
İKİ BÜYÜK TEHDİT: BÖLÜCÜLÜK VE İRTİCA
Türkiye’ye yönelik tehditler, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de yer almakta, bölücülük ve irtica, bu tehditlerin başında gelmektedir. Ülkenin varlığını, bütünlüğünü, üniter yapısını muhafaza etmesi ve bu kapsam içinde demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışını koruyabilmesi için kendisini tehditlere karşı savunması gerekmektedir. Halen bölücülük ve irtica, ülkeyi dönüştürmek için adeta birbiriyle yarışırcasına etkinliğini sürdürmektedir. Bölücülerin hedefi, ülkeyi öncelikle etnik temelde ayrıştırmak, irticacıların hedefi de, ülkeyi, “ılımlı İslam” kavramı ile İslami yaşam tarzına dönüştürmektir. Her iki düşünce de, kendi siyasi çıkarları istikametinde dış güçler tarafından desteklenmektedir.
İRTİCAİ HAREKET TERÖR ALTINDA KAMUFLE OLUYOR
Türkiye’de bölücülük hareketi, etnik esaslı Kürtçülük faaliyeti olarak hem siyasi alanda hem de terör alanında sürdürülmektedir. Ancak, terör sansasyon yarattığı ve acı verdiği için gündemin birinci sırasını işgal etmekte ve Türkiye enerjisinin neredeyse tamamını terörün sona erdirilmesine yönlendirmekte ve harcamaktadır. Dolayısıyla siyaset alanında yapılmakta olan bölücülük ve ülkeyi İslami yaşam tarzına dönüştürme faaliyetleri ön planda yer almamakta, bir şekilde terörden dolayı kamufle olmaktadır. Bu durum, siyaset yolu ile bölücülük yapanlar ve dinciler tarafından bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Bu analizde esas itibariyle PKK terörü, buna paralel olarak konunun temelini teşkil eden bölücülük ve bu konuda alınması gereken tedbirler ortaya konmaya çalışılacaktır.
TERÖR KÜRTÇÜLÜĞÜN ARACI
Terör bir amaç değil, bir araçtır. Bu nedenle terörün azalması veya bir müddet için gündemde olmayacak seviyeye kadar gerilemesi, bu konuda ve bunun özünde bir sonuç alındığı şeklinde algılanmamalıdır. Her terör örgütünün bir siyasi amacı olduğu gibi PKK terör örgütünün de bir siyasi amacı vardır. Bu örgütün siyasi amacı, Türkiye toprakları üzerinde bir Kürt Devleti kurmaktır. Bu nedenle terör, etnik esaslı bölücülük hareketinin, yani Kürtçülük politikasının bir aracı durumundadır. Bazı siyasetçilerin, aydın olarak isimlendirilen kişilerin ve kamuoyunun küçük bir bölümünün yanlış olarak ifade ettiği şekliyle Türkiye’de bir Kürt Sorunu yoktur. Bu ifade bazıları tarafından kasıtlı olarak, bazıları tarafından da bilgisizlik nedeniyle kullanılmaktadır. Türkiye’deki sorun Kürtçülüktür. Etnik ayırımcılık yapmak suretiyle bölücülüktür. Bu hareketin siyasi kanadı da, silahlı propaganda kanadı da aynı amaca hizmet etmek için faaliyetlerini yürütmektedir.
Kürtçülük hareketleri, Türkiye’de cumhuriyetin ilanından sonra, dış güçlerin de kışkırtması ve bazen de din kisvesi altında bir seri isyanlar olarak ortaya çıkmış ve her seferinde bastırılmıştır. 1970’li yıllarda sol bir hareket olarak başlayan, 1980 başlarında etnik esaslı bölücü/ Kürtçü hareket olarak şekillenen PKK terör örgütü de, 1984’ten itibaren başlattığı terör eylemleri ile ülke gündemine girmiştir. Başlangıçta ne olduğu fazla anlaşılamayan ve önemsenmeyen örgütün ciddiyeti, eylemlerin artması ile belirginleşmiş ve özellikle 1990’lı yılların başlarından itibaren örgütle kararlı bir mücadele dönemi başlatılmıştır.
