Eski Bakanlarımızdan HÜSNÜ DOĞAN: “Finanse edilirse cari açık önemli değil” görüşü kabul edilemez!...

Yüksek faiz ve düşük kurla enflasyonu bastırmak Türkiye’ye kan kaybettirir.
Türkiye’deki koşullar ve imkânlar yatırımı caydırmaya doğru gitmektedir.
Yabancı yatırımcılar her zaman satıp çıkacağı işlerin peşinde oluyorlar.
Türkiye’ye karşı olmayı her dönemde Avrupa Birliği’nden bir-iki ülke üstleniyor.
Türki Cumhuriyetler ve bazı Ortadoğu ülkeleri ile ortak projeler geliştitilebilir.
Amerika Irak’ta aradığı başarıyı bulamadı. Ortadoğu’nun gerçeklerine göre hareket etmek zorunda. Türkiye ve ABD birbirinin önemini daha iyi idrak etmeli.
Maalesef Anayasa konusunda istikrara kavuşmadık. Özal’ın fikri daha özlü, daha kısa bir anayasa idi.
Türkiye enerji meselelerini çözmede daha hızlı davranabilirdi.
SİYASETTE, PARTİ KURMADA BİR BİLGE İSİM
Hüsnü Doğan, Özal ailesinden politik arenaya gelen bir isim. Özellikle 1979’dan sonra Turgut Özal ile birlikte yürüyen bir kişi. “Özal ailesinin üç oğlu vardı; Turgut, Korkut ve Yusuf Bozkurt, dördüncüsü dayıoğulları Hüsnü Doğan oldu” bile denilir. ODTÜ’de yaptığı üniversite tahsilinde ağabeyi Turgut Özal’ın yanındaydı. Tahsilini tamamlayınca, o da çalışma hayatına Devlet Planlama Teşkilatı’nda başladı. Çalışma yaşamı, onu 1980’de Yabancı Sermaye Dairesi Başkanlığı’na getiriyordu. Alın yazısı yolunu bürokrasiden siyasete kaydıracaktı.
Banker Kastelli olayı öncesinde 12 Eylül Hükümeti’nden istifaya hazırlanan Turgut Özal’a Haziran 1982’de bir mektup yazar ve bu mektubu kendisi götürüp verir. Özal mektubu okur, “bir buçuk, iki sene içinde seçime gidileceği, Özal’ın da bir siyasi partinin başında olması gerektiği” yazılıdır. Özal mektubu okuduktan sonra “Hayırlısı olsun Hüsnü” der. 1983’de Anavatan Partisi (ANAP) kurulurken Hüsnü Doğan, Özal’dan sonra Partinin (2) numaralı kurucusuydu. Sadece kurucu olmakla kalmıyor, Özal’ın görüşleri ve isteği doğrultusunda ANAP’ın programını da yazıyordu. Artık siyaset yolu açılmıştı…
Hüsnü Doğan Birinci Özal Hükümeti’nde parlamento dışından Tarım Orman ve Köyişleri Bakanı oluyordu ve Özal’ın sağ koluydu. Bir sohbetimizde bana, “Özal ile konuşmamıza bile gerek kalmazdı, Bakanlar Kurulu ve Grup toplantılarında göz göze bakışarak birbirimize söyleyeceklerimizi ifade ederdik” diye anlatmıştı. 1986 ara seçimlerinde ilk defa İstanbul milletvekili olarak parlamentoya giriyordu. Özal’ın Cumhurbaşkanlığı sırasında 1989’da Akbulut Hükümeti’nde önce Devlet Bakanı, Baba Bush’un eseri Birinci Körfez Savaşı sırasında da Milli Savunma Bakanı oldu. Siyaset bir garip oyundur, Semra Özal’ın İstanbul İl Başkanlığı’na karşı çıktığı için 1991’de Bakanlıktan azlediliyordu, ama aynı yıl İstanbul’dan yine milletvekili seçiliyordu.
ANAP Mesut Yılmaz’ın eline geçince, ANAP’tan ayrılıyor, ANAP’ın kuruluşundan 10 yıl sonra 1993’de Yusuf Özal ile Yeni Parti’yi kuruyor ve Başkan Yardımcılığını üstleniyordu. Turgut Özal’ın Çankaya’dan ayrılıp yeniden siyasete geçmesi beklenirken, beklenmeyen vefatı siyasette yeni bir yolun açılmasını, yeni bir gelişmeyi önlüyordu. Hüsnü Doğan’ı 1995 yılında yeniden ANAP içerisinde görüyoruz ve aynı yıl yeniden ANAP İstanbul milletvekili seçiliyordu. 1996 yılında İkinci Yılmaz Hükümeti’nde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı oluyordu.
