 100 doların üzerine çıkmaması için Suudiler nezdinde girişimlerde bulundu.
Bu ortamda Türkiye 2008 yılında öncelikle makroekonomik istikrarı koruyacak politikalara devam etmek zorunda. Daha güçlü bir mali disipline de gerek var ve sonbaharda beklenen mahalli seçimler için bu disiplinden vazgeçilmemeli. Böyle bir ortamda politik kırılganlıklardan kaçınmak gerekiyor. Kısacası, politik kırılganlık oluşturmak marifet olmadığı gibi, çok da tehlikeli. Uzun döneme yönelik ekonomik perspektifleri hayata geçirebilmek, önce bugün için kriz ve darboğazları asgari hasarla atlatmaya bağlı. Türkiye doğrudan yabancı yatırımı çeken, dünya piyasalarına katma değeri yüksek ürün satabilen, küresel rekabet olanağı bulunan bir ekonomi olmak zorunda. Öyle ki, uluslararası sermaye, global üretim ve çağdaş teknoloji zincirinde bir halka oluşturabilmeli. Yeni ekonomik stratejileri ve mikro politikaları oluşturup uygulamak yerine, politik kırılganlıktan başka sonuç vermeyecek türban tartışmasının ve dayatmasının bir anlamı var mı ki?
PAHALANAN ENERJİ VE UNUTTURULMAK İSTENEN PİYASA
2008 yılına girerken devletin elektriğe ve doğalgaza zam yapmış olması, üzüntü verici ve maalesef acı bir gelişmedir. İster istemez, dar gelirli vatandaşı bir tabak aşından edecek, sanayiciyi rekabette zorlayacak bu zamma “insafsızca” diyenler haksız değillerdir.
Her şeyden önce, 2008 yılının Türkiye’sinde enerji zamlarının devlet eliyle yapılmış olması, Anayasasında “Hukuk Devleti” olarak tanımlanan yüce devletimizi yönetenler adına, başta tabii ki devletten sorumlu olan iktidar adına utanılacak bir iş diyemesek de, bu diyemeyişimizde iktidara değil, devlete olan saygımız önde gelir, ama yöneticilerin, hele hele enerji yöneticilerinin yüzünü güldürecek, güler yüzle söylenecek bir iş olmayıp, yüz kızartacak bir gelişmedir. Niçin?
Yedi sene önce, 2001 yılı Şubat ve Nisan aylarında iki tane piyasa kanunu çıkarıldı. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu. Bu iki kanunla kurulması öngörülen Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ve Kurumu (EPDK), altı yılı aşkın bir süre önce kuruldu. Amaç, elektrik ve doğalgazda devlet tekelinin yıkılarak, serbest piyasaların oluşturulması, işlerliğe kavuşturulması idi. EPDK’ya altı yıl için atanan ilk Başkan görev süresini tamamlayıp ayrıldı, 4 Ocak’ta EPDK’ya yeni Başkan atandı. Yani, EPDK’da bir başkanlık dönemi tamamlandı, ikinci başkanlık dönemi başladı. Altı sene önce 2002 Kasım ayında AK Parti iktidara geldi ve beş yıllık ilk seçim dönemini tamamladı, şimdi altıncı yılını sürdürüyor. Türkiye’de 22 Temmuz seçimleriyle altı ay önce gelen değil, altı yıllık geçmişi olan bir iktidar var. Bu altı yıllık süreçte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ise hiç değişmedi. İstenseydi geride kalan altı yıl içinde devlet tekeli ortadan kaldırılır, serbest piyasalar işlerliğe kavuşturulabilirdi, ama istenmedi.
İstenmediği için de, Mart 2004’de Yüksek Planlama Kurulu (YPK) kararıyla, 4628 sayılı yasa askıya alınırcasına, “Elektrik Enerjisi Sektörü Reformu ve Özelleştirme Stratejisi Belgesi” yayınlanmış, ancak bu belgeyi hazırlatan Bakanlığın kendisi öngörülen zaman çizelgesine uymamış, hedeflenen işleri zamanında yapmamıştır. Son dört yıl elektrik piyasası adına bir kez daha kaybedilmiştir. Elektrikte gündeme gelen dağıtım özelleştirmeleri, inandırıcı olmayan gerekçelerle gündemden düşürülmüş, üretim tesislerinin özelleştirilmesi ise hiç gündeme gelmemiştir. 22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra açıklanan “3 Aylık Eylem Planı”nda, “2004 tarihli Elektrik Sektörü Strateji Belgesi revize edilecek” deniliyordu, edilmedi.