1990-1995 yılları arasındaki mücadele son derece çetin geçmiş, 1995’ten itibaren örgütün gücü kırılmaya başlamış ve 1999 yılına gelindiğinde örgüt askeri olarak mağlup edilmiş ve asgari seviyeye noktaya getirilmiştir. Bölücü başının yakalanması ile örgütte bir müddet belirsizlik ortamı hâkim olmuş, daha sonra da yeni bir döneme girilmeye başlanmıştır. Bu dönemde Türkiye, Avrupa Birliği’ne (AB) aday ülke olmuş, 2002’den itibaren AB’den müzakere tarihi alabilmek için her türlü tavizi vermeye hazır bir ülke konumunda görünmüştür.
AB SÜRECİNDE BÖLÜCÜLERE VERİLEN DESTEK VE REHAVET
Özellikle bu dönemde AB, Lozan Antlaşması kapsamı dışında Türkiye’den, her etnik yapının bir azınlık olarak kabul edilmesini ve bunlara kolektif haklar verilmesini talep etmiş, konu gittikçe özellikle uluslararası ortamda siyasi platforma doğru taşınmaya başlanmıştır. Avrupa’nın Türkiye’deki bölücü hareketlere çeşitli yollarla destek vermesi ve iç siyaset açısından da konunun sadece terör olarak algılanması ve terörün de 1999-2004 arasında etkin olmaması, ülkeyi bölücülük ve terör açısından bir rehavet içine sokmuş, bu nedenle gerekli tedbirler alınmamıştır.
Terör/bölücülük/Kürtçülük konusundaki tehdide karşı tedbir alınmamasının yanında, tehdidin yanlış tespit edilmesinden dolayı, iç siyasette meselenin çözümü adı altında yapılan hatalar da, Kürtçülük ve bunun bir aracı olan terörün yeniden ortam bulmasına imkân yaratmıştır. Ancak terör örgütü, 1990’lı yıllarda yaptığı gibi sadece silahlı mücadele ile başarı sağlayamayacağı hususunda edindiği tecrübe, bölücü başının tecrit edilmesinin ortaya çıkarttığı yeni durum ve Türkiye’nin yeni bir döneme girmesinin yarattığı ortamı değerlendirerek stratejisinde değişiklik yapmıştır.
TÜRKİYE’NİN IRAKTAN UZAK TUTULMASI İLE KUZEY IRAK’IN ÜS OLMASI
Bu strateji değişikliği, 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve bu müdahalede Türkiye’nin ABD tarafından, isteklerine cevap vermediği gerekçesi ile Irak’ın yeniden yapılanması sürecinden ve Irak’ın kuzeyinde oluşturmayı düşündüğü düzenden tamamen uzak tutulması ile daha da güç kazanmıştır. ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdiği harekâtta, Irak’ın kuzeyini tamamen yerel Kürt gruplarına bırakması, kuzeyde boşluk oluşturmuş ve bu durum, terörün bölgede uygun ortam bulmasına imkân yaratmıştır.
Yukarıda belirtilen süreç içinde PKK’nın amacına ulaşmak üzere belirlediği ve takip ettiği stratejiyi, 2000 yılından önceki strateji, 2000 yılından sonraki strateji olmak üzere iki başlık altında mütalaa etmek mümkündür.
PKK’NIN 2000 ÖNCESİ STRATEJİSİ
2000 yılından önceki strateji; terör örgütünün yapısını gittikçe güçlendirmek, mevcudunu, silah ve teçhizatını arttırarak bir ordu gibi teşkilatlanmak, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yapacağı eylemlerle bölgedeki devlet otoritesini gittikçe zayıflatarak kendi otoritesini sağlamaktır. Bu yolla önce kurtarılmış sonra da koparılmış bölgeler oluşturmak, konuyu bir Kürt Sorunu olarak iç kamuoyuna ve uluslararası kamuoyuna taşıyarak ve özellikle uluslararası destek alarak bölgede federal/özerk daha sonra da bağımsız bir devlet oluşturmaktır. Sonrasında da sözde Birleşik Kürdistan’ın (Büyük Kürdistan olarak da isimlendirilir) kuzey parçasını oluşturmak ve bu oluşumun liderliğini yapmaktır.
