2008’e girerken gözümüze çarpanlar…

Sevgili okurlarımız; EkoENERJİ’nin gündem sayfasından başlayarak, hemen her yerinde bir yıl boyunca birlikte olduk. Bine yaklaşan toplam sayfa sayısıyla EkoENERJİ’nin birinci cildi, içerdiği konularla kütüphanelerin vazgeçilemez demirbaşları arasında yerini alacak. Siyasi değerlendirmeleri, ekonomik analizleri, araştırma dosyaları ile iç ve dış politikadan ekonomiye ve enerjiye uzanan kapsama alanı içinde araştırmacılara, konular üzerinde çalışanlara kaynak yapıt olacak. Elbette bunu ortaya çıkarmanın mutluluğunu duyuyoruz. Bu mutlulukla soluklanarak, yeni bir azim içinde 2008’e adım atıyoruz. Peki, 2008’e girerken siyasette, ekonomide ve enerjide gözümüze neler çarpıyor?

2007 yılının kronolojisini çıkaracak değiliz. Zaten genelde yeni yılın nasıl başlayacağını, tamamlanan eski yılın son ayındaki gelişmeler ortaya koyar. Dolayısıyla, Aralık ayında ortaya çıkan olgulardan yararlanarak, Dış Politikada Yeni Adımlar ve Türkiye Ekonomisi’nin Açmazları, Enerji Sektörünün Sorunları diye üç başlık altında gözümüze çarpan, daha doğrusu önemli gördüğümüz konulara ilişkin görüşlerimizi ortaya koyacağız.

DIŞ POLİTİKADA YENİ ADIMLAR

Dış politikada Kuzey Irak’ta PKK operasyonu için ABD ile uyum ve uluslararası kamuoyundan sağlanan destek, Avrupa Birliği ilişkisindeki gerginlik ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Türki Cumhuriyetlere yaptığı geziler dikkat çekici olup, 2007 yılı tamamlanırken önemli gelişmeler arasında yer aldı.

Parçalanan kutsal vazo onarıldı mı?

Hiç kuşkusuz Cumhuriyet tarihimizin çok önemli olumsuz gelişmelerinden biri, “1 Mart Tezkeresi” olayıdır ve sorumlusu AK Parti iktidarının Türkiye’ye verdirdiği önemli kayıptır. 1 Mart 2003 günü TBMM’de reddedilen “Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümete yetki verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesiyle, ABD-Türkiye stratejik ortaklığı bir sırça vazo gibi yere düşüyor, parçalanıyordu. Türkiye bir fırsatı değerlendiremeyerek, elde edebileceği kazanımlardan oluyordu!...

Acaba, bu kıymetli vazo bir kazayla parçalanmasın, kazanımlar sağlanabilsin diye, orada bulunan muhalefet vazoyu tutamaz mıydı? İktidarın ulusal çıkarları ilgilendiren böyle bir konudaki başarısızlığıyla kendisine fırsat yaratmaya çalışan o günün muhalefeti, maalesef kolunu uzatmadı bile. Yoksa, kayıp ve beklenen kazancı hesaplayamamış olması mümkün değil. Bağlayıcı grup kararı almayan AK Parti ise, red yanlısı Kürt kökenli kendi milletvekillerinin oyununa bile bile geldi. O gün Türkiye kazanmadı, kaybetti. Acısını, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yapılan terörist saldırılarla çokça yaşadık. PKK terörünün dışında, Türkiye’nin Misakımilli sınırları içerisinde bulunan Kuzey Irak, bugün olduğu gibi yarınlarda da başımızı ağrıtacaktır. Çünkü, o uru temizleme şansını bir kere kaybettik.

“Kırılan bir sırça vazo onarılabilir mi?” Bu soru bize ait değil. “Stratejik ortaklığımız gelecekte onarılamaz mı?” diye soran bir dostuma, bir ABD Dışişleri yetkilisinin vermiş olduğu anlamlı cevap bu. Türkiye’de de görev yapmış bu ABD yetkilisi, “Onarılsa bile izleri silinemeyecek şekilde kalır” diye kendi sorusunu da yanıtlamış. Elbette parçaları yapıştırsanız da, vazo artık eski görünümüne kavuşamaz, ama tabiri yerindeyse, “eh işte gerekirse iş görebilir”. Çünkü, nasıl ki parçaları bir araya getirilen vazodan kırık izlerini silemezseniz, tarihin kayıtlarını da silemezsiniz, ancak olumsuzlukları gölgeleyecek olumlu gelişmeler sağlayabilirsiniz.

İşte, 5 Kasım tarihinde ABD Başkanı Bush ile Başbakan Erdoğan’ın buluşmasında sağlanan uzlaşma gibi!... “Bu uzlaşma ne karşılığı yapıldı?” sorusu gerçekten, Sayın Başbakanı haklı olarak sinirlendirecek kadar çirkin ve milletimiz adına da üzücü. Başbakan, “Ülkemizin değerlerinden en ufak taviz vermeyiz. Asla hiçbir şeyi vatanımızın bir gramına değişmeyiz” demiş. Türkiye’nin Şerefli Başbakanından ulusça beklenen de elbette budur. Bu arada belirtelim, Tezkere kazayla geçmedi, ama o günlerde Türkiye Irak yolunda ABD’ye kendi hava sahasını açarak, her türlü ikmal için gereken desteği vermekten geri kalmadı. Öte yandan, Kuzey Irak –Türkiye gerginliğinden, ABD ve topyekûn Batı zarar görmüyor değil.

Kuzey Irak’ta 40 ve hatta 60 milyar varillik bir petrol rezervinden söz edilse bile, bugün için kanıtlanmış çıkarılabilir 20 milyar varillik rezerv üretilmeyi bekliyor. Bu önemli kaynağın zaman geçirilmeksizin kullanıma sokulmasını, ABD kendisi ve müttefikleri adına istiyor. Bir türlü çıkarılamayan Irak Petrol Yasası ve petrol gelirleri paylaşımı sorunu çözülememiş olsa da, Irak’ın diğer bölgelerine göre çok daha güvenli ve sakin görünen Kuzey Irak’ta tek önemli sorun, Türkiye’nin PKK ve Kürt Devleti nedeniyle çektiği kırmızı çizgiler.