1999 yılında Parlamentodan ayrılarak Türkiye Kalkınma Vakfı Mütevelli Heyet Başkanlığını üstlenen Hüsnü Doğan’ın gönlü yine de ülkeye hizmet için siyasette kalıyordu. “Halk önüne alternatif kondu da ne zaman gereğini yapmadı” düşüncesiyle ve “Zaferle değil, seferle mükellefim” diyerek, risk üstlenerek, Mayıs 2002’de Avrasya Partisi’ni (AAP) kuruyor ve Genel Başkanı oluyordu. Ancak, tüm eski partileri silen ve AK Parti’yi iktidara taşıyan 2002 seçim fırtınasından, Avrasya Partisi de nasibini aldı ve adı pek duyulamadan maalesef silindi. Ama, dostum Hüsnü Doğan’ın siyasetteki bilge kişiliğini tescillemedi de değil.
Sayın Doğan ile karşı karşıya gelince konuşulacak o kadar çok konu ve sorulacak o kadar çok soru olmasına rağmen, her soruya cevap vermeyeceğini bildiğimden, aklıma gelen bazı soruları sormuyorum. Örneğin, 22 Temmuz seçimlerinde Başbakan Erdoğan kendisini Özal’dan sonra gelen kişi gibi göstermeye çalışıyordu. Sayın Erdoğan’ı Özal’a benzetenler de var. Peki devlet adamı Özal ile devlet adamı Erdoğan ne kadar benzerlik taşıyordu acaba? Bu kişileşmiş soruya Sayın Doğan’ın cevap vermesini bekleyemezdim, çünkü prensiplerine aykırı olduğunu biliyordum Onun yerine Özal’ın ANAP’ının ve Erdoğan’ın AK Partisi’nin hükümetlerinin bakış açılarına ilişkin bir soru sorabilirim diye düşündüm. Önce siyasetten başlamak, sonra enerjiye geçmek kararlılığıyla sordum:
Ültanır: Sayın Doğan, Özal dönemindeki ANAP Hükümeti’nin ekonomi politikası ile bugünkü AK Parti Hükümeti’nin ekonomiye bakışında benzerlikleri değil, ama farklılıkları sormak istiyorum. Özal’ın yanında ve hükümetlerinin içinde idiniz. O günkü temel prensiplerle, bugünkü Türkiye ekonomisini nasıl görüyorsunuz? İhracat gelirleri artıyor, ama dış ticaret açığı da büyüyor. Her şeyden önemlisi Türkiye’nin dış borçları artıyor. Bir de büyüyen ve hatta tehdit olduğu söylenen cari açık var. Ekonomik büyüme de 23’üncü çeyrek sonunda duraladı. Bu ekonomik sorunlardan hangisi sizce daha büyük tehdit?
ÖZAL VE ERDOĞAN DÖNEMİNİN FARKI
Doğan: Her dönemi kendi şartlarına göre değerlendirmek lazım. Her dönemde dünya şartları değişiktir, Türkiye’nin şartları değişiktir. Tabii siyaset çok dinamik bir olaydır. Siyasette benzerlikleri veya farklılıkları her zaman birebir kıyaslamak mümkün değildir. Bu husus sadece iktidar açısından değil, muhalefet açısından da doğrudur. Mesela, Özal zamanındaki muhalefet ile bugünkü muhalefet arasında benzerlik kurmak mümkün değil. Bizim zamanımızda çok etkili ve keskin bir basın vardı. Bugün her ikisi de farklı yerdeler. (Bu sözü üzerine karşılıklı gülüşüyoruz. Özal’ı bezdiren bir Demirel muhalefeti ile bugünkü muhalefeti kıyaslamak, bugünkü holding basını ile o dönemin gerçek gazeteci basınını kıyaslamak, o günleri yaşamış olanlar için gerçekten o kadar zor ki!... Sayın Doğan’ın sözü, dinlerken ve gülerken bana bunları düşündürdü, ama o ne düşündü bilemiyorum).
Anlatabiliyor muyum, bu farklar var. Genel bir değerlendirme yaparsak, Özal döneminde bir yığın reformlar yapılmıştır. Türkiye büyük değişikliğe uğramıştır. 1980’den itibaren Türkiye yeni bir ekonomik politikaya geçmiştir. Yapılanlara karşı çıkanlar veya beğenmeyenler de daha sonra iktidara geldiklerinde kendi anladıkları şekilde uygulama yapmak zorunda kaldılar. Sadece bu iktidarı değil, bütün iktidarları kastediyorum. Politikaları fazla değiştirmediler ama uygulamadaki yorum farkları Türkiye’ye pahalıya mal oldu. Bazen faydalı işler de yaptılar, bazen yapamadılar. Netice olarak Türkiye bu durumda!...
