Tuğrul ERKİN ile biraz enerji ve doğalgaz, biraz Avrasya, biraz da TÜSİAD üzerine…

Tuğrul Erkin kim diyecek misiniz acaba?

Buraya biyografisini koymuyorum, zaten kendisinden özgeçmişini istemedim de. Dostumu tanıdığım şekilde sizlere anlatacağım. Bu anlatımda biyografik açıdan mutlaka eksik olacak da, fazlası olmayacak. Ancak, bu eksik anlatımım bile, onun ne denli saygın, entelektüel, birikimli, aşırı derecede dinamik ve tuttuğunu başaran bir işadamı olduğunu göstermek için yeterli sanırım. Sadece işadamı demekte yeterli değil ki… Dün ve yarın gibi iki kelimeyi, dünler ve yarınlar şeklinde söylersek, dünlerin bürokratı iken, yarınların politikacısı da olabilir.

Dostum Tuğrul Erkin’i 35 yılı aşkın süredir tanıyorum. 1970’li yılların başında TKİ’den Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak gelmiş genç bir maden mühendisi idi. O zamanki adıyla Dünya Enerji Konferansı (şimdiki adıyla Konseyi) Türk Milli Komitesi toplantılarında tanışmıştık. Daha sonra birlikte Milli Komite’nin Yönetim Kurulu’nda da çalıştık. O yıllarda Milli Komite’ye Bakanlıkça özen gösterilir, Yönetim Kurulu Başkanlığına geleneksel bir tutumla Müsteşar seçilir, gelemediği toplantılarda yardımcısı onu temsil ederdi. Şimdi öyle mi ya, artık müsteşarlar ve yardımcıları oralarda yoklar. Kamu kurumları daha alt seviyelerde temsil ediliyor, onun için de bu tür komitelerin eski ve yeni statüleri kıyaslanamaz bile. En az 10 yıl yönetimine hizmet ettiğim, 1977 yılında İstanbul’da 10’uncu Dünya Enerji Konferansı’nı toplayan o Komitenin bugün üyesi bile değilim, sanırım Tuğrul Bey’in üyeliği nostaljik olarak devam ediyordur.

Sayın Erkin, Müsteşar Yardımcılığından Kümaş’a geçerek Bakanlıktan ayrılıyordu. Daha sonra özel sektörde Alarko Holding’te çalışmalarını sürdürdü. Özel sektör ve iş çevrelerinde tanınan bir isim olmuştu, ama kamuoyunun tanıması İstanbul Belediyesi’ndeki görevi ile oldu. Nurettin Sözen’in İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde Genel Sekreterliğini yapan ve metro başta olmak üzere büyük projelerin altına imzasını atan Tuğrul Erkin’in adı artık siyaset sahnesinde de geçer olmuştu.

Bir yandan CHP’den milletvekili adaylığı söylenirken, o yeni bir oluşuma yöneliyordu. 1990’ların ilk yarısında Cem Boyner ile başlayan liberal eğilimli “Yeni Demokrasi Hareketi”nin içerisinde Tuğrul Erkin de yer alıyordu. Ama, dostum Erkin’in kaderi siyaset yolunda değil, iş dünyasında çizilmişti bir kere.

İstanbul Belediyesi’nden sonra inşaat sektöründe Tekser Başkan Yardımcısı ve Uluslararası Müteahhitler Birliği Yüksek Danışma Kurulu Başkan Vekili olmuştu. Gazetelerde inşaat sektörünün dış pazarlardaki durumu üzerine röportajları yayınlanıyordu. Artık, DEİK Yönetim Kurulu Üyesi ve İcra Komitesi Üyesi, DEİK-Türk-Avrasya İş Konseyleri Başkanı, Türkiye - Orta Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanlığı gibi görevleri de vardı. Bir bakıyorsunuz, Türk-Macar İş Konseyi Başkanı, bir bakıyorsunuz Türk-Afgan İş Konseyi Başkanı, bir bakıyorsunuz TÜSİAD Yönetim Kurulu seçimlerinde tüm gazetelerde, “Demokratik toplum, demokratik dernek” diye manşet olabilen bir TÜSİAD üyesi.

Halen Bosphorus Gaz Corporation A.Ş.’nin Genel Koordinatörü. 2002 sonrası yine, 30 küsur yıl önce tanıştığımız ve birlikte olduğumuz enerji sektöründe, artık doğalgaz işi içindeki güçlü bir isim. Bence gelinen yer, konuları çok iyi bilen bir enerji uzmanının yeni birikimlerle tekrar yuvaya dönüşüne benzetilebilir.

EkoENERJİ dergimizin sevgili okurları, geçen yıl Nisan ayında yayınlanan 4’üncü sayımızdaki Ayın Paneli’nde sizler için Sayın Tuğrul Erkin ile birlikte olmuştuk. Kendisini daha önceden tanımamış olsanız da orada tanımışsınızdır. O günlerde değildi, ama şimdi Tuğrul Erkin, yeni kurulan kısaltılmış adı DİVİD olan Doğalgaz İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği’nin de Başkanı.

Buraya kadar kısaca tanıtmaya çalıştığım Dostum Erkin, kısacası çok şapkalı bir işadamı. Biz de kendisiyle değişik şapkaları altında bir sohbet yapmaya kararlıyız. Dışarıda şiddetli Ankara soğuğunun olduğu bir kış günü, 2008’e adım atarken, dergimizin Kızılay’daki ofisinde siz okurlarımız için sohbete başlıyoruz.

DİVİD Başkanı Erkin ile enerji arz güvenliği ve doğalgaz üzerine

Bu bölüm başlığına yerleştirdiğimiz cümlecik sizleri şaşırtmasın!... Enerji Bakanının var olduğunu iddia ettiği enerji diplomasisinin, İran’ın gaz kesmesi ile iflas ettiği konusu üzerinde duracak değiliz. Kaldı ki, röportajı yaptığımız günlerde İran gazı henüz kesilmiş değildi. Sohbetimizin bu bölümünde amacımız, enerji arz güvenliğine şöyle bir bakmak ve gaz tedarikinde, doğalgaz piyasamızın - henüz serbest piyasamız yok, ama BOTAŞ egemenliğinde de olsa mevcut piyasanın - bugünü ve yarını için alabileceği boyut ve nitelik itibariyle gaz arz cephesinde gündemde olan konuları, sorunları yetkili bir ağızdan ortaya koyabilmek.

Ültanır: Tuğrul Bey, 27 Aralık günü TÜSİAD’ın “Enerjide Arz Güvenliği: Politikalar ve Öneriler Konferansı” içinde bir konuşma yaptınız. Enerjide arz güvenliğinin sağlanması ve Türkiye enerji stratejisi bağlamında doğalgaz konusuna değindiniz. Sohbetimize bu noktadan başlayalım istiyorum. Genel enerji kapsamında doğalgaza nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’nin doğalgaz arzında politikası ve stratejisinde ne gibi aksaklıklar var? Bu alanda sorunlar ve fırsatlar nelerdir? Bu konuları sizden almak istiyorum.

Erkin: Doğalgazda sorunlarımız dediğiniz zaman ben iki şekilde anlıyorum. Şu anda dünyanın da doğalgazla ilgili ciddi sorunları var. Doğalgaz şu anda herkesin gözünü diktiği bir konu. Bir de tabii Türkiye’nin dünya sorunları dışında kendine ait özel sorunları var. Sorunların büyük bir kısmı doğalgazdan da kaynaklanmıyor, Türkiye’nin enerji durumundan kaynaklanıyor.

CUMHURİYETTEN BERİ TÜRKİYE ARANIYOR

Bildiğiniz gibi, Türkiye enerji fakiri bir ülke. Senelerdir yeni enerji kaynakları bulmak için uğraşıyor. İşte her zaman olduğu gibi, “Türkiye yeterli arandı, aranmadı” konularına tekrar gelindi. Siz de bilirsiniz, biz bunu aşağı yukarı 40 senedir hep duyarız. Her hükümet değişikliğinde, “Türkiye iyi aranmadı, biz ararsak daha çok buluruz” diye ortaya çıkılır ve sonuçta da pek bir şey bulunduğu görülmez. Ama, şunu vurgulamak istiyorum; yani bulunabilirse bulunsun, keşke bulunsa. Türkiye de keşke dışarıya muhtaç olmadan, bağımlı olmadan zengin enerji kaynaklarına kavuşsun. Ancak, şunları da bilmekte yarar var:

İlk Cumhuriyet hükümetinden beri Türkiye, doğal kaynakları ve bu çerçevede enerji kaynaklarını arıyor. Cumhuriyetin ilk programlarında dahi Türkiye’nin güveneceği tek imkânın kendi doğal kaynakları olduğu düşünülmüş. O günün şartları içinde bunların aranması için ciddi fonlar ayrılmış. Ciddiyetin bir devamı olarak da, 1935 yılında Büyük Atatürk Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’nü kurmuş. Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) sadece Türkiye’de değil, dünyada saygın yer tutan kuruluşlardan biri, 5000-6000 civarında personel ve uzmanın çalıştığı bir kuruluş. Her türlü aracı gereci bulunan bir kuruluş. MTA maden aramak için gereken her türlü çabayı göstermiş. Türkiye Petrolleri kurulmuş. Türkiye Petrolleri de aynı şekilde bu çalışmalara katılmış.

Daha sonraki dönemde, planlı dönemde bütün hükümet programlarına ve planlara baktım. Hepsinde doğal kaynakları ve enerji kaynaklarını bulmak en önemli hedeflerden biri olarak konmuş. Direktifler verilmiş, bu direktifler de yazılı kalmamış, karşılığında ödenekleri konmuş. Birtakım sistematik projeler yapılmış. Yabancılarla işbirliğine girilmiş. Siz de hatırlayacaksınız, Ege kıyılarından başlayarak Doğu Anadolu’ya kadar bütün neojen sahalar sistematik bir şekilde aranmış. Türkiye’nin genel jeolojik haritası yapılmış. Jeofizik araştırmaları yapılmış. Yerine göre, umut bulunan yerlerde de sondaj yapılmış. Bunun sonucunda bir şeyler bulunmuş. Ama, böyle dünya çapında büyük bir rezerve sahip olduğumuz sonucuna da varamamışız.

EN ÖNEMLİ BULGU AFŞİN - ELBİSTAN

Ültanır: Yine de bizim için önemli bazı bulgular var değil mi?

Erkin: Tabii, aramaların getirdiği, benim bildiğim en önemli rezerv Elbistan’dır. Elbistan’a da yine dünya standartlarında bakacak olursanız, orta büyüklükte yataktır.

Ültanır: Ne yazık ki kalitesiz kömür yatağı.

Erkin: Hindistan’daki, Çin’deki, Rusya’daki, Almanya’daki yataklara baktığınız zaman, onlara göre ufak çaplı bir yataktır. Dediğiniz gibi, kalitesi düşüktür. Kalorifik değerle hesapladığınız zaman zaten hesaplanan rezervlerin çok altına düşmektedir.

Ültanır: Sayın Dostum, Afşin - Elbistan’da görünür artı muhtemel 3.8 milyar ton rezervden söz ediyorduk, ama geçen yıl C ve D santrallerinin ihalesi için yapılan tanıtımda, bu kömür havzası için 2.8 milyar ton işletilebilir rezerv verildi. Bu kömürün tamamı çıkarılabilir mi, hepsi kullanılabilir enerjiye dönüştürülebilir mi? Tabii ki hayır, ama izninizle bir an için üretim, çevrim vs gibi verimleri bir yana koysak ve yüzde 100 gibi düşünerek, bu kömürün ısıl değer karşılığına baksak, ben bunu hesaplamıştım, 3200 petakalori (yani 1012 kcal veya 1015 cal) ediyor. Bunun petrol eşdeğeri karşılığı ise yaklaşık 300 milyon ton demektir. Yani 300 mtep’lik bir kaynak. Türkiye’nin bir yıllık toplam birincil enerji tüketimi, doğru deyimiyle genel enerji tüketimi 90 mtep’i aştı, petrol tüketimi de 30 mtep’in üstünde. İşte şimdi “kaynağımız var” diyenler kıyaslasınlar bakalım, neyimiz varmış? Buzdolabında üç günlük yiyeceği, kilerinde üç aylık erzakı bulunan bir aileden farkımız yok!...

Erkin: Yine de Türkiye’de düşük tenörlü kömürlerden enerji üretilebileceğini göstermiştir. Açık işletmelerin ilk defa büyük çapta nasıl yapıldığını göstermiştir. Başarılı bir projedir ve sürmektedir, çalışmaktadır. Dolayısıyla, “Türkiye’nin kendi içinde böyle büyük aranmadık rezervler var, işte biz Türkiye’nin ancak binde bilmem ne kadarını aradık, denizlerimizin yalnız yüzde yarımını aradık falan” gibi ifadeler duyuyoruz, bu ifadeler tabii ki iyi niyetle söylenmiş ifadelerdir, ama bunlar çok gerçekçi değildir. Denizlerde de aramalar ve bu tür yataklar ancak kıta sahanlığı olan yerler için söz konusudur. Kıta sahanlığında yapılacak aramalarda da, işte birtakım şeyler Ege Denizi’nde, senelerdir İskenderun Körfezi’nde, Karadeniz’de yapılmıştır ve yine yapılmaktadır. İnşallah bir şeyler de çıkar. Bunu ihmal edelim manasında söylemiyorum. Kesinlikle bu aramaları sürdürmeliyiz. Ama, bunun dışında da bir gerçekle karşı karşıyayız.