PKK’NIN 2000 SONRASI STRATEJİSİ
PKK’nın 2000 yılından sonraki stratejisi; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olan Ulus-Devlet anlayışını yok etmek, üniter yapısını bozmak, Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk Ulusu ve Kürt Ulusu’ndan oluşan iki uluslu bir devlet haline getirmektir. Politik hedef yine aynıdır. İki uluslu yapıdan önce Kürt Federasyonu’na, daha sonra da Kürt Devleti’ne geçiş yapmaktır. Bu hususu gerçekleştirmek için hem iç hem de dış siyasi alandaki mücadeleye ağırlık verilmesi, bu konuda özellikle uluslararası destek sağlanması esas alınmıştır. Terörün, konunun iç kamuoyuna ve dış kamuoyuna taşınması için bir vasıta olarak kullanılması planlanmıştır. Ülkenin de, terörün vereceği zarardan kurtulmak için, onun siyasallaşması sürecinin önünün açılması için zorlanması hesaplanmıştır.
1999-2004 yılları arasında, özellikle 2002’den itibaren iç siyasi kaygılar ve bunun dış politikaya yansıtılması, AB konusundaki girişimlerde hassasiyetlere dikkat edilmemesi, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinde ortaya çıkan yeni durum, bu yeni durumun ürünü Irak’ın kuzeyindeki yerel yönetimin teröre olan desteği, devletleşme hevesi ve iç siyasetimize etkisi ve iç siyasetteki bölücü hareketler terörü yukarıdaki stratejiye hizmet edecek şekilde yeniden tırmandırmıştır. Bu duruma göre Türkiye; ABD tarafından desteklenen, AB tarafından dayatılan, Barzani yönetimi tarafından korunan, PKK tarafından icra edilen, iç siyaset tarafından da yürütülen dış destekli etnik esaslı bölücülük/Kürtçülük tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır.
TERÖR ACI VERİYOR, AMA ASIL TEHDİT BÖLÜCÜLÜK
Terör acı verdiği için dikkat çekmekte ve odak noktasına alınmaktadır. Terörün aşağıya çekilmesi ile her şeyin halledileceği sanılmaktadır. Asıl tehdidin bölücülük olduğu görmemezlikten gelinmekte, terörde elde edilebilecek göreceli azalma ile bu konunun üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. Ekim 2007’de terörün artması ve şehitlerin çoğalması sonucunda kamuoyunun tepkisi yükselmiş, ABD tarafından Türkiye’nin üç yıldır sınır ötesi operasyon yapmasını engellemek için ortaya atılan oyalama taktikleri artık sonuç vermez bir duruma gelmiştir.
Bu nedenle yönetim, TSK’nın sınır dışında harekât yapmasına imkân veren yetkiyi TBMM’den almak mecburiyetinde kalmıştır. Ancak yönetim, bu inisiyatifini kullanmak istememiş, konuyu diplomatik temaslarla çözmeyi tercih etmiştir. 5 Kasım 2007’de ABD’de yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde terörle mücadele amacıyla anlık istihbarat paylaşımı ve üst seviyede askeri koordinasyon mekanizması ön plana çıkmıştır. Bu yeni süreçte Türk Hükümeti de sınır ötesi operasyon konusunda TSK’ya yetki vermiştir. ABD Türkiye’ye istihbarat desteği vermeye başlamış, Irak hava sahasını TSK’ya açmıştır. Operasyonlar gerek sınır ötesinde, gerekse sınırlarımızın içinde büyük bir kararlılıkla ve başarılı olarak sürdürülmektedir.
TSK OPERASYONLARI İLE DEĞİŞEN DURUM
PKK terör örgütü beklemediği bir mevsimde ve şartlarda büyük darbeler almakta, TSK karşısında başarı ümitlerini kaybetme noktasına gelmektedir. TSK da, elindeki üstün teknolojiyi çok iyi kullanabilme imkân ve kabiliyetine ve eğitimine sahip olduğunu göstermektedir. Bu operasyonlar, PKK terör örgütünü etkisiz hale getirmenin yanında, Türkiye üzerinde kötü niyeti olanlar için de korku yaratmakta ve caydırıcılık etkisi göstermektedir. Bu sürecin taviz vermeden sürdürülmesinde yarar görülmektedir. Barzani yönetiminin operasyonlar konusunda gösterdiği tepkinin iç kamuoyundaki sarsılan itibarını kazanmaya yönelik olduğu ve ayrıca ABD dışişleri bakanı ile görüşmeyi reddetmesinin de ABD tarafından not edildiği düşünülmektedir.
