ZEYNO BARAN YANITLIYOR-Türkiye, Avrasya İlişkileri ve ABD İşbirliği Üzerine Söyleşi

Bir isim Zeyno Baran, ama Türkiye’de gazete okuyan haber dinleyen çokça insanın ismen tanıdığı ve ne dediği merak edilen bir kişinin ismi. Zeyno Baran, ne basında ne de medyada yazı yazan, haber sunan, program yapan bir gazeteci değilken, nasıl oluyor da bu kadar tanınıyor? Gazeteci bir anne ve babanın kızı, ama onu meşhur eden annesi ve babası da değil. Zeyno Baran gibi lise tahsilini Türkiye’de tamamlayıp, Amerika’da yüksek tahsil yapmış binlerce kişi var, ama çoğunun adını toplum hiç duymaz bile. İşte, Zeyno Baran’ın farkı burada.

Zeyno Baran lisede matematik ve fizik konularında çok iyi olduğu için genetik mühendisi olmak istediğini, ama hani kan çekmesi var ya, kanının onu politikaya çektiğini söylüyor. Siyasetçiler için önemli bir eğitim kurumu olan Stanford Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler üzerinde tahsil yaptıktan sonra, Dünya Bankası’nda Kemal Derviş’in ekibinde çalışmış, ancak onu meşhur eden bu yönü de değil. Amerika’nın düşünce (think tank) kuruluşlarından CSIS (Center for Strategic and International Studies), daha sonra “Nixon Center” ve şimdi de saygın düşünce kuruluşu “Hudson Institute” içindeki çalışmaları ile tanınan ve konusunda zirveye yönelen bir isim Zeyno Baran.

Nixon Center’da Uluslararası Güvenlik ve Enerji Programları Direktörü olarak çalışırken, Gürcistan ve Ukrayna ile başlayıp Kırgızistan ile devam eden turuncu devrimleri en iyi izleyen, bu gelişmeleri önceden kestirerek adını duyuran bir uzman kişi Zeyno Baran.

2004 yılında Dünya ENERJİ dergisini çıkartırken, Şubat sayısında Serpil Bilbaşar’ın Zeyno Baran ile yaptığı, “Türkiye enerji köprüsü olma yolunda” başlıklı söyleşisini yayınlamıştık. Zeyno Baran, “Türkiye’nin baş rollerden birini oynaması için yeterli potansiyeli var, ancak bu tarihi fırsat, kötü yönetim ve liderlerdeki görüş eksikliği yüzünden tehlikeye girebilir” diyordu. Haksız da değilmiş hani…

Yine Dünya ENERJİ’nin 2004 yılı Haziran sayısında yer verdiğimiz “Güneydoğu Avrupa’da Doğalgaz” başlıklı makalesinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Eski Müsteşarı Doç. Dr. Yurdakul Yiğitgüden, Nabucco projesine değinirken, 5-6 Mayıs 2004 tarihlerinde Uluslararası Enerji Ajansı’nın İstanbul’da gerçekleştirdiği aynı isimli seminerden söz ediyor ve Zeyno Baran’ın seminerdeki konuşmasına ilişkin olarak, “Ayağının tozuyla Gürcistan’dan gelerek seminerin birinci gününde konuşan Nixon Center, Uluslararası Güvenlik ve Enerji Programları Direktörü Zeyno Baran’ın, Gürcistan analizlerinin üzerinden 12 saat bile geçmeden gerçekleşmesi ve Aslan Abaşidze’nin 6 Mayıs sabaha karşı ülkesinden ayrılması, herkese şapka çıkarttırdı” diyordu. İşte böylesine isabetli tahminleri ile tanınan bir kişi Zeyno Baran.

Ancak, bazı tahminler de tutmayabilir ve de sıkıntı yaratabilir. Nitekim, Zeyno Baran’ın 2006 yılında Newsweek’de yayınlanan makalesi, Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşüyordu. Bu makalesinde bir analiz-yorumdan hareketle, “2007 yılında Türkiye’de darbe ihtimali yüzde 50-50” diyordu. Tabii, bu yazı Türkiye’den tepki alıyordu, yersiz tepkiler hiç kuşkusuz Zeyno Baran’ı üzüyordu. Çünkü, o düşüncelere dayalı araştırmalar yaptığı için her olasılığı özgürce dile getirmeye alışıktı, ve de kendince haklıydı. Ne yazık ki, makalesi Türkiye iç politikasında talihsiz bir zamana rastlamıştı, yanlış anlaşılmıştı ve bu yüzden de sorun olmuştu. O zaman basına yaptığı açıklamada, “Birilerine dikte ettirdiğim şeyler yok” diyordu ve ekliyordu, “Analizlerime devam edeceğim”.

Zeyno Baran’ın şu an Avrasya Politikaları Programı Başkanlığı’nı yaptığı Hudson Institute, bu yıl seçim öncesi adeta bir skandal haberle Türk kamuoyunun gündemine geldi. Önce Hudson Institute hakkında bir şey söyleyelim. Hudson Institute, bazıları tarafından Neocon’ların kuruluşu diye gösterilse de, gerçek pek öyle değil. Enstitüde Neocon’lar var, ama Enstitü kendini Neocon kuruluşu diye tanımlamamakta ve çalışanlarının çoğu Neocon olmadığı gibi, içlerinde Neocon’lardan müthiş nefret edenlerin bulunduğu da bilinmekte!