TÜRKİYE’NİN TASARRUF EDİLECEK ENERJİSİ DE YOK

Türkiye enerji tüketiminde de kesinlikle geri sıralarda. Yani Türkiye enerjisini tasarruf etsin, çok tasarruflu kullansın, o taktirde yeter gibi beyanlar da var. Onlar da çok gerçekçi beyanlar değildir. Çünkü, Türkiye zaten toplam enerji sıralamasında dünya ortalamalarının gerisindedir, zannediyorum enerji tüketiminde 80’inci sıralardadır. Elektrik tüketiminde de yine dünya ortalamasının altındadır. O bakımdan, tamam Türkiye tasarruf etsin, ama tasarrufun ötesinde de, Türkiye’de kalkınması paralelinde patlayacak yeni talepler var, onları da dikkate almak lazım. Bu nedenle tasarrufta çok umutlu olmamak gerekir.

TÜRKİYE’NİN ARTAN ENERJİ İTHALATI

Ültanır: Peki Tuğrul Bey, Türkiye bu kaynak kıtlığı ve yetersiz düzeyi ile ne yapabilir?

Erkin: Önce, şimdi nereden nereye geliyoruz? Ona da bakalım. Türkiye 1980’li yıllara geldiği zaman, bu enerji sıkıntısı o zamanda da çok ciddi vardı. Petrol fiyatları artıyordu. 1980 yılındaki dış ticaret rakamlarına baktığınız zaman şunu görüyorsunuz; Türkiye’nin toplam ihracatı yaklaşık 2.9 milyar dolar civarında, Türkiye’nin petrol ithalatı 2.91 milyar dolar, yani Türkiye’nin toplam ihracatı, petrol ithalatının altında kalıyor. O günlerden bugünlere geldik. Bugün durum belki o kadar trajik değilse de, bugün de ciddi bir şekilde enerji ithalat rakamlarımız büyüyor. İhracatımız çok büyüdüğü için belki oransal olarak daha aşağıdayız, ama Türkiye 30 milyar dolarları aşan bir enerji paketiyle karşı karşıya. Bu da ihracatımızın yüzde 30’ları civarına geliyor. Bu da ciddi bir rakam, nitekim Rusya’yla, Avrasya ülkeleriyle ticaretimizin geliştiğini görüyoruz, seviniyoruz, ancak o ticaretin analizine girdiğiniz zaman toplamda gelişiyor, aldığınız mallar artıyor. Daha doğrusu malların çeşidi artmıyor.

Ültanır: Miktar ve fiyat yükseliyor sadece değil mi?

Erkin: Fiyat yükseliyor. Buna mukabil sattığınız mallarda bir değişiklik yok. Eski Sovyetler Birliği sınırları içindeki ülkelerle ki, biz ona Avrasya diyoruz, 30 milyar dolar civarında bir ticaretimiz var. 30 milyar doların aşağı yukarı 22-23 milyar doları ithalatımız. İhraç ettiğiniz kısım 7-8 milyar dolar.

Ültanır: Buradaki ithalat kalemi de enerji.

Erkin: Haklısınız, enerji ithalatı ağırlıklı. Gürcistan vs hariç, hepsinde, her ülkede de açık veriyoruz. Dolayısıyla, bizim buna da bir çare bulmamız lazım.

Ültanır: Ama, kendi kaynaklarımız yeterli olmadığı için biz enerji ithal etmek durumundayız. Başka çıkış yolu da yok. Varsa da şu an için görünmüyor.

Erkin: Kesin ithal etmek zorundayız ve şu söyleniyor, “biz enerjide dışa bağımlıyız” deniliyor, özellikle “doğalgazda dışa bağımlıyız” diye enerji politikaları yönlendirilmek isteniyor, yani doğalgaz dışı yönlendirilmek isteniyor. Tabii ki ithalata tabi ise azaltalım, tasarrufu artıralım. Yerli kaynaklarımızı üretime geçirelim, ama bir gerçeği de görmeden geçmeyelim. Yalnız doğalgaza bağlı değilsin. Daha büyük oranda petrole bağlısın. Petrol ithalatına verdiğin para, doğalgaz ithalatına verdiğin paradan daha fazla. Kaldı ki şunu da söyleyeyim; uygulanan politikalar sonucu şu anda taşkömürü de ithal ediyorsun. Taşkömüründe de, yani koklaşabilir kömürde de dışarıya yüzde 80 oranında bağımlısınız. O bakımdan enerjide tamamen bağımlıyız.

ARTAN ENERJİ FİYATLARI

Ültanır: Tuğrul Bey rahmetli Turgut Özal’ın “Enerji ithali korkulacak bir şey değildir” diye bir sözü vardı. O sözünü şöyle de açmıştı; “İthal edilebilecek en ucuz şey enerjidir, onu ithal etmeyip sanayi ürünü ithal edecek olursanız çok daha pahalıdır” diye. Sayın Demirel’in, “Olmayan enerji en pahalı enerjidir” sözü de aynı anlama gelen bir söz. Ben bunları gerçekçi sözler olarak buluyorum. Siz ne dersiniz bilemem, ama çarkınızı döndürebilmek için gerekli enerji ithal edilmeli. Japonya buna iyi bir örnek, enerji ithali ile sanayisini sürdürebilen bir ülke.

Erkin: Tabii doğru, yani derinliği olan bir görüş. Çok doğru, ama Sayın Özal’ın bu sözü hangi yıl ettiğini bilmiyorum.

Ültanır: Yıl 1979, İstanbul Ticaret Odası toplantısında söylenmiş bir söz.

Erkin: Biliyorsunuz 1971’de ben Bakanlıkta görevliydim, yine biliyorsunuz petrolün varili 1 dolar 35 sentti. Sonraki yıllarda bu arttı. 2, 3 derken 4 dolar oldu. Çok iyi hatırlıyorum, 4 dolar iken dünyaca ünlü bir Amerikalı petrol ekonomistine sormuşlardı, ben raporlarını halen saklarım ve çok iyi hatırlarım, “5 doları aşmaz” diyordu.

Ültanır: Fakat, 1973 Arap-İsrail savaşından sonra OPEC’in bir ambargosu var, biliyorsunuz. Ambargo Savaşa tepki gibi gösterilmişti o zamanlarda, ama aslında düşük petrol fiyatlarını yükseltmek için de bahane aranıyordu. 1973 Ocak ayında petrolün varili 2.5 dolar iken, aynı yılın Ekim ayında 5 - 6 dolar arasına çıkıverdi, 1974 Ocak ayında ise 11 - 12 dolar arasındaydı. O tarihe kadar teknik olarak bilinen yenilenebilir enerji teknolojilerinde ekonomik atılım, o tarihten sonra başlamıştır. 1979 yılında ise 13.5 dolar düzeylerinde idi.

Erkin: Dün TÜSİAD’ın Enerji Toplantısı’nda Fatih Birol’a petrol fiyatları da soruldu. Dendi ki, “Kaça çıkacak?”. Cevabı, “Ben bunu söylemekle yetkili değilim, daha doğrusu söylememem lazım, bu tür ifadelerde bulunmamam lazım. Ben şunu söylerim, 100 dolara hatta onun üstüne çıkarsa hiç şaşmayın”.

Ültanır: Zaten 100 dolara çıktı. Şimdi bir süre 90 - 100 arasında salınacaktır. Biliyorsunuz, Fatih Birol’un Başekonomisti olduğu Uluslararası Enerji Ajansı, 1974 petrol krizinden sonra ve OPEC’e bir tepki olarak OECD bünyesinde kurulmuştur ve Türkiye’de kurucu üyesidir. Yenilenebilir enerji teknolojileri geliştirilmiştir, klasik enerji kaynakları üzerinde yeni teknolojiler geliştirilmiştir, ama hiçbir şey petrol fiyatlarını dizginleyememiştir, petro dolarlar bugün dünya ekonomisinin önemli bir fonunu oluşturur durumda ve 1974’den farklı olarak düzen ABD’nin aleyhine değil, lehine çalışıyor, petro dolarlar sonuçta Batı ülkelerine ve ABD’ye akıyor.

Erkin: Şimdi tabii o rakamdan, yani 5 dolardan fazla artmaz diyen dünyanın en büyük petrol ekonomistinden, 100 doların üzerine çıkabileceğimizi ifade eden bir enerji uzmanına geldik. Geçen yıllar boyunca bir bakıma ikisinin arasında kaldık. Tabii o gün için o beyan çok doğruydu, bugün ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü, bu fiyatla satın aldığınız enerjiyle acaba hakikaten daha yüksek değerde mallar üretebilir misiniz?

Ültanır: Sorun o zaten, ama taşıma hizmetinin sürdürülmesi pahalı da olsa hâlâ çok büyük ölçüde petrole bağlı. Tabii petrole endeksli enerji fiyatları sanayi üretimini, uluslararası rekabeti nasıl etkileyecek, o çok önemli.

Erkin: Sorun o oldu ve tabii kaldı ki siz, Türkiye için söylüyorum, aynı malı üretmek için Avrupa Birliği’ne nispetle iki misli, Japonya’ya nispetle 4 - 5 misli fazla enerji tüketiyorsunuz. Geçenlerde öyle bir tablo da gördüm. Yani enerjiyi çok efektif kullanamıyoruz. O zaman bu fiyatlarla alınan enerjiyle nasıl üretimi sürdürüp de bundan para kazanırsınız? Onu da bilmiyorum. Yalnız şunu söylemek istiyorum; böyle sıkışık bir durumda olmamıza rağmen, bizim önemli bir şansımız var. Allah bir şansı da vermiş.

ALLAH’IN VERDİĞİ ŞANS

Bir taraftan hiçbir enerji kaynağı açısından enerji zengini olamamışız, ama bir konum zengini olmuşuz. Enerji zengini ülkeler çevremizde toplanmış. Tüketenler de çevremizde toplanmış. Yani, üretenlerin hepsi sizin yanınızda olur, ama satacak kimse yoktur. Biz de öyle değil. Üretenler sağımızda, tüketenler solumuzda veyahut doğumuzda batımızda. Biz hakikaten onların arasındayız. Bu eşsiz pozisyonu kullanarak bir yerlere varabiliriz ve bundan birtakım kazançlar elde edebiliriz. Ama, bu kazançlar yalnız boru hatlarında taşınacak enerjiden sağlanmıyor.

AZERİLERİN SİTEMİ

Çünkü görüyorsunuz, işte Baku-Ceyhan boru hattı da çok güzel bir taşıma yolu falan, ama bakıyorsunuz 200 - 250 milyon dolar bir geliri ancak veriyor. Yani 200 - 250 milyon dolarlarla bu bilançoları düzeltmek mümkün değil. O bakımdan onu, bir şekilde Türkiye’de katma değer yaratacak birtakım ürünlere değiştirmenin yolunu bulmanız lazım. Buna da enerjinin sahibi olan üretici şirketlerin müsaade etmesi lazım. Çünkü, ben şu beyanı duydum, hem de en üst düzey Azeri yetkiliden duydum; “Siz bizden 120 dolara aldığınız doğalgazı Yunanistan’a satıyorsunuz, siz kimin malını satıyorsunuz, siz de gaz mı var?”.

Azeriler özetle diyorlar ki, “Ben senin ihtiyacını karşılarım. Senin ihtiyacını karşılarken, sana özel bir tarife uygularım. Çünkü bizim liderimiz, ‘Bizim doğal kaynaklarımız ve bizim servetlerimiz hem bizim hem de Türkiye’nin malıdır’ demiştir ve bu herkes tarafından bilinen önemli bir ifadedir. Dolayısıyla sizi kayırırız. Hatta biraz daha anlayış göstererek, sizin Avrupa Birliği’ne giriş çabalarınız için bunun bir araç olarak kullanılmasına da karşı çıkmayız. Ama, daha fazlasına da müsaade etmeyiz. Yani benden 120’ye aldığını, Ruslardan 300’e alırken, bunu Yunan’a 145-150’ye satmanı, bundan ticaret yapmanı da doğru bulmayız. Öyle bir kâr mevcutsa, o kâr bana ait bir kârdır. Daha doğrusu bizim aramızdaki anlaşma şöyle olmalıdır: Sizin taşıma maliyetiniz neyse, taşıma fiyatınız ve bundan kazancınız neyse, o size aittir, bunu bizden talep edebilirsiniz. Buna karşılık bize geçiş hakkı verirsiniz, istimlaklerde kolaylık sağlarsınız, projelerin gerçekleşmesini sağlarsınız, projelerin finansmanına katılırsanız, o paydan düşen kârı da nema olarak alırsınız. Ama, bunun dışında bizden aldığınız gazla bir ticaret yapmanızı uygun bulmayız. Kaldı ki, bizim de şu anda çok fazla paraya ihtiyacımız yok”.

Böyle diyorlar. Geçen sene yüzde 30 - 31 civarında kalkınma hızı tutturmuşlar. Aynı hızı bu sene tutturmamayı bile istiyorlar. Çünkü, enflasyonun körükleneceğinden korkuyorlar. “Doğalgaz gibi malın olsun, yeraltında dursun” diyorlar. Öyle de bir politikaları var. O bakımdan dışarıdaki kaynakları nasıl kullanacağımız meselesi, önemli bir konu. Sırf geçiş ücretleriyle önemli bir gelir sağlayamayız.