ÖZAL’IN ÖNEM VERDİĞİ KONU: CARİ AÇIK
Şimdi çok öz konuşmak gerekirse, Özal’ın tüm Başbakanlığı boyunca üzerinde durduğu en önemli konulardan biri, cari açık olmuştur. Yaklaşık altı yıl başbakanlık yaptı. Grup toplantılarında hiç bıkmadan usanmadan cari açığın önemine değindi. Bunun Osmanlı döneminden itibaren Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olduğunu hiç bıkmadan ifade etti.
Bugün cari açık konusunda katılmadığım bir tavır var, o da şudur: “Efendim finanse edilirse cari açık çok önemli değildir” gibi, hiçbir şekilde ekonomik ve mantıki temeli olmayan bir anlayış sürdürülmeye çalışılıyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bugün cari açık Türkiye’de GSMH’nin aşağı yukarı yüzde 7.5’i seviyesindedir. Bu riskli orana sahip birkaç nadir ülkeden biridir. Sıcak paraya hiç değinmek istemiyorum. Bu başlı başına bir sorundur ve çok ciddiye alınması gereken bir sorundur.
DÜŞEN DOLARLA ARTAN İHRACAT VE DAHA FAZLA ARTAN İTHALAT
Diğer taraftan yüksek faiz ve düşük kurla enflasyonu bastırmak Türkiye’ye kan kaybettirmektedir. İlgili arkadaşlarla zaman zaman görüşüyorum. Hep ihracattan bahsediliyor. Peki, ithalat ne durumda? Çok şükür yıllık ihracatta 100 milyar doları geçtik, güzel, ama düşen bir dolarla, unutmayın bunu!... Satın alma gücünden ve değerinden çok kaybetmiş bir dolarla yakaladığımız rakamdır bu. Yine de iyi bir rakamdır, ama niye ithalattan hiç bahsetmiyoruz? İhracatın yüzde 40-45 fazlası ithalatımız var. Cari açığın önemli bir kısmı buradan geliyor zaten. İhracattan gurur duyarken, ithalatın getirdiği sorunları görmeyecek miyiz?
Tabii, Türkiye’nin ithalat da yapması lazım. Fakat, enflasyonu düşük seviyede tutabilmek için uygulanan yüksek faiz ve düşük kur politikasıyla ekonomiyi daha fazla götürmek zordur, sürdürülebilir değildir. Şu grafiğe bakın. (Bilgisayar ekranındaki grafiği göstererek izah ediyor, Grafik-1). Siz gelmeden çıkarıp oraya koydum. Bu Ocak 2003’den itibaren Türkiye’de dövizin ve enflasyonun seyrini gösteriyor. En üstteki eğri kümülatif enflasyon eğrisi. Altındaki eğriler de Euro ve US Dolar kurları. Grafikteki münferit noktalar da Avrupa Birliği ve Amerika’nın enflasyonları. Beş yıllık enflasyon Avrupa’da yüzde 10 civarındadır. Amerika’da da yüzde 12-13 civarındadır. Bizde ise 5 yıllık kümülatif enflasyon yüzde 66 mertebesinde (tüketici endeksi). Gerçek mukayeseleri ben buradan yaparım.
TÜRKİYE’DEKİ ŞARTLAR YATIRIMI CAYDIRIYOR
2003 başında Türk Lirasını gerçek değerinin altında kabul etsek dahi, bugün değerinin hayli üzerinde olduğunu görüyoruz. Aslında cari açık bunun en açık belirtisidir. Diğer taraftan yurt dışına yatırımların giderek arttığını izliyoruz. Yatırımların dışarı kayması, bir bakıma yatırımcımızın gücünü gösterir, ama yatırımcılarımız Türkiye yerine dışarıyı tercih eder hale geldiyse, Türkiye’deki koşullar ve imkânlar yatırımı caydırmaya doğru gitmektedir anlamına da gelir. Bu da sağlıklı bir durum değildir. Bunlara dikkat etmek lazım.
Ültanır: Sizce ekonominin kırılgan yapısında cari açık başta mı geliyor? Bu olumsuz yapının cari açık dışındaki temel nedenleri neler?
Doğan: Sadece cari açık değil tabii. Kur, yüksek faiz ve Türkiye’deki yatırım şartları. Bütün bunlar yatırımcıyı zorluyor. Giderek Türkiye’nin ihracatını zorluyor. Türkiye’deki yatırımcılar bu koşullardan kurtulabilmek için dışarıda yatırım yapmayı tercih ediyorlar. Şunu da söylemek gerekir. Bu yatırımların bir kısmı doğrudur, ama dozajını iyi ayarlamak lazım. Çünkü, önce Türkiye’nin yatırıma ihtiyacı vardır. Önce Türkiye’nin istihdama ihtiyacı vardır.