Doğalgazda da serbest piyasaya gidecek yolda BOTAŞ’ın kontrat devirlerinin yapılmaması için direnilmiştir. Her biri 250 milyon metreküplük 64 lotun ihalesi üst üste ertelenmiş, olmayacak havası yaratılmış, neden sonra sadece 16 lot için sonuçlanan ihalede işler o denli yavaştan alınmış ve sürüncemeye itelenmiştir ki, hâlâ bu şirketler işlemleri tamamlamaya çalışmaktadırlar. Geri kalan 48 lot için yeni bir ihaleye gidilmesini ne bugünkü anlayışıyla Bakanlık ve ne de BOTAŞ istiyor. BOTAŞ’ın ayrıştırılması gündemde bile bulunmamaktadır. 3 Aylık Eylem Planında, “Doğalgaz için bir strateji belgesi çıkarılacak” deniliyordu, çıkmadı.
Türkiye’de enerji fiyatları arapsaçı konudur. Global piyasalardaki fiyatlardan daha pahalı kontratlarla ithal edilen gaz, iç piyasada siyasi tercihlerle düşük tutulan fiyatlar nedeniyle borç batağına saplanan BOTAŞ ve elektrikte aynı akıbete uğrayan TEDAŞ gibi kuruluşlar, hiçbir gerçek yanı olmamasına karşın iç kaynak kullanarak ithalat bağımlılığını azaltıyoruz, ya da kağıt üzerinde kalan gerçekte palyatif katkısı bile bulunmayan yenilenebilir enerji üretimini geliştiriyoruz teraneleri altında, zam yapmayacağız söylemleri birdenbire sönüverdi. Artık, yanlış enerji politikaları Maliye’nin ve Hazine’nin duvarına tosluyor.
Toslanan sadece bu değil, bu yıl başlaması beklenen, 2009’da kaçınılmaz olan “Elektrik Krizi” ile karanlık dönem, 2012’de son bulacak doğalgaz kontratları nedeniyle “Gaz Krizi” dönemi de tünelin ucunda görünen manzaralar. Beş-altı yıl önce Yap-İşlet-Devret ve Yap-İşlet santrallerini niye yapıldı diye sorgulayanlar, gazla boğuluyoruz diye doğalgaz bağlantılarını eleştirenler, o kriz dönemlerinde acaba rüzgâr elektriği ile mi aydınlanacaklar, güneşle mi ısınacaklar? Rüzgâr ve güneş, şimdi bir de jeotermal eklendi, yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde onca çalışma yapmış bir bilim adamı olarak bu konuları onlardan çok daha iyi biliriz, o birikimle diyoruz ki, bu kaynaklar bilmeyenlerin kafasını karıştırır, ama enerji politikasının yanlışlarını ve ülkenin enerji açığını örtemez, ucuzluk da getirmez.
Yedi yıl önce kanunları çıkarılan piyasalar işlerliğe kavuşturulsaydı, özelleştirmeler yapılsaydı, maliyet bazlı tarifeler ve serbest fiyat uygulaması getirilseydi, fiyatlar arz ve talebe göre dengelenerek piyasa koşullarında oluşabilseydi, bugünlerde yükselen fiyatlar yerine, fiyatlarda beklenen düşüşleri konuşur olabilirdik. Hele hele yeni enerji krizleri beklentimiz de olmazdı. AK Parti iktidarı bu konuda kendi programına bile uymamış, Türkiye’ye enerjide maalesef zaman kaybından ve sorundan başka bir şey getirememiştir.
HÜKÜMETİN BEŞ YILLIK EYLEM PLANINDA ENERJİ
Hükümet 22 Temmuz seçiminden sonra önce 3 aylık eylem planı yayınladı. Bu planda, üç ay içinde yapılabilecek işler olduğu gibi, yapılamayacak olanlar da vardı. Bu işlerden sadece “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun’un çıkarılması” gerçekleştirildi.
10 Ocak 2008 tarihinde “60. Hükümet Programı Eylem Planı” yayınlandı, bu eylem planının süresi hükümetin ömrüne bağlı. Beş yıllık olduğunu söyleyenler var da, biz o görüşe katılamıyoruz. Planda, ilgili bakanlıkların gerçekleştireceği 145 faaliyet ve ödevden söz ediliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 13 faaliyetten sorumlu tutulmuş. Eylem Planı’nın uygulama aracının da, her yıl yeniden hazırlanacak ve Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe girecek yıllık programlar olacağı belirtiliyor. Planın “Rekabet Gücünün Artırılması - RGA” bölümünde RGA-14 ve RGA-27 kod no'ları arasında yer alan 14 kalem faaliyet sıralanmış.
60. Hükümet Eylem Planı enerji faaliyetleri özet tablosu
|
Kod No |
Faaliyet |
Sorumlu Kuruluş |
|
RGA-14 |
Doğalgaz |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-15 |
Doğalgaz |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-16 |
Yenilenebilir |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-17 |
Enerji |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-18 |
Enerji |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-19 |
Nükleer |
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı |
|
RGA-20 |
Elektrik |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-21 |
Bölge |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-22 |
Elektrik |
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı |
|
RGA-23 |
Elektrik |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-24 |
Ulusal |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-25 |
Doğalgaz |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-26 |
Ceyhan’ın |
Enerji ve Tabii Kaynaklar |
|
RGA-27 |
Elektrikte |
TEDAŞ |
Sıralanan bu faaliyetlere ilişkin yapılacak işlem ve açıklamalar, işbirliği yapılacak kuruluşlar ayrı tablo halinde verilmiş. Burada yer alan 14 kalemin 14’ü de Türkiye’nin ihtiyacı olan işler de, “Niye beş sene önce böyle bir eylem planı yapmadınız, beş sene AK Parti için iktidar stajı mıydı?” diye sormak gerekir. Çünkü buradaki faaliyetlere konu olan sorunların hiçbirisi dün bilinmiyor değildi ve yeni ortaya çıkmadı. Örneğin RGA-23 kodlu, “Elektrik sektöründe rekabetçi bir piyasanın teknik altyapısının oluşturulması” faaliyeti, niçin beş yıl kaybedildikten sonra ödev olarak görülüyor? Yapılacak işlem açıklanırken söylendiğine göre, Elektrik Piyasası Yönetim Sistemi Projesi tamamlanacakmış, serbest piyasada elektrik enerjisi alım-satım işlemlerinin şeffaf olarak rekabete açık bir şekilde gerçekleştirilmesi, takip ve kontrolü amacıyla piyasa dengeleme ve uzlaştırma sistemi alt yapısı oluşturulacakmış. Biz orijinal metinde “tır” ile biten cümleleri “mış” ile bitirdik. Çünkü, gerçekten böyle bir niyetin olup olmadığı kuşkulu!... Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın beş yıllık karnesi “orta” bile değil, “kırık”. Diğer faaliyet ve açıklamalara da benzer eleştiriler getirilebilir.
TÜRKİYE VE GLOBAL NÜKLEER ENERJİ ORTAKLIĞI
Türkiye’nin nükleer enerjiye girmesi kaçınılmaz. Hükümetin de bu bilinçte olması elbette sevindirici bir olgu. Nükleer enerjiyi kullanmak, Türkiye’nin 1955’den bu yana gelen ulusal politikası. 2000 yılında son ihale iptal edilirken bile, o günkü hükümet bu politikayı reddetmiyor, yalnız santral yapımını yeni nesillere kayacak biçimde ötelemeyi amaçlıyordu. Bugün Enerji Bakanlığı’nın izlediği politikanın hatası, 2020-23 yıllarına dek öngörülen nükleer kurulu kapasitenin küçüklüğü. Buna AK Parti’nin politikası demek haksızlık olur, Türkiye’nin politikası ise hiç denemez, sadece bugünkü yöneticilerin ve bir ölçüde hükümetin politikası. Çünkü, AK parti’nin içinde yer alan enerji uzmanları da kurulmak istenen gücün yetersizliğini vurguluyorlar. Bir diğer eksiklik de, ulusal nükleer stratejinin ortaya konulmamış olması.
Türkiye 2020 yılına kadar bugün söylenen 4500-5000 MW kurulu güç yerine 10 bin MW’dan az olmayan bir gücü hedeflemeli. Bu kapsamda konuya eğilmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına enerji sorunu taşımamak için zorunlu. Böyle olunca da, Türkiye, kurulacak nükleer santrallere dışarıdan işlenmiş yakıt ithal etme yerine, yakıt üretme tesisleri kurmayı düşünmeli. Hemen belirtelim, nükleer enerji üreten ülkelerin hepsinde yakıt üretme tesisleri yok. 10 bin MW’lık kurulu güç de bu tesislerin fizibıl olması için yeterli değil. Ancak, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasını hedeflemiş Türkiye, yarınlarda kendi coğrafyamızda, bazı komşularımızda, Ortadoğu’da ve Avrasya’da kurulacak nükleer santrallere yakıt temin eden bir merkez durumuna getirilebilir. Türkiye’nin enerji üssü olması, petrol ve gaz boru hatlarından başka bunu gerektirir. Bu iş bölgede İran’a bırakılamayacak kadar stratejik ve önemli bir konudur.
Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (United States Department of Energy) tarafından Türkiye’ye, Global Nükleer Enerji Ortaklığı (Global Nuclear Energy Partnership - GNEP) önerildiği açıklandı. Bu öneri şu anda değerlendiriliyor. Bugün 19 ülke bu ortaklığa dahil, aralarında nükleer enerjiyi elektrik üretiminde kullanan da var, kullanmayan da. Daha temiz ve güvenli bir dünyada nükleer enerjiyi geliştirmeyi ve enerji güvenliğini amaçlayan bir ortaklık. Türkiye bu öneriyi stratejisi doğrultusunda değerlendirirken, o strateji nükleer santrallerden başka, yakıt üretim tesislerini de içermeli.
Türkiye ABD işbirliği ile uranyum zenginleştirme ve her türlü nükleer yakıt hazırlama (yarınlar için toryum da dahil olmak üzere) tesisler kurmak istese, bu tesislerden üretilecek yakıtları yine Türk-ABD işbirliği kapsamında nükleer kulübe yeni dahil olacak ülkelere pazarlamayı hedeflese, ABD buna karşı çıkar mı, yoksa destekler mi? Bu ABD desteği ile bir Ortadoğu projesine dönüşür mü?
ABD’deki dostlarımdan yararlanarak, bu konuda fikir üretebilecek bazı kişiler nezdinde yalın bir nabız yoklaması yaptım. Aldığım yanıtları topluca özetleyecek olursam, ilginç bir sonuç ortaya çıktığını göreceksiniz:
Eğer Türkiye böyle bir projeye somut olarak adım atarsa, ABD yönetimi karşı çıkmaz sessiz kalır ve Amerikalı nükleer sanayii şirketlerine yol açmaya çalışır. Ancak, Kongre ve Türkiye’yi izleyerek gittikçe Batı’dan uzaklaştığını hatta politik İslam’a yanaşarak o anlamda İslamlaştığını düşünen Amerikan köşe yazarları ve bazı stratejistler, think-tank kuruluşları vs büyük reaksiyon gösterirler. İsrail de bu girişimden rahatsızlık duyar, ama bunu açık açık söylemez. İsrail’in Amerika’ya giden yetkilileri, Türkiye’den uzun dönemde emin olmadıklarını Hamas ve İran’a yaklaşmasından endişe duyduklarını söylerken, nükleer kaygılarını da dile getirmeye başlarlar. Eğer, Türkiye güven verici bir şekilde somut noktaya gelirse, böyle büyük bir projeyi başarabilir.
Bu proje tabii ki yalnızca Türkiye’nin kaynaklarına dayalı olmayacak, dünya piyasasından ve bazı dost ülkelerden temin edilecek nükleer hammaddeler kullanılacaktır. Özellikle coğrafyamızdaki kaynakları barışçıl amaçla enerji üretimine yönlendirici bir politikanın ABD desteği ile uygulamaya sokulması, 21’inci yüzyıl Türkiyesi’ne yakışan iş olacaktır. Bölgemize ve insanlığa da bir katkı sağlayacaktır. Eğer türbanla örtülmek istenen başların beyinleri dumura uğratılmazsa, Türkiye niçin böyle işleri başaramasın ki? Ama bugün için, “Güney Akım karşısında Nabucco projesini canlandırmak için atağa kalkamayan yönetimden çok şey bekliyorsun Hocam” diyecek olan okurlarım gibi, ben de bunu başarabilecek yönetimi pek göremiyorum ya. Enerji diplomasisi söylemekle olmuyor ki!...
Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