AB ve diğer Avrupa ülkelerinin de PKK konusundaki düşüncelerinde de hızlı bir değişim gözlenmiştir. Bugüne kadar PKK konusunda Türkiye’yi haklı bulmayan Avrupa’nın, gelişen bu durumu değerlendirerek Türkiye’yi haklı bulan ifadelerine rastlamak mümkündür. Hatta Türkiye’yi bugüne kadarki sabrından dolayı kutlayanlar bile olmuştur. Buna rağmen Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Kürt Konferansını, Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren enstitü ve büroların varlıklarını devam ettirmesini, AB ilerleme raporundaki Türkiye’nin güvenliği aleyhindeki konuların ısrarla sürdürülmesini, göz ardı etmemek gerekir.
AB’NİN TEHDİT OLUŞTURAN ANLAYIŞI
Bilindiği üzere AB’nin etnisite ve azınlık konusundaki anlayışı ve politikası, Türkiye’nin kuruluş felsefesine ve Lozan Anlaşmasına uyum sağlamamakta, Türkiye’ye tehdit teşkil etmektedir. Bu durum, bölücülüğe, yani Kürtçülüğe siyaset yolunun açılacağı, Türkiye’nin kendi eliyle bölünmesine fırsat tanıyacağı anlamını taşır.
KÜRTÇÜLÜĞÜN SİYASALLAŞMA TEHDİDİ
Bir taraftan askeri tedbirler devam ettirilirken, diğer taraftan PKK terörünü aşağıya çekmek maksadıyla bir şekilde siyasallaşması için çareler arandığı, şiddeti terk ederek etnik esaslı bölücülük olan Kürtçülüğün, siyasi olarak yapılmasına imkân sağlayacak tedbirlerin demokrasi adı altında alınmasının yollarının arandığı anlaşılmaktadır.
Bu konuda yönetim tarafından, başta sivil anayasa adı altında çok kültürlülük anlayışını da içerecek şekilde yeniden hazırlanan anayasa olmak üzere, bazı uygulamaların yapılabileceği konusunda emarelere de rastlanmaktadır. Özellikle yeni Anayasa’nın Kemalizm’i, Atatürk Milliyetçiliğini, dolayısı ile Ulus-devlet anlayışını zayıflatması, ayrıca dinin siyasete alet edilmesi ve dış güçler tarafından Türkiye üzerinde uygulanması arzu edilen “Ilımlı İslam”a ortam yaratması hususlarında da kuşkular bulunmaktadır.
Gerek siyasiler, gerekse bazı sivil toplum örgütleri, bazı yazarlar, aydın olarak nitelendirilen bazı şahıslar ve ikinci cumhuriyetçi olarak anılan bazı kişiler tarafından dile getirilen, dağda terör yerine siyaset yolu ile sözde hak aramanın önünün açılacağına dair ifadelere sıkça rastlanmaktadır. Türk Ceza Kanunun 221. maddesinin genişletilmesi veya esnetilmesi gündeme getirilmiş olup, halen bu konuda kamuoyunun tepkileri ölçülmektedir. Bu konunun şehitlerin, gazilerin ve bunların yakınlarının ve ayrıca kamuoyunun vicdanında kabul görmesi mümkün değildir. Türkiye etnik esaslı bölücülük/Kürtçülük tehdidi ile karşı karşıyadır.
NE YAPILABİLİR?
Etnik esaslı bölücülük/Kürtçülük hareketi ve bunun bir parçası olan terörle mücadele konusunda alınması gerekli tedbirleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür.
İç tedbirler:
Devlet otoritesinin tam olarak sağlanması ve devam ettirilmesi:
Terörizmin amacı devlet otoritesini sarsmak, onu zayıflatmak, ortaya çıkacak otorite boşluğunu doldurmak veya bu durumdan istifade etmektir. Bu nedenle askeri tedbirlerle terör örgütü mutlaka etkisiz hale getirilmeli, başarı ümidi yok edilmeli, mücadele azim ve iradesi kırılmalıdır. Terör örgütünün yanında bunların işbirlikçileri ile de mücadele önemlidir. Etkin ve koordine edilmiş bir istihbarat, yurtiçinde ve sınır ötesinde yapılacak operasyonlar ve alınacak güvenlik önlemleri ile bu husus sağlanmalıdır. Yine aynı maksatla bölgeye en tecrübeli ve etkili bürokratlar atanmalı, devlet hizmetinde boşluk ve kesinti yaratılmamalıdır. Bölge halkı, bölgedeki görevliler ve bütün vatandaşlar kendini güvende hissetmelidir. Bu durum, halkın güçlü olan devletten yana tavır almasını sağlayacak, terör örgütünün ortam bulmasına imkân yaratmayacak ve halkın korku, baskı ve bezginlikten dolayı istemeyerek de olsa terör örgütüne desteğini kesecek, bazıları için varsa sempatisini de yok edecektir.
Yargının ve kanunların etkili kılınması:
AB uyum paketleri içinde birçok yasada değişiklik yapılmış, suç kapsamları ve cezalar azaltılmıştır. Terörle mücadele yasası yeterli değildir. Güvenlik güçlerinin yetkileri kısıtlanmıştır. Zaten uygulanmayan ölüm cezası tamamen kaldırılmıştır. Yargı süreci ağır işlemektedir. Bütün bu konular teröriste can güvenliğinin yanında cesaret vermektedir. Cezaların caydırıcılık etkisi kalmamıştır. Bu konuların devlet otoritesini sağlayacak ve caydırıcı olacak şekilde yeniden düzenlenmesine ihtiyaç vardır. Hatta ölüm cezasının, ihtiyaç kalmayıncaya kadar yeniden konması da gereklidir.
Bölgede eğitim seferberliği uygulanması:
Bölücü hareketlerin ve terörizmin bir sebebi siyasi olmanın yanında özellikle cehaletten kaynaklandığı bir gerçektir. Bu nedenle terörün halkı cahil bırakmak için öğretmenleri şehit etmesine ve okulları yakmasına şahit olduk. Eğitim birçok sorunu orta ve uzun vadede ortadan kaldıracak güçtedir. Öğretmenler mahallinden değil, diğer bölgelerden rotasyonla atanmalıdır. Mümkün olduğu ölçüde tecrübeli olması sağlanmalıdır. Onlara uygun imkân ve ortam yaratılmalıdır. Okullar elden geçirilmelidir. Yatılı bölge okulu uygulaması yaygınlaştırılmalıdır. (Ancak bölücülükle mücadele ederken bu sefer de dinci akımların oluşmasına da fırsat verilmemelidir.) Halk okumaya teşvik edilmeli, yönlendirilmelidir. Özellikle kız çocukları üzerinde durulmalıdır.
Türkçe kursları ve okul öncesi eğitim:
Aslında fazla da rağbet görmeyen ana dilin kursta öğretilmesi uygulamasından vazgeçilmelidir. Ana dil, adı üstünde anadan, babadan, kardeşten diğer bir deyimle ev içinde öğrenilir ve mahalli olarak konuşulabilir. Kursta öğretilecek esas dil Türkçe’dir. Türkçe öğrenen bölge halkı, sosyal hayata daha iyi adapte olabilecek, hastanede, postanede, okulda, belediyede, hükümet binasında, adliyede sıkıntısız bir şekilde iletişim kurma ve hizmet alma imkânına kavuşabilecektir. Bu nedenle arzu edenlerin öğrenmesi için Türkçe kursları açılmalı ve bu konu teşvik edilmelidir. Ayrıca çocuklar okula başladıklarında Türkçe bilmediklerinden, onlar için normal tedrisat uygulanamamakta, enerji Türkçe öğretmeye yönlendirilmek mecburiyetinde kalınmakta, bu durum öğrencilerin yetersiz eğitim almasına sebep olmaktadır. Bu nedenle bölgede ayrıca okul öncesi eğitim uygulaması faydalı olacaktır. Okul öncesi eğitimde, sosyal yaşantı ile ilgili çeşitli etkinliklerin yanında, Türkçe de öğretilmesi, öğrencilerin okula başlandıklarında müfredatı daha iyi takip etmelerine ve iyi eğitim almalarına imkân yaratacaktır.