YABANCI YATIRIMCI PORTFÖYLERE, BANKALARA GELİYOR
Ültanır: Peki yabancı yatırımcılar Türkiye’ye gelirken bunları nasıl değerlendiriyorlar?
Doğan: Yabancı yatırımcılar geçmişe göre Türkiye’ye daha fazla ilgi duyuyorlar. Bunu olumlu olarak değerlendirmek lazım. Bunun ana sebebi, özellikle ABD ve AB’deki şartların uluslararası yatırımcıları zorladığı bir ortamda, Türkiye’nin şartlarını daha iyi görmeleridir. Ancak, gelen yabancı sermayenin daha çok nerelere ilgi duyduğuna bakmalıyız. Dikkat ederseniz, daha çok portföylere geliyorlar, bankalara geliyorlar, geçici alışverişlere geliyorlar. Her zaman kolaylıkla satıp çıkacağı imkânların peşinde oluyorlar. Yabancı sermayenin büyük bölümü uzun vadeli yatırım anlayışı ile gelmiyor. Sanayiye ve yeni yatırımlara daha az ilgi duyuyorlar. Ama, geçmişe göre yabancı sermayenin gelişi genelde daha iyi, bunu kabul etmek lazım. Neresinden bakarsak bakalım, eğer yılda 20 milyar dolar Türkiye’ye akıyorsa, bu güzel bir şeydir.
Ültanır: Şimdi biraz da ekonominin dışına çıkarak, Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerine bakalım. Avrupa Birliği’ne ilişkin önemli gelişmeler ortaya çıktı. Amerika ile bir kırılganlık oldu. Avrasya ile ilişkiler Özal zamanındaki gibi değil, geri planda kaldı. Bu konulara ilişkin görüşlerinizi alabilir miyim?
AVRUPA BİRLİĞİ İÇİN HÜKÜMET ÇOK ŞEY YAPTI
Doğan: Avrupa Birliği konusunda hükümet çok şey yaptı, kabul etmek lazım. Olumlu işler yaptı, büyük adımlar attı. Her ne kadar bir iki yıldır biraz yavaşlama olduysa da, bugüne kadar yaptıklarına bütün olarak baktığımda, yapılanları doğru buluyorum. Fakat, bütün bunlara rağmen Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı tutumu nahoş, iyi değil. Burada hükümetin herhangi bir kusuru yok. Bu Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı klasik tutumu ve Türkiye’ye karşı olmayı her dönemde Avrupa Birliği’nden bazı ülkeler üstleniyor, öbürleri de onların arkasına sığınıyorlar. Şu anda önde Fransa, ardında Almanya görünüyor. Geçmiş dönemde Avusturya yüklenmişti. Her dönemde birileri yükleniyor.
Burada benim öteden beri ilgilendiğim husus şudur: Türkiye Avrupa Birliği’ne girebilmek için makûl, mantıklı yapması gereken her şeyi yapmalıdır. Bugüne kadar da bütün hükümetlerin politikası bu istikamette olmuştur. Bunlar da yaptılar ve yapıyorlar. Avrupa Birliği ileride bizi alır veya almaz, bu ayrı bir sorun. Ama, bizim en azından Avrupa Birliği’ne girebilmek için kendi üzerimize düşen sorumlulukları, yükümlülükleri zamanında ve iyi bir şekilde yapmamız lazım. Türkiye bunu yapıyor. Özellikle bu hükümet zamanında geçmiş hükümetlere nazaran daha da iyi yapıyor.
Ültanır: Peki Avrupa Birliği için çok şey yapılırken, yüzümüzü Batıya çevirdiğimizden olacak ki Doğu ihmal edilmedi mi? Avrasya’yı kastediyorum. Türki Cumhuriyetlerle ilişkilerde gerilemeye ne diyorsunuz?
ORTA DOĞU VE TÜRKİ CUMHURİYETLERLE İLİŞKİLER
Doğan: Ortadoğu ile ilişkilere hükümet daha fazla dikkat ediyor. İslam ülkeleri ile olan ilişkilerde gelişme var. Türki Cumhuriyetlerle olan ilişkilerin biraz daha artırılması lazım. Seviye yeterli değil, ilerletmek lazım. Her şey karşılıklı menfaatlerin ve ortak projelerin geliştirilmesine bağlı. Orta ve uzun vadede Ortadoğu ve Orta Asya ile ilişkileri daha fazla geliştirmeliyiz.
Ültanır: Özal dönemindeki münasebetlere göre gerilerdeyiz değil mi?
Doğan: Ama, bu sadece mevcut hükümetin kusuru değil. Daha önceki dönemlerde de ilişkiler ivme kaybetti. Bakın Özal’ın vefatından 15 yıl geçti. Bu 15 yıl zarfında, Özal dönemine göre Türki Cumhuriyetlerle olan ilişkiler giderek zayıfladı. Bunların önemli bir kısmını tabii ki bu hükümete atfetmek mümkün değil. Ayrıca, soğuyan ilişkileri eski yerine getirmek her zaman kolay olmuyor.
Ültanır: Bu zayıflamada, karşımızdaki Putin’in etkisi de var diyebilir misiniz?
Doğan: Putin ile Rusya bambaşka bir yol çiziyor. Tabii, Rusya’yı eski haline getirmek için uğraşıyor. 1990’lı yıllardaki Rusya’ya göre bugünkü Rusya çok farklılaştı, çok daha kuvvetli bir Rusya var.
ÖZAL’IN KUZEY IRAK’A BAKIŞI VE BUGÜN
Ültanır: Bir de Irak konusuna değinelim. Türkiye’nin Irak’a ve Kuzey Irak’a karşı uyguladığı politika, tabii bölücü Kürtçülük ve PKK sorunundan etkileniyor. Kuzey Irak için zamanında Özal’ın başka projeleri vardı diye biliyoruz. Tabii bugün koşullar o konuda da değişti, ama bu ortamda Türkiye’nin çıkarları açısından siz Amerikan işgalindeki Irak’a yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğan: Özal’ın düşündüğü politikalardan farklılık, sadece bu hükümete mahsus değil. Özal’ın düşündüğü politikalar, kendi zamanında dahi maalesef kabul görmedi.
Ültanır: Kendisi bile uygulamadı mı diyorsunuz?
Doğan: Kendisi uygulamadı değil, mümkün olamadı. 1990-91’de Özal, Kuzey Irak’a girilmesi konusunda Türkiye’de gerekli yerleri ikna edemedi. O zamanki fırsatlar bugünküne göre çok farklıydı. Şunu da söyleyeyim; Özal çok diretmesine rağmen maalesef o zaman buna gücü yetmedi. Hem kendi kurduğu partinin hükümeti, hem de Ordu onu dinlemedi. Biraz geriye gidelim, sadece bugüne bakmayalım. Bugün dünün devamı. Mesela 1 Mart 2003 Tezkeresi’nde olumlu davranılsaydı, bugün Amerika ile ilişkiler çok daha iyi olabilirdi. Dünkü resmi görmeden bugüne gelmeyelim.
Ültanır: 1 Mart Tezkeresi olumlu çıksaydı, Özal’ın plan ve politikasının uygulanması için fırsat yakalanmış olacak mıydı?
Doğan: Tam anlamıyla değil. 1 Mart 2003 tezkeresi, 1990-91’e göre daha zayıf bir imkândı. Irak meselesinde 1990-91’deki şartlar, Türkiye’nin daha lehineydi. O zaman çok farklı bir ortam vardı. Dünya ülkeleri ve Arap dünyasının çoğunluğu, ABD ile birlikte hareket ediyordu. Detaylarına hiç girmiyorum. 1 Mart ona kıyasla daha iyi bir imkân değildi. Orada maalesef ters bir karar alınınca, tabiatıyla Amerika ile çok farklı bir yerlere gelindi. Sonradan yumuşatılmaya çalışılsa da, o günün kırgınlığı, o günün güvensizliği devam etti, azalarak da olsa hâlâ devam ediyor diyebiliriz.
AMERİKA İLİŞKİLERİNDE GELİNEN NOKTA
Ültanır: 5 Kasım Bush-Erdoğan zirvesi yeni bir dönemi açtı da, ilişkilerde kırgınlığın ve güvensizliğin ortadan kalkmasının tarihini oluşturdu diyebilir miyiz?
Doğan: Onu bilemiyorum. Yalnız burada şu olabilir: Amerika tabii ki Irak’ta aradığı başarıyı bulamadı. Dolayısıyla, bugünün gerçeklerine dönmek zorunda. Bugün Ortadoğu’nun gerçeklerine dönmek ve bu gerçeklere göre hareket etmek zorunda. Burada da Türkiye’nin önemini tekrar idrak etmek konumunda. Burada Türkiye de, Amerika da makûl davranırlarsa, daha iyi bir noktaya gelinebilir.
Ültanır: Eskiye dönüş tam olmaz demek istiyorsunuz.
Doğan: Şimdilik o mümkün görülmüyor.
İÇ POLİTİKADA GERGİNLİK: ANAYASA VE TÜRBAN
Ültanır: 2008’e her bakımdan zor bir yıl beklentisi ile girdik, ama iç politikada birden bire ipler geriliverdi. Bence başbakanlar kullandıkları üslupla içteki durumu sakinleştirecek kişilerdir, ama Sayın Erdoğan’ın türban çıkışı, Merkez Bankasını İstanbul’a ne olursa olsun taşıma kararlılığını belirtmesi, hatta bunları meydan okurcasına yapması siyasi tansiyonu yükseltti. Bunun arkasından yeniden bir anayasa gerginliği geleceği anlaşılıyor. Oysa, Türkiye’nin gerginliğe değil, sakinliğe ihtiyacı var. Bu konularda ne dersiniz?
Doğan: Maalesef anayasa konusunda istikrara kavuşamadık. 1924 Anayasası, 1961 Anayasası, 1982 Anayasası ve bunların geçirdiği bir sürü değişiklikler. Bunların hepsini biliyorsunuz. Dolayısıyla, Türkiye’de anayasa meselesi durulmuş diyemeyiz. Kendi zamanımızda da anayasa konusunda çalışmalar yaptık. Özal’ın fikri daha özlü, daha kısa bir anayasa idi. Bunun hakkında da epeyce çalışmalar yapılmıştı.
Ültanır: Fakat, niye Meclis’e getirip sonuçlandırmadınız?
Doğan: Gücümüz olmadı. Yani hiçbir zaman bir anayasa değişikliği yapacak çoğunluğumuz olmadı. Öyle bir ortam da olmadı. Ama, bu konuda fikirlerimiz vardı, o fikirleri ben gene aynen taşıyorum. Dolayısıyla, anayasa meselesi durulmuş bir konu değil, ama mümkün olduğu kadar bunu uzlaşmayla çözmeye çalışmak lazım. Bugünkü şartlarda ne kadar uzlaşma olursa, o kadar olabilecek.
Türban konusu da çözülmüş bir konu değildir. Kabul edelim ki, türban veya başörtüsü konusunda herkes soruna kendi tarafından bakıyor. Ve sorun da çözülmeden ortada duruyor. Bu soruna bir çözüm getirilmesi lazım. Çözüm nasıl olur? Çözümün nasıl olacağı tartışılır.
Onun için bu konularda çaba sarf edilmesi lazım. Ben de sizin gibi düşünüyorum, bu konuların daha sakin ortamda tartışılmasında fayda vardır. O zaman konular daha sağlıklı görüşülür. Daha sağlıklı şekilde sonuçlandırılabilir. Uzlaşma sağlanabilse iyi olur.
MERKEZ BANKASI’NIN TAŞINMASI NEYE MAL OLACAK?
Ültanır: Bir gerginlik konusu da Merkez Bankası’nın taşınmak istenmesi. Bu taşınmaya ne diyorsunuz?
Doğan: Merkez Bankası’nın taşınmasının faydasını anlamış değilim. Tamam taşınabilir de, faydası ne? Devlet Bakanı iken, hükümet adına Merkez Bankası ile ben ilgiliydim. Biliyorsunuz, Merkez Bankası bakanlara bağlı değildir, ilgilidir. Hukuki tabiri ilgili kuruluş. 1989-1990’da bir yıl süreyle ilgili bakandım, Merkez Bankası’nda bir odam vardı. Merkez Bankası’nı bu nedenle yakından biliyorum.
İstanbul’un finans merkezi olması doğrudur, ama bunun Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması için yeterli gerekçe olduğu kanaatinde değilim. Ayrıca taşınmanın maddi külfeti de dikkate alınmalı. Değer mi, değmez mi diye bakmak lazım.
Ültanır: Şimdi siyasette gerginlik oluşturan bu güncel konulardan sonra yine bir başka güncel konuya gelmek istiyorum. Türkiye enerjide de sıkıntılı ve elektrik enerjisinde bir darboğaza gidiyor. Yatırımlar yeterli düzeyde değil ve yeni yatırımlar gerekiyor da, enerjide yatırım ortamını nasıl buluyorsunuz?
TÜRKİYE’DE ENERJİ PETROL FİYATLARINA BAĞLI
Doğan: Enerji sorunlarını çözmek için Türkiye daha hızlı gidebilirdi. Tabii, enerjiye bütün olarak bakmak lazım. Enerji deyince genel olarak elektriği anlarız, ama petrolü, gazı, kömürü ve elektriği ile bütününe bakmamız lazım. Ön planda fırlayan petrol fiyatları var. Ama, hâlâ reel olarak bakarsanız, aşağı yukarı 1980’ler seviyesindedir. Bugün varili 90 dolar civarında. Bu fiyatı enflasyonu dikkate alarak, reel dolar bazıyla mukayese ederseniz, 1980’de 40 dolarlara kadar çıkan varil fiyatına eşdeğerdir veya altındadır. Sonraki dönemde hayli aşağılara indi, varili 14-15 dolarlara kadar düştü. Sonra tekrar fırladı. Türkiye, dünya şartlarında yükselen ve alçalan petrol fiyatlarına tabidir. Petrol ithalatı yapmaya da mecburdur. Önemli olan, Türkiye’nin satın alabilme gücünün olmasıdır. Çok şükür, şu anda onda bir sıkıntımız görünmüyor. Geçmişte bu tür sıkıntıları da yaşadık.
NÜKLEER ENERJİ CİDDİ BİR ALTERNATİF, TÜRKİYE GEÇ KALDI
Dünyada gelişen şartlar şu gerçeği ortaya koydu: Nükleer enerjiyi artık bütün dünya çok önemli bir kaynak olarak tanımaya başladı. Eskiden nükleer enerjiye karşı çok reaksiyon vardı, bugün de var. Saygıyla karşılıyorum. Fakat, dünyanın gelişen enerji trendleri ve petrolün bu kadar yükseğe fırlaması sonucunda, nükleer enerjinin artık bütün dünya ülkeleri için ciddi bir alternatif olarak ortaya çıktığı görülüyor. Türkiye bu işte geç kalmıştır. Bir an önce başlatılması lazımdır, ama bugün başlatsanız, semeresini 6-7 yılda alabilirsiniz. Biliyorsunuz, nükleer santralin daha önce bitirilmesi mümkün değil.
ENERJİ KÖPRÜSÜ TÜRKİYE ŞANSI HALEN VAR
İleride Irak’ın da sakinleşeceğini kabul ederek, Türkiye’nin halen enerjide bir köprü olması şansı vardır. Kerkük-Yumurtalık ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hatlarımız var. Doğalgaz hatları var. Yeni boru hatları imkânları doğabilir. Bu hatlar hem petrol ve gaz açısından, hem Türkiye’nin ihtiyaçlarının karşılanması için önemli, hem de buradan transit olarak Avrupa’nın çeşitli ülkelerine göndermek bakımından önemli. Yeni hatlara önem vermek lazım. Bunlar uzun vadeli projelerdir. Bu projelerin oya işler gibi geliştirilmesi lazımdır. Bu iş siyasi ilişkilerin güçlü olmasını gerektirir. İşin teknik ve ekonomik fizibilitelerinin iyi yapılmasını gerektirir. Neticede bunlar ortak projelerdir. Burada herkesin menfaatinin gözetilmesi gerekir.
GAZDA DEPOLAMA VE LNG İMKÂNI DEĞERLENDİRİLMELİ
Şu ana kadar Türkiye’de fazla bir şey bulamadık, ama dilerim ülkemizde daha fazla petrol ve gaz buluruz. Gazda depolama ihtiyacının ne kadar önemli olduğu artık aşikârdır. İran veya Rusya’nın doğalgazı kesmesi durumunda yurtiçi depoların belirli süre ihtiyacı karşılayabilmesi elzem.
Elektrik üretimi konusunda da birkaç şey söylemek istiyorum. Gaza bağımlılığın uzun vadede azaltılması gerektiği düşüncesindeyim. Kurduğumuz mevcut gaz santrallerimiz tabii ki çalışacak. Ancak, elektrik enerjisi üretimi ürün çeşitliliği açısından daha sağlıklı bir yere gelmeli. Doğalgazı depolamak yanında, alım kaynaklarını da çeşitlendirmek lazım. LNG önemli, başta Katar olmak üzere gaz üreticileri LNG kapasitelerini çok artırdılar. LNG teknolojisi de çok gelişti ve ucuzladı. 10 yıl önce LNG maliyeti boru hattına göre yüzde 30 pahalıydı. Şimdi fark çok azaldı.
ELEKTRİK ÜRETİM POLİTİKASI ÜZERİNE
Elektrikte yerli ve ithal kömüre daha fazla ağırlık vermek gerekecek. Nükleer öne çıkacak. Tabii, geriye ne kaldıysa hidroliğimiz sonuna kadar kullanılacak. Tabii rüzgâr da güneş de sırada bekliyor. Ancak, rüzgar ve güneş talebin çok cüzi bir kısmına hitap edebilir.
Bugün Türkiye’de kişi başına yıllık elektrik tüketiminde 2000 kWh’i bulduk. Kayıpları düşerseniz kişi başına tüketim daha az. Tüketim hedefini bundan 15-20 yıl sonrası için asgari üç katına çıkarmak lazım. Avrupa Birliği seviyelerine bakarsanız en az 5000-6000 kWh/kişi seviyesine ulaşmalı. Gerçi enerji giderek daha verimli, adeta daha koklanarak kullanılacaktır, daha ekonomik kullanılacaktır, sanayide verimli kullanılması artacaktır, ama Türkiye’de kişi başına düşen tüketim çok düşük olduğu için artırmamız lazım.
Yeni santraller kurulacak. Santrallerin çalışma saatlerini daha fazla arttırmalıyız. Nükleerde yıllık çalışma süresi 8000 saatin üzerinde olacak, nükleerler non-stop çalışabilen santraller.
Endişem şudur: Kısa vadede elektrik enerjisi ihtiyacı için tekrar doğalgaza müracaat edilmek zorunda kalınacaktır. Çünkü, en kısa zamanda kurulabilecek olanlar doğalgaza dayalı santrallerdir.
Ayrıca ekonominin gelişmesi, kişi başına gelirin artmasıyla klima ihtiyacı da çok artacaktır. Klima ihtiyacı önemli bir kalem olarak elektrik tüketiminden daha fazla pay alacaktır.
ELEKTRİKTE HIZLA ÖZELLEŞTİRME YAPILMALI
İşin maddi ve mali cephesine bakarsanız, yeni santrallerin kurulması, mevcutların rehabilitasyonu, enerji nakil hatlarının gözden geçirilmesi, dağıtım şebekelerinin ve trafoların bakımı, ıslah edilmesi gibi ihtiyaçların toplamı herhalde yılda 5-6 milyar dolar kaynak gerektirecektir. Onun için hızla özelleştirmenin yapılması lazım. Özel sektörün önündeki engellemelerin daha hızla kaldırılması lazım. Daha hızlı hareket edilmesi gerekiyor ki, bu işler yapılabilsin. Gücü vardır, yoktur meselesi ayrı da, devletin bu 5-6 milyar doları koyması gerekmiyor. Kanaatimce bu işlerin tamamı “Yap-İşlet” veya “Yap-İşlet-Devret” sistemiyle özel sektör tarafından yapılabilir.
Ültanır: Özelleştirmede ve elektrikte özel sektörün önünü açmada çok geç kaldığımızı kabul ediyorsunuz değil mi?
Doğan: Zararın neresinden dönülürse kârdır. Özelleştirmeden amaç, hem elektrik üretim işletmelerinin hem de dağıtımın özelleştirilmesidir. Devlette sadece enterkonnekte şebeke kalacak. Onun dışındaki kesimin hızla özelleştirilmesi şart. Benim yıllardır düşüncelerim aynı. Bu konuda sizinle her görüşmemde aynı şeyleri söylemişimdir. Enerji Bakanı olduğum dönemde “Yap-İşlet” sistemini getirirken de tek düşüncem buydu.
NÜKLEER YAKIT İŞLEMEDE TÜRKİYE-ABD İŞBİRLİĞİ
Ültanır: Geçmişte Dünya Enerji dergisinde o “Yap-İşlet” sistemi için ilk mevzuatı bir gece evde nasıl yazdığınızı konuşmuştuk. Son olarak bir sorum daha olacak. Az önce nükleer santrallerin gereğinden bahsettiniz, aynı görüşteyim. Türkiye’ye Amerika’dan gelen bir teklif var. Elektrik üretim amacıyla Türkiye’nin nükleer enerjiye geçişinde, yakıt üretme teknolojisi verebilecekleri ortaya çıktı. Türkiye’de nükleer yakıt işleme teknolojisinin kurulması ve Türkiye’den Ortadoğu ülkelerinde kurulabilecek nükleer santrallere yakıt temini için Türk-Amerikan işbirliği projesi hakkında ne dersiniz?
Doğan: İyi bir teklif. Ancak, Türkiye dışındaki ülkeleri buna ikna etmek lazım. Daha önce belirttim. Dünya nükleeri giderek daha fazla kullanmak zorundadır. Nükleersiz bir dünya düşünmek mümkün değil. Bu Türkiye’nin iyi kullanması gereken bir teklif. Bu aynı zamanda yurtiçi talep dışında ilave potansiyeli de dikkate almak demektir.
Ültanır: Teşekkür ediyorum Sayın Bakanım. Kısa, ama güncel konulara değinen özlü bir söyleşimiz oldu. Daha önceki röportajlarımızdan bende kalan izlenim, her zaman kısa, ama özlü ve üzerinde düşünülmesi gereken, derinliği olan cevaplar verirsiniz. Okuyucularımızın ilgisini çekecektir.
Doğan: Görüşlerimi bir kez daha açıklama imkânı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.
Röportaj: Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