AB ÜLKELERİNİN DOĞALGAZ İTHALATI ARTACAK

Geçiş derken de size şöyle bir şey söyleyeyim; bugün Avrupa Birliği’nin 25 ülkesinin yılda yaklaşık 260 milyar metreküp doğalgaz üretimi var. Bu üretimin 2020’de 202 milyar metreküpe, 2030’da da 163 milyar metreküpe düşmesi bekleniyor. Dolayısıyla, Avrupa Birliği ülkelerinin yapacakları ithalatın artması gerekmektedir. Mevcut tahminlere göre, ithalatın 2010 yılında 384 milyar metreküpe, 2020 yılında 563 milyar metreküpe, 2030 yılında da 652 milyar metreküpe yükseleceği hesaplanmaktadır. Dolayısıyla, yukarıda sözünü ettiğim, Türkiye’den taşınması düşünülen Nabucco vs gibi 30 - 40 milyar metreküp doğalgaz, çok mütevazi bir rakam. Yani, bu rakamın gelişmesi gibi, birtakım daha başka projelerin olması lazım. Daha biz henüz birinci projedeyiz.

GELİŞEN LNG SEÇENEĞİ

İkincisi, bir başka konu daha var. Sayın Bakan da dün ifade etti, “Bundan sonra güvenlik meselesinden dolayı boru hatlarının korunma sorunlarından dolayı daha ziyade LNG’ce yönelmek istiyorlar” dedi. Gemilerle LNG getirmek, riski sınırlı kılmak amaçlanıyor.

Ültanır: Bu arada LNG teknolojisi çok gelişti ve dikkate değer biçimde ucuzladı. Offshore alanlardaki gaz üretimleri için FLNG (Floating LNG) denilen yüzer LNG tesisleri de geliştirildi. Timor Denizi’nde Shell uyguluyor. Yani, yeni yeni teknikler ortaya çıkıyor. Türkiye de boru hattının dışında İskenderun - Ceyhan’a getireceği gazı LNG’ye dönüştürüp Avrupa’ya ihracı düşünmeli. İşte o zaman hem katma değer yaratılmış olur, hem de çeşitli kaynaklardan getirdiğiniz gazları paçallayabilirsiniz ve gazın uyruk - kimlik sorunu ortadan kalkar.

Erkin: Tabii bu taktirde boru hatlarından ziyade Türkiye’nin belki çevresinde birtakım yeni LNG tesisleri kurarak, bu ticaretten nemalanması söz konusu olabilir. İşte belki Ceyhan’da kurulabilir. Karadeniz’de belki kurulamayabilir de Rusya kendisi kurabilir. Belki biz Ege’de bir tane kurabiliriz. Ama, bunlar da hep sınırlı üretimleri, sınırlı rakamları ortaya koyar.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI: GERÇEKÇİ PROJELER ÜRETMEK

O bakımdan birinci düşüncemiz, bu ülkemiz dışında olan doğalgazın taşınmasından ve içeride bir ticarete imkân vermesinden dolayı sağlayacağımız fonların, bu büyük doğalgaz ve petrol ithalatını karşılaması söz konusu değil. Bunu şunun için söylüyorum, zaman zaman ben de dahil, gerçekçi olmayan hayaller de üretebiliyoruz. O bakımdan bu konunun çok ciddi bir konu olduğunu bilerek, daha böyle kurumsal, daha böyle ciddi politikalar üretmek için bir çalışmaya ihtiyaç var.

ÖZEL SEKTÖRÜN ÖNÜNÜ AYDINLATMAK

Bu çalışma da tabii, her tarafın katıldığı bir çalışma olmalı. Çünkü, bunun artık yalnız kamu sektöründen beklenmediğini biliyoruz. Nitekim, önümüzdeki dönemde kurulması düşünülen santrallerin 90 milyar dolar tutacağı hesaplanıyor. 90 milyar dolar yatırım da özel sektörden bekleniyor. 2020’ye kadar yapılacak yatırım için 90 milyar dolarlardan konuşuyoruz. Demek ki. bu kararların oluşumunun içinde olmak lazım geliyor. Bunu özel sektörün konumu açısından söylüyorum.

Dün Fatih Birol şöyle bir söz etti, “Madem bunu özel sektörden bekliyorsunuz, zaten öyle gözüküyor, devletin bu işe tahsis ettiği fonlar yok. O zaman siz acilen elinize birer el feneri alın ve özel sektörün önünü aydınlatın”. Dolayısıyla, şu öneri aklımıza geliyor: Özel sektörle daha ciddi bir temas içinde, konuşarak ve sorunları çözerek, bu işin üzerine eğilmek şart.

TÜRKİYE DIŞARIDA DA PETROL VE DOĞAL GAZ ARAMALI

Bir başka konu olarak da şuna değineceğim: Acaba diyorum, ama aslında acaba da değil, çünkü bu da nispeten var, komşu ülkelerde doğalgaz ve petrol aramalarına yönelebilir miyiz? Acaba, bunu daha geliştirilmiş şekilde yapabilir miyiz? Yani, bir kere petrol ve doğalgazı taşımalıyız, tamam ve bundan bir nema almalıyız. Kendi ihtiyacımızı oralardan karşılamamız iyi bir şey, hoş bir şey, ama ikincisi de oralarda petrol ve doğalgaz aramak. Bu işlere girişmek olmalı bence.

Türkiye petrolleri bunlara girişti. Zannediyorum, işte Kazakistan’da falan önemli yatırımlar da yaptı. Ne sonuç aldı, pek bilmiyorum. O çalışmalar ne kadar fizıbıl oldu? Onu da bilmiyorum, ama bu çalışmaları sürdürmek, yani yakında Irak, belki İran ne kadar güvenilir bilmiyorum, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan’da ve hatta Afrika’da, mesela şu anda bize fevkalade kapısını açmış olan Sudan’da, dolayısıyla bu ülkelerde de petrol ve doğalgaz arayabiliriz. Oralardan da bir miktar yeni imkânlar sağlayabiliriz.

YASAYA SAYGI VE DOĞALGAZ PİYASASI

Ancak, burada demin fenerle yol açmak meselesini söylerken, kendi içinde bulunduğumuz doğalgaz piyasası ile ilgili sorunları içeren bir başka gerçeği de belirtmek istiyorum.

Biz de maalesef yasalar çıktıktan sonra, sanki yalnız yasadan nasiplenen kişinin yasasıymış gibi muamele ya da kabul görüyor. Sanki, o yasa bütün Türkiye’nin yasası değil de, yalnız sizin yasanız gibi oluyor. Sanki, o yasa yalnız sizin çıkarlarınız için düşünülmüş gibi bir tavır etrafta sergileniyor. Yasanın uygulanması ile ilgili her teşebbüsünüzde karşınıza bu çıkıyor. Adeta bu kafanıza vuruluyor. Halbuki siz bu enerjide de, diğer konularda da, ama enerjide kesinlikle, siz özel sektörden bu kadar fazla görevler bekliyorsanız, bu işi ona havale etmeyi düşünüyorsanız, onun da bir kamu kuruluşu gibi sizin yanınızda olduğunu ve birlikte aynı hedeflere varacağınızı kabullenmeniz lazım. Dolayısıyla, önünü hakikaten temizlemeniz ve açmanız lazım. Şimdi doğalgazda biz bunu yaşıyoruz.

Ültanır: Her şeyden önce çıkmış ve yürürlüğe konmuş bir yasaya saygı göstermek gerekir. Siyasi iktidar geçmiş iktidarın çıkardığı yasayı beğenmeyebilir, ama o zaman da konjonktür elveriyorsa o yasayı değiştirmesi lazım. Doğalgaz yasasında son beş yıldır görülen biçimde değiştirmeden askıya almak, hukuk devletinde aklın alacağı bir şey değil. Yasa uygulansa doğalgaz piyasasında özel sektörün önü temizlenecek. Bence el fenerine gerek yok. Yol gösteren deniz feneri gibi parlıyor o yasa.

Erkin: Doğalgaz piyasasındaki kadar mutabakat, ama teorik mutabakat çok az yasada vardır. Nedir bu teorik mutabakat? 2001 yılında üç farklı görüşteki partinin oluşturduğu bir koalisyon hükümeti tarafından hazırlanmış bir yasadır. İttifakla Meclis’ten geçmiştir. O üç parti de işte, sağdan sola kadar bizim parlamentomuzdaki bütün kanatları temsil etmiştir. 2002 yılında seçim olmuştur. Yeni bir siyasi parti Meclis’e girmiştir. O da bunu kabullenmiştir. Bir iki tane rötuş yapmıştır. Kendi eliyle yaptığı o rötuşlarla, “bu iş bitti” demiştir. Yani, “tamam artık her şey mükemmel” demiştir. Kaldı ki 2002 yılında gelen bu iktidar, Avrupa Birliği ile ortaklığı hedef edinmiştir. Ondan sonra Dünya Bankası vs gibi kuruluşlarla münasebetlerini mükemmelen yürütmektedir. Onların hepsinin şartlarında da bizim yasanın aynısı vardır. Yani, onlara aykırı bir yasa değildir. Bilakis onların doğrultusunda bir yasadır. Hatta bugün Avrupa Birliği ile enerji faslını müzakereye açmaya kalktıkları taktirde, ön çalışmalar göstermektedir ki, “Aaa sizdekiler bizden daha da ileri dedikleri maddeler vardır”.

Ültanır: Aslında bu yasaların ileri olması övünülecek bir durum tabii. Enerji yönetimi de 2002 yıllarında bununla övünüyordu, ama siz de çok iyi hatırlayacaksınız ki, 2004 yılına gelindiğinde enerji yönetimimiz, “Yunanistan Avrupa Birliği üyesi, onun daha böyle doğalgaz yasası yok. Biz niye bu yasayı uygulayıp da devlet tekelini parçalayalım” demeye başladı. O yıllarda doğruları dile getiren ve yayın koordinatörlüğünü yaptığım Dünya Enerji Dergisi’nin üzerine doğalgaz yasasını savunduğu için, daha doğrusu enerjide serbest piyasayı savunduğu için gelenler oldu ve dergiyi kapattırarak muratlarına erdiler.

Erkin: Şu anda Avrupa Birliği ile müzakerede çok kolay geçecek maddeleri içeren bir yasa. Ben mutabakatı vurgulamak istiyorum. Dolayısıyla, bu kadar mutabakatla yasalaşmış, benimsenmiş bir yasanın uygulanmasının, 2002’den 2007’ye kadar halen tamamlanamamış olması, pek çok kez taliplerin “artık yürümeyecek, yahu bu işten vazgeçelim” dediği bir duruma geldiyse, bunu da dikkate almak çok önemli bir olay olmaktadır.

Ültanır: Şu an 2008’in eşiğindeyiz. Artık yasanın 2009 hedefinin tutturulmasının, ben olanaksız olduğunu düşünüyorum. Hükümet de bu bilinçte olmalı ki, “3 Aylık Eylem Planı” içinde Doğalgaz Strateji Belgesi’nin hazırlanacağı yer almıştı. Altıncı aya giriyoruz o da ortada yok. 2009 hedefi artık tutmayacak.

Erkin: Mümkün değil.

Ültanır: Korkarım bu gidişle hiç mümkün değil. O zaman DİVİD Başkanı sıfatınızla yanıtlanmasını istediğim bir sorum var. Kontrat devrinde ısrar edilmesini mi, yoksa kontrat devri olmuyor diye hacim devrine dönülmesini mi, ya da BOTAŞ devretmeyecek diyerek ithalat ve ihracatta özel sektöre serbesti tanınmasını mı, neyi savunuyorsunuz? DİVİD’in politikası ne?

KONTRAT DEVİRLERİ SÜRDÜRÜLMELİDİR

Erkin: Şimdi şöyle cevap vereceğim: Birincisi, kontrat devirleri aklın getirdiği ve gösterdiği zaruri yoldur. Çünkü, mademki BOTAŞ’ın piyasa payının yüzde 20’ye düşmesi, tekel olmaktan çıkması isteniyor, o zaman BOTAŞ elindeki kontratların devrinden başka bir yol yoktur. Aksi taktirde, BOTAŞ’ı yüzde 20’ye düşürdüğünüz zaman, bugün 35 - 40 milyar metreküp doğalgaz ithalatı yapan BOTAŞ’ın yüzde 20’si bu ise, Türkiye’nin en az 150 milyar metreküp gaz tüketmesi lazımdır ki, piyasada BOTAŞ’ın hakim durumu kalksın. Böyle bir şey de söz konusu değildir. Türkiye 150 milyar metreküp doğalgaz kullanmayacaktır. O zaman demek ki, BOTAŞ tekel olmayı devamlı sürdürecektir. Onun için BOTAŞ’ın kontratlarını devretmekten başka matematiksel, akılcı bir yol bence yoktur. Bunu konuyu çok düşünen birisi olarak söylüyorum.

Peki, bunun devredilmesiyle ilgili bütün karşı çıkışlara rağmen, en önemli zorluk olarak şu ileri sürülmüştür. “Bunu kim devralacak, kim yapacak, kime satacak? Yabancı şirketler buna niye razı olsun? Nasıl razı olacaklar? Kesinlikle razı olmazlar”. Bunlar söylenmiştir. Uygulama göstermiştir ki, karşı taraftan hiç bir sorun gelmemiştir. Yani, içeride işlemlerde gözüken zorluklar, ihale safhası başladıktan sonra karşı taraftan gelmemiştir. Ne olmuştur? Bir kere 40 civarında şirket bu işi yapmaya talip olmuştur. Bu çok önemli. Dosya alıp, yeterlilik almışlardır.