Öyleyse, PKK yok olursa, bağımsızlığını ilan etmeyecek Kürt federe yönetimine Türkiye’nin yaklaşımı değişebilir, hele Barzani gibi sivri dilli yöneticileri de olmazsa, Türkiye bu bölgeyle işbirliğini geliştirebilir düşüncesi, ABD’nin zihninde yeşermiş görünüyor!... Çünkü, ABD güneyde barışın zor sağlanabileceğini, uzun zaman alacağını biliyor, aynı şekilde Irak’ta kaybettiğini de. Zararın neresinden dönersen kârdır dercesine, bir an önce kendine yakın gördüğü kuzeyi barışa kavuşturmaya çalışıyor. Irak genelinde zora düştüğü için geçmişte kuzeyin jandarmalığını Türkiye’ye bırakmadığına pişmanlık duyuyor olabilir. 1 Mart 2003 krizinin ardından, 20 Mart 2003’de TBMM’de kabul edilen Tezkere, Kuzey Irak’a Türk askerinin yollanmasını amaçlıyordu, ABD gerekli görmedi. Ardından 7 Ekim 2003’de, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının güvenlik ve istikrara katkı yapmak amacıyla Irak’a gönderilmesine ilişkin tezkere çıkarıldı, ama yine olmuyordu. Nitekim Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 11 Aralık 2007’de TBMM’de Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken yaptığı konuşmada bu iki tezkereye değiniyor, “ABD’den Kuzey Irak’ı istedik vermediler” diyordu. ABD’nin pişmanlığı varsa, işte bu tekliflerimiz üzerinedir.

Analiz sonucumuz ortaya çıkan işaretlerden okunabilir duruma geldi. Şimdi ABD, sadece kendisinin bildiği bir strateji çerçevesinde Kuzey Irak’ı Türkiye’ye açmaya başladı. Bakalım nereye kadar açacak? Nitekim, Sayın Başbakan da, ”Karşılığında hiçbir taahhütte bulunmadık” diyor. ABD’nin bir şey istemeyişinin nedeni olsa olsa, kendi stratejisi ile hesapladığı çıkarıdır. Bu arada ABD’nin tutumu ve terörün kanlı yüzünün dünya kamuoyunda yarattığı tepki, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta attığı ve atacağı adımlara destek sağlamış görünüyor. Kısacası, acılı günlerden sonra Türkiye’nin önüne bir fırsat çıktı. Bu Türkiye’nin hakkıdır denilebilir, ama ABD’nin bir stratejisi olduğu gözden ırak tutulmamalı ve uyanık olunmalı.

Bu pilav daha çok su çekecek!...

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri bir türlü pişmek bilmeyen ve ha bire su çeken pirincin pilavı hikayesine dönüştü. Ama, bu pilav pişmiyor ya da bu pirinç lapa oldu, bunu yemeyiz diyerek atacak halimiz de yok. Ne Sarkozy, ne de Merkel, ne de Rumlar gibi onların arkasına gizlenen başkaları varsa, onlar istemiyor diye Türkiye Avrupa Birliği sürecinden çekilecek değil elbette. Tabii, Avrupa Birliği’nin Hıristiyan Birliği olduğu ilan olunmadığı müddetçe. Ancak, Avrupa Birliği’ne üye bazı ülkelerin hasmane tutumları, Türkiye’nin Avrupa Birliği motivasyonunu olumsuz etkiliyor ve çabaların ivmesinde düşme gözleniyor.

Sarkozy ve Merkez gibi liderlikten nasibini alamamış olanlar, Avrupa’nın geleceğini ve Türkiye ile ortaklığın getirebileceği kazançları göremiyorlar. Buna karşın Türkiye, Avrupa’ya ne kazandıracağının farkında ve hedefini sonuna kadar üyeliği zorlamak, ama asıl amacının kazanmak istediği Avrupa Birliği standartlarına ulaşmak olduğunu ortaya koymuş durumda. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ, 14 Aralık’taki Avrupa Birliği zirvesinin sonuç bildirgesinde Türkiye için “katılım” ifadesinin yer almayışını, olumsuz önemli bir gelişme olarak niteleyip, “Türkiye’yi kızdırıp caydırmak istiyorlar, kızarız, ama caymayız” derken çok haklıydı. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi de Avrupa Birliği konusundaki hedefin, 1 Ocak 2014’de tam üyelik olduğunu dile getiriyordu. Tabii bu üyelik olursa, bazılarının diline dolanan “ikinci sınıf” üyelik olmayacak. Türkiye eşit koşullu tam üyelikten başka türlü bir üyeliği asla kabul etmeyecektir.

Avrupa Birliği’nin önce Genel İşler Konseyi’nde alınan kararla Türkiye konusunda atılan geri adımın, 14 Aralık’ta Avrupa Birliği Hükümet ve Devlet Başkanları Toplantısı’nda değiştirilmeksizin aynen korunması karşısında, Türkiye’nin göstereceği bir misillemesi olması gerekir. Bu gelişmenin ardından Hükümetlerarası Konferansta, pek de önemli olmayan iki başlık daha Portekiz’in çabalarıyla müzakereye açılırken, “katılım” sözcüğünün kullanılması sorunu gidermiş olmuyor ve misilleme gereğini ortadan kaldırmıyor!...

Başbakan Erdoğan’ın, “Sırtımı dönünce farklı davranmaları şık değil”, Dışişleri Bakanı Babacan’ın, “Eğer bazı ülkelerin çabalarının altında Türkiye’yi yıldırma, üyelikten vazgeçirme niyeti varsa, peşinen söyleyeyim, başarılı olamayacaklar” demeleri yeterli değil. Bunları, bu ilişkiyi en çok savunan TÜSİAD yöneticileri söyleyebilir, ama devlet adamları ortaya söz atmaz, eylem koyarlar. Fransa’ya, Almanya’ya ve gizlenen Rumlara oyunlarının bedeli ödettirilmelidir. Böyle bir bedel ödettirilmeden, Başbakan Erdoğan’ın şimdi Sarkozy ve Merkel’in katılımıyla üçlü zirve planı gerçekleşse de, liderlikten yoksun Avrupalıların önyargılarının değişmesini kimse beklemesin.

Hazar Havzasını arşınlayan genç ve dinamik bir devlet adamı

21’inci yüzyıl daha dinamik olmayı gerektirirken, son yedi yıldır, Avrasya’da, Orta Asya’da kardeş cumhuriyetleri kapı kapı dolaşan bir Devlet Başkanımız olmadı maalesef. Oysa, Sovyetlerin çöktüğü 1991 yılından 2000 yılına kadar olan süreçte, önce 8’inci Cumhurbaşkanı Özal ve Başbakan Demirel, ardından yine 9’uncu Cumhurbaşkanı Demirel, hep bir ayakları Avrasya’daki ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde olan kişilerdi. 11’inci Cumhurbaşkanımız Gül seçileli dört ay oldu, ama Kasım ve Aralık aylarında Avrasya’da dört ülkeyi ziyaret etti, sırasıyla Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan ve Kazakistan’a gitti. Özbekistan ve diğerleri de herhalde gündemdedir.

Avrasya ülkeleri, Orta Asya ülkeleri ve bunların içinde Türki Cumhuriyetler, henüz yeterince kurumsallaşamamış ve batılının anladığı anlamda demokrasi oturtamamış ülkelerdir. Dolayısıyla, bu ülkelerde liderlik ve liderler çok büyük önem kazanıyor. Siyasi, ekonomik bağlantıların, işbirliklerinin yolu liderlerin kuracağı diyaloglara bağlı oluyor. Bir sohbetimizde 9’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel, bu ülkelerle ilişkilerde batıya özgü diplomasi yöntemlerinin değil, liderler arası dostlukların işe yaradığını söylemişti. Kendisi, bazıları hâlâ görev başında bulunan o bölge liderleriyle sıcak ilişkiler kurmuştu. O liderlerden bazıları değişmiş olsa da, onların yerine gelenler de aynı adet ve alışkanlıkları koruyorlar. Türkiye’nin o coğrafyada başarısı için tek yol, Cumhurbaşkanları düzeyinde sıcak ilişkilerin geliştirilmesine dayanıyor. Türkiye’nin pek görünmediği 2000-2007 döneminde Rus Devlet Başkanı Putin, lider lidere markajla Rusya’ya çok kazanımlar sağladı. Türkmenistan, ve Kazakistan’ın, hatta Özbekistan’ın doğalgazını Rusya’nın dev ekonomik silahı Gazprom’un eline böyle verdi.

Putin’in Avrasya satrancındaki hamleleri karşısında, artık Türkiye Cumhurbaşkanı Gül’ün yer alıyor olması, olumlu ve sevindirici bir gelişme. Sayın Gül’ün bu ziyaretlerinin önemli bir yanı da, ABD ile eskisi gibi stratejik ortaklığın bulunmadığı ve birlikte bölgesel projeler geliştirilmediği bir döneme rastlaması. Gerçi, ABD de artık oralara tek başına gidebiliyor, 1991-2000 dönemindeki gibi Türkiye’yi yanına almayı düşünmüyor. Ama unutulmaması gereken, Avrasya’dan Afganistan’a kadar uzanan bölge; tarihi, inanışları, yaşam biçimi ve kültürü ile Türkiye’ye çok yakın. Bu coğrafyada Türkiye’nin saygınlığı, ABD’nin saygınlığından kat kat üstün. ABD de bunu bilmiyor değil, o nedenle Cumhurbaşkanı Gül’ün tek başına yaptığı girişimleri “Ne oluyor?” dercesine izlemekte. Neyse, şimdi Sayın Gül, ABD’ye gidecek, belki ortak bir strateji geliştirme fırsatı doğar, bu da kırıkları yapıştırılan sırça vazonun yeni tutkalı olur. Ayrıca, 2007 yılında yılın adamı seçilen Putin Devlet Başkanı veya başka sıfatla yine o coğrafyada olacak ve Putin’e “Şah mat” dedirtmemek için, Türkiye’nin geliştirilecek yeni projelerde ABD desteğine ihtiyacı var.

Üç Türki Cumhuriyette yapılan görüşmelerde enerji konusuna ağırlık verildiği biliniyor. Azerbaycan ile petrol ve doğalgaz ilişkisini yaşama geçirmiş ve geliştirmekte olan Türkiye, şimdi özellikle Türkmenistan’ın gazı ile Kazakistan’ın hem petrolü, hem de gazı peşinde. Bu tür görüşmelerde yeni projeler bazında hükümetlerarası enerji anlaşmalarına zemin oluşturulması esas oluyor. Konu şirketleri de ilgilendiriyor, ama rekabet ortamında şirketlerin üstleneceği rol ihalelere kalıyor, devlet başkanlarının görüşmelerine değil. Devletler arasındaki bu ilişkilerin sabote edilmesi için şirketlerin araç olarak kullanıldığı da hiç unutulmamalı. Yoksa, anlaşma beklerken uluslararası bir skandal çıkıverir ve iş başlamadan biter!...

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN AÇMAZLARI

The Economist dergisinin 22 Aralık tarihli sayısında verdiği ekonomik ve finansal indikatörlere baktığımızda, Ekim itibariyle ve son 12 aylık dönemi kapsamak üzere, Türkiye’nin dış ticaret balansının 59.6 milyar dolar açık verdiğini, cari açığın 35.2 milyar dolara ulaştığını, 18 Aralık’ta 1 US doların karşılığının 1.19 YTL, bir yıl önceki karşılığının 1.43 YTL olduğunu, son üç aylık faiz oranının yüzde 17,13 ile listeye alınan 43 ülke içerisinde görülen en yüksek rakamı oluşturduğunu, kısacası “düşük kur-yüksek faiz” kulvarıyla sıcak paraya kapısının açık bulunduğunu görüyoruz. Yine, The Economist 2007’de Türkiye’de GSMH’nin yüzde 4.9 artış göstereceğini belirtirken, 2008 yılı için en iyimser biçimde yüzde 4.8’lik artış tahmini yapmış.

Frenleme yapan bir şeyler var

Büyüme rakamlara bağlı olarak irdelenebilir de, revize edilen TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) rakamlarına tam güvenilebilir mi? Biz bu tartışmaya girmeden, TÜİK’in rakamlarını veri olarak alacağız. Çünkü, elimizde başka seri bulunmuyor. TÜİK’in rakamlarına göre Türkiye 23 çeyrektir büyümesini sürdürüyor. 2002’nin birinci çeyreğinde yüzde 0.6 ile başlayan çeyrek büyümeleri, 2002-2007 arasında yer yer yüzde 10’ların üzerine de çıktı, ama bu yıl üçüncü çeyrekte görüldüğü gibi, hiçbir zaman yüzde 2’ye düşmedi.

Çeyrek büyümelerinin yıllık bazda tavan değerleri, 2002 yılında yüzde 11.8 ile dördüncü çeyrekte, 2003 yılında yüzde 7.4 ile birinci çeyrekte, 2004 yılında yüzde 15.7 ile ikinci çeyrekte, 2005 yılında yüzde 10.2 ile dördüncü çeyrekte ve 2006 yılında yüzde 9.3 ile yine ikinci çeyrekte olmuştu. 2007’nin en büyük büyümesi ise, şimdilik yüzde 6.8 ile birinci çeyrekte görüldü. Dolayısıyla, 2002-2007 dönemi en büyük çeyrekler sıralamasında, 2007 geri kalıyordu.

En düşük çeyrek büyümeleri, yani taban değerler ise, 2003’de yüzde 3.6 ile ikinci çeyrekte, 2004’de yüzde 5.7 ile üçüncü çeyrekte, 2005’de yüzde 4.7 ile ikinci çeyrekte, 2006’de yüzde 4.3 ile üçüncü çeyrekte görülmüştü.

2007 yılında birinci çeyrekte yüzde 6.8 olan büyüme, ikinci çeyrekte yüzde 4.1’e iniyor ve üçüncü çeyrekte de yüzde 2.0 ile dibe vuruyordu. Dördüncü çeyrek için bir sıçrama olacak mı? The Economist’in indikatörlerine göre yüzde 4.9 yıllık büyümenin yakalanması için son çeyrekteki büyümenin yüzde 6.7 olması gerekiyor. Ekim ayında sanayi üretimi yüzde 7.9 ile bir umut vermişti. Bu yıl yüzde 4.9 büyüme sağlansa bile, yıllık bazda 2002’de yüzde 7.9, 2003’de yüzde 5.9, 2004’de yüzde 9.9, 2005’de yüzde 7.6 ve 2006’daki yüzde 6.0 olan değerlerin altında kalınacak.

Bu arada uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin YTL cinsinden kredi notunu BB(-)’den BB’ye yükseltti, ama GSYİH temelinde büyümenin yüzde 4.3 olacağı tahmininde bulundu. Bunu GSMH bazına getirdiğinizde, yine The Economist’in öngörüsünden küçük bir büyümeye karşılık geliyor. Başbakan Erdoğan, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’ndaki (TİSK) konuşmasında büyüme için, “Bir sendeleme oldu, ama inanıyorum ki yıl sonu itibariyle 4.7 gibi gerçekleşir, hedefimiz 5 idi” dedi. “ Yani, Türkiye’nin büyümesinde hızın kesildiği, artık mevcut ekonomi politikalarının ve para mekanizmalarının frenleme yaptığı açıkça ortada. 2008’de küresel etkilerin büyümeyi daha da yavaşlatması beklenmeli. Bu durumda çare yapısal reformlarda ve yeni politikalarda.

TÜSİAD’ın Yüksek İstişare Kurulu toplantısında işadamları hükümeti ekonomideki kırılganlık konusunda uyarırken, Başbakan Yardımcısı ekonomist Prof. Dr. Nazım Ekren de işadamlarını döviz borçları konusunda uyararak, ABD’den gelecek etkiyle dünya ekonomisindeki kriz beklentisine dikkat çekmiş oluyordu. Ancak, Bakan Ekren de büyüme oranını kritik sinyal veren gösterge olarak tanımlıyor. Bu arada enflasyonda da kıpırdanma var, ama T.C Merkez Bankası bunun geçici olduğuna inanırken, büyüyememeyi daha büyük tehdit olarak görüyor. Sanayi Odaları, Ticaret Odaları ve Ticaret Borsalarından yükselen sesler de 2007’nin kötü bir yıl olduğu görüşünde birleşiyor. TÜSİAD, büyümedeki yavaşlamanın geçici olduğunun düşünülemeyeceğini belirterek, yeni vizyon ve yeni politikalar istiyor.

Türkiye makro ekonomik politikalarla gidebileceği yolun sonuna gelmiş durumda. Ekonomide yapısal değişimle, daha doğrusu reformla rekabet gücün artırılması gerekiyor. Büyümenin sürdürülmesi ve yüzde 7 gibi tatmin edici düzeye çıkarılması için kaynağa ihtiyaç olduğu kuşkusuz ve bunun çözümü, artık sadece özelleştirme değil, özelleştirmede enerji hariç yolun sonuna gelindi. Çare, içeride tasarruf, yani kemer sıkma ve sıfırdan yabancı sermaye yatırımlarının önünün daha iyi açılması. Bunu sıcak paranın önünün açılmasıyla karıştırmamak gerekiyor.

Büyümeyi sürdürülemez yapan büyüyen açık

Makroekonomideki açıklar birbirini tetikler, ama burada sözünü ettiğimiz küçümsenmemesi gereken cari açık. Biz giderek büyüyen cari açığı 2004 yılının ilk yarısından itibaren Dünya ENERJİ dergisinin Gündem köşesinde izlemeye ve irdelemeye almıştık. 2001 yılında Türkiye de bir kriz geçirdi, Arjantin de, ama her iki ülkenin krizleri tamamen farklı nedenlere dayanıyordu. “Bir Arjantinli kadar zengin” deyimi kullanılırken, Arjantin ekonomisi beklenmeyen biçimde çöküveriyordu.

Arjantin’de krize neden olarak IMF ilişkileri gösteriliyordu, ama çöküntüyü 1990-2000 yılları arasında Arjantin’e giren 150 milyar dolar sıcak para hazırlamıştı. Bu arada Arjantin parası Peso dolara bire bir eşitlenmişti. Enflasyonda hiper düzeylerden yüzde 4’lere, hatta yüzde 2’lere inilmişti. Krize girilirken enflasyon yüzde (eksi) 1.5 idi. Arjantin’e gelen yabancı sermaye 10 yılda 10 kat artış göstermişti. Kişi başına milli geliri, Latin Amerika ortalamasının iki kat üzerindeydi, ama Lorenz eğrisi iyice çarpılmıştı, yani gelir dağılımı çok bozulmuştu. Arjantin’de neoliberal denilen bir program uygulanıyordu. Ancak, kamu maliyesi disipline edilmediği için Arjantin’in kamu açıkları ve tabii ki cari açığı giderek büyüyordu. Arjantin IMF’in devalüasyon ve tam dolarizasyon isteklerine karşı çıkıyordu. IMF Arjantin’den istekleri yerine gelmediği için desteğini çekiyor, Arjantin’in uluslararası piyasalarda pamuk ipliğine bağlı güvenirliği bir anda yok oluyordu.

Bu öyküde bugün için bize benzeyen gelişmeler de var, benzemeyenler de. Ekonomi ve para politikalarının mekanizmalarında da farklılıklar var. Patlamaya neden olan sosyo ekonomik sorunları ve yolsuzlukları ayrı bir konu. Ancak, Arjantin örneği büyüyen cari açığın gün gelip nasıl yıkıcı bir etki yapabileceğini gösteriyor. Bu nedenle küçümsenmemesi gerekiyor. Nitekim, IMF de bizdeki cari açığa dikkat çekmiş bulunuyor. 2007 yılının sonuna yaklaşılırken, Kasım sonunda T.C. Merkez Bankası’nın “Finansal İstikrar Raporu” yayınlandı. Bu raporda ihracattaki güçlü artışlara rağmen, cari açığın yüksek seyrettiği vurgulanıyordu. Rapor bu açığa ilişkin şu yorumu ile olası bir tehlikeye dikkat çekiyordu:

“Bu açık geçen yıl olduğu gibi 2007 yılında da, daha çok uzun vadeli yatırımlarla finanse edilmekle birlikte, yaşanan küresel dalgalanmanın önümüzdeki dönemde özellikle gelişmiş ülke ekonomileri üzerinde ne boyutta bir etki yapacağı ve küresel likidite koşullarını nasıl etkileyeceği tam olarak belli olmadığından, finansal istikrar açısından en önemli risk unsurlarından birini oluşturmaktadır.

T.C. Merkez Bankası’nın bu uyarısına yanıt, hemen Başbakan Erdoğan’dan geliyordu. Başbakan 1 Aralık’ta Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (INTES) Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin bir cari açık gerçeği var, ama bu bizi ürkütmüyor” diyordu. Cari açığın kaynaklarına değinerek, enerji ithalinden ve dış ticaret açığından geldiğini söylüyordu. Başbakan Yardımcısı Ekren Hoca ise, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi’nde sinyal veren göstergelerden birinin cari açık olduğunu belirtmişti.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, bütçe nedeniyle yaptığı açıklamalarda, cari açığın Ekim sonu itibariyle son bir yılda 35 milyar 161 milyon dolar düzeyine ulaştığını söyledi. Başbakan Erdoğan son olarak, cari açığın artık yükselmek yerine yatay gittiğini, 2008 yılında da GSMH’nin yüzde 8’i civarında seyretmesini beklediklerini açıkladı. Deloitte Türkiye’nin “Ekonomik Görünüm 2007” raporunda ise cari açığın 2008 yılında 44.5 milyar dolar olacağı tahmini yer alıyor. Anlaşılan Türkiye bir miktar daha büyüyecek cari açığı sırtlayacak da, acaba nereye kadar ve sonuçta bu neye mal olacak.?

Türkiye ekonomisini iyi bilen yabancılardan Harvard Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politikası Profesörü Dani Rodrik, TÜSİAD ve Koç Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri Ekonomik Araştırma Forumu için geldiği İstanbul’da yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin son yıllardaki büyümesi, çok büyük cari açıkla beraber yürüyen büyüme olduğundan, sürdürülemez büyümedir” diyordu. İşte bu doğru bir bilimsel saptamaydı. Türkiye’nin bundan sonra mali disiplin ve para politikalarını gözden geçirmesinin zorluğuna da işaret eden Rodrik, sanayinin büyüme ivmesine sahip olmasını bir avantaj olarak görüyor. Ancak, kurun sanayi politikası üzerinde çok etkili olduğunu vurgulayarak, kamu maliyesinin müsaade edici politikalar geliştirmesiyle Merkez Bankası’nın kura biraz daha ağırlık verebileceğini belirtiyor. Yine de rekabetçi bir ortamın oluşması için ülke tasarruflarının artırılmasının önemine dikkat çekerek, “taşıma suyla değirmen dönmez” atasözümüz örneği, yalnız dışarıdan gelecek destekle gerçekleşen büyüme yerine, makul ölçüde enflasyona dayalı bir büyüme ile Türkiye’nin bu çıkmazı atlatabileceğini söylüyor. Bakalım Türkiye bu açmazdan nasıl sıyrılacak?

ENERJİ SEKTÖRÜNÜN SORUNLARI

Enerji konusunda göze batan, değinilmesi gereken o kadar çok şey var ki, makale değil kitap olur. Ancak, imbikten geçirip damıtmışçasına üç konu üzerinde duralım. Kangrene dönüşebilecek yönetim hataları ve koordinasyonsuzluk, yolun sonunda görülen karanlık ve Türkiye gaz satıcılığı sürdürülebilir mi diyerek, gözümüze çarpan gelişmeleri sıralayalım.

Sorun kangrene dönüşmemeli, ama…

Enerji sektörünün en başta gelen sorunu ehliyetli ve eş güdümlü bir yönetimin olmayışı. Bu nedenle AK Parti İktidarı döneminde, son beş yıl içinde oluşan ve ağırlaşan sorunlar var. TÜSİAD Enerji Çalışma Grubu 27 Aralık 2007’de İstanbul’da “Enerjide Arz Güvenliği: Politikalar ve Öneriler” konulu bir toplantı düzenlemişti. Basında haber konusu olan bu toplantı hakkında en ilginç yorumu, değerli köşe yazarı Metin Münir, 28 Aralık’ta Milliyet’teki köşesinde yaptı. Uluslararası Enerji Ajansı Baş Ekonomisti Fatih Birol konuşmasında, Metin Münir’in anlatımına göre, Türkiye’de yapılması gereken yatırımlar için söz ederken, “Önümüzdeki ödev son derece zor. Hükümetler ellerindeki fenerlerle özel sektöre yol göstermelidir” demiş. Bunun üzerine Sayın Münir’in yanında oturan bir işadamı gülümseyerek, “İyi de bunların fenerinde pil yok, ne yapacağız?” diye yanındakine fısıldamış.

Metin Münir devam ediyor, “Salonda Türkiye’nin önde gelen enerji şirketlerinin temsilcileri var. Ama bu, açılış konuşmasını yapan Enerji Bakanı Hilmi Güler’de bir stil değişikliğine neden olmuyor. O, her zaman olduğu gibi, yüzünden eksilmeyen tebessümü ve ışığı aksettiren gözlükleriyle, iyi kurgulanmamış, amaçsız, yarı doğrular ve yarı yanlışlar ve hükümetin tasarruflarına dair herkesin bildiği şeyleri anlatmakla dolu bir konuşma yapıyor. Sanki Anadolu’nun ufak bir kasabasında, her şeye inanmaya hazır saf bir topluluğa seçim konuşması yapıyor. Oysa salonda oturanlardan her biri enerji konusunu ondan çok daha iyi biliyor…”. Sayın Münir, bir işadamına konuşmayı nasıl bulduğunu soruyor. O işadamının verdiği yanıt “Laf salatası” olmuş. Bu açıklamaların ardından Metin Münir yaptığı yorumda, iktidar ile sermayenin anlaşamadığını söylüyor ve bu nedenle içine kasvet çöktüğünü yazmış. Ben de bu yazıyı okuyunca, dostça sevgi ve saygı duyduğum akademik kariyere sahip Dr. Güler adına üzüldüm. İş bu noktaya gelmemeliydi.

Sayın Münir’in köşe yazısını bir kere okuduktan sonra, haksızlık nerede diye bir kez daha inceleme gereği duydum. 1998’de TÜSİAD’ın Enerji Raporu’nu yazdıktan sonra, yıllarca TÜSİAD Enerji Çalışma Grubu uzman üyeliği yaptığım için o ortamı tanıyorum. Yine yıllarca Sayın Bakan’ın konuşmalarını dinledim, Yüzyüze onlarca konuşmamız da oldu. Aklıma bir anımız geldi. TÜSİAD Enerji Çalışma Grubu olarak 2003 yılının başlarında Sayın Bakanı ziyarete gittiğimizde, kendisinin bizlere samimi bir sözü olmuştu. “Bu Bakanlığın adında ‘Enerji’den başka ‘ve Tabii Kaynaklar’ var ya, biz daha çok o tarafın Bakanı olacağız, kaynaklara ağırlık vereceğiz” deyivermişti. Bunu madenlerin ihmal edildiğini vurgulamak için söylemiş olsa da, dil sürçmesi ya da kaderin tecellisiyle itiraf mı, farkında olmadan “Enerjide fazla bir şey beklemeyin” demek mi istemişti acaba?

Bir şeyden eminim, gazete köşe yazarı olduğum 2003-2004 yıllarında kendisi hakkında eleştirel bir yazı yazdığımda Sayın Bakan beni cep telefonumdan arar, ya da yanındaki birine arattırır, neden böyle bir yazının ortaya çıktığını öğrenmeye çalışırdı. Mutlaka Sayın Münir’e de telefon etmiş veya ettirmiştir. Çünkü, Sayın Bakan’ın bu telefon diplomasisini başka köşe yazarlarından da duymuştum.

Ancak, Sayın Güler Bakanlıktaki yönetim hatalarını, kanunlarla belirlenmiş politikaları uygulamama alışkanlığını, Bakanlık ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu arasında geçen dönem sorun olan koordinasyonsuzluğu bir türlü gidermemişti. Kuruluşların başına yapılan atamalar hep aksamış, kendi atadığı kimseler hakkında kendisi soruşturmalar açtırmıştı. O ünlü operasyonlara hiç değinmeyeceğim. BOTAŞ’a son Genel Müdür atamasına tarikatların karışmış olması da, yılbaşı öncesi büyük manşetlerle basına yansıyan bir skandal. Bu ortamda neredeyse iki aydır boş duran Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu Başkanlığına ve Bakanlık Müsteşarlığına kim atanacak ve Kurul Bakanlıktan bağımsız çalışabilecek mi? Geçen dönem enerji piyasaları oluşturulmak istenmedi, özelleştirmeler bilinçli şekilde engellendi, bu dönem yapılabilecek mi?

Enerji Bakanlığı’nda yeniden düzenleme, vizyon değişikliği, enerji politikalarında yeni liberal ayarlamalar gerekiyor da, bunların yapılabilmesi Başbakana bağlı. Duayen devlet adamı Demirel, “Başbakanlar sırası geldiğinde kabine üyelerine karşı “butcher” olabilmeli” der, ama Sayın Erdoğan’ın “bu yollarda beraber yürüdüklerine dostça bağlılığı” böyle olmasını engelliyor herhalde. Sonuçta, enerjideki gibi bazı sorunlar kangrene dönüşmesin!...

Yolun sonunda karanlık var

Hükümeti önce IX. Kalkınma Planı Genel Enerji Özel İhtisas Komisyonu raporu uyarıyor ve diyordu ki: “ Elektrik enerjisi arz - talep dengesi konusunda yapılmış olan çalışmalar, mevcut ve inşa halinde olan üretim tesislerine ilaveten yüksek talep artışı senaryosuna göre 2009, düşük talep senaryosuna göre ise 2010 yılında yeni kapasite ihtiyacının olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede; Piyasanın işler hale gelmesine kadar olan süreçte arz güvenliğini tehlikeye atmamak için özel tedbir ve uygulamaların yapılması elzemdir”. Bu DPT’nin uyarısı ve önerisi oldu.

Hükümete buna benzer ikinci uyarı, Dünya Bankası’ndan geldi. Ayrıca, 1 Mart 2007’de Ankara’da Dünya Bankası Ankara Ofisi’nin düzenlediği Enerji Bakanlığı’nın o günkü Müsteşarı Doç.Dr. Sami Demirbilek’in yönettiği ve Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler’in baştan sona kadar izlediği “Türkiye’de Elektrik Güvenliği Çalıştayı”nda, “Önümüzdeki on yılda elektrik talep ve arzının ne şekilde bir gelişme göstermesi bekleniyor? Bir arz açığı olacak mı?” sorularına yanıt aranıyordu. Dünya Bankası kendi görüşünü, “Yüksek senaryoda, yedek marjı 2008 yılında çok düşük. Tüm arz gerçekleşse bile, 2009-11 yüksek riskli yıllar” şeklinde açıklıyor, yani 2008’den itibaren başlayabilecek elektrik krizine dikkat çekiyordu. Bunun nedeni olarak da, hızlı talep artışı (son üç yılda yıllık ortalama yaklaşık yüzde 8), ilave arzdaki gecikmeler ve giderek oluşacak yetersizlikler, elektrik piyasasının işlerliğine ilişkin sorunlar, daha doğrusu işlemezliğine ilişkin konular sıralanıyordu.

Peki, Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Bunu Türkiye’deki kurulu güce bağlı olarak açıklamak gerekiyor. 2000-2007 dönemi kurulu güç gelişimi için düzenlediğimiz tablodan görüldüğü gibi, 2000 yılında 27264 MW olan kurulu gücümüz bugün 40761 MW’a çıkmış görünüyor. 2000-2006 arasında her yıl artış hep 1000 MW’ın üzerinde olmuş, hatta 2001 kriz yılında bile 1070 MW artış sağlanmış, bazı yılların artışı 2002 ve 2003 yıllarında görüldüğü gibi 3500-3700 MW düzeylerine ulaşmıştır. 2007 yılındaki artış ise ilk defa 1000 MW’ın altına düşmüş 614 MW olmuştur. Türkiye’de santrallerin ortalama yapım süresi 5 yıldır. Bu sürenin içinde bürokratik izinler, finansman temini ve inşaat dahildir. Bürokratik işlemleri iki yılda bitenler olduğu gibi 10 yılda bitmeyenler de görülmüştür. 2007 yılı dahil olmak üzere şimdiye kadar işletmeye giren ve açılan bütün santraller, AK Parti iktidarı öncesinde başlatılmış olan projelerdir.

Türkiye’de kurulu güç gelişimi

Şimdi bu projelerin AK Parti’ye ait olmadığını kanıtlarıyla açıklayalım:

2003 yılında eklenen 3741 MW’ın dağılımına bakılacak olursa; 1590 MW İzmir Yap-İşlet (ENKA) Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali, 1320 MW’ı İskenderun Yap-İşlet (İSKEN) İthal Kömür Santrali ki, geçmişteki koalisyon hükümetleri döneminde başlanan bu iki proje ile 3000 MW eklenmiştir. 2003 yılında Samsun I ve II Mobil Santralleri ile serbest üretim şirketlerine ait termik ve hidrolik santraller de yekûnun geri kalanını oluşturmuştur. Bu projelerin tamamı AK Parti öncesi döneme ilişkindir. Bu ölçüde bir artış da diğer yıllarda görülmüyor. Hiçbir iktidarın da birinci yılında böyle bir işi becermesi mümkün değil, dolayısıyla kendisine ait olmadığı ortada.

2004 yılında devreye giren 1237 MW’ın 798 MW’ı (yüzde 65’i) Yap-İşlet Ankara Doğalgaz Kombine Çevrim Santraline ait olup bu da geçmiş koalisyon hükümetleri döneminde başlanmış bir projedir. 2004 yılında 250 MW’ı aşkın otoprodüktör, 170 MW’a yakın serbest üretim şirketi santrali işletmeye girmiş bulunuyor. Hepsi AK Parti iktidarı öncesinde başlatılan projeler. 2005 yılında da durum farklı değil. 2005 yılında 360 MW’lık Elbistan B Grup 1 ile 320 MW Çan Linyit Termik, 115 MW’lık Muratlı HES (Hidroelektrik Santral), eski Yap-İşlet-Devret’lerden kalan 100 MW’lık Yamula HES yine AK Parti dönemi öncesi yapımına başlanan projelerdi. 2005 yılında 450 MW’ı aşkın otoprodüktör ve 640 MW’a ulaşan serbest üretim şirketi santralleri de devreye girmiştir. 2006 yılı için de eklenen kurulu gücün içinde en büyük kısmı yine Elbistan B santralinin geri kalan üç ünitesi ile 1080 MW’lık kurulu güçtür ki, AK Parti iktidarından önce kotarılmış bir projedir. Üstelik bu projenin eksik olan yanı da hâlâ kendi kömür sahasının açılmamış olması ve Elbistan-A santralinin sahasından çıkarılan kömürünün kullanılmasıdır. Eklenen diğer güçler yine otoprodüktör ve serbest üretim şirketlerinin santrallerine aittir.

2007’de geçmişten gelen eklenecek büyük proje kalmadığı için yolun sonuna gelinmiş ve güç eklentisi otoprodüktör ve serbest üretim şirketlerinin santralleri ile 614 MW düzeyinde kalmıştır. Hatta önce kurulu güç toplamı 40938 MW olarak (Mayıs ayında) gösterilirken, eskiyen ve devre dışına çıkan ünitelerle yıl sonunda 40761 MW’a indirilmiş, böylece 177 MW da azaltılmıştır. Mevcut 40 bin MW kurulu güç 26 bin MW’lık puantı karşılamakta zorlanmaktadır. Çünkü 40 bin MW kurulu gücün ancak 29 bin MW’ından üretim yapılabilmektedir. Devletin elinde 30 yılını doldurmuş santraller verimli çalışabilir durumda değiller.

Türkiye’nin karanlığa girmemesi için şimdilik her yıl 2000-3000 MW kurulu gücün sisteme eklenmesi gerekirken bu yapılamamıştır, niçin? Tek bir yanıtı var. AK Parti iktidarı 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile getirilen serbest elektrik piyasasını beş yıldır işler duruma getirmemiştir. Piyasayı, elektrik fiyatlarına gereksiz baskı uygulayarak engellemiştir. Özelleştirmeleri yapmayarak engellemiştir. Sözde bu piyasanın çalışır duruma gelmesi için YPK kararı ile Mart 2004’de çıkardıkları, “Elektrik Enerjisi Sektörü Reformu ve Özelleştirme Strateji Belgesi”ne kendileri uymamıştır. Şimdi 60’ıncı Hükümet Programında yeni bir strateji belgesinin hazırlanacağından söz ediliyor. Aslında bu başarısızlığın itirafıdır. Bir yandan da, “Özel sektör yapmıyor, kamu yatırım yapsın” diye yasa değişikliğine zemin hazırlanıyor ve serbest piyasa katledilmek isteniyor. 2020 yılına kadar bu sektöre yapılacak 100 milyar dolarlık yatırım için devletin parası var mı?

Hemen belirtelim, Türkiye’nin elektrikte arz güvenliği Sayın Bakan’ın söylediği, dünyada eşi görülmemiş enerji KOBİ’leri ile çözümlenemez. Ne dünkü rüzgâr atlası, ne de yarın çıkarılacak jeotermal atlası çözüm üretmez. Tabii ki tüm fizıbıl olabilen hidrolikler, rüzgâr santralleri, jeotermal santraller yapılmalı, ama bugün çözüm ithal kömür santrallerinde, yarın nükleer santrallerde. Yine vurgulayalım, Türkiye’ye göstermelik nükleer santral değil, belirlenecek ulusal nükleer strateji ile onlarca nükleer santral lazım. Bugünden bunların alt yapısı hazırlanmalı, ancak kim yapacak? Çıkarılmış olan 5710 sayılı Nükleer Santraller Kanunu, gerekli ve iyi bir ön adımdır, ama ne stratejidir, ne de alt yapı planlamasıdır. Türkiye’nin enerji sektörü devasa yatırımlar için yeni politikalar bekliyor.

İşte bu noktada sözü dostum Fatih Birol’un 27 Aralık’ta TÜSİAD toplantısında söylediği cümle ile bağlamak istiyorum: Hükümet eline feneri alıp, özel sektöre yol göstermelidir. Tabii o fenerin enerjisini sağlayacak pili varsa!…

Türkiye’nin gaz satıcılığı sürdürülebilir mi?

Geçen ay bu köşede enerjideki çılgınlıkları dile getirmiştim. En ucuz ithal ettiğimiz doğalgazı, en pahalı ithal ettiğimiz doğalgazın yarı fiyatına ihraç etme çılgınlığını da makalemin sonunda anlatmıştım. Yapılan çılgınlık değil de neydi? Doğalgazda fiyatlar ya birim ısı değeri başına ya da belli koşullardaki hacim başına verilir. Bin metreküpünü 120 dolara aldığımız Azeri gazını 149 dolara Yunanistan’a satıyor, Rusya ve İran’dan 300 dolarlar mertebesinde gaz alıyoruz. Biz, “müdebbir bir tüccar bu satışı sürdürür mü?” diye sorarken, asıl gaz tedarikçisi Azerbaycan’ın bir itirazı olduğunu öğrendik. Onu sizlere aktaracağım:

Bosphorus Gaz şirketinden dostum Tuğrul Erkin, geçen ayki sayımızı alınca, daha okumadan beni telefonla aradı. Kendisi ile 1970’lerde Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olduğu yıllarda tanışmıştık, 30 yılı aşkın sevgi ve saygıya dayalı sıcak arkadaşlığımız sürüyor. Kendisi Türkiye’de enerji konusunu, ekonomiyi, uluslararası konjonktürü, siyaseti çok iyi bilen, sağlıklı analiz ve sentezler yapan, fikirlerine değer verdiğim uzman bir kişidir. Dergi için beni kutladıktan sonra, “Sanki bir doktora tezi gibi kapsamlı, çok değerli buluyorum, 10 günde ancak okunup incelenebilir” diyordu. Ardından, “Bak sana bir çılgınlıkta ben anlatayım” deyip, TÜSİAD Heyeti olarak Azerbaycan’da katıldığı bir toplantıdan söz etti ve bu toplantı ile ilgili olarak Sayın Bakana bilgi notu gönderdiğini açıkladı, biraz da anlattı. Sakıncası yoksa, o notu bana da yollamasını dergi için alıntı yapmak istediğimi söyledim, kabul edip yolladı. İşte aşağıdaki açıklama bu nota dayanıyor.

TÜSİAD’ın öncülüğünde geçtiğimiz yıl temelleri atılan “Karadeniz ve Hazar Denizi Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonları Uluslararası Birliği”nin (UBCCE) “Bölgesel Yabancı Yatırımlar” temalı ilk İş Forumu 1-3 Ekim 2007 tarihinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılmıştı. Bu toplantıda TÜSİAD Enerji Çalışma Grubunu Temsilen Tuğrul Erkin konuşur ve toplantının sonunda ortaya çıkan görüşlerin değerlendirilmesine ilişkin kapanış yorumlarını da yapar. Ayrıca toplantı paralelinde, TÜSİAD Enerji Çalışma Grubu Sayın Erkin’in Başkanlık ettiği bir heyet olarak Azerbaycan Ekonomi Bakanı Heydar Babayev’i, Azerbaycan Sanayi Bakanı Natiq Aliyev’i, Azerbaycan Parlamentosu Enerji ve Tabii Kaynaklar Komisyonu Başkanı Valeh Alasgarov’u ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ekonomik İşler ve Enerji Özel Danışmanı Ali Asadov’u ziyaret ederler. Bu ziyaretlerde Azeri yetkilerin söylediklerinden bazı alıntılar yapalım:

Valeh Alasgarov: Nabucco’ya nasıl bağlanırız bilemiyorum. Ancak, ben kendi gazımı kendim satmak isterim.

Natiq Aliyev: Türkiye’nin kendi gaz ihtiyacı için gereken miktarı biz karşılayalım. Türkiye bize Avrupa’ya gaz ihraç etmek için geçiş hakları versin. Biz en kârlı olan alternatifi seçelim. Türkiye’nin mevcut gaz şebekesinden ve topraklarından bedeli mukabilinde yararlanmak için bize izin verilsin. Ancak, uygulanacak tarifeler Yunanistan ve Avrupa ülkeleri için uzun olan mesafeler nedeniyle satış fizibilitesini kaybettirmesin. Yani, bizim doğalgazımız piyasa fiyatı altında satılmasın. BOTAŞ bizle diskiriminasyon (ayrımcılık) uygulamadan anlaşsın. Avrupa’ya Azeri gazının satılması iyi bir imaj yaratır. Ancak, bu ticaret maddi yönden tatmin edici olmalıdır.

Ali Asadov: Azerbaycan Hükümeti olarak bizim ana politikamız Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamaktır, daha sonra Avrupa pazarına yönelmektir. BTC Komisyonu Azerbaycan’dan 120 dolardan gaz satın alıyor.

Heydar Babayev: Gürcistan’ın doğalgaz ihtiyacının yüzde 75’ini biz karşılıyoruz. Fakat, fiyatlar tam istediğimiz gibi değil. Ancak, Gürcistan bizim komşumuz ve çıkış yolumuz. Türkiye’den de şeffaf ve rekabetçi bir çıkış yolu sağlamasını bekliyoruz. Anlıyoruz ki, Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek için bizim gaz potansiyelimizi de kullanmak istiyor. Bunu da anlıyor ve desteklemek istiyoruz. Ancak, bizim gaz üretimimiz piyasayı kontrol için yetersiz. Piyasaya Gürcistan - Azerbaycan ve Türkiye olarak girebiliriz, Türkiye de bizim gazın pazarlamasını yapabilir, bu işbirliği iyi olabilir. Rusya, Azerbaycan-Erzurum gaz hattına girmek istiyor, biz de artık olmaz diyoruz. İyi şartlar oluşursa, biz yılda 20 milyar metreküp gaz çıkarabiliriz. Ancak, biz Türkiye’nin Yunanistan’a tek başına gaz satmasını anlayamıyoruz. Türkiye’de gaz var mı ki satıyor. Bu gaz kimin gazı?

Azeri yetkililerin bu söyledikleri çok ciddiye alınmalı. Türkiye, tek başına gaz satışı sürdürebilecek bir ülke değil. Dostlarımızın bize yardım için anlayış gösterdikleri konuyu istismar edecek olursak, yarınlarda Hazar’ı tamamen kaybederiz.

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR

EkoENERJİ Genel Yönetmeni