Nüfus planlaması:
Türkiye’nin ortalama yıllık nüfus artış hızı %2 civarındadır. Büyüme hızı ise yıllara göre değişmekle birlikte son yıllarda ortalama %4-5 civarında seyretmektedir. Bu büyüme, mevcut nüfusun sosyal refah seviyesini yükseltmediği gibi, nüfus artışının ihtiyaçları olan istihdam, eğitim, sağlık gibi temel konuları da karşılamamaktadır. Türkiye’nin refahı için mutlaka nüfus artışını frenlemesi zarureti bulunmaktadır. Bu durum doğu ve özellikle güneydoğu Anadolu bölgesinde çok daha vahimdir. Gelir düzeyi batıya nazaran daha düşük olan bölgede bir ailede 10, bazen iki eşli ailelerde 20 çocuk bulunmaktadır. Bu nedenle bölgede nüfus planlaması daha da önem kazanmaktadır. Bazen bilinçli bazen de cehaletten kaynaklanan bu durumun kontrol altına alınması, yaşantıyı olumlu yönde etkileyecek ve terörü de önleyici çalışmalardan biri olacaktır. Nüfus artışını teşvik eden, çocuk başına yardım kapsamında maddi desteklerden vazgeçilmeli, aksi tedbirlere önem verilmelidir.
Ekonomik açılımlar, teşvikler ve istihdam olanakları sağlanması:
Bölge ekonomik açıdan az gelişmiş, iş imkânları kısıtlı bir durumdadır. Ancak ülkemizin birçok bölgesinde benzer durumlara rastlamak mümkündür. Bu nedenle terörün sebebini bölgenin gelişmemiş olmasına bağlamak doğru olmaz. Ayrıca teröristlerin devlet otoritesini zayıflatmak ve devletin bölgeye getirilen hizmetlerini sabote etmek için eylemlerde bulunduğu da dikkate alınmalıdır. Diğer taraftan bölge vatandaşlarından büyük sermaye sahibi olanların yatırımlarını batı bölgelerinde yaptıkları da bir gerçektir. Bu gerçeklere rağmen ülkenin imkânları çerçevesinde bölgeye çeşitli ekonomik açılımların yapılması, teşvikler verilmesi, ancak bu teşviklerin uygun olarak kullanıldığının kontrol edilmesi ve istihdam olanakları sağlayan tedbirlerin alınması faydalı olacaktır. Fakat bunları gerçekleştirirken yurdun diğer bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımıza haksızlık yapılmamasına ve uygulamaların hoşnutsuzluk yaratmamasına özen gösterilmelidir. Tembelliğe alıştıran yardım adı altındaki uygulamalardan vazgeçilmelidir.
Terörizmin yurtiçindeki kaynaklarının kesilmesi:
Terör örgütüne kaynak sağlayan her türlü kaçakçılığın önlenmesine ilişkin tedbirler alınması, teröre legal yollardan kaynak sağlayan yurtiçinde ve Irak’ın kuzeyindeki yapı ile bağlantılı ticarete engel olunması elzemdir. Bu durum, siyasi menfaatlerle çakıştığı ve çatıştığı için hassasiyet arz etmektedir.
Psikolojik harekât uygulanması ve buna medyanın da katkıda bulunması:
Ulus-devlet, üniter yapı, bölünmez bütünlük, devlet, devletin gücü, millet, vatan ve bayrak sevgisi konularını kapsayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalarından dolayı kıvanç duyan bir toplum yaratılmasına yönelik propaganda faaliyetlerinde bulunulması gereklidir. Yazılı ve özellikle görsel medyanın katkıları bu tedbiri büyük ölçüde güçlendirecektir. Sınır ötesi operasyonun görüntülerini bıraktığı etki, psikolojik harekât uygulaması için bir örnek olarak görülebilir. MGK Genel Sekreterliğinde bulunan ve sonradan kaldırılan ünitenin veya benzerinin yeniden teşkil edilmesi de faydalı olabilir. Bu konuda kirlenmiş akılların temizlenmesi esas alınmalıdır.
Dış tedbirler:
Diplomatik atakların artırılması:
Terör örgütünün yurtdışı ve yurtdışı bağlantılı legal ve illegal kaynaklarının kesilmesi, özellikle uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ile haraç toplama eylemlerinin önlenmesi için yoğun diplomatik faaliyetlerde bulunulması ve ülkeler üzerinde bu konudaki baskının sürekli kılınması esastır. Ayrıca dış ülkelerde bulunan ve çeşitli isimler altında Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde faaliyet gösteren ve teröre destek veren enstitü, büro, merkez ve medya kuruluşlarının söndürülmesi ve Türkiye üzerinde bölücü emeller taşıyan konferans, sempozyum, panel, toplantı gibi hiçbir faaliyete müsamaha edilmemesi konularında tavizsiz ve kararlı bir dış politika izlenmelidir. Özellikle AB’nin, Türkiye’nin güvenliğini olumsuz yönde etkileyecek her türlü siyasi istek ve baskına karşı tavizsiz bir politika ve AB’nin bu konudaki beklentilerinin önünün kesilmesi için kararlı bir duruş sergilenmelidir.
AB ile ilişkilerde yeni bir dönemin başlatılması:
Türkiye’nin AB’ye girme süreci içinde özellikle müzakere tarihi alabilmek için uyum paketleri kapsamında, ulus-devlet anlayışını ve üniter yapısını yok edecek, bütünlüğünü tehlikeye düşürecek uygulamaları yeniden gözden geçirilmelidir. AB’nin Türkiye üzerindeki hedefinin ulus-devlet yapısını değiştirmek olduğu ve bu nedenle müzakere sürecini kullandığı dikkate alınmalıdır. Müzakerelerin devam etmesi için de AB kararlarında, ilerleme raporlarında yer alan ve niyetlerini açığa vuran beyanlarından anlaşılan, aleyhimizdeki konulara karşı tavır alınmalıdır. AB’ye giriş süreci, onurlu ve güven kuşkusu taşımayacak bir şekilde tavizsiz yürütülebilmeli, olmuyorsa bu ilişkiye yeni bir yön verilmelidir.
ABD ile ilişkilerin yeni bir çerçeveye oturtulması:
ABD ile olan ilişkilerde de güven sorunu vardır. Bugüne kadar Irak’ın kuzeyindeki yönetimi Türkiye’ye tercih eden, terörün Türkiye’ye verdiği zarara kayıtsız kalan, hatta yapılacak mücadeleye engel olan ABD’nin şimdiki tutum değişikliğine fazla güvenmemek gerekir. ABD’nin PKK ile mücadele maksadıyla Türkiye’nin yapmak istediği sınır ötesi operasyona son zamanlara kadar sıcak bakmamasının ve bu mücadeleye destek olmamasının sebepleri iyi analiz edilmelidir. Bu sebeplerin; Türkiye’nin Irak konusundan uzak tutulması, Türkmen konusundaki etkisinin zayıflatılması, Kerkük’ün statüsünün kuzeydeki yerel yönetimin ve kendilerinin arzusu istikametinde şekillendirilmesi, Irak’ın kuzeyindeki yönetimin Türkiye tarafından kabullenilmesini sağlayarak bu yönetimin varlığının güvence altına alınması ve dolayısı ile bu stratejik bölge üzerindeki kontrolün devam ettirilmesi olduğu değerlendirilmektedir. ABD’nin tutum değiştirerek PKK ile mücadeleye vermekte olduğu desteğin, bundan sonra Türkiye’nin kuzeydeki yapıyı kabullenmesine ve bu konuda atacağı adımlara bağlı olarak azalma veya çoğalma göstereceği, ayrıca Türkiye’nin siyasi çözüm için atacağı adımların da ABD tarafından ve hatta AB tarafından bu konuda dikkate alınacağı kıymetlendirilmektedir. İlişkilerin stratejik ortak olarak nitelendirilmesi hatalıdır. Diğer taraftan bu değişimde, uluslararası ortamda Ortadoğu ve uzantısındaki, ABD’nin Afganistan, Pakistan, İran ve Suriye ile olan ilişkilerindeki gelişmelerin ve İsrail-Filistin konusunda gelinen durumun da etkili olduğu düşünülmektedir. Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik etkisi yeniden belirgin hale gelmiştir. ABD Türkiye’nin ne geçmişte, ne de halihazırda stratejik ortağı olmamıştır, gelecekte de olması ihtimal dahilinde değildir. Türkiye’nin ilişkilerini ve güvenliğini ABD’ye bağımlı kılması söz konusu olmamalıdır. Türkiye’nin jeopolitik gücü, ABD ile olan ilişkilerinin bağımlı bir konumda olmasını engelleyecek durumdadır. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini, kendi menfaatlerine aykırı olmayan ve güvenliğini tehlikeye düşürmeyecek tarzda, karşılıklı menfaat ilişkisine dayanan bir müttefiklik çerçevesine oturtması gerekli görülmektedir.
Komşu ve bölge ülkeleri ile ilişkilerin sürdürülmesi:
Halihazırda sürdürülen ilişkilere devam edilmesi ve kesinlikle Irak’ın kuzeyindeki yönetimin muhatap alınmaması ve bu konuda özellikle ABD’nin politikalarına karşı çıkılması önemlidir. Ayrıca ABD’nin Irak hükümeti ile bir stratejik işbirliği anlaşması hazırlığı içinde olduğu da dikkate alınmalıdır. Kuzeydeki yönetim için hamilik ve koruyuculuk gibi bir isteğe cevap verilmesinin, ileride tehdit olarak bize geri döneceği dikkate alınmalıdır. PKK terörünün önlenmesine karşılık, Irak adı altında kuzeyindeki yönetime açılımda bulunulması politik bir hata olacaktır.
SONUÇ
Bölücülük ve bunun silahlı örgütü durumundaki PKK ile mücadelede siyasi kararlılık, mücadelenin başarılı olmasını sağlayacak ve devlet otoritesinin ve hâkimiyetinin oluşmasını güçlendirecektir. Bu durum halkı, teröristlerin ve bölücülerin baskı ve bezginliğinden kurtaracak, devlete olan güvenini sağlayacaktır. Terör örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin mücadele azim ve iradesinin kırılması, başarı umutlarının yok edilmesi, amaçladıkları hedefe ulaşma şanslarının bulunmadığının gösterilmesi, yürütülen mücadelenin ana hedefi olmalıdır. Terörle mücadele sadece güvenlik güçlerinin bir mücadelesi olarak algılanmamalı, buna millet sahip çıkmalı ve mutlaka siyasi kararlılık sergilenmelidir. Mücadeledeki en etkin faktörün, kamuoyu desteği olduğu, halk tarafından benimsenmiş ve devletin tüm organları ile koordineli olarak desteklenmiş bir mücadelenin mutlaka başarıya ulaşacağı bilinmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, bölünmez bütünlüğü ve güvenliği her türlü düşüncenin üstünde tutulmalı, bu konulardaki tedbirler, koordineli ve etkili bir şekilde alınmalıdır. Ulus-devlet anlayışı kesinlikle korunmalıdır. Demokrasi, insan hakları ve hürriyetlerin, sağlam temellere dayanmış bir ülke için söz konusu olacağı bilinmelidir. Türkiye kararlarını kendi inisiyatifi ile alabilecek kabiliyette ve güçtedir. Türkiye’nin dikkatini ve enerjisini sadece teröre teksif etmesi yeterli değildir. Türkiye’nin, terörün siyasallaşmasına ve siyaset yolu ile önü açılmaya çalışılan bölücülüğe fırsat vermemesi, bu ortamdan istifade etmeye çalışarak kadrolaşmakta olan ve ülkeyi İslami bir yaşam tarzına dönüştürmeye çalışan İslami akımlara da müsamaha göstermemesi ve müsaade etmemesi önem arz etmektedir.
E. Tümgeneral Armağan KULOĞLU
Global Strateji Enstitüsü Başdanışmanı
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