Sonra bunlar diğer ülkelere gitmişlerdir, Rusya’ya gitmişlerdir, dört tanesi Gazprom’un da onayını almıştır. İran ve Cezayir’deki temasları da biliyorum. Oralardan da menfi cevap gelmemiştir. Ancak vakit azlığı, “dur hele bir görelim” beklentisi, ama en önemlisi, “sizin hükümetiniz bu işi yapmaya kararlı değil, bizi sokarsınız, biz kötü kişi oluruz” demişlerdir. İnanmamışlardır ve daima şunu söylemişlerdir; Cezayirliler söyledi, “senelerdir çalıştığımız BOTAŞ ile niye kötü kişi olalım, hele bir yapsınlar, görelim, biz de bir dahaki sefer gireriz” demişlerdir. Bize “hayır” dememişlerdir. İran da aynı şekilde.

ÇIKARILAN ZORLUKLAR

Demek ki, talipler çıkmıştır. Bu taliplere devretmeye hazırız diyen satıcılar, kontratın karşı taraftaki muhatapları çıkmıştır. Aralarında ikili anlaşmalar imzalanmıştır. İhale başlamıştır. İhalede yüksek devir bedelleri konmuştur. O yüksek bedellerin dört misli teklifler verilmiştir. Hani kimse çıkmayacaktı, talip olmayacaktı!... Dört misli, lot başına 500 bin dolar denmiştir, 2 milyon 200 bin dolar civarında teklif çıkmıştır. Birinci teklif öyleydi. Bizim ki de iki milyon dolar civarındaydı. Dört firma da 500’ün çok üzerinde teklifte bulunmuştur. Daha sonra idare bir başka sorun daha yaratmıştır. Demiştir ki, “hepiniz aynı rakamlara yükselin”. Yani en yüksek rakama yükselin. Bu haklı ve usulü bir talep olmamasına rağmen, firmalar “tamam” demişlerdir. Hepsi tekliflerini o rakama yükseltmiştir.

Teminat mektupları verilmiştir, diğer prosedürlerin hepsi işletilmiştir ve sonuna gelinmiştir. Ama, bu arada çıkarılan güçlüklerin bir kısmı da kerhen kabul edilmiştir. Hâlâ bazı güçlükler sürmektedir. Ne bileyim işte, “ŞİD” Şebeke İşletim Düzenlemesi. Hazırlanmış öyle bir düzenleme vardır, o düzenleme mesela yeni giren şirketlerden çok BOTAŞ içindir. Yine de bununla ilgili bazı düzenlemeler talep edilmiştir. Çok ufak bazı düzenlemeler olmuştur, ciddi bazı düzenlemeler de hâlâ yapılmamıştır. Beklentilerimiz sürmektedir, ama kontratı değiştirecek bir şey değildir. Olsa olsa şirketlerin riskini artırmaktadır.

Kalkılmıştır, “ŞİD’in uygulanmasında bir geçiş dönemi sağlayın” denmiştir. Bence çok önemli bir istektir. Geçiş süresi verin, yani firmalar bir ekzersiz yapsınlar. Bundan daha haklı bir şey göremiyorum. Elektrikte DUY’da bu var zaten. Hayır, kabul edilmemiştir. Mesela, şu anda yine açık olan noktalardan birisi, yılbaşı itibariyle BOTAŞ karar vermiştir, bütün tüketici kontratlarını, mevcut müşteri kontratlarını aynen uzatmaktadır. Peki, biz müşterilere gidiyoruz, uzlaşmışız, ama BOTAŞ o müşteriye, “kontratını iptal etmem senin kontratın bende geçerlidir” diyor. Peki, o zaman bu iş nasıl olacak?

Ültanır: Kontrat devrini yaptıkları dört milyar metreküp gaz için zorluklar sürüyor demektir. Bunun tek bir nedeni var, BOTAŞ’ın kontratları istemeden kerhen devretmesi. Tabii BOTAŞ burada yalnız değil. Hükümet ne denli BOTAŞ’ın arkasındadır? O cevap biraz meçhul denilebilir, ama BOTAŞ’ın arkasında olan Enerji Bakanlığı. Tabii, Enerji Bakanlığı hükümete rağmen bu kadar serbest hareket edip bunu yapabilir mi? Bunlar, niyetin eksikliğini gösteren gerçekler.

Erkin: 35 milyar metreküpün içerisinden dört milyar metreküpü çektiğin zaman, bazı müşteriler gazsız kalacak. O dört milyar metreküpü BOTAŞ değil biz, özel sektör satacak. Gayet tabii ki o tüketicilerin BOTAŞ ile kontratlarını iptal etme hakları olmalı. Hayır. Buna da henüz cevap alabilmiş değiliz. Bize müşteri bırakmak istemiyor görünüyorlar. Resmen görüntü bu. Kritik bir sorun, ama kontrat devrine dahil bir sorun değil. Kontrat devrine ilişkin sözleşmeler imzalandı. Demek istediğim, buna benzer işlevsel sorunlar sürdürülüyor.

REKABETÇİ PİYASA İÇİN ANLAYIŞ EKSİKLİĞİ

Bütün buradaki sorunların sürdürülmesi, esasında baştan bahsettiğim anlayış farklılığından kaynaklanıyor. Yani şunu anlamıyoruz: “Ben bu hizmeti sizinle birlikte yapıyorum. Ben de bir kamu görevi yapıyorum, eğer bunun adına kamu görevi diyorsan. Kamu görevi demiyorsan, o zaman sen de bir özel sektör görevi yapıyorsun. Birlikte yapıyoruz. Dolayısıyla, birbirimizden gizlimiz, saklımız, korkumuz vs. olmamalı. O piyasada biz birbirimizle rekabet edeceğiz. Rekabetçi piyasa böyle olacak. Ama, sen bu rekabetçi piyasada eline birtakım başka silahlar alırsan veya avucunun içinde bazı silahlar saklarsan veya gömleğinin kolunun içinde bazı kartlar saklarsan, o zaman bu rekabet olmaz”.

Başka çok ciddi bir rekabet konusu, yine bizi rahatsız eden, BOTAŞ yasaya göre farklı şirketlere bölünmek zorunda, ama bölünmüyor. Bölünmediği zaman biz, bölünmemenin yatay sübvansiyona imkân tanıdığını düşünüyoruz. Her ne kadar “yatay sübvansiyon yapmıyoruz” denilse de, biz kamu sektöründe ve çeşitli yerlerde, şirketlerde görev yapmış kişiler olarak biliyoruz ki, yönetimleri ayırmadığınız taktirde, ayrı tüzel kişilikler şeklinde kesin ayırmadığınız taktirde, subvansiyonu kesinlikle önleyemezsin. Çünkü, hizmetlerin kime ait olduğuna sen karar verirsin. Hizmetlerin dağılımına sen karar verirsin. Bu hâlâ sürdürülüyor.

Bu sürdürülürken bir başka olay da, her ne kadar zararına satmıyoruz deniliyorsa da, ama el altından öğrendiğimize ve alış fiyatını, satış fiyatını bildiğimize göre, BOTAŞ zararına satıyor. Şayet bir yatay subvansiyon söz konusu değilse, bunu nasıl yapıyor?

BOTAŞ’IN HAKSIZ REKABET DÜZENİ

Ültanır: Hazine’ye borç yüklüyor. Tam bu noktada sormak istiyorum. Şimdi siz de 2008’de piyasaya girip gaz satacaksınız. Gazın piyasada bir fiyatı var, ama serbest koşullarda belirlenmiş bir fiyat değil bu. BOTAŞ’ın narh gibi koyduğu fiyat. Bu arada ithalat fiyatında da petrolden yansıyan bir artış var. İthalat fiyatı ile tüketiciye arz fiyatı arasındaki makas sizin için bir sorun değil mi?

Erkin: Bakın, akaryakıtta da geçmişte böyleydi, ayarlama olacağını radyolardan ilan ederlerdi, oralardan duyardınız. Petrol ürünlerindeki gibi seneler sonra kabul ettikleri, otomatik bir ayarlamaya gidilmezse, bu daima sorun olacaktır. Bizim bir talebimiz de ayarlamanın otomatik olarak yapılması. Nasıl petrol ürünlerinde yapılıyorsa, bu piyasada da yapılmalı. Zaten fiyatı belirleyen bir formül var. Formüldeki petrol fiyatı değiştiği zaman, doğalgaz fiyatı da ona endeksli olarak azalacak veya çoğalacak. Ona göre otomatik olarak fiyat değişmelidir. Yoksa, seçim kaygısıyla, kış kaygısıyla, yok başka kaygılarla değiştirilmezse, zaten rekabetçi bir piyasa oluşturulamaz. O zaman bizim tek çaremiz vardır, Rekabet Kurulu’ndan yardım istemek. Çünkü, haksız bir rekabetle karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkacaktır. Bu yolu da o safhada deneyeceğiz tabii.

Ültanır: EPDK’nın bunu önlemesi mümkün değil mi?

Erkin: EPDK da önleyebilir. EPDK’da bunun hesap ayrıştırılması ile geçiştirilmemesi, şirket ayrıştırması ile önlenebileceğinin şart olduğunu biliyor. Ayrı tüzel kişilere ayrılması şartını EPDK’nın kuvvetle takip etmesi lazım. Şayet farklı tüzel kişilere ayrılırsa, o zaman yatay subvansiyon ortadan kalkar. Eğer şirketlerden birisi baştan öbürünün lehine bazı kârlı aktiviteleri terk ederse, terk eden şirket ziyan etmeye başlayacaktır.

Ültanır: Siz DİVİD olarak bu konuyu Rekabet Kurulu’na ve EPDK’ya bir şikayet şeklinde bildirdiniz mi?

Erkin: Rekabet Kurulu ile konuştuk, Rekabet Kurulu bu işin farkında. Fakat, rekabet Kurulu’nun kurallarına göre, bizim bu işten mağdur olarak bir başvuruda bulunmamız lazım. Şu an fiilen mağdur durumda değiliz.

Ültanır: Çünkü, henüz gaz satışına başlanmadı ve serbest piyasaya geçilmedi.

Erkin: Yani, şu anda seni niye bu ilgilendiriyor denilecek noktadayız. Dolayısıyla, o müracaatı hemen yapabilecek konumda değiliz, ama danışma bakımından bu görüşmeleri yaptık. Haklı bulduklarını söylediler. Hatta bizim söylememize de gerek kalmadı, onlar bu piyasada bir subvansiyon olduğunun farkındalar. Bu sadece bizim için haksız rekabet değil. Bu diğer yakıt türleri itibariyle de haksız rekabet. Yani, petrol fiyatı artıyor, petrol ürünü derhal zam görüyor. Doğal gaz aynı şekilde zam görmüyor, bu sefer doğalgazın tüketim payı artıyor.

Ültanır: Doğalgaza 2008 itibariyle verilen zam, makası kapatmada yeterli düzeyde denilebilir mi?

Erkin: Değil, ama ne olursa olsun gene de önemli bir gelişmedir diye düşünüyoruz. Fakat, bir de şunu söyleyeyim, bu zam otomatiğe bağlanmadığı taktirde, her zam sırasında, çünkü altı ayda bir zam yapılıyor, satıcı altı ayda bir fiyat belirliyor, her fiyat belirlemede, siz de siyasi konjonktürünüze bağı olarak zam yapıp yapmamayı düşünüyorsanız, o zaman makas açılıyor. Zamlar ertelenince birde bakıyorsunuz ki, yüzde 5 - 10 yerine, yüzde 20 yapılmak gereği doğuyor. Böylece yüzde 20 zam yapmaya da bu kez siyaset hiç izin vermiyor. Onun için bu sürünüp gidiyor. Bunun muhakkak otomatiğe bağlanması lazım.

YABANCI SERMAYE YASALARI UYGULAMA GÜVENCESİNE BAĞLI

Doğalgaz konusunda bir de şunu söylemek istiyorum. Son olarak ortaya çıkan bir sav var. Bazı hayali güçler bizim doğalgaz piyasamızın liberalleşmesinin önüne çıkıyorsa, bütün o siyasi kabul prosedüründeki olumlu desteklere rağmen, ortak görüşlere ve katılımlara rağmen, nasıl oluyor da ikide bir daima bir hayali güç karşımıza çıkıp işlerimizi yokuşa koşuyor? Hükümet bütün enerji sektörüne yabancı sermayeyi çekmek istiyorsa, bu güvensiz ortamda nasıl başarılı olur?

Ültanır: Yani yasaların uygulanacağı güvencesi.

Erkin: Tabii, yasanın anlayışla ve destekle karşılanacağı güvencesini vermeli. Benimsenmesi, sevilmesi, o kadar ileri gidiyorum. Kerhen değil. Çünkü, sandığa gittiğin zaman istediğin doğrultuda oy kullanmaya hakkın var. Müzakerelerde her türlü farklı görüşü söylemek hakkın var. Ama yasalaştıktan sonra, böyle bir konsensüs oluştuktan sonra, bir ülkenin kaderi bu yasa doğrultusundaki gelişmelere bağlandıysa, kimsenin artık bunu değiştirmek, önüne takoz koymak hakkı yok diye düşünüyorum.

Sırf gaz meselesinde değil, bu anlayışı Türkiye’de mutlaka yaratmamız, yaşatmamız lazım. Şimdi son olarak bir de, “efendim artık yabancı şirketler bu gazın ne kadar stratejik bir konu olduğunu anladılar, dolayısıyla bu stratejik konum karşısında bunun özel sektörün elinde olması yerine, büyük devlet kuruluşlarının elinde olmasını istiyorlar” görüşü ortaya çıktı.