13 Haziran 2007 günü Hudson Institute Türkiye’nin sınır ötesi ve olası Kuzey Irak operasyonuna ilişkin bir senaryoyu masaya yatırmıştı. Bu toplantıya Talabani’nin oğlu ile Türk askeri yetkililerin katılıp katılmadığı uzun süre tartışılmıştı. Halen akıllarda olan bu toplantının, “Bir dizi olayın Türkiye’yi Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı operasyon düzenlemeye sevk etmesine ilişkin akla yakın bir senaryo geliştirdik…” diye başlayan davet mektubunun altında Zeyno Baran’ın imzasının olduğu duyurulmuştu. Tabii bu toplantı şimdi konumuzun dışında da bundan amacımız, önemli olan ciddi think-tank çalışmalarında Zeyno Baran’ın imzasının olduğunu vurgulamak.

Ekonomi-politik yüzüyle iç ve dış siyasi gelişmeleri düşünce ve tartışma bazında ele alan EkoENERJİ’de, think tank dünyasının genç ve başarılı uzman ismi Zeyno Baran’ın görüşlerine yer vermeyi planladığımızdan, kendisiyle 8 Ağustos 2008 tarihinde iletişim kurup, Türkiye'nin Avrasya'daki yerine bağlı olarak rolünü ve ABD ilişkilerini irdeleyen, 2000 sonrasında Türkiye'nin Avrasya politikasındaki dalgalanmaları ve yanılgıları tartışmak üzere soru-cevap şeklinde bir söyleşi yapma istemimizi aktardık. Bizi memnun eden olumlu yanıtını hemen aldık. Sorularımızı da hemen ilettik.

Ancak bu sırada Zeyno Baran, hayatının mutluluk başlangıcı kilometre taşına ulaşmıştı ve cevap verebilecek durumda değildi. Zeyno Baran, 23 Ağustos’ta İstanbul’da yapılan bir törenle, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza ile evleniyordu. Bu evlilik de Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı projesinin getirdiği bir diğer mutluluktu, çünkü o proje üzerinde çalışırken tanışmışlardı.

Bu mutlu evlilikten sonra biz sorularımıza cevap alabilmek için yine beklemeye başladık, ama Zeyno Baran’a da EkoENERJİ’nin değerli okurları adına bu söyleşiyi tamamlamaktan vazgeçmeyeceğimizi belirterek, iletişimimizi ve çalışmamızı sürdürdük. Saygıdeğer okurlarımız beş soruyla, Türkiye’nin Avrasya’daki bugünkü konumunu ve iyileştirme koşullarını, Türki Cumhuriyetlerin durumlarını ve onlarla ilişkileri, bu ilişkilerin geliştirilmesinde ABD’nin ve AB’nin önemini, İran ve Kuzey Irak sorunlarını en son gelişmelerle, Aralık 2007 penceresinden görünen manzarayla, aşağıda Zeyno Baran ile birlikte değerlendiriyoruz.

TÜRKİYE, AVRASYA’DA NE KONUMDA?

Ültanır: Sayın Baran Türkiye’nin Avrasya’daki bugünkü konumu ve önemini nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce Türkiye’nin Avrasya’daki rolü ne olmalıdır ve Türkiye bu konuda elindeki kozları kullanarak, önemine uygun politikalar uygulayabiliyor mu?

Baran: Türkiye Avrasya’daki etki potansiyelinin çok altında bir noktada. Bunun çeşitli nedenleri var. Birincisi, Türkiye’nin dış politikasının daha acil olarak Ortadoğu (özellikle Irak, ardından Suriye, İsrail-Filistin, İran konuları), ve Avrupa Birliği müzakere sürecine yönelmiş olması. İkincisi de iç politikadaki tartışmalı konuların ve seçim sürecinin Türkiye’yi pek çok konuda paralize (felç) etmiş olması.

TÜRKİYE, TEK BAŞINA HAREKET EDEBİLECEK BÜYÜK OYUNCU DEĞİL!

Bunları bir kenara bırakırsak ve ileriye yönelik konuşursak, Türkiye’nin Avrasya bölgesinde daha etkili olabilmesi için bence ABD ve AB ile birlikte hareket etmesi, hatta onlara öncülük etmesi gerekmektedir. Bazen tek başına oyuncu olmaya yönelik girişimleri oluyor Türkiye’nin, ancak kabul edilmesi gereken, bu bölgede ABD, Rusya ve Çin’dir büyük oyuncular; ardından da İran ve AB gelmektedir. Türkiye’nin her ne kadar Türki Cumhuriyetlerle din ve etnik yakınlığı olsa da, artık Azerbaycan da Kazakistan da Türkiye olmadan, Brüksel ve Washington’la doğrudan ilişki kurmuşlardır; o nedenle, Türkiye’nin transatlantik çizgide durup, NATO’nun ve Batı’nın bölgedeki en önemli ortağı olarak hareket etmesi, bence hem Türkiye hem de AB ve ABD için çok daha verimli sonuçlar verecektir.

RUSYA VE ÇİN, DEMOKRAT OLMAYAN İŞBİRLİKÇİ YÖNETİMLERDEN YANA

Sonuçta, Rusya tek başına hareket etmekte; bölgedeki petrol ve doğalgazın batıya taşınması monopolünü elinde tuttukça, Avrasya’da hangi düğmeye ne zaman basacağını çok iyi bildikçe, hem dil hem de kültürel açıdan bu bölgeyle yakınlığı devam ettikçe, Rusya’nın başka türlü hareket etmesi de düşünülemez zaten. Çin deseniz, o da özellikle bölgedeki enerji kaynaklarından ve iş imkânlarından faydalanmak üzere çizmiş politikasını ve bölgenin doğusundaki tek güç. Ne Rusya ne de Çin Avrasya bölgesinde demokrasinin gelişmesi, ekonominin şeffaflaşması gibi konularla alakadar değiller; onlar için kendileri ile işbirliği yapan hükümetlerin iş başında olması yeterli.

AB ve ABD ise Avrasya bölgesindeki insanların barış ve huzur içinde yaşamaları, bu bölgeden dünyaya problem değil (terörizm, uyuşturucu, kriminal faaliyetler vs) çözümlerin getirileceği (enerji bağımsızlığı, ekonomilerde şeffaflık, demokrasilerin geliştiği, vs) bir gelecek düşünmekte. Ancak bölgeden uzak olmaları nedeniyle—hem coğrafi açıdan, hem de kültürel—ve son yıllarda karşılarında gittikçe kendinden emin ve bu bölgede tekrar hakimiyetini kurmak isteyen Rusya ile karşılaşınca, pek başarılı olduklarını söyleyemeyiz.

TÜRKİYE, AB VE ABD İLE BİRLİKTE OLURSA, KAZANABİLİR!...

Türkiye, bence Avrasya bölgesinin geleceği açısından AB ve ABD ile benzer yaklaşımda; Ankara’nın politikası da bu bölgenin barış ve huzur içinde gelişmesi amaçlı, aynı şekilde buralarda ekonomik, askeri ve enerji ağırlıklı ilişkileri var. Arada sadece tarz farkı var, ki bence önemli olan da Türkiye’nin Batı’ya, neden bazı girişimlerinde etkili olamadıklarını, bölgenin gerçekleriyle birlikte hareket edilirse neden ve nasıl daha başarılı olabileceklerini anlatıp, hem Ankara’nın, hem de Brüksel ve Washington’un daha başarılı olması için tam bir ortak olması gerekmektedir.

Örneğin AB, her ne kadar Avrasya bölgesine son yıllarda önem vermeye başlasa da, AB ülkeleri içinde sadece Almanya’nın bu bölgedeki tüm ülkelerde büyükelçilikleri vardır, dolayısıyla AB ülkeleri Avrasya’daki gelişmeleri Almanların analizi doğrultusunda değerlendirmektedirler. Oysa, Türkiye’den de gelecek analizlerin, AB’nin bu ülkelerdeki ekonomik, siyasi ve sosyal gelişmeleri ve trendleri daha iyi kavramalarında büyük faydası olabilir.

ABD ASLINDA TURUNCU DEVRİM YANLISI OLMADI

Aynı şekilde, ABD’nin Avrasya’daki politikaları son yıllarda demokrasi ağırlıklı olduğundan, özellikle Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerinde büyük bir kırılma yaşanmıştır. Örneğin Özbekistan 11 Eylül’den sonra ABD’ye askeri üs sağlayan çok önemli bir partner iken, bir kaç yıl sonra ilişkiler neredeyse sıfır noktasına gelmiştir. — İkinci bir örnek; ABD, Gürcistan ve Ukrayna’daki kadife devrimlerin yaşanmasında, bence kendisine sonradan hakketmediği bir pay çıkarmıştır; ayrıca Kırgızistan’da yaşanan gelişmeler de sanki demokratik bir başarı gibi yansıtılmıştır — Başkan Bush’un demokrasi söyleminin başarılı olduğunu kanıtlamak için. Ben hem Gürcistan hem Ukrayna’da yaşananları çok yakından takip etmiş biri olarak, ABD yönetiminin Gürcistan’da eski başkan Shevardnadze’nin görevinde kalmasını tercih ettiğini, Ukrayna’da da bir devrim beklemediğini söyleyebilirim. Detaylara girip çok uzatmak istemiyorum; ancak ABD’nin bu sonradan kendine pay çıkarma girişimi ters tepmiştir, sanki bu bölgede devrim destekleyici bir duruşu varmış gibi yorumlanmıştır. Bunu özellikle Rusya çok iyi kullanmıştır; kendilerine karşı bir devrim olacağı korkusunu yaşayan hükümetler de Washington’a mesafeli kalmışlardır.

ABD-TÜRKİYE SORUNLU İLİŞKİSİ, AVRASYA’DA BATIYA KAYBETTİRDİ

Bu dönemlerde—ve şimdi—Türkiye ile ABD’nin arasındaki işbirliği daha sağlam olsa idi, ve karşılıklı güven 90’ların sonu, 2000’lerin başındaki gibi olsaydı, bence bir çok konuda Batı 2007’nin sonunda Avrasya bölgesinde çok daha iyi bir noktada olurdu.

Türkiye bu bölgede nasıl daha etkili bir konuma gelebilir? AB ve ABD ile nasıl daha verimli bir işbirliği geliştirilebilir, bunların bir an önce tartışılması gerekmektedir.

AZERBAYCAN-TÜRKİYE-ABD İŞBİRLİĞİ GELİŞTİRİLMELİ

Ayrıca, Türkiye-Azerbaycan ilişkileri sadece “bir millet, iki devlet” söyleminde kalmamalı, çok daha somut bir işbirliğine dönüşmelidir. 10 Aralık’ta Washington’da bu amaca yönelik Azerbaycan-Türkiye İş Adamları Birliği (ATİB) ve Johns Hopkins Üniversitesi ile birlikte bir konferans düzenledik. Konferansımızın adı, “Azerbaycan-Türkiye-ABD işbirliği ve bu işbirliğinin Avrasya bölgesi için önemi;” amacımız özellikle Türkiye ve Azerbaycan işbirliğinin daha derinlik kazanması, ve ABD ile üçlü olarak bu işbirliğinin bölgenin gelişmesine somut olarak nasıl katkıları olabileceğini tartışmaktı.

Bu tür bir toplantı ABD’de ilk defa yapıldı; ümidim, Ocak/Şubat gibi toplantının raporunu çıkardıktan sonra üç ülkede de siyasilerin, akademisyenlerin ve iş dünyasından ilgili kişilerin raporu okuyup, üçlü ilişkilerin daha gelişmesi için katkıda bulunmaları.

TÜRK DÜNYASI STABİL Mİ?

Ültanır: İran’ı Avrasya’da Türkiye’den daha güçlü oyuncu olarak görmeniz ilginç. Azerbaycan-Türkiye-ABD üçlü işbirliğinin, hatta oluşturulabilirse çok yönlü bir üçlü ittifakın oluşturulması, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün büyümesine karşı konum alınması açısından da yararlı olur diye düşünüyorum. Ancak, ikinci sorum tüm Türki Cumhuriyetleri kapsayacak.

Türkiye dışında Avrasya’daki Türk Cumhuriyetlerinin (özellikle Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan) yönetimlerini stabil görüyor musunuz? Türki Cumhuriyetlerde ve komşularında turuncu veya pembe devrim ihtimalleri var mı? Bu arada Kazakistan Rusya’ya daha çok mu yaklaşıyor? Türkmenistan’da Berdimuhammedov yönetimini Rusya’ya yakın bir yönetim olarak mı değerlendiriyorsunuz?

AZERBAYCAN BAŞARILI, AMA DAĞLIK KARABAĞ RİSKİ VAR

Baran: Avrasya’daki bu ülkelerin hepsi birbirinden çok farklı, o nedenle, hepsini ayrı ayrı ele almak istiyorum. Azerbaycan’da Devlet Başkanı İlham Aliyev çok başarılı; ülkede genel refah artmakta, ülkenin geleceği gittikçe daha Batıya dönük, AB ve ABD ile ilişkileri son gerece iyi, aynı zamanda komşuları Rusya ve İran’la da iyi ilişkilerini korumakta. Tabii ki ne Azerbaycan’da ne Orta Asya’daki diğer ülkelerde her şey mükemmel değil, pek çok şikayetler var, ancak tüm bu ülkeler içinde Azerbaycan hem Batı’ya coğrafi yakınlığı, hem İlham Aliyev’in liderliği, hem de elindeki petrol ve doğalgazı baba Haydar Aliyev zamanından beri son derece stratejik bir şekilde kullanmaları sonucu, en başarılı ülke diyebiliriz. Ayrıca yanıbaşında İran varken, ve Sünni ve Şii bir çok radikal dinci akımların etki kurmaya çalışmalarına rağmen, laik demokratik cumhuriyetini de istikrarla geliştiriyor olması da Müslüman dünyası için çok önemli bir örnek temsil etmektedir.

Tabii ki, topraklarının neredeyse yüzde 20’sinin kontrolünde olmadığı statüko uzun vadede istikrarsızlık doğurabilir, o nedenle, bir an önce Dağlık Karabağ konusunda somut bir adım atılması lazım; tabii burada Aliyev’in tek başına hareket etmesi yeterli değil, Ermenistan’ın da adım atması lazım. ABD, Rusya ve Fransa’nın eşbaşkanlığındaki AGİT Minsk Grubu bu konuda çalışmalarını sürdürmekte, ümidim Ermenistan ve Azerbaycan’da gerçekleşecek seçimlere rağmen bir an önce bu konuda barışçı bir çözümün sağlanması. Keşke bu konuda Türkiye daha aktif bir rol oynayabilse, ancak taraflardan biri ile çok yakın, diğeri ile diplomatik ilişkisi olmadığı için, Ankara’nın elinde pek fazla kartı yok.

KAZAKİSTAN’IN İSTİKRARLI YÖNETİMİ DEVAM EDER

Orta Asya’da da Kazakistan ve Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in en başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi son dönemde bu ülkede Rusya’ya benzer bazı gelişmeler yaşandı, ancak Başkanın ve ekibinin siyasi ve ekonomik stratejileri ülkenin Batı ile ilişkilerini petrol ve doğalgaz ötesinde geliştirmesine de imkân veriyor. Örneğin, AGİT başkanlığını almak onlar açısından daha çok Batı’ya yakınlaşıyor olmalarının somut bir göstergesi olarak anlaşılacağı için çok önemliydi, 2010’da Kazakistan’ın başkanlığı alması tüm üyeler tarafından kabul edildi. Ayrıca, Kazakistan Şanghay Organizasyonu üyesi olmasına rağmen, NATO ile de ilişkilerini yakın tutup, uzun vadede NATO’nun gelişimine göre bu örgüte de üyeliği düşünmektedir.

Ancak bu arada tabii ki Rusya ile yakın ve gittikçe de yakınlaşıyor—burada daha önce bahsettiğim, AB, ABD ve Türkiye’nin eksik ve yanlış stratejileri—ve Başkan Putin’in Kazakistan’ı yörüngesine çekmek için ciddi girişimlerinin olması sonucunda açıkçası çok da şaşırtıcı olmayan bir sonuç. Kazakistan’da kısa ve orta dönemde Nazarbayev yönetiminin istikrarlı olarak devam edeceğini düşünüyorum, kendisine karşı siyasi herhangi bir girişimin başarılı olacağını sanmıyorum.

ÖZBEKİSTAN DOĞRU STRATEJİLERLE TEKRAR KAZANILABİLİR

Aslında Kazakistan’ın Rusya’ya yaklaşması, bir bakıma Batı’nın Özbekistan’la ilişkilerini koparması sonucu gerçekleşti. Orta Asya’da Özbekistan’ın içinde olmadığı bir Batı stratejisinin başarılı olması beklenemez. Maalesef Batı Andijan krizini iyi yönetemedi, Başkan Kerimov geri adım atar ya da bir şekilde devrilir diye beklenildi, ancak bunlardan ikisinin de gerçekleşmeyeceği çok belliydi. Yine de nedense aylarca bekledi Batı. Sonuçta, Kerimov da ister istemez sırtını Moskova’ya dayamak zorunda kaldı.

Oysa, Orta Asya’da Rusya’dan bağımsızlığını sağlamak için en çok uğraşan ülkeydi, hâlâ da öyle bence; doğru stratejilerle Özbekistan tekrar kazanılabilir. Kısa dönemde Özbekistan’da da herhangi bir değişim beklemiyorum; Batı her ne kadar demokrasi ve özgürlükler artsın dese de, hemen güneyinde Afganistan ve Pakistan kaynarken, Kerimov’un politikalarında herhangi bir yumuşamaya gideceğini düşünmek saflık olur.

RUSYA’NIN TÜRKMENİSTAN’DA POZİTİF ETKİSİ VAR, AMA NEGATİF DE OYNAYABİLİR

Türkmenistan’da ise yeni bir dönem başladı diyebiliriz. Bir önceki Başkan Niyazov, diktatör olarak bilindiği için Batı’nın uzak durduğu bir liderdi. Lider ile ülkeyi aynı kategoriye koydular, lider değişmeden ülkeyle de çalışılamaz noktasına gelindi. Bu nedenle, özellikle doğalgaz projeleri konusunda Batı (öncelikle de ABD), bence çok önemli yılları kaybetmiş oldu. Çünkü, Niyazov demokrat olmasa da, “Rusların adamı” hiç değildi, hatta Moskova’ya sürekli doğalgaz konusunda problem çıkardığı için orada hiç sevilmezdi. Şimdiki Başkan için ayni şeyi söylemek zor; görünen Moskova’ya yakın, ve enerji projelerinde de Rusya ile uzun vadeli ilişkiler geliştirmeye meyilli. Bu tabii ne Türkiye ne de Batı için istenilen bir gelişme.

Cumhurbaşkanı Gül, Türkmenistan’a başarılı bir seyahat yaptı, ancak bu ülkelerle ilişkiler tek tük seyahatlerle idare edilebilecek nitelikte değil—sonuçta Putin ve ekibi sürekli orada ve hem pozitif etkisi var (milyonlarca dolarlık işler) hem de negatif oynayabilir (ülke içinde karışıklık). Bu nedenle, tekrar altını çizeyim, Türkiye, AB ve ABD birlikte hareket etmezse, Türkmenistan’ın Batı’ya yakınlaşması ve Batı stratejisinin (ki bu Türkiye’nin de stratejisi) Orta Asya’da başarılı olması, en azından kısa dönemde zor.

TÜRKİ CUMHURİYETLERLE İLİŞKİLERDE BUGÜNÜN ATALETİ

Ültanır: Türkiye son yıllarda Türki Cumhuriyetlere ilk dönemde olduğu kadar yakın olamadı, bence de bugün için yanında özellikle ABD ve AB olmadan oynama şansını kaybetti. Dün böyle bir şansı var mıydı, o da tartışılır. Şimdiki sorumla, dün ve bugün arasında bir kıyaslama yapmanızı isteyeceğim.

Türkiye’nin Türki Cumhuriyetlerle olan ilişkileri 2000 öncesi ve 2000 sonrasındaki gelişmeler açısından değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Avrasya’daki etkinliğinde son dönemde azalma görülüyor. Aynı dönemde de Putin’in bölgede Rusya’nın etkinliğini geliştirme çabaları gözleniyor. Sayın Demirel ile bu konularda yaptığım röportajların birinde, “Rusya o bölgeye giriyorsa, Türkiye çıkıyor demektir” demişti. Türkiye’nin etkinliğinin azalmasının nedenleri sizce nedir? Son 4-5 yıldır Avrupa Birliği ilişkisine daha çok yer verilmesi mi, 1 Mart 2003’den sonra ABD ile gerilen ilişkiler, Avrasya’da Türkiye ve ABD işbirliğini köreltmesi mi?

AKSİ ZAMANDA TÜRKİYE VE ABD’NİN ARASI AÇILDI

Baran: Sayın Demirel, Türkiye’de bölgeyi en iyi tanıyan ve nabzını en iyi tutan kişidir; Rusya/Türkiye gözleminde de haklı. Aksi gibi tam Putin’in başa gelip Rusya’nın bölgede etkinliğinin azaldığı bir dönemde, Türkiye ve ABD’nin arası açıldı. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesinin yapılmasının bence en önemli etkenlerinden biri olan, Ankara-Washington hattının çok iyi çalışıyor olmasıydı, bunu kaybettik.

Türkiye’nin AB ilişkilerine önem vermesinin de tabii önemi var, ancak eğer ABD ile ilişkiler 1 Mart 2003 ve sonrasında farklı gelişseydi, bence bugün Avrasya bölgesinde çok farklı bir dinamikle karşı karşıya olabilirdik. 2003’te yaşananlardan sonra ABD’de Büyük Ortadoğu ve Avrasya bölgelerinde Türkiye olmadan da, hatta Türkiye’siz hareket etmek daha kabul görülür oldu. Türkiye’de de artan Amerikan aleyhtarlığı, ve ABD’nin politikalarının bölge için sakıncalı görülmesi sonucu Ankara da, bölgesinde ABD’siz hareket etmenin kendisi için daha faydalı olabileceğini düşünmeye başladı.

PKK’YA ORTAK OPERASYONUN ARDINDAN TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ SICAK BAHAR HAVASINA SOKULMALI

Türkiye’de seçimler yeni oldu, hükümet görevine devam ediyor, dolayısıyla Türkiye’nin ABD’ye bakışında çok büyük bir değişiklik beklemiyorum—hele Bush yönetiminin bir yıllık bir zamanı kalmışken. Aslında bir yıl uzun bir dönem ve keşke şimdiden, özellikle de PKK’ya ortak operasyon yapılması ardından, bu konuda bir adım atılabilse.

Bir ihtimal, Cumhurbaşkanı Gül’ün ABD ile ilişkilere eğilmesi, ve son dönemde yaptığı Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan seyahatlerinin ardından ABD ile Avrasya konusunda konuşması—ki Avrasya dediğimizde Afganistan ve Pakistan’sız bu bölgeden bahsetmek mümkün değil artık; Türkiye’nin hem Afganistan’da hem Pakistan’da çok önemli ilişkileri var, ABD ise iki ülkede de ciddi sıkıntı yaşamakta, bence öncelikle birlikte Afganistan ve Pakistan konuşulmalı—hatta Azerbaycan ve Kazakistan’ın da katılacağı bir ortamda, çünkü bu iki ülkenin de önemli katkıları olabileceğini düşünüyorum.

ABD-Türkiye ilişkilerini Avrasya bölgesinde niteliğini tespit eden ve bir sonraki ABD başkanlığı döneminde de edecek önemli iki ülke var. Rusya ve İran. ABD Rusya ile pek çok konuda işbirliği yapıyor, enerji başta, diğer ekonomik alanlardan tutun da BM’den Afganistan’a kadar—ancak son dönemde bu ilişki gittikçe Soğuk Savaş dönemindekine benzemeye başladı.

RUSYA VE İRAN FAKTÖRÜ

Tam bu sırada Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşıyor imajı vermesi, ABD’de uzun vadede Türkiye ile ne kadar yakın işbirliği yapabileceği konusunda soru işaretleri oluşturuyor. İkinci ve çok daha ciddi problem olan ülke de İran. ABD’nin İran’la ilişkileri zaten yıllardır gergin, ancak son dönemde ABD’de artık askeri müdahale bile konuşulur hale geldi; tahminim Bush yönetimi görevi bir sonraki ekibe bırakmadan İran’la ilgili somut bir adım atacağı—gerçi son istihbarat raporundan sonra her ne kadar son çare olarak düşünülen askeri müdahale gündemden düşmüş olsa da, Bush yönetiminin “İran problemi”ni bir şekilde çözdükten sonra görevden ayrılacağını düşünüyorum.

Tabii burada Türkiye’nin nerde duracağı çok önemli. İran’a komşu olması, ikili ticaretinin önemli olması, ve diğer pek çok nedenden, Türkiye’nin ABD’nin yanında yer alması zor. Ancak almaması da zor— hele AB, Körfez ülkeleri, İsrail ve Suudi Arabistan eğer İran’a değil de ABD’ye yakın bir noktada durursa, Türkiye’nin de bu ülkelerle birlikte olmasıdır doğru olan.

NABUCCO PROJESİ İÇİN ABD DESTEĞİ

Ültanır: İzninizle benim kişisel görüşüm de şu: PKK’ya karşı operasyonda işbirliğinin sıkı şekilde sürdürülmesi ve Türkiye’nin hassas olduğu Irak’ın kuzeyi konusunda ABD’nin Türkiye’nin hassasiyetlerine anlayış göstermesi, mesela şimdi altı ay ertelenen Kerkük referandumundan sonra Kerkük’ün Kürt kenti değil, Türkmen kenti olduğunu kabullenilmesi, Türkiye-ABD ilişkilerini ısıtacak hızla geçmişteki parlak günler düzeyine getirebilecektir. Türkiye’de aslında “güvenmiş olmaktan — güveninin karşılığını bulamamaktan” kaynaklanan Amerikan aleyhtarlığı bir anda silinebilecektir. Böyle bir ısınma olmadan, ilişkilerin soğumasına neden görülen Bush yönetiminin hatırı için İran’a karşı operasyonda Türkiye’nin tarafsızlığı bırakıp ABD’ye destek vermesi, hiç de olanaklı görülmemeli. İzninizle şimdi de enerji ağırlıklı bir sorum olacak:

Avrasya’nın hidrokarbon kaynaklarının (petrol ve doğalgaz) Batı’ya taşınmasında Türkiye’nin transit ülke ya da hub (terminal) olması projeleri Clinton döneminde ABD’nin desteğine sahipti. Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru hattı ve Azeri gazı projeleri bu desteğin ürünüdür. O dönemde Avrasya’da ABD-Türkiye işbirliği görülüyordu. Daha doğrusu ABD, bölgeye Türkiye ile beraber giriyordu. Bugün aynı politikanın izlenmediğini siz de önceki sorularıma verdiğiniz yanıtlarınızla ortaya koydunuz. Ancak, bu işbirliğine ve karşılıklı desteğe her iki tarafın çıkarı için bugün de dünden az olmayacak kadar ihtiyaç var. Mesela bir Nabucco Projesi’nde Avrupa Birliği’nden başka ABD desteğine ihtiyaç var, ama ortada böyle bir işbirliği yok. ABD artık o kaynakları Türkiye üzerinden Batı’ya aktarmak yerine, Irak üzerinden İsrail’e, Akdeniz veya Kızıldeniz’e ya da Afganistan üzerinden Pakistan’a ve Umman Denizi’ne akıtmayı düşünüyor mu ya da düşünebilir mi? Böyle bir durumda doğalgaz LNG terminallerinden dünya piyasalarına sürülebilir.

Baran: Doğru, ABD-Türkiye yakın işbirliği olmasaydı, ne Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol projesi, ne de Azerbaycan doğalgaz projesi başarılabilirdi. Şimdi Doğu-Batı koridorunun ikinci safhasındayız, ve maalesef ayni işbirliği yok.

NABUCCO GAZPROMA KARŞI REKABET EDEBİLİR OLMALI

Onun ötesinde, örneğin Nabucco projesinde, AB’nin çok daha aktif olması lazım—sonuçta doğalgaz AB pazarlarına girecek, ve eğer bu ülkeler, özellikle de Bulgaristan, Avusturya, Macaristan gibi hattın üzerinde olan ve Rusya karşısında zayıf olan ülkelerin birlikte hareket etmeleri lazım. AB bu yıl Nabucco’yu öncelikli projeler arasına aldı, hatta eski Hollanda Dışişleri Bakanı özel Nabucco koordinatörü atandı, ancak bunlar yeterli değil; Moskova ve Gazprom’a karşı (rekabete dayalı) bir strateji geliştirmedikçe, bu tür siyasi atamalar yetersiz kalacaktır.

Tabii Nabucco’ya gelecek gazın çıkış noktası da önemli: ABD ve Azerbaycan çok yakın işbirliği içinde, bu sayede Başkan Aliyev önce Türkiye-Yunanistan-İtalya hattına, ardından da Nabucco’ya gazını verme konusunda kararını verdi (ki bu Azerbaycan için riskli bir karardı). Nabucco ilk etapta sadece Azeri gazı ile başlayabilir, ancak ardından, 2011-2012 gibi nereden ek gaz geleceği önemli.

Irak gazı olabilir, ama kısa dönemde bu gazın çıkması mümkün mü belli değil; aynı şekilde İran gazı da zaten baştan Nabucco’ya gelecek esas gaz olarak düşünülmüştü ki, bu gazın da ne zaman piyasalara çıkabileceği belirsiz. Geriye Türkmen ve Kazak gazı kalıyor, ve esas buralarda Türkiye-ABD işbirliği lazım. Tabii Putin de boş durmuyor—Nabucco’ya karşı hem Mavi Akım II’yi hâlâ konuşuyor, ayni zamanda İtalyan ENI ve Bulgaristan ile Güney Akım hattı üzerinde anlaştı, pek çok diğer girişimleri ile AB pazarlarına Gazprom kontrolünde olmayan doğalgazın girmesinin önünü kesmeye çalışıyor.

TÜRKİYE CEYHAN LNG TERMİNALİ PROJESİNE ÖNCELİK TANIMALI

LNG konusunda Türkiye dahil pek çok ülke yeni terminaller kurmaya çalışıyor; LNG doğalgaz kadar stratejik olmadığı için burada ABD-Türkiye yakın işbirliği çok şart değil. Avrupa’da Polonya’dan Hırvatistan’a kadar pek çok ülke doğalgaz bağımlılığına karşı LNG terminali geliştirmek istiyor, çoğu da zaten ABD ile işbirliği içinde. Bu konuda da belli bir rekabet var; Türkiye’nin Ceyhan’da kuracağı terminal diğerlerinden önce gerçekleşirse, önemli bir ihtiyaca karşılık verecektir.

İRAN DOĞALGAZI VE IRAK PETROLÜ

Ültanır: Türkiye – ABD yakın işbirliği, tıpkı Clinton döneminde Bakü-Tiflis-Ceyhan projesi için yapılmış işbirliğinin bir benzeri, Nabucco’nun gerçekleşmesi için bence şart. Ancak, bu işbirliğine bu hattın gerçekleşmesinde şirketlerine pay çıkarmak isteyen AB ülkelerinden Fransa ve Almanya sıcak bakmayabilir, hatta açıkça yapmasalar da indirekt biçimde Nabucco’ya karşı politik oynarlar sanıyorum. Şimdi son sorum İran ve Irak ile bağlantılı olacak.

Şahsen benim çok sakıncalı gördüğüm bir diğer konu, Türkiye’nin İran ile doğalgazda işbirliği yapma projesi. Bu proje aslında Türkiye’nin temel dış politika ilkelerine karşıt bir proje. AK Parti yönetiminin Avrupa’ya gaz satmak için ortaya koyduğu bu proje, Türkiye’nin Avrasya kaynaklarından da tamamen dışlanmasına neden olabilir mi? Bu proje ile aslında Türkiye kendi bindiği dalı kesmiyor mu? Böyle bir durumda Kerkük-Yumurtalık hattından Ceyhan limanına gelen Irak’ın kuzeyindeki petrol, yön değiştirip İsrail’in Hayfa limanına akar mı? Irak’ın kuzeyinde geliştirilecek doğalgaz alanlarından üretilecek doğalgaz da Türkiye yerine başka bir güzergâhtan dünya pazarlarına gider mi?

TÜRKİYE’NİN İRAN’A AÇILMASI İTİBARINI SARSAR

Baran: İran daha önce değindiğim gibi, ABD-Türkiye arasında bence önümüzdeki dönemde en problemli konu olabilir. Hatta AB-Türkiye arasında da—özellikle Fransa’nın İran konusunda ABD ile çok yakın bir noktada durduğunu unutmamak lazım. Tam Batı (ki buna NATO da dahil) İran ile ilişkilerini sertleştirmek, yaptırımları arttırmak, hatta gerek olursa askeri bir harekatta bile bulunmak noktasına gelmişken, Türkiye’nin İran’a açılım yapıyor gibi bir izlenim veriyor olması, bence Türkiye’nin dış politikası, diplomatik itibarı ve Avrasya’da, ve dediğiniz gibi enerji projelerinde de etkinliğini sarsabilecek bir olay.

KUZEY IRAK PETROLÜNÜN AKACAĞI YÖN DENGELERE BAĞLI

Irak’taki petrol ve doğalgaz’ın Türkiye üzerinden mi yoksa başka güzergahtan mı piyasalara çıkacağını şu anda söylemek zor, ama bilenen gerçek, bölgede pek çok dengelerin yeniden oluşuyor olması. Irak’ın nasıl bir noktada istikrarını sağlayacağını bilemiyoruz, kuzey ve güneydeki oluşumlar, İran’ın buraya etkisi, ABD’nin ne zaman ve ne şekilde askerlerini çekeceği, yerine ne bırakacağı, bunlar bilinmeden petrol ve doğalgaz hatlarının yönünü de konuşamayız.

TÜRKİYE’NİN KUZEY IRAK’IN GELECEĞİNDE POZİTİF YER SAĞLAYABİLMESİ KONUSU

Tabii ki eğer Türkiye Irak’ın (özellikle de Kuzey Irak’ın) geleceğinde kendine pozitif bir yer sağlayamazsa, bunun petrol ve doğalgaz projelerine de etkisi olacaktır. Irak’ın güneyindeki petrol ve doğalgaz zaten Türkiye üzerinden akmayacak; Türkiye’den dünya pazarlarına ulaşabilecek Kuzey Irak’taki petrol ve doğalgaz.

Kuzey Irak’taki yönetim, PKK nedeniyle Türkiye ile problemli, ayni zamanda İran’la da problemli; Türkiye ve İran da PKK nedeniyle yakınlaştılar. Türkiye, İran ve Suriye bilindiği gibi bağımsız Kürdistan oluşumuna karşı; eğer Türkiye kartlarını doğru oynamaz ve Kürtler konusunda kendisini bir şekilde İran ve Suriye ekseninden çıkaramazsa, bence bölgesindeki stratejik önemini azaltacak bir noktaya gelecektir.

İRAN İLE AYNI KULVARDA OLMAK TÜRKİYE’Yİ İKİNCİ LİGE DÜŞÜRÜR

Sonuçta, Türkiye İran’la ayni kulvarda olursa, ancak ikinci güç olabilir—gerçi Türkiye NATO ülkesi, ancak NATO müttefiklerinden ayrı durursa, ve İran da bölge üzerinde (hem Sünni hem Şii halklar üzerinde) etkinliğini arttırmaya devam ederse, ve nükleer kapasiteye sahip olursa, Türkiye’nin Batı için önemi de azalacaktır.

Unutulmaması gereken, Türkiye’nin ABD ve Batı için öneminin artması, İran’da Şah’ın devrilmesi sonucunda ilişkilerin kesilmesi ile bölgede bir partnere ihtiyaç duyulmasındandır. ABD ile İran’ın ilişkilerini normalleştirdiği gün, Türkiye’nin stratejik açıdan konumunu tekrar gözden geçirmesi gerekecektir—hele o gün Batı’nın bir parçası olarak değil de kendi başına hareket eden bir ülke ya da Batı’nın problemli gördüğü ülkeler ve gruplar (örneğin Hamas) ile yakın duruyor imajı hakimse.

Ültanır: Sayın Baran, ilginç açıklamalar yaptınız. Türkiye’de tartışılacak önemli görüşler ortaya koydunuz. Konulara yeni bir boyut kattınız. Çok teşekkür ediyorum.

Röportaj: Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR