
- Dünya ekonomik durgunluğu, Türkiye türbanı konuşuyor.
- Tek başına iktidarın 6. yılında gündemin ana maddesi türban.
- İş dünyası hükümetten mikro reform programı bekleye dursun, hükümet uygulanmakta olan ekonomik programın canlı bir organizmaya dönüştüğü, sürekli değiştiği görüşünde.
- Büyüme hızla düşüyor, mali disiplin gevşiyor, enflasyon kıpırdadı, cari açık ürkütüyor.
- Hükümetin her fırsatta dile getirdiği son 5 yıllık büyüme performansı öteki ülkelerle kıyaslanınca düşük kalıyor.
Türkiye ve dünya gündeminin son dönemde giderek farklılaşması, ülkemizin bir türlü aşamadığı iç sorunlarına daha fazla odaklandığını gösteriyor. Ülke gündemindeki tartışma konuları, ana işlevi ülkenin yaşamsal sorunlarına çözüm üretmek olan siyaset dünyasının, iktidarıyla, muhalefetiyle, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren küresel gelişmeleri nasıl ıskaladığını ortaya koyuyor.
ABD kaynaklı küresel ekonomide durgunluk tehdidi, 2008’in ilk ayına damgasını vurdu. Finans piyasalarının kaleleri durumundaki dev kuruluşlar, bankalar, bilançolarına inanılmaz büyüklükte zararlar yazdılar. Yaşanan bu sarsıntıya kaynaklık eden ABD’deki mortgage krizinin maliyeti ise, henüz tam olarak ölçülebilmiş değil. Maliyetin 500 milyar doları aşabileceği öne sürülüyor.
KRİZİN BOYUTLARI VE TÜRKİYE
Yaşanan gelişmelerin kaygı verici olduğu, tüm dünya ekonomilerini etkileyeceği, ancak en fazla az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri etkileyeceği (dolayısıyla Türkiye’yi), BM Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş ve IMF Başkanı Dominique Strauss Kahn tarafından tüm dünyaya ilan edilmiş durumda. Bütün dünya özellikle gelişmiş ülkeler ekonomik durgunluğa çare arama derdinde yatıp kalkarken, Türkiye siyaseti ağırlıklı farklı bir gündeme savrulmuş bulunuyor.
Son 5 yılda küresel ekonominin konjonktürel nimetlerinden diğer ülkelerle birlikte sonuna kadar yararlanan Türkiye’de siyaset dünyası ülkemizde ve dünyada sanal bolluk ve refah döneminin sona ermekte olduğunu tartışamıyor.
Piyasaların son 10 yılda yaşadığı altın çağının baş aktörü “para sihirbazı” unvanıyla anılan George Soros bile, Financial Times’da yayımlanan makalesinde yaşanan son dalgalanmayı “son 60 yılın en kötü piyasa krizi” olarak tanımladı. Soros, mevcut finansal krizin ABD'deki konut piyasasındaki bir köpük tarafından tetiklediğini anımsatarak, bu krizin bazı açılardan İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana 4 - 10 yıllık aralıklarla meydana gelen krizlere benzemekle birlikte, aralarında büyük bir fark bulunduğunu yazdı. Soros’a göre mevcut kriz, uluslararası rezerv birimi olarak dolara dayalı bir kredi büyüme döneminin sonu anlamına geliyor.
Küresel ekonominin nabzının attığı 23 - 27 Ocak’taki Davos toplantılarında dünya liderleri, önemli küresel ekonomi aktörleriyle ekonomik krizi tartışırken, hükümetin sorumlu bakanları “bize bir şey olmaz bunlar gelip geçicidir” havasındalar. Hatta bu krizin Türkiye’deki cazip faizler nedeniyle yeni fırsatlar getirebileceğini bile düşünüyorlar. Küresel gelişmelerin Türkiye’ye yapabileceği etkileri tartışmaya çalışanlar da kriz tellalı olarak görülüyor. Böylelikle, kendisine yönelik her türlü ve her alandaki eleştiriye “seçimin galibiyim yüzde 46 aldım” diyerek yanıt veren ve tartışma ortamını baştan bitiren hükümet. Türkiye’yi hızla dünya gündeminden koparıyor.
Dünyada ve Türkiye'de çok uzun süredir devam eden sanal bolluk ve rehavet döneminin sonuna geldiği en güvenilir uzmanlarca dile getiriliyor. Yaşanan dalgalanmalar, bazı uzmanlarca uzunca süredir beklenen, gerçek değerlere dönme yolunda bir “düzeltme hareketi” olarak görülüyor.
Bu küresel tusunaminin sadece finans piyasalarıyla sınırlı kalmayıp ülke ve dünya politikalarında önemli paradigma değişikliğine yol açacağı da beklentiler arasında.
Üretimi artırmadan kazanma, üretilmiş değerleri neyi temsil ettiği tam olarak bilinemeyen kağıtlara dönüştürerek kazanma dönemi bitiyor.
Türkiye'nin de artık 2001 krizinden bu yana rötuşlarla sürdürdüğü ekonomik politikaları bırakıp, kapsamlı mikro ekonomik reformları bir an önce uygulamaya geçirmesi çok önemli. Siyasi irade güçlü parlamento desteğine rağmen ekonomide ulusal potansiyeli harekete geçirecek, küresel etkilere uyum sağlayacak, özgün politikalar üretmenin çok uzağında. Türkiye ana gündemini oluşturan başta türban olmak üzere küçük siyasi hesaplaşmaları bir yana bırakıp bir an önce daha fazla iş ve aş yaratacak ekonomik dinamizme kavuşmalı.
SİYASET NE İÇİN YAPILIR?
2007 yılına siyaset ve siyasetçiler damgasını vurdu. Yeni girdiğimiz 2008 yılı ise, taşıdığı gündem maddelerine baktığımızda şimdiden siyasetçilerin yılı olmaya aday. Başta AKP olmak üzere tüm siyasi partiler 2009 Mart’ında yapılacak yerel seçimler için şimdiden örgütlerine seçim startını verdiler bile.
İşte tam bu noktada siyaseti, siyasetçilerimizi ve giderek siyasete yön veren seçmenler olarak kendimizi, ülke ekonomisinin daha iyiye nasıl gidebileceği kaygılarıyla objektif kriterlere göre eleştirmenin tam sırası.
Siyasetçilere sormamız gereken soru ise çok basit; “siyaset ne için yapılır?”
Bir ülkede siyaset neden yapılır?; o ülke toplumunun daha rahat, daha huzurlu yaşaması, iş ve aş kaygısını daha az hissetmesi, ülkenin geleceği çocuklarımıza gelecek nesillere daha iyi bir toplum düzeni bırakmak için yapılmaz mı? Farklı siyasi toplulukların, farklı farklı çözüm önerileriyle bu hedefe en kısa yoldan nasıl ulaşılacağının yarışı içinde oldukları var sayılmaz mı?
Teorik olarak bu soruların hepsine hemen “Evet” yanıtını yapıştırabiliriz. Hele söz konusu olan toplum düzeninin kökleşmiş siyasi geleneklerle “demokratik-parlamenter” bir sisteme dayanmış olması halinde bu soruların ortaya atılıp tartışılması bile anlamsızdır.
Çünkü, siyaset çözüm üretmek için vardır. Sorunların tespitindeki isabet, önerilen çözümlerin inandırıcılığı ve uygulama kararlılığı siyasete yol verir, iktidar yolunu açar.
İşte onun için siyasi partiler demokrasilerin “vazgeçilmez unsurları”dır.
Ülke insanlarına daha fazla iş ve aş üretecek siyaseti ve bu siyaseti yaşama geçirecek düzeni gerçekleştirecek olan siyasi partilerdir.
Türkiye’deki seçmenler olarak, parti farkı gözetmeksizin temel sorunlara çözüm üretmesini beklediğimiz siyasete ve siyasetçilere yüklediğimiz içi boş, tanımlar, kavramlar, unvanlar bizleri takipçisi olmamız gereken asıl toplumsal hedeflerden giderek uzaklaştırıyor. İktidardayken sonsuzluğu yakalamış hissine kapılan liderler, siyasetçiler, siyasi partiler gelip geçiyor, ancak toplum, dönüp dolaşıp benzer sorunlarla boğuşmak zorunda kalıyor.
HÜKÜMETİN YENİ EKONOMİK PROGRAM HAZIRLAMA NİYETİ YOK
Piyasalarda yaşanan çalkantı hükümetin uyguladığı ekonomik programın daha derinlemesine tartışılmasına neden oldu. Bir süredir 2001’den bu yana uygulanan ekonomik programın artık işlevini yitirdiğini ve üretim, istihdam artışı odaklı mikro reformlar öngören yeni bir ekonomik program beklentisini daha yüksek perdeden dile getiren TOBB ve TÜSİAD’a yanıt Davos’tan geldi.
Ekonomiden sorumlu Devlet bakanı Mehmet Şimşek, Davos’ta Türk medyasına yaptığı açıklamada, yeni bir programa gerek olmadığını, canlı bir organizmaya benzettiği mevcut programın değişikliklerle sürdüğünü vurguladı. Şimşek, “Program sürekli değişiyor. Canlı bir organizma gibi. Program değişmeye de devam edecek. Ama eleştiriye de açığız” dedi. Görüldüğü gibi, hükümet, IMF ile yola devam edip, etmemeye karar vereceği 2008 Mayıs’ından önce ekonomide bağlayıcı adımlar atmak niyetinde değil.
BÜYÜME HIZININ DÜŞMESİ VERGİ GELİRLERİNİ DÜŞÜRÜYOR
Son beş yılı, elverişli küresel iklimin etkisindeki bol döviz girişiyle ve bir defalık gelir sağlayan özelleştirmelerin bütçeye yansıttığı olumlu tabloyla deviren Türkiye, ekonomisinde makro ekonomik parametreler alarm vermeye başlamış görünüyor.
Büyüme hızı gerilemiş, enflasyon yeniden kıpırdamış, mali disiplinde sapma emareleri çoğalmış durumda. Kürsel gelişmeler, bugüne kadar döviz bolluğunda nasıl olsa finanse ediliyor denilerek fazla önemsenmeyen ve çığ gibi büyüyen cari işlemler açığını da iç ve dış kamuoyunda daha fazla göz önüne çıkardı. 2007 yılı sonu itibarıyla 36 milyar doları bulması beklenen cari açık, “Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı” olarak nitelenmeye başlandı. 2008 yılında ekonomide dış şoklara bağlantılı bir durgunluk içine girilmesi olasılığı halinde dolaylı vergilere dayalı bir maliye politikası uygulamanın bütçe hedefleri açısından ciddi bir risk yarattığı uzmanlarca dile getiriliyor.
TOBB bünyesindeki düşünce kuruluşu TEPAV tarafından hazırlanan raporda, 2008 bütçe hedefine ulaşılmasının uluslararası kriz, özelleştirmede tıkanma ve yaklaşan yerel seçimler riskleriyle karşı kaşıya olduğu ve hedefin tutturulmasının zor olduğunu açıkça belirtiliyor.
(Tablo 1: 2007-2008 Makro Hedefler)- TEMEL MAKRO HEDEFLER 2007-2008
KALKINMA YARIŞINDA TÜRKİYE: GELİŞMİŞ ÜLKELERLE ARAMIZDAKİ MESAFE KAPANMIYOR, AKSİNE AÇILIYOR…
Ekonomik hedefleri küresel sarsıntıların etkisinde irdelerken, Türkiye’nin uluslararası ekonomideki performansına bakmakta yarar var. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) DPT’nin yayımladığı “Uluslararası Ekonomik Göstergeler”i dikkate alarak yaptığı değerlendirmeye göre, Türkiye’nin son 26 yıldaki kalkınma performansı karamsar bir tablo oluşturuyor. Türkiye ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki kalkınma farkı azalmıyor, artıyor…
Ülkelerin kalkınma yarışındaki performansı, genellikle kişi başına milli gelirdeki uzun vadeli değişimin sonuçlarıyla değerlendiriliyor. DPT tarafından yayımlanan veriler bu konuda Türkiye açısından önemli sonuçlara ışık tutuyor.
Gelişmiş ülkelerle aramızdaki mesafe 26 yıl sonra ABD açısından 14 puan, Japonya açısından 51 puan, AB-15 açısından 20 puan artmış durumda.
Ülke bazında en yüksek düzeyle Türkiye arasındaki fark 10,8 kattan 16,3 kata çıkmış.
Öte yandan, AB-27’nin farkı 42 puan artırması, AB’ye üye olan ülkelerin bu sayede Türkiye’ye göre önemli bir büyüme avantajı yakaladığını gösteriyor. Örneğin, Romanya’nın kişi başına milli geliri 1980’de Türkiye’den 2 puan düşükken, 2006’da 3 puan öne geçti; Polonya aradaki farkı 2 puandan 62 puana yükseltti.
Genelde bu sonuçlara ulaşılırken, Türkiye’nin Almanya, Fransa, Belçika, İsviçre, Hollanda, İsveç ve Avustralya ile olan farkı azalttığı da tespit ediliyor. Ancak bu azalış, aramızdaki gelir uçurumu dikkate alındığında pek küçük kalıyor.
Yapılan analizlerden elde edilen ikinci önemli sonuç, büyümede ön plana çıkan ülkelerin, esnek işgücü piyasalarına sahip, ulusal rekabet gücü politikası uygulayan ülkeler olduğu gerçeği...
TİSK, çarpıcı verilerle ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ülkemizin ihracata ve sanayinin hem büyütülmesine hem de uluslararası rekabet gücü artışına dayalı, agresif bir büyüme stratejisi benimsemesi gereklidir. Ulusal vizyona odaklı yeni bir sanayi politikası, aktif istihdam, güvenceli esneklik, mesleki eğitim ve inovasyon/ARGE reformları, büyüme stratejisinin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmelidir. Gelişmiş ülkeler ligine çıkılması; kişi başına milli gelirin hızla artırılması ve işsiz kitlelerin nitelikli istihdama kavuşturulması, ancak bu sayede mümkün olabilecektir.”
Tablo 2: Ülkelerin Kişi Başına Milli Gelirinde Türkiye’ye kıyasla değişim 1980-2006
Not: Negatif puanlar değişimin Türkiye lehine olduğunu ifade etmektedir.
(1) 1998 verisi
(2) 2005 verisi
Kaynak: DPT, Uluslararası Ekonomik Göstergeler
Maruf BUZCUGİL
ansesNet haber ajansı
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