Ültanır: Değerli dostum sizi dinliyorum, ama müsaadenizle bu noktada bir çıkış yapayım. 2004 yılında yeşertilen ve sürdürülmek istenen “Güçlü BOTAŞ” gerekçesi bu. Neresi güçlü denilebilir, ama siyasi iktidar için tabii ki bir koz. BOTAŞ’ın yöneticileri, sol kanada mensup meslek odalarının düzenlediği veya katıldıkları kongrelerde, işte şimdiye kadar bir dört milyar metreküplük gaz kontratı ihale edildi, ama bundan sonra BOTAŞ’ı muhafaza etmek için artık hiçbir devir yapılmasın diye konuşabiliyorlar. Bu anlayış törpülenmedikçe, serbest piyasa yasasına saygı, çölde su aramak gibi bir şey. Bu savlar da Türkiye’de ortaya atılıyor.

Erkin: Tabii, Türkiye’de söyleniyor, Gazprom böyle yapıyor, şu oluyor falan. Bir kere çok önemli bir fark var, onu atlıyorlar. O şirketler gaz üretiyor, gaz piyasasını kontrol ediyor. Üretimle yönlendiriyor. Sende gaz yok. Sen ancak işin ticaretindesin. Belki ticaretinde bir şey yapabilirsin, ama devlet ticaret yapamaz. Ticaretini de yapacaksan sen, böyle devlet şirketleri yerine, özel sektör gruplarıyla birleşmeye ihtiyacın var. Yoksa yapamazsın. Azerbaycan gibi, Suudi Arabistan gibi kaynak sahibi olsan bunu söylemem. Orada adam rezervin başında. O zaman tabii ki politikaları devlet yürütecektir, şirketlerin eline terk etmeyecektir. Bunu anlıyorum, ama sende böyle bir şey yok. Sen bilakis ticaretini yapacak, yatırımını yapacak ortaklar arıyorsun.

DEİK Avrasya İş Konseyleri Başkanı Erkin ile Avrasya’da işbirliği üzerine

Türkiye gemisini yürüten kaptanlar, ABD ile stratejik ortaklığın simgesi kutsal vazoyu 1 Mart 2003’de yere düşürüp parçaladıktan sonra, Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmek için büyük çaba sarf ettiler, üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih alındı, ama işte gelip Sarkozy ve Merkel kayalıklarına bindirmekten de gemiyi kurtaramadılar, yani gemisini kurtarabilen kaptan olamadılar. 60’ıncı Hükümet Programında her ne kadar Avrasya’da yapılacak girişimler, atılacak adımlar Batıya endekslenmiş olsa da ve ABD, AB ilişkilerine alternatif olamayacağı vurgulanmış bulunsa da, Türkiye için Avrasya yeni bir nefes borusu gibi. Gerçi 2000 sonrası Avrasya’yı arşınlayan Putin, Türkiye’ye açılacak kanalları birer birer tıkamaya özen gösterse de, tüm imkânlar tükendi denilebilir mi acaba? Avrasya’da işbirliği olanakları için Avrasya İş Konseyleri Başkanı Erkin ne düşünüyor? Enerji ve doğalgaz sohbetimizden sonra kısaca bu konuya da değinelim istedik.

Ültanır: Tuğrul Bey, Türkiye 2000’den sonra Avrasya ilişkilerini oldukça ihmal etti. Avrasya’daki ticaret hacminden enerji kapsamında biraz bahsettik, ama Avrasya’da Türkiye için sizce ne gibi yeni olanaklar var, ticareti geliştirme ve hatta ekonomik işbirliği oluşturma olanaklarımız var mı? Ben Türkiye’nin AB ve ABD ekseni dışında, mutlaka Avrasya ekseni üzerinde de kendisine bir yol açması gerektiğine inanıyorum. Bu iki eksen birbirine endekslenmemeli, birbirini destekleyerek perspektif boyut kazanmalı. Kaldı ki, elimizin rahatlaması için birbirinden bağımsız olmalı. Bu açıştan sonra şimdi sizi dinlemek istiyorum.

Erkin: Avrasya’nın ihmali konusunda haklısınız, ben de aynı kanattayım. Türkiye, Avrasya denilen bölgenin merkezinde yer alıyor. Avrasya muhayyel bir bölge. Yani, bir ada değil, bir kıta değil. Avrasya iki kıta içinde yer almış muhtelif ülkelerin birleşmesinden oluşuyor.

AVRASYA’NIN SINIRLARI

Ültanır: Yanlış algılanmaması için o birleşmeyi açalım. Coğrafi olarak bir arada bulunmak, bir ölçüde de kültür birliği ve tarihten gelen yakınlık komşuluk. Ben şunu soracağım: DEİK olarak Avrasya deyince hangi ülkeleri kapsıyorsunuz?

Erkin: Biz bu iş konseylerini kurmaya başladığımız zaman, Amerika’nın arkasından Sovyetler Birliği ile bir İş Konseyi kurduk. Türk-Sovyet İş Konseyi ile işlerimizi geliştirmeye kalktık. İşte ilk doğalgaz anlaşması oldu. Onun paralelinde, o doğalgaz bedeli karşılığında mal alım satım imkânı doğdu. Bütün bunlar Türk-Sovyet İş Konseyi vasıtasıyla savunuldu, hayata geçirildi. 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılınca, karşımızda Sovyet İş Konseyi kalmadı.

O zaman 15 tane bağımsız ülke kaldı. Bu 15 tane bağımsız ülkenin ya hepsiyle tek tek iş konseyleri kuracaktık ki kurduk. Ama, bunların aralarında bir de sinerji vardı. Gene hâlâ Sovyetler Birliği’nden kalan, bugün de hayatta olan ilişkiler sistematiği var. İşte ortak dil Rusça. Her ne kadar Orta Asya liderleri kendi lisanlarını konuşuyorlarsa da, bir araya geldikleri zaman veya bir yabancı ile konuştukları zaman tek bildikleri yabancı dil Rusça. Eğitimleri Rus üniversitelerinden. Kültürleri Rus kültürü. Gittiğiniz zaman tiyatro ve operalarında Rus eserleri oynanıyor. O bakımdan ticaretin yüzde 80 - 85’ini yine Rusya ile yapıyorlar. Dolayısıyla, böyle ortak bir yapı var.

Biz bunların hepsini aldık Türk-Avrasya İş Konseyleri içine topladık. Yani, eski Sovyet ülkelerinin hepsi Avrasya iş konseyleri içine girdi. Daha sonra iki değişiklik oldu. Bir kere Baltık ülkelerini bizden ayırdı. Çünkü, onlar artık Avrupa Birliği’ne girdi, artık onu Avrasya içinde tutmanın anlamı yok. Zaten onlar da artık bundan hoşlanmıyorlar ve Avrupalıyız diye ortaya çıktılar. Buna mukabil çok hızlı davranmak için Afganistan’ı ve Moğalistan’ı bizim içimize aldık. Böylece ta Ukrayna’dan başlayan Afganistan’a kadar uzanan bir coğrafya.

Ültanır: Afganistan’ı aldınız, ama Pakistan’a dokunmadınız.

Erkin: Hayır Pakistan’a dokunmadık. O hazmedilebilir bir şey değil. O bambaşka şartlara bağlı. Bütün bu ülkelerin endüstri tipleri, haberleşme sistemleri, orduları, hatta silahları hepsi belli bir benzerlik içinde. Afganistan’ın da tabii Rusya ile ciddi ilişkisi var, ama Pakistan tamamiyle bambaşka bir kültür. Onun için bir tek Afganistan’ı, o da acele Afgan İş Konseyi’ni kurmamız lazımdı, bağımsız bir iş konseyi kurarsak çok vakit alacaktı, bizim Konseyimizin içine aldık ve iyi de oldu.

Şimdi sorunuzun devamına gelince, işte bunlar bugün Ukrayna’dan başlayan, Ukrayna, Moldova, Belerusya, Rusya Gürcistan, Kazakistan, Azerbaycan, Tacikistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Moğalistan ve Afganistan diye tamamlanan bir dizi ülke. Bu ülkelerle İş Konseyimizi sürdürüyoruz.

AVRASYA’NIN POTANSİYELİ VE AVRASYA BAĞIMIZ

Bu bölgede 310 milyona yakın nüfus var. Bir trilyon dolara yaklaşan milli gelir var. İçlerinde yüzde 30’a varan büyüme hızları var. 670 milyar doların üzerinde ticaret hacmi var. Bu ticaret hacmi belki de şu anda 750 milyar dolar oldu, petrol fiyatları, doğalgaz fiyatları arttıkça yükseliyor. Şimdi böyle bir bölge.

Bizim bu bölgede, her ne kadar Sovyetler Birliği’ne dahil olmuş bir ülke değilsek de, ciddi başka benzerliklerimiz var. Yani bir İsviçreli gibi değiliz veya bir Perulu’nun Orta Asya’daki konumu gibi değiliz. Bir kere çok büyük çapta lisan birliğimiz var. Rusça’da bile binin üzerinde Türkçe kelime var. Kültür birliğimiz var. Tarih birliğimiz var. Yaşam tarzında benzerlikler var. Endüstri yapımızda da benzerlikler var. Nihayet, tabii Ankara’yı merkez alacaksan, Moğalistan’ı da dışarıda bırak, üç saat içinde hepsini dolanıyorsun. Onlara üç saatlik uçak mesafesindesin. Onun için bunların hepsini bir birlik olarak ele alıyoruz ve o birlik içinde değerlendirmeye karar verdik. Böyle bir birlik içindeyiz.

Geriye doğru dönecek olursam, 1930’lardan kalma Atatürk’ün vasiyeti bile var. “Bu ülkelerle şu anda ilişkileri sürdürmemiz için birtakım güçlükler, engeller vardır, ama bilin ki bu ülkeler bir gün bağımsız olacak. Bağımsız oldukları zaman onlarla kaynaşabileceğin politikaları şimdiden benimse. Lisan birliğini unutma. Temaslarını unutma. Onlardan bunu bekleme. Onların bunu yapmaları siyasi baskılar sebebiyle mümkün olmayabilir, ama sen bunu yap” mealinde konuşmuştur.

TÜRKİYE’NİN KATKILARI

Hakikaten Türkiye, bunlar bağımsız kalır kalmaz, hatta birkaç gün içinde, biliyorsunuz 24 - 25 Aralık 1991’de Gorbaçov televizyona çıkıp da, “Sovyetler Birliği dağılmıştır” dediği zaman, bu ülkeler birden bağımsız oldu. Bunları ilk tanıyan biziz. İlk defa büyükelçiler gönderen, ilk defa onlara Türkiye’de temsilcilikler açan biz olduk. THY’yi oraya sefer düzenleten, uçak bağlantısını kuran yine ilk defa Türkiye oldu, Rusya ile aralarındaki ilişkiler kopunca, bunlara gidilemez gelinemez olmuştu. Daha sonra oralarda çeşitli inşaatlar yapan, onların günlük ihtiyaçlarını karşılayan, Eximbank vasıtasıyla iki milyar dolar civarında kredi veren yine Türkiye idi. Türkiye daha fazlasını verebilir miydi? Yoktu, Türkiye’de o zaman yine dövize muhtaçtı, yani paramız yoktu. Bunları başkasından yüksek faizli krediler alarak, daha düşük faizlerle oralara verdi.

Ültanır: Türkiye elinin dar olmasına rağmen yaptı. Özal’ın Cumhurbaşkanı, Demirel’in önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı olduğu yıllardan bahsediyoruz. Türkiye o dönemde oralarda çok şeyler yaptı. Onların özgürlüklerini güvenceye alması bakımından, Türkiye’nin onlara katkıları asla küçümsenemez.

Erkin: Ben de yaptı diyorum. Bütün o kendi yaşadığı krizlere rağmen, iki milyar dolar Eximbank kredisi verdi, bu tabii çok önemli bir katkı onlar için. Kardeşlik ve ağabeylik gösterdi. Sayacağım o kadar şey var ki!... Bu ülkelerde o zaman dış ticaret rejimi yoktu. Bu ülkelerde KDV yoktu. Şimdi hatırlıyorum, rahmetli Adnan Kahveci Rusya’nın Başbakan Birinci Yardımcısına Antalya’da KDV’yi anlatıyordu. Turgut Bey görevlendirmiş. Bir teknede misafir ediyorduk, güçlü bir adamdı, KDV nedir anlatıldı. Mesela oralarda standartları kurduk. Türk Standartlar Enstitüsü bu ülkelerde departmanlar açtı, onların elemanları buraya getirilip eğitildi.

Oradan biz DEİK olarak çeşitli sektörlerde, onlarda olmayan, işte bankacılık gibi, kambiyo gibi, elemanlar getirdik, Tuzla’da TÜBİTAK kampında misafir ettik, onları İstanbul’da eğittik, bankalara gönderdik. Bunların içinden daha sonra Bakan ve Başbakan Yardımcısı olanlar çıktı. Yani, imkânlarımız ölçüsünde çok şey yaptık. Yeter mi dersen, değil.

Ültanır: Ağabeylik dönemi de artık bitti.

Erkin: Tabii ki ağabeylik dönemi bitti. Ağabeyliğin gerektirdiği yükselen konjonktürü de biz daha sonra maalesef sürdüremedik. Farklı anlayışlara girdik. Bunun paralelinde de bunların önemini dünya anladı. Yani, o dönemde kimse bunlara karşı çok fazla bir ilgi duymuyordu. Şimdi gene ben size söyleyeyim. İlk Amerikalıları, ilk Japonları DEİK olarak biz götürdük.

Ültanır: Şimdi artık bizsiz gidiyorlar.

Erkin: Onlar tabii yolu yöntemi öğrendiler. Müteahhitlerimiz gitti, 40 milyar dolar civarında iş yaptı. Müteahhitler para alamadıkları zaman, o fabrikaların, otellerin vs ortağı oldu. Aşağı yukarı Türkiye’nin şimdi oralarda 12 milyar dolara yaklaşan yatırımları var. Bir kısmı mecburi, bir kısmı sonradan bilinçli yapılmış. Mesela, Rusya’da dahi 3 - 4 milyar dolar civarında çok kritik yatırımlar var. Şişe- cam, bira, televizyon. Yakın zamana kadar bir firmamız bir milyonun üzerinde televizyon üretiyordu.

Bir de hiç olmayan, yani 1980’lerdeki rakamı ben biliyorum, Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye resmi delegasyonlar hariç bir yılda 18 tane turist gelmiş, şimdi aynı topraklardan üç milyon turist geliyor. Böyle çok ciddi kaynaşmalar var. Demin söylediğim gibi ticaret hacmi aynı sınır içinde 30 milyar dolara geldi. 2007’nin sonucu herhalde 35 milyar dolar falan olmuştur. Türk mallarını öğrendiler. Türk yemeklerini öğrendiler. Türk lokantaları açıldı.

Ültanır: Hatta bizim konuştuğumuz Türk dilini öğrendiler.

TÜRKİYE’NİN ETKİNLİK ÇAPI

Erkin: Aşağı yukarı o coğrafyanın her yerinde hatırlı Türk müteşebbisleri var. Size şöyle iddia edeyim, bu ülkelerin hemen hepsinde sizi birkaç gün içinde bir bakanla konuşturabilecek, belki 3 - 5 gün içinde de bir - ikisi hariç sizi başbakanlarla, hatta cumhurbaşkanlarıyla konuşturacak işadamları var.

Bu çok ciddi bir potansiyel. Bu potansiyelden ötürü biz Türk-Avrasya İş Konseyleri olarak diyoruz ki, mümkün olduğu kadar fazla yararlanmalıyız. Bunu biz yaparsak, Avrupa Birliği nezdindeki kozumuz da yükselir. Bunu Avrupa Birliği’ne bir alternatif olarak düşünmeyin, ama ciddi bir ilave güç olarak düşünün. Avrupa Birliği, Avrasya’da bugün 30 milyar dolarsa, 10 yıl sonra 60-70 milyar dolar ticaret hacmi olan bir Türkiye’yi bünyesine daha kolay alır.

Birtakım sektörlerde birinciyiz. Mesela inşaat sektöründe Moskova’da bir marka olmuşuz zaten. Türk firması dendiği zaman hiç eleştiri yok, çatısı çökse ondan bile eleştiri almıyor, “bizde bir hata vardır” deniliyor. Modada da öyle. Hazır giyimde fuarlar açılıyor, tanıtılıyor. Moskova’da yüksek gelir grubu içerisinde İtalyan, Fransız ürünleri biraz hakim, ama Türklerin de ciddi yeri var. Bu potansiyeli değerlendirmede biz devam edelim diyoruz.

PUTİN İLE ETKİNLEŞEN RUSYA

Ültanır: Yalnız, Rusya’nın dışındaki Avrasya’ya bakarsanız, Türkiye’nin potansiyeli varsa da olması gerekenin gerisinde. Siz de bunu Putin’in etkisine bağlıyor musunuz?

Erkin: Tabii, Putin’in gelişi bazı değişiklikler getirdi. Putin öncesi bizim siyasi davranışlarımıza karşı koyacak bir Rus hükümeti yoktu. Biz Rusya dışındaki diğer cumhuriyetlerle ilişkilerimizi sürdürürken, bir yerden tepki almak gibi durumla karşı karşıya değildik. Zaten tepki verse ne olurdu? Putin geldikten sonra, bir kere her şeyden haberdar olan bir sistem ortaya çıktı. Kontrol edilen bir sistem oldu. Eline geçirdi, onlarla ilişkilerini geliştirdi. Onlarla üçlü - beşli ittifaklar kurdu. Şanghay’ın dışında da kendi aralarında anlaşmalar var, ticaret anlaşmaları var, gümrüksüz mal alıp satıyorlar.

Putin’den önce biz pek farkında değildik, ama Rusya’ya rağmen bu ilişkilerin çok fazla ileriye götürülmesi benim kanıma göre mümkün değil. Geçmişte biz bunun farkında olmadık, onlar da kolay ses çıkarabilir durumda değillerdi, ama Putin’den sonra durum değişti, her şeye çeki düzen verdi, her şeyi eline aldı. Güçlü, aktif, bilgili bir lider. Dolayısıyla, onun sayesinde her şey merkezden kontrol edilir hale geldi. Putin’in etkinliği sırf Türkiye üzerinde değil, tabii Avrupa üzerinde de arttı, Amerika nezdinde de arttı. İşte bugün, ”füzelerini koyarsan ben de Polonya’yı hedef alırım” diyor. Bunu Putin’den önceki dönemde diyecek adam yoktu. Bu çok önemli bir şey.

SİYASİ ŞARTLI KREDİLER ALTINDA EZİLEN SOVYETLERDEN PUTİN RUSYASI’NA

Bunu diyebilmesi için de, ben size yine tarihi bir bilgi vereyim, biz iki sene önce Yeltsin dönemindeki başbakan yardımcılarından, başbakan vekilliği de yapmış. Bir dönemin en parlak siyasetçilerinden Bay Gaydar’ı bir toplantımızda konuk ettik. Orada kendisine, “Gorbaçov’dan sonra Yeltsin çok hafif kaldı” gibi bir şey söyledim. “Gorbaçov büyük adamdı” dedim. “Hayır büyük adam Yeltsin idi” dedi. Yine kendisinin Yeltsin’in adamı olduğunu not edeyim. “Çünkü, Yeltsin kriz yönetimini bilen bir insandır” dedi ve şöyle anlattı:

“1950’li yıllardan itibaren silahlanma ve sistemdeki gevşeklikler, Stalin sonrası yumuşamalar üretim düşüşlerine sebep oldu. Biz daima bunları saklı tuttuk (bunu Gorbaçov da bir konuşmasında söylüyor). Öyle belli bir noktaya geldik ki, Sovyetler Birliği’nin büyümesi sıfır oldu ve belli bir süre sonra eksi değerlere de düştü. Biz bunları örtbas ettik. İşin tuhafı Amerika da, CIA da bunu sakladı. Belli bir süre sonra biz dışarıdan, İsviçre bankalarından borç almaya başladık. Önce borcu kolay aldık. Daha sonra altınlarımızı rehin ettik. Daha sonra altınlarımızı sattık ve daha sonra aldığımız kredilerde şartlar kondu. Belli bir süre sonra siyasi şartlı krediler almaya başladık (bakın bu çok önemli, ben Gaydar’ın sözünü aynen not etmişim). Siz siyasi şartlı krediler alıyorsanız, artık egemenliğiniz ciddi tehditler altındadır. Onun için siz kalkıp da Gorbaçov’un işte Glasnost’u ve Perestroyka’yı kabullenmesini kendi demokratik kişiliğine bağlamayınız. Ekonomik sıkıntılara ve baskılara bağlayınız. Yeltsin bunlara karşı kriz yönetimini fevkalade yaptı. Çünkü, kriz yalnızca dışarıdan gelen bir mesele de değildi. İçeride de (orada büyüklerin yanında bir de pek çok küçük cumhuriyetler, özerk bölgeler vardı) çeşitli cumhuriyetlerin elinde 250’nin üzerinde nükleer başlık vardı. Bunların elinde Sovyet Rublesi basan darphaneler vardı. Bunlar maaşları ödeyebilmek için darphanelerde habire para basıyorlardı. Üzerlerine gidemiyorduk, ellerinde nükleer başlıklı füzeler bulunuyordu. Dolayısıyla Yeltsin bunları çözdü”.

Şimdi buradan Putin’e geleceğim. Putin bir kere dış borçları ödedi. Yani şartlı kredi, şartsız kredi bilmem nesi kalmadı, bitirdi. Dolayısıyla, Putin artık dış dünyaya karşı serbest, özgür. Doğalgaz ve petrol gelirlerinden dolayı Hazinesinde bugün 500 milyar dolar civarında döviz var. İşte Putin’in esas gücü bu.

Ültanır: Putin’in esas gücü bu olabilir, ama yalnız bu dersek haksızlık da olur, oyunun nasıl oynayacağını bilen bir usta politikacı. Bakın yine doğalgaza dönelim, Avrupa 2000’li yıllara girilirken, Rus doğalgazına karşı çeşitlendirmek için kaynak arayışındaydı. Şimdi aynı arayışın sürdüğünden ben kuşku duyuyorum. Ne yaptı? Batlıklardan geçecek hat için Almanları kullandı, eski şansölye Schröder şimdi bu projede Gazprom için çalışıyor. Bizim Nabucco projesinin önünü kesti. Önce Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın gazını Hazar kıyısından geçecek yeni boru hattı ile almak için anlaştı, sonra Karadeniz tabanından Bulgaristan’a gidecek Güney Akım gaz boru hattı projesini ortaya attı ve İtalyan ENI’yi bu projeye çekerek, sadece Nabucco’nun önün kesmekle kalmadı, Samsun-Ceyhan projesini de Burgaz-Dedeağaç hattı karşısında gündemden düşürüverdi. Türkiye’nin enerji köprüsü olma projelerini birer birer çökertiyor, biz seyreder durumda kaldık. Putin Rusyası Türkiye’ye Çarlık Rusyası'ndan kalma bir görüşle mi bakıyor yoksa?

Erkin: Rusya ve Putin, sorunuzu cevaplamadan önce demin söylediğime devam edeceğim, Putin’in davranışları cevap verebilir konuma geldi. Ordusu kuvvetlendi, iş güvenliği arttı, disiplini arttı. Ben size bir şey söyleyeceğim; Gorbaçov ve Yeltsin döneminde Moskova’da güvenliği sağlamak için 250 bin tane özel koruma görevlisi vardı, özel yetiştirilmiş kişiler, ordudan alınmış en iyiler vs. Günün birinde bu 250 bin kişinin bir siyasi darbe yapabilmesinden dahi korkulur oldu. Putin bütün bu sorunları çözdü.

PUTİN TÜRKİYE’DEN ARADIĞINI BULAMADI

Putin’in bizim Sayın Başbakanımızla çok iyi ilişkisi vardı. Türkiye’ye çok önem verdiğini de biliyoruz. Ama, Türkiye’den beklentilerinin cevabını alamadı. Mesela helikopter ihalesi gibi. Defalarca rica etti. Mesela işte savunma araç ve gereçleri, mesela ihaleye giren Kazak şirketlerinin, Kırım şirketlerinin ihalelerinin iptal edilmesi gibi. Bizim o zamanki Cumhurbaşkanımız Sezer’e Kremlin’de bunu söyledi. “Sizin tarafınızda işleri geliştirmiyorsunuz, biz birtakım projeler ortaya koyuyoruz, koyduğumuz projelerin ihalesini kazanıyoruz da, hem vermiyorsunuz, hem de bize mafya bunlar diye çamur atıyorsunuz” deyip bunlara bozulduğunu belirtti.

Ültanır: Bunlara bozulduğu için son zamanda dışımızdan geçecek boru hatları ile bizim boru hatlarının önünü kesiyor diyebilir miyiz? Bir de bizim AB’ye ağırlık vermemizin, Avrasya’nın ikinci plana atılmış olması, o bölgeden kendi kendimizi soyutlamamıza neden oldu.

Erkin: Türkiye şimdi ikilem içinde. Güneydoğu’daki olaylar Türkiye’yi tekrar Amerika’ya yanaşmak mecburiyetinde bıraktı. İşbirliğini geliştirmediğimiz için de projelerin önünü kesiyor olabilir.

NAZARBAYEV: BİZE SIRTINIZI DÖNDÜNÜZ

AB’ye fazla ağırlık vererek, Avrasya’yı ihmal etmenin etkisi de açık. Bunun somut delillerini verebilirim. Mesela birbuçuk sene önce Kazakistan’a gittik, Nursultan Nazarbayev bize toplantıda bir konuşma yaptı, aramızda böyle 1.5 metre mesafe var, “Siz yüzünüzü Avrupa Birliği’ne çevirdiniz, o maceraya çevirdiniz, bize sırtınızı döndünüz” dedi.

Ültanır: Hem de “macera” kelimesini kullanarak mı?

Erkin: Evet. “Bizde şu anda çok ciddi para var, para esasında bizde. Yatırım yapmak istiyoruz. İşbirliği yapmak istiyoruz, ama sizin sırtınız dönük” dedi. Bu konuşmalar kademe kademe gelişti. Bir de İstanbul’a geldi. İstanbul’daki toplantıda ben toplantının başkanıydım. Nursultan Nazarbayev, “Biz bir fon oluşturduk. Petrol fiyatlarının düşmesine karşılık bir nakit fon, 10 milyar dolar birikti. 10 milyar dolarlık yatırım yapabiliriz” dedi.

Ültanır: Biz, Bakü – Tiflis - Ceyhan ve ona bağlı diğer projeleri Clinton döneminde oluştururken, Türkiye’nin yanında ABD’nin desteği vardı. 1 Mart tezkere krizi ile o destek kalktı. ABD’de Irak üzerinde yoğunlaştığından Türkiye - ABD ortaklığına dayalı yeni yeni Avrasya projeleri geliştirilemedi. Bunun da etkisi var.

Erkin: Tabii.

TÜRKİYE’NİN AVRASYA’DA ŞANS YAKALAMA SEÇENEĞİ

Ültanır: Şimdi son duruma gelelim. ABD ile ilişkilerimiz, soğukluğu geride bırakacak yeni bir ısınma dönemine girdi gibi görünüyor. Bundan sonra Türkiye’nin Avrasya’da yeni bir şans yakalaması tek başına girişimleriyle mi olabilir, yoksa Amerika ile ortaklaşa mı olur, ya da Rusya ile beraber mi olabilir?

Erkin: Şimdi ben tersten giderek bir şey söyleyeyim. Bu bölgelerde Rusya’yı dışlayarak büyük projeler geliştirilebileceğine inanmıyorum. Bunun tersini iddia etmek için, bölgenin ayrıca şimdi üzerinde durmadığımız nüfus yapısı da var. Kazakistan dediğiniz yerde, Kazak nüfusu Rus nüfusundan daha az. Bir tek Özbekistan biraz rahat, öbürlerinin hepsinde böyle bir nüfus var, tabii oranları değişik. Ayrıca Rusya’da yaşayan Özbekler, Kazaklar, Türkmenler vs var. Ordusu var. Orduların silahları Rusya’dan. Lisan birliği var. Bu gücü görmemek, reddetmek mümkün değil. Rusya’yı dışlayarak projeler yürütmemek lazım diye düşünüyorum. Yoksa projeler gelişemez, istenilen başarılar elde edilemez. Kaldı ki, onların elinde de şu anda 500 milyar dolar para var. Özel sektörün milyarderleri, futbol klüpleri satın alan adamları var. Bu desteği, bu sermayeyi karşımıza değil, arkamıza almakta yarar var.

AVRASYA EKONOMİK BİRLİĞİ

Soruya cevap vereceğim de, bizim bir “Avrasya Ekonomik Birliği” kurmak fikrimiz var. Biz bunu söyledikten sonra Putin’de aynı şeyi söyledi. Bizim Başbakanımıza anlattıktan sonra, Başbakanımız da ilk defa Tacikistan’da söyledi, “Avrasya Birliği” dedi. Kırgızistan’da söyledi ve Kırgızistan’ın Eski Cumhurbaşkanı Asker Akayev, “Bir Avrasya Birliği’ne ihtiyacımız var, bunun iki tane temel direği olmalıdır, biri Rusya biri de Türkiye” dedi.

Şimdi çok önemli bir gelişmeden bahsetmek istiyorum, o da şu: Bakü - Tiflis - Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı projesi bitti. Bu proje Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasında bir projedir. Ama, devlet projesi de değildir, içinde özel şirketler vardır. Bizde enerji sektöründe özel kesimi yaratmak derken bunu kastediyorum. İkinci proje de tamamlandı, Bakü - Tiflis - Erzurum Doğalgaz Boru Hattı Projesi. Arkadan Cumhurbaşkanı ile gidildi, Kars - Tiflis - Bakü Demiryolu temeli atıldı. Gene üçlü bir proje. Arkasından Azerbaycan’dan gelen gazın Yunanistan’a gitmesi için bir bağlantı projesi yapıldı. Demiryolu temeli atılırken, Sayın Gül dahil üç lider de açık ve seçik bir ekonomik birliğin artık bu projelerle oluşmakta olduğunu söylediler. Bir de bunlara Batum havaalanını ilave edebilirim. İki ülke arasında ortak bir hava alanı konumunda. Bu birlik üç ülke ile başladı. Zaten bir ekonomik birlik başlatacaksak, 15’inin aynı anda imzalaması şartı yok. Avrupa Birliği de böyle başlamadı. Ben o zaman Almanya’da okuyordum, De Gaulle (Fransa) ile Adenauer (Almanya) beraber oldu, sonra da buna Belçika ve Lüksemburg gibi küçükler katıldı. Daha sonra büyükler geldi, onlar daha sonra girdi.

Bu birlik de bence üzerinde durulabilirse, yol almaya başlamıştır. Buna diğerlerini katacak projeleri üretmek lazımdır. Buna diğerlerini katacak bir proje de demiryolu olabilir. Nitekim, demiryolu çıktıktan sonra Türkmenistan’a da gidecektir, Kazakistan’a da gidecektir. Kazakistan, bu demiryoluna 10 milyon ton yük vereceğini taahhüt emiştir de, proje fizıbıl çıkmıştır. Yani, onlar da projenin içindedirler. Bu güzel bir başlangıç bunu geliştirmek lazım. Karadeniz Ekonomik İşbirliği çalışmalarından daha ileri bir safhadır bu. Bunu sürdürmek, başka birtakım projelerle başka ülkeleri de bu birlik içine almak lazım. Bakın Cumhurbaşkanı Demiryolu Projesi’nin töreninde, “Bu proje yalnız üç ülkenin tekelinde değildir. Bu projemiz başkalarına da açıktır. Başkalarının da katılmasını bekliyoruz” dedi. Bu safhada da bekleyebiliriz.

Ültanır: Cumhurbaşkanı yakın bölge ülkelerini kastederek söylemiştir sanıyorum.

Erkin: O da olabilir, Rusya da olabilir. Hemen onun kenarında Rus sınırları Azerbaycan’a dayanmış vaziyette. Hazar’ın kenarındaki Dağıstan, Rusya’nın bir otonom bölgesi. O bakımdan buna başkalarını da alabiliriz. Bütün mesele Rusya ile tekrar müzakere ederek ilişkileri başlatmak lazım. Amerika’yı bu birlik içine sokmak lazım. Avrupa Birliği’nden ben umutsuzum. Avrupa Birliği’nin bu projeler içinde yer almasına gerek yok diye düşünüyorum. Yani, servetimizden onlara pay vermeye gerek yok. Kaldı ki Avrupa Birliği’nin geleceğini de çok parlak görmüyorum.

Biz, üçümüzü, beşimizi kapsayan böyle birkaç büyük proje daha üretmeliyiz. Bence bu Kazakistan, Türkmenistan doğalgazının bir kısmının Türkiye üzerinden verilmesini, zaten bizim rakamlarımız mütevazı rakamlar, çok büyük rakamlar değil, onun yürütülmesini düşünebiliriz. Samsun - Ceyhan hattına belki Rusya’yı dahil etmenin bir yolunu bulabiliriz.

Ültanır: Tuğrul Bey, o Rusya’nın çok karşı çıktığı bir hat. Hele Burgaz-Dedeağaç projesinden sonra Rusya artık o hatta hiç yönelmez.

Erkin: Tabii Burgaz-Dedeağaç’a girdi, ama o taraftan bir alternatif proje yakalanabilir.

Ültanır: Onun alternatifi bizim Transtrakya projemiz, Kıyıköy - İbrikbaba. Burgaz - Dedeağaç’dan çok daha kolay yapılacak bir proje, ama hükümet bunun bilincinde değil.

GÜNEY AKIM TÜRKİYE’YE KARŞI HAYALİ PROJE Mİ?

Erkin: Bakın ben bütün konuşmaları inceledim. Güney Akım Projesi’nde bile Putin’in söyledikleri “bu iş bitti” manasında değil. Ben onun hâlâ biraz hayali proje olduğunu düşünüyorum.

Ültanır: Peki o zaman niye ortaya hayali proje koyuyor.

Erkin: Bize karşı ve Avrupa’ya karşı diye düşünüyorum.

Ültanır: Nabucco’nun önünü kesmek için mi?

Erkin: Nabucco’yu kesmekten öte, Nabucco fikrini Rusya orada çok büyük ustalıkla yıktı. Nabucco’nun iki tane gerekçesi vardı. Birincisi, Avrupa başka bir kaynaktan doğalgaz istiyordu. Avrupa başka bir yoldan doğalgaz istiyordu. Şimdi iki iddia da Güney Hattı ile ortadan kalktı. Şimdi başka bir kaynak değil, gene Rus gazını vereceksin. Demek ki, Avrupa Birliği o konuda çok ciddi değil ki, buna “evet” diyor. Başka yol, Ukrayna’dan geçmiyor, ama gene Rusya’dan geçen bir yol. O bakımdan ben onun başarılı bir manevra olduğuna çok inanıyorum. Böylece AB’nin Nabucco’yu koyarken öne sürdüğü prensiplere karşı bir prensiptir bu. Teknik olarak sorunları çözülmüş, ekonomik olarak fizibilitesi gözükmüş bir proje değildir. Bence İkinci Mavi Akım çok daha gerçekçi bir projedir. Biz Nabucco heyecanı ile İkinci Mavi Akım’ı yeterince müzakere etmedik. Hatta birinci Mavi Akım’ın fazla bir kapasitesi var. O fazla kapasite kullanılarak, oradan AB’ye bir miktar gaz satılabilir. Daha sonra da ikinci boru hattı döşenebilir.

Ültanır: Rusya’nın en büyük silahı doğalgaz pazarlayan Gazprom. Bu nedenle Gazprom’un sınırları Rusya’nın coğrafi sınırlarını aşmış bulunuyor ve Rusya’nın etki sınırları, Gazprom’un sınırları olarak varsayılıyor. Hatta, “Rusya’nın sınırları Gazprom’un sınırlarının bittiği yerde biter” bile deniliyor. Öyle ya da böyle, Rusya sınırları zorluyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Erkin: Ben bu tabiri duymadım. Tabii, Gazprom’un güçlü bir kuruluş olduğu ortada. Gazprom’un Rusya’nın hayatında önemli bir yeri var. Rusya’yı dışlayarak bu bölgede iş yapmak zor tabii. Nabucco için kaynak olarak İran ve Irak da var, çelişkiye bakın ki, orada Rusya’nın karşısında olan Amerika İran’ın daha ciddi karşısındadır. İki kaynak daha söylüyoruz, ama Amerika’nın İran ile Türkiye’nin de Irak ile sorunu var.

TÜSİAD Üyesi Erkin ile TÜSİAD ve Başkanlık seçimi üzerine

TÜSİAD gibi geçmişte hükümet devirmiş işadamları kuruluşunda yeni yönetim, hele Başkan değişimleri kamuoyunun dikkatlerini üzerinde topladığı bir olay olur. Başkanlığa seçimle gelinir, ama seçim öncesi yönetim ekibi belli olur. İşte bu geleneğe uygun olarak TÜSİAD ilk kadın başkanını, Arzuhan Doğan Yalçındağ’ı Başkan seçmeye hazırlanmıştı, hatta karar vermişti, ama Genel Kurul günü bir üyenin yaptığı konuşma basına ve medyaya, “TÜSİAD’da demokrasi çatlağı, Yalçındağ’ın tek aday olması eleştirildi, Aydın Doğan’ın kızı Arzuhan Yalçındağ TÜSİAD’ı çatlattı” gibi manşetlerle kamuoyuna duyuruluyordu. O konuşmayı yapan üye Sayın Tuğrul Erkin idi.

Genel kurulda söz alan TÜSİAD üyesi Tuğrul Erkin, Arzuhan Doğan Yalçındağ ve ekibinin genel kurul öncesi basına yansımasını eleştiriyordu. Türkiye'de seçim sisteminin demokratik olmadığını ve Meclis'in mevcut seçim sistemi ile çoğunluğun temsilcisi olamayacağını savunan TÜSİAD'ın, kendi iç yapısında daha demokrat davranmak zorunda olduğunu vurgulayan Erkin, "Yoksa acımasızca eleştirdiğimiz kişiler bizi de acımasızca eleştirirler. ‘Sen kendine bak’ derler. Bu yıl TÜSİAD'ın yeni yönetim kurulunu televizyon ve gazetelerden öğrendim. Bir emrivakiyi kabullenmek zor" diyordu.

Bir hafta önce kimin başkan olacağının basına yansımış olması TÜSİAD içinde pek kolay hazmedilmemişti. Erkin’den başka bu görüşü kürsüde paylaşan üyeler de yok değildi. Sayın Yalçındağ’ın kişiliğine bağlı olmaksızın, Erkin’in demokrasi adına bu yürekli çıkışı ve yöntemi eleştirmesi elbette olumlu karşılanması gereken bir davranıştı. Nitekim, sonuçta öyle oldu, ama biz bu sohbetimizde son olarak bu konuya da değinelim istedik.

Ültanır: Değerli Dostum, 2007 yılında yapılan TÜSİAD’ın 37’inci Genel Kurulu’nda basına bomba gibi düşen bir karşı çıkışınız oldu. Seçim sisteminin demokratik olmadığını ve meclisin mevcut seçim sistemi ile çoğunluğun temsilcisi olamayacağını savundunuz. Orada söylediğiniz, not ettiğim güzel bir sözünüz var: “En zor günlerde demokratik katılımcı ve etik kurallarla uygun bir seçimle görevi gelmemiş bir yönetim hafife alınmaz mı? Üyelerine dayanmak zorunda kalacağı günlerde ne yapar?" demişsiniz. Sonra da uyararak öneriyorsunuz ve diyorsunuz ki, "TÜSİAD'ın akil başkanlarının bütün bunları hesaplamaları lazım. Üyeler olarak uğradığımız haksızlık karşısında ciddi bir uyarıda bulunabiliriz. Önümüzdeki seneler hiç olmazsa aynı şey tekrarlanmasın. Yoksa bizim ya bu deveyi güdeceksin ya da bu diyarda gideceksin deme hakkımız yok”. Bu çıkışınızı Don Kişot’luk olarak da değerlendirenler olmuştur, ama bence güzel ve yürekli bir çıkış Tuğrul Bey. Şimdi şöyle başlayayım, siz TÜSİAD yönetimine hiç görev alıp yöneticilik yaptınız mı?

Erkin: TÜSİAD’da yöneticilik hiç yapmadım, ama 25 seneye yakın TÜSİAD üyesiyim. Şimdi TÜSİAD’ın Enerji Çalışma Grubu’nun da üyesiyim ve Doğalgaz Grubu Başkanıyım.

Ültanır: Son seçimde Sayın Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın şahsına karşı değil de, seçim yöntemine ilişkin karşı çıkışınızla ilgili olarak, neredeyse yönetim bir yılını geride bırakmışken ne diyorsunuz?

Erkin: Şimdi dedikleriniz doğru, fakat tamam değil. Esasında ben 15 senedir TÜSİAD’ı her seçim döneminde eleştiririm. Bunlar bir - iki kere basına da yansımıştır. Ama, tabii ki çok fazla yer almamıştır. Bazı köşe yazarları, o zamanlarda bunu çok önemseyerek üzerinde durmuşlardır. Sonradan unutulup gitmiştir. Ama, bunun etkisi de olmuştur.

TÜSİAD SEÇİMİ: LİSTE ONAYLAMA

Karşı çıktığım şey şu: Seçime gidiyorsunuz, hazır bir listeyle karşılaşıyorsunuz. Listeye hiçbir etkiniz yok. Gerçi o listeye karşı adaylığınızı koymanız mümkün. O da belli bir dönemlerde sorulmuyordu dahi. Ama, oradaki yapı, işte en kıdemli, hatırlı büyük şirketlerin ki, üyelerin bir kısmının da o şirketlerle ilişkileri, dostlukları var, ticari ilişkileri var, o hazırlanmış listeye pek karşı çıkılmıyor. TÜSİAD’ın akil adamları denilen grup listeyi hazırlıyor ve siz de parmağınızı kaldırıyorsunuz.

Ültanır: Yani TÜSİAD’da kıdemliler seçiyor, üyeler onaylıyor öyle mi?

Erkin: Evet. Bu beni rahatsız ediyordu. Rahatsız ederken de, şunu daima söyledim: TÜSİAD bir taraftan hükümetlere karşı çıkıyor. Siyasi partilere karşı çıkıyor. Onları demokrat olmaya zorluyor. Seçim sistemlerini eleştiren 300 - 500 sayfalık raporlar hazırlıyor, hazırlatıyor. Bir taraftan kendi içinde basit bir seçim sistemi dahi uygulamıyor. Başka bir karma liste yapma imkânı, farklı listelerin yönetime girme imkânı veya daha önceden bir nabız yoklaması yapmıyor. Benim bu eleştirilerim ilk senelerde daha çok dikkate alındı. O zamanlarda Feyyaz Berker Bey bunu düzelteceğine dair bana söz vermiştir. Nitekim, daha sonraki sene seçimlerden önce bir özel mektup yazarak, aday olmayı isteyip istemediğimizi, adayımız olup olmadığını sormuştur, öyle bir mektup gelmiştir. Kimisi cevap vermiştir, kimisi cevap vermemiştir, ama neyse öyle yürümüştür.

Daha sonra yine bu konunun üzerinde durduğum dönem başlamıştır, ses getirmiştir. Bu sefer seçmeyi düşündükleri adayların listesini göndermeye başlamışlardır. Buna karşı olup olmadığımız sorulmuştur. Ona da cevap vermişizdir. Tasvip ediyorum, ama buna ilaveten şu da olsa çok daha iyi olur demişizdir. O dediğimiz kişiler listeye girmemiştir, ama belki bizden başka söyleyen de olmamıştır. Tabii bilemiyorum. Böyle yürümüştür.

Son seçimde şöyle bir şey oldu: Seçim yaklaştı, artık o mektupları ben almaya alışmıştım. Hatta bir yanlışlık mı oldu, niye bana TÜSİAD’dan bir özel mektup gelmedi diye, sekreterime de sordum. Başkanla da bu enerji meselelerinden dolayı temasımız vardı. Ondan önce pek TÜSİAD’a gidip gelmezdim. Sadece Genel Kurullarına ve umumi toplantılarına giderdim. Sekreterimden, “yok” cevabını alınca, unutuldu, ihmal edildi diye Eski Başkana Ömer Sabancı’ya bir mektup yazdım, bizim gelişmiş bir teamülümüz var diye anlattım, bu metodun TÜSİAD’ı koruyacağına ilişkin inancımı belirttim. Başkandan hiçbir ses çıkmadı. Seçimden iki gün önce Genel Kurul Gündemi geldi. Gündem de tuhafıma gitti, Gündemde sadece faaliyet raporlarının okunması yazıyordu. Yani, müzakeresi için bile bir pasaj yoktu. Bunu da Dernekler Kanunu ile ilişkilendirerek Başkana yazdım.

Genel Kurula gittik, Gündem aynen çıktı. Gündem aynı çıkınca ben söz alarak Gündeme itirazımı söyledim. Başkan da “peki” dedi ve toplantıyı açtıktan sonra bana söz verdi. Bu konular hassas olduğu için daha önce hazırladığım yazılı metni okudum. O metinde ifade ettiğim şey şu: “Ben TÜSİAD’ın senelerdir üyesiyim. Daima savundum. TÜSİAD Türkiye’de demokrasinin savunucusu seçkin bir kuruluştur, ama TÜSİAD’ın kendisi de demokrat olmak zorundadır. Burada gelip de hazır bir liste ile karşılaşmak hoş olmuyor. Bu ayrıca seçeceğimiz kişilere de bir nevi yük getirir. Yarın öbür gün seçilmiş kişilere de, ‘sen de ne biçim seçilmiştin, sen de bana demokrasi dersi veriyorsun’ denir. O bakımdan bunun doğru olmadığını da düşünüyorum. Yoksa ben seçilen kişiye oyumu vermem, veririm, o başka ve benim bileceğim bir şey”. Gündemin bu maddesi zaten seçilecek kişileri değil, sistemi eleştirme maddesiydi.

Bu konuşmam, o seçici kurul ve TÜSİAD’ın eski kıdemli üyeleri tarafından pek öyle hararetle alkışlanmadı, ama TÜSİAD da kabuk değiştirdi, 550’nin üzerinde üyesi var. Biz girdiğimiz zaman 170 - 180 kişiydi. Gençler de var. Çok büyük bir tezahürat gördü. Benden sonra da bir kişi çıktı ve o da bana benzer bir konuşma yaptı. Tanımadığım çocuklar da boynuma sarıldılar, öptüler. Seçim maddesine gelindiği için de ben fazla durmadım, çıktım, gittim.

Benden sonra Cem Boyner beklemediğim bir konuşma yapmış. Gerçi, koridorda bana, “Senin görüşüne uymuyorum” dedi, ama beraber mücadele ettiğimiz demokrat bir kişi olarak benim görüşüme uymamasının sebebini de anlayamadım. Yeni Demokrasi Hareketi içinde birlikteydik, son derece demokrat bir insandır. “Ben o görüşe karşıyım, öyle Başkan seçilirse, burası da Odalar Birliği’ne şuna buna döner, ben de o zaman burada durmam, ayrılır giderim” falan demiş. Ona cevap verme imkânım olmadı, elbet ileride bir şekilde olur. Eski Başkanlar Divanı var TÜSİAD’da, onlarla konuştuk, bana “Biz kendi aramızda konuştuk, sen haklısın. Bir dahaki sefer emin ol, kesinlikle böyle yapmayacağız” diyen bir eski başkan da oldu. Onlara, “Siz tehlikeli bir şeyle oynuyorsunuz, bütün bu sihir bir kişinin ben de adayım demesiyle bozulur” dedim. Listeye beni de yaz dediğiniz an, en az elli kişi yazılır. Bu seçim öyle bitti.

PERFORMANSI YÜKSEK BAŞKAN

Fakat şunu söyleyeyim: Bu enerji meselesinden dolayı çalışmalarını yakından izliyorum. Azerbaycan’a gitmemi istediler gittim, orada Enerji Çalışma Grubu’nun temsilciliğini, Heyetin Başkanlığını yaptım. Kendisini daha önce tanımıyordum, Arzuhan Hanım benim beklediğimden çok yüksek performans göstermiştir. O bakımdan da iyi bir Başkan seçimi olmuştur, ama ben tekrar edeyim, ben Arzuhan Hanım’ın kendisine karşı değildim zaten. Ben sisteme karşıydım, sisteme gene karşıyım. Arzuhan Hanım başarılı, yürekli bir yönetim gösterdi. Fedakârhane bir yönetim gösterdiğini, birçok şeyden fedakârlık ettiğini, hatta alışılmamış şekilde işini gücünü bırakıp bu işe konsantre olduğunu ifade etmek isterim. Başarılı buluyorum.

TÜSİAD VE HÜKÜMETLER

Ültanır: TÜSİAD ne kadar Hükümete yakın, ne kadar Hükümetin üstünde?

Erkin: TÜSİAD’ın doğruları Hükümetin doğruları ile rastlaştığı zaman Hükümet TÜSİAD’ı benimsiyor. Hükümetin doğruları TÜSİAD’ın doğrularından büyük fark gösterdiğinde Hükümet ya da hükümetler TÜSİAD’da reaksiyon gösteriyor.

Ültanır: Sorumu yenilemek istiyorum, yalnız uzun yıllardaki gözleminizle cevaplamanızı bekliyorum. Belli sorunlar karşısında TÜSİAD mı hükümetlere uyuyor, hükümetler mi TÜSİAD’a uyuyor?

Erkin: Yok, TÜSİAD hükümetlerin karşısında çok şey ifade etmiştir. Biliyorsunuz TÜSİAD, hükümetlere karşı gazetelere tam sayfa ilanlar vermiştir.

Ültanır: O ilanlarla hükümet düşürmüştür.

Erkin: Onu söylemek istemiyorum, ama hükümet düşürmüştür. Ona benzer davranışlar sürdürmüştür. Seçimin hemen arkasından, hemen Hükümet Programı’nın arkasından, Arzuhan Hanım’ın ciddi eleştirileri olmuştur. Bunlar da karşı tarafta çok ciddi reaksiyonlar görmüştür. Yol gösterme görevini sürdürmek istemektedir. Şunu söyleyeyim: TÜSİAD yol gösterirken belki şu anda bir üslup değişikliği, daha yumuşak bir üslup kullanıyor olabilir. Çünkü, görüşlerinin hayata geçmesini istemektedir. Görüşlerini kabul göreceği bir üslupla söylemeye uğraşmaktadır. Mesele özde bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir. TÜSİAD, siyasi bir parti gibi bağcıyı dövmekle görevli değildir.

YENİ STRATEJİ VE TÜSİAD

Ültanır: Tuğrul Bey, 23 çeyrektir büyüyen ekonomi duraladı. IMF programının da sonuna gelindi. Global ortamda da 2008 için beklenen riskler var, ama onlar bir yana, artık Türkiye ekonomisi yeni politikalarla ileriye gidebilecek. Bugüne kadar uygulanan politikaların 2008’den itibaren yarar sağamayacağı görülüyor. Yeni bir strateji lazım. TÜSİAD bu konuda ne yapıyor?

Erkin: Bunun için çalışma yapmaya başladı. Yeni bir strateji, yeni bir görüş, ama bu görüşün de uygulanabilir olması lazım. Orada TÜSİAD’ın üzerinde durduğu şey de, söylediklerinin uygulanabilir olması. Uygulanabilir bir öneriler dizisi getirmek lazım. Uygulanamayacak öneriler dizini getirmenin de manası yok. Şu anda TÜSİAD’ın merakı, Türkiye’nin gidişatında başarıya ulaşmasını sağlayacak bir yol izlemesine aracı olmaktır diye düşünüyorum. Fonksiyonu da odur. Siyasi partilerin amacı başkadır, onlar yıpratmak da düşürmek de isterler. TÜSİAD kimseyi devirmek, değiştirmek istemiyor. Seçimle gelmiş olan hükümet devam edecektir, o hükümetin kendi doğrularına yaklaşmasını istiyor.

ULUSALCILIK VE TÜSİAD

Ültanır: Son zamanlarda TÜSİAD’a yönelik ağır eleştiriler de var. Özellikle AB ilişkisini savunması nedeniyle suçlamayla karşılaşıyor. Çünkü, AB ile ilişkilerin her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesinden yana olan bir tutum sergiliyor. Bu konuda ne dersiniz?

Erkin: Bu konu tabii hassas bir konu. Ben AB’ye kızanlardan birisiyim. Ama, şunu da reddedebilir veya inkâr edebilir durumda değilim. Çünkü, AB Türkiye’nin önündeki çok büyük bir medeniyet projesidir. Yani, keşke olsa, ben de keşke olsa diyorum. Bu keşke olsa diyenlerin bir kısmı o kadar canı gönülden keşke olsa diyorlar ki, ama gerçekçi olma sorunu da var. Ben A senaryosu olmazsa B ve C senaryolarının olmasına da yatkınım. Şunu söyleyeyim; Türkiye hakikaten AB’ye girememekle çok büyük bir şans kaybetmiştir. Türkiye AB’ye girseydi, Yunanistan’ın girdiği tarihte Sayın Ecevit o hatayı yapmasaydı, bendeki bilgi öyle, Türkiye bugün olduğu noktanın çok daha ilerisine gitmiş olacaktı. Onda hiç şüphem yok. İşte aynı gelir düzeylerindeydik, aşağı yukarı beraber gidiyorduk, belki de biz öndeydik, onlar adam başı gelirde 15 - 20 bin dolarlara çıktılar. Dün girmiş olan Slovenya, hatta Slovakya bugün 15 bin dolarlara eriştiler.

Ültanır: Tuğrul Bey, kapsamlı biçimde üç değişik konuyu konuştuk, çok teşekkür ediyorum.

Erkin: Ben de teşekkür ediyorum.

Röportaj: Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR