Demirel ile Siyasetin Gündeminden

Siyaseti Kilitleyen İki Dava, Kıbrıs Sorunu, Terör
ve Ekonominin Açmazları Üzerine

  • İktidar partisinin kapatılması davası, Türkiye’de ayrışma imajını ortaya çıkardı. Devletin kurumları arasında ayrışma meydana gelmişse, devletin fonksiyonunu ifa edebilmesi zordur.
  • Ergenekon hadisesinde yargı eleştiriliyor değildir, yargının ne yapacağına karışan yoktur. Dalga dalga tutuklamalara gidilmesi, bunun içerisinde ülkenin tanınmış insanlarının bulunması telaş uyandırmıştır.
  • Türkiye’de şikayetimiz, yaygın korkudur. Halkın devletin icraatlarından şu veya bu biçimde korkar hale gelmiş olması, bir gerçektir.
  • İşlendiğine dair kesin kanaat olmayan bir suçtan dolayı, birisine ordu, birisine kuvvet kumandanlığı tevdi ettiğiniz iki yüksek rütbeli generalin tutuklanmış olması, halkta büyük rahatsızlık yaratmıştır.
  • Türk Ordusu Milli bir ordudur. Türkiye Ordusu’nu göz bebeği gibi korumuştur, korumalıdır. Silahlı Kuvvetlerimize sahip çıkmaya devam edelim.
  • Kıbrıs’ta 34’üncü yılda, müdahalenin sebebi unutulmuş görünüyor. Rum halkının etnik temizliğe geçmiş olması ve kan dökmüş olması Türkiye’nin müdahalesinin sebebiydi.
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararlarıyla uygulanan siyasetin değişmediğini görüyoruz. Kıbrıs’ın öyle kısa bir zaman içinde çözüme kavuşacağını sanmak yanlıştır. Dünyaya yanlış intiba verilmemelidir.
  • Kıbrıs’ın Edirne’den veya Kars’tan farkı yoktur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti neye karar verirse versin, bu karar Türkiye halkı tarafından tasvip görmedikçe yürürlük imkânı yoktur.
  • Eğer Akdeniz’i esas alan bir siyasi hareket, bir işbirliği söz konusu ise, Türkiye bunun dışında kalmamalı. Böyle bir hadisenin içinde olması, Türkiye’nin kazanılmış haklarını veya hedeflerini değiştirmez.
  • Bir siyasi partinin kongresi, Türkiye’yi rahatsız eder manzara ortaya koymuştur. Bu ülkenin kanunlarına uymamak gibi bir hak kimsede yoktur. Herkesin gözü önünde bölücülük yapılması, kanayan yaranın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
  • Türkiye bu kadar büyük bir ödemeler açığıyla, en yüksek faizi de vermiş olmasına rağmen, dış para tedarikinde sıkıntıya düşerse, Türkiye’nin içerisinde büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalınır.
  • Mahkemelerin vereceği kararı herkes kabullenmek mecburiyetindedir. Türkiye, mahkemelerin kararı sonrasında da yoluna devam edecektir. Hangi çeşit zorlukla karşı karşıya kalınırsa kalınsın, Türkiye bunu aşacak güce sahiptir.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, şimdi Temmuz ayına ilişkin gelişmeleri değerlendirmenizi dileyeceğim. Ancak, Temmuz ayında ülkemizin gerginlik barometresi önceki aylardan çok daha yukarı değerlere çıktı.

1 Temmuz sabahı, Türkiye güne ve yeni aya şoke olmuş biçimde başlıyordu. Yine sabahın ilk saatlerinde yapılan operasyonla, yani Ergenekon soruşturmasının 6’ncı dalgasıyla E. Orgeneral Şener Eruygur, E. Orgeneral Hurşit Tolon, gazeteci ve köşe yazarı Mustafa Balbay, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün dahil olmak üzere 20 kişi gözaltına alınmıştı. Medya ve basın olayı “Paşalara baskın, Büyük gözdağı, En büyük gözdağı, Ne ülke ama, Ayışığı’na darbe, Darbe temizliği” gibi süper manşetlerle duyurdular. Sonra serbest bırakılanlar oldu, fakat her iki saygın paşa şu anda cezaevinde tutuluyor.

Şimdi Türkiye gündeminin bir tarafında artık sona yaklaşılan AKP Kapatma Davası, diğer tarafında toplumun buna misilleme olarak gördüğü Ergenekon Davası var. Türkiye’de siyaset de bu iki dava arasında kilitlenmiş durumda. Kilitlenen siyaset ve artan gerginliğe ilişkin bu ortamı nasıl görüyor ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

TARTIŞILAN İKİ ADLİ HADİSE

Demirel: Tespitinize katılıyorum. İki hadise de önemlidir ve ikisi de adli hadisedir, yargı olayıdır. Böyle olunca yargıya intikâl etmiş konuların tartışılması, aslında yapılmaması gerekirken, Türkiye her iki hadisede bu kısıtlamayı dinlemedi. Ve her iki hadisede de olayın tümüyle yargıya bırakılması gerekirken, her ikisinde de tartışmalar oldu. Bu tartışmaların çeşitli tonda, çeşitli üslupta yapıldığını biliyoruz.

KAPATMA DAVASINDA YARGIYA ELEŞTİRİ, AYRIŞMA İLE DEVLETİN BOZULAN GÖRÜNTÜSÜ

Bu hadiselerden bir tanesi, henüz üzerinden bir sene geçmiş bir seçimde, halkın yüzde 47’sinin oyunu almış bir siyasi partinin, yani bugünkü siyasi iktidarın partisinin kapatılması davasıydı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı iktidar partisini dava ediyor ve bu dava dilekçesinin içerisinde partinin kapatılmasının yanında, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a kadar birçok kimsenin adı geçiyor ve Başsavcı’nın bu kişiler hakkında talepleri bulunuyor. Böylesine mühim bir olaya Türkiye ilk defa şahit oluyor demek istemiyorum, gayet tabii ki Türkiye’de siyasi parti kapatılmıştır, ilk defa kapatılma hadisesiyle karşı karşıya değildir, ama bu iktidar partisi. Bu tabii Türkiye’nin görüntüsünü dalgalandırdı.

Buna evvela hakkında dava açılan siyasi parti, heyecanla, telaşla cevap verdi. Bu telaşı anlamamak mümkün değildir. Yalnız, nihayet Başsavcı’nın yaptığı bir dava açmaktı. O da onun göreviydi. Başsavcı eleştirilirken, Türkiye’de yargı eleştirildi. Bu iyi olmadı. Yani, Başsavcı’ya yönetilmiş bulunan eleştiriler, eleştiri sınırını aşıp biraz yaralayıcı oldu. Böylece de ülkenin zaten ahenk içersinde olmadığı, uyum içerisinde olmadığı açık olan kurumları arasındaki durum biraz daha kritik hale geldi.

İçeriden bakanlar, dışarıdan bakanlar Türkiye’de bir ayrışma, devlette bir ayrışma imajını edindiler, yahut o fikre geldiler. Devlet ahenk ister. Eğer devletin kurumları arasında bir ayrışma meydana gelmişse, bu devletin fonksiyonunu ifa edebilmesi zordur. Ve buradan meydana gelebilecek mahzurlar halkı rahatsız eder. Esasen çok iyi işlemeyen devlet mekanizmasında bir de böylesine bir ayrışma durumu hasıl olursa, bu tabii devletin görüntüsünü açıkça bozmuştur.

Burada ne yapılmalıydı? Burada beklenmeliydi. Mesele yargıya intikal etmişti. Yargı mecrasında hasıl olacak netice beklenmeliydi ve herkes o neticeye katlanmalıydı. Geçen konuşmamızda da ifade ettim ki, bu netice nasıl olur, o yargının bileceği bir iştir. Ama, o neticenin nasıl olacağı merak konusu olmuştur ve ileri geri tahminler yapılmıştır. Nasıl olursa, ne olur? Bu çeşit tahminlerin yorumları, Türkiye’de esasen çok hassas olan kamuoyunda birtakım rahatsızlıklar meydana getirmiştir.

Şimdi sizinle bu konuşmayı yaptığımız tarih, 22 Temmuz. Yapılmış olan seçimin tam birinci yılıdır ve seçimin birinci yılında, Türkiye’nin böyle bir hadiseyle karşı karşıya kalmış olmasından üzüntülerimi ifade etmeliyim. Fakat, nihayet sistemin kendi içindeki işleyişinin bir neticesidir bu.

HENÜZ DAVASI AÇILMIŞ OLMAYAN ERGENEKON HADİSESİ İLE DOĞAN TELAŞ, KORKU VE HASSASİYET

Şimdi ikinci mesele, 1 Temmuz 2008 tarihinde, yani bu ayın başında vaki olan 6’ncı dalga tutuklamalar, büyük heyecan uyandırmıştır. Bundan evvel de tutuklamalar meydana gelmiştir. Ergenekon Davası ya da hadisesi denilen dava veya hadise, ne olduğu çok iyi bilinmeyen bir darbe davasıdır. Daha doğrusu kamuoyuna öyle takdim edilmiştir.

Daha önce bu hadiseyle ilgili olarak henüz dava açılmamıştır, bugün şu anda dahi açılmamıştır, ama bu davayla ilgili olarak insanlar tutuklanmıştır. 13 ay öncesinden tutuklamalar başlamıştır. 13 aydır iddianamenin mevcut olmayışı, büyük eleştirilere sebep olmuştur. Burada yargı eleştiriliyor değildir, yargının bu meseledeki icraatı eleştiriliyor. Yargının ne yapacağına karışan da yoktur. Yalnız 13 aydır insanların mahkeme önüne çıkarılmaksızın, hatta bir iddianameye muhatap olmaksızın tutuklu bulunmaları korkutucu olmuştur.

Bir seneyi aşan süre içersinde dalga dalga, bu altıncı dalga, çeşitli tutuklamalara gidilmesi, bunun içerisinde ülkenin tanınmış insanlarının, profesörlerinin, gazetecilerinin, en sonunda da emekli generallerinin bulunması doğrusu bir telaş da uyandırmıştır. Ve bundan sonra sıranın kime geleceği şeklinde korkular olmuştur.

Esasen Türkiye’de çeşitli zamanlarda meydana gelen olaylar, cinayet olayları, vs olaylar, sabotaj olayları ile çok hassas olan ortam biraz daha hassaslaşmıştır. Neticede henüz bugün bu dava da açılmış değildir.

ZANLILARA YADIRGANAN MUAMELE YAPILIYOR

Halk içerisinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Herhalde şunu söylemek lazım burada; “evet, orta yerde bir suç varsa, bu ülkede suç işleme imtiyazı kimsenin hakkı değildir”. Yani, kimse suç işleme imtiyazına sahip değildir. Suç işleyenin yakasına kanun mercilerinin yapışması gayet doğaldır. Buna kimse bir şey demiyor.

Suç varsa, suç işleyeni koruyan yok. Sadece zanlılara karşı yapılan muameleyi, halkın önemli bir kesimi yadırgıyor. Yani, kelepçe takmaktan tutunuz da, tutuklamaya kadar ve acaba tutuklama olmadan bu işler yapılamaz mı düşüncesine kadar, nitekim kısa bir süre içerisinde birkaç günlük tutuklamadan sonra birçok kimse de salıveriliyor. İnsanlar bunları herkesin başına gelebilecek bir olay gibi görüyor ve esasen hassas olan bu ortamda, yeni korku unsurları meydana çıkıyor. Türkiye’de zaten şikayetimiz, yaygın korkudur. Halkın, devletin icraatlarından şu veya bu biçimde korkar hale gelmiş olması bir gerçektir.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Ergenekon hadisesi henüz hukuki olarak başlamış bir dava değil, ama iktidar tarafından iddianamesi yokken, adı dava olarak kondu. Başbakan ben millet adına bu davanın savcısıyım diyor. Anamuhalefet Partisi Başkanı da, “Başbakan savcısı ise, ben de avukatıyım” demekte. Hadise ya da dava, artık siyasetin bir aracı haline geldi. Dolayısıyla, bu dava daha açılmadan aşırı derecede politize olmadı mı? Hukuki bir dava olan Kapatma Davası’na karşı bir siyasi dava görünümü ortaya çıktı. Türkiye’de gerginlik bu yüzden arttı. Olayın siyasi boyutuna ne dersiniz?

ERGENEKON HADİSESİ SİYASETİN KONUSU HALİNE GELDİ

Demirel: Ben biraz evvel söyledim. Bence yargıya intikal etmiş konuların tartışılmaması gerekirken, bu siyasetin konusu haline geldi. Esasen buradaki tartışmalar da yargısız infaza doğru bir ortam hazırladı. Bana göre bu tartışmalar yanlıştır.

Yalnız birtakım insanlara, insan haklarına aykırı muamele yapıldığı şeklindeki durumlar, mesela adam hasta olmuş ölünceye kadar hapishanede tutulması gibi, bunlara itiraz edilmesi, kamuoyunun reaksiyonlarının dile getirilmesi doğaldır. Bu bence siyasi değildir. Ama, hükümet tarafı savcıydı, muhalefet tarafı avukattı veya birisi avukat, birisi savcı şekline meselenin getirilmesi yanlış. Çünkü bu bir yargı olayı. Yargı olayının hem savcısı var, hem avukatı var, hem de hakimi var.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Ergenekon hadisesi dolayısıyla, 2003-2004 yıllarına ait o kadar çok darbe söylentisi, darbe günlükleri ve senaryosu ortaya sürüldü ki, sonunda üç sene öncesine ait bir olayla Ordu’dan ilişkisi kesilen personelin durumu dahi yeni olay gibi sunulmak istendi. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda uzun süredir devam eden bir soruşturma, yeni gibi kamuoyuna yansıtılmaya kalkışıldı. Ergenekon soruşturmasının muvazzaf subaylara uzanacağı yazıldı çizildi. Sonra’da güya altısı kurmay albay 20 subaya Ergenekon sorgusu uygulanıyormuş haberi, servis edilip pompalandı. Bunlar Ordumuza karşı hazırlanmış, Ordunun prestijini zedelemeyi amaçlayan tertipler niteliğinde.

Türk Ordusu darbe senaryoları içinde gösterilerek zayıflatılmak isteniyor, ama yapılan anketler halkın en güvendiği kurumun yine Ordu olduğunu da gösteriyor. Genelkurmayın bu saldırılara ilişkin olarak dört gün önce yayımladığı bir açıklama var, biliyorsunuz. Genelkurmay Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan haksız ve hukuk dışı saldırılara karşı, Silahlı Kuvvetlerin gerçek sahibi Türk milletinin yasal ve demokratik tepki göstermesini istiyor. Bu açıklamada, bu tür saldırıların önlenmesi için yürütmeye, hükümete hiçbir şey söylenmemesi ve uyarı yapılmaması bence ilginç. Siz bu konuda ne diyorsunuz?

ORGENERALLERİN YADIRGANAN TUTUKLANMASI VE GENELKURMAY’IN RAHATSIZLIĞI

Demirel: Burada belirtecek olursak, yakın geçmişimizde, orgeneral rütbesine kadar gelmiş generallerin tutuklanması diye bir olayla Türkiye karşı karşıya olmamıştır. Orgeneral rütbesine gelmiş birisi suç işleyemez mi? İşler. Tutuklanamaz mı? Tutuklanır. Ama, henüz orta yerde halkın işlendiğine dair kesin kanaati olmayan bir suçtan zanla iki yüksek rütbeli generalin, birisine ordu tevdi etmişsiniz, birisine kuvvet kumandanlığı tevdi etmişsiniz, tutuklanmış olmaları halkta büyük rahatsızlık yaratmıştır. “Efendim, hani yargının icraatına bir şey demeyecektik”. Bir şey demiyoruz yargının icraatına, ama bu hadisenin halk tarafından yadırgandığını da kabul etmemiz lazım.

Ayrıca öyle anlaşılıyor ki, ileri geri birtakım tartışmalar, “yani görüyor musunuz biz askere bile dokunabiliriz” şeklindeki birtakım kuvvet gösterileri, Genelkurmay’ı rahatsız etmiş görünüyor. Ayrıca şu da var. “İki tane orgeneral askerlerin oturduğu orduevinden yahut onların kaldığı lojmanlardan alınıp götürülmelerine kimse bir şey yapmadı” gibi de konuşmalar olmuştur.

GENERALLERİN TUTUKLANMASINDAN RENCİDE OLDUM, ÜZÜLDÜM

Buradan çıkan netice şudur: Yine bu durum Türkiye için hoş bir durum değildir. Şahsen ben de bundan rencide oldum. Kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı tevdi ettiğiniz yüksek rütbeli subayların bu duruma düşürülmüş olması, beni de rencide etmiştir, üzüldüm. Bu işin bir tarafıdır.

TÜRK ORDUSU RAHATSIZ EDİLMEMELİ

Şimdi bir başka tarafı, neden şikayet ediyoruz? Kurumlar arasındaki ahenksizlikten şikayet ediyoruz. Silahlı Kuvvetler, bu milletin silahlı kuvvetleridir. Bu insanlar da bu toplumun içinde yaşarlar. Türk Ordusu Milli bir ordudur. Yani, ülkenin her kesiminden gelen insanların çocuklarının meydana getirdiği bir ordudur. Dün olduğu gibi, bugün de fevkalâde ağır bir görev yapmaktadır. Vatanın korunmasına, savunmasına ilaveten, terör mücadelesi gibi bir olayla karşı karşıyadır. Bütün bunları yaparken, Türkiye’nin Ordusu’nu rahatsız edici davranışlardan kaçınılması lazım.

Türkiye’de herkesin Silahlı Kuvvetleri rencide edici durumlardan, tavırlardan, sözlerden kaçınması lazım. Türkiye bu zamana kadar Ordusunu göz bebeği gibi korumuştur. Ordusunu yine göz bebeği gibi korumaya devam etmesi lazım.

Silahlı Kuvvetlerin halka niçin müracaat ettiklerini bilmiyorum. Ama öyle görüyorum ki, bir rahatsızlık duymuşlardır. Silahlı Kuvvetlere yöneltilen eleştirilerden ve bu orgenerallerin tutuklanması dolayısıyla, ileri geri sözlerden rahatsızlık duymuşlardır. Silahlı Kuvvetlerini rahatsız eden bir halk olmaz, olamaz. Silahlı Kuvvetler bizim huzur ve sükûnumuzun teminatıdır. Geleceğimizin teminatıdır. Bütünlüğümüzün teminatıdır. Varlığımızın teminatıdır. Silahlı Kuvvetlerimizin rencide edilmesinden fevkalâde üzgünüm. Ben de herkese sesleniyorum. Bu zamana kadar olduğu gibi, Silahlı Kuvvetlerimize sahip çıkmaya devam edelim.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, 1 Temmuz’da gözaltına almalarla toplum telaşlanmış, korkuya kapılmışken, aynı gün Kıbrıs’ta KKTC Cumhurbaşkanı Talat ile GKRY Cumhurbaşkanı Hristofyas arasında üçüncü buluşma gerçekleşti. Tek egemenlik ve tek vatandaşlık konusunu görüştükleri ve prensipte anlaştıkları açıklandı.

Talat-Hristofyas görüşmelerinin Ada’nın Türk varlığı ve Türkiye’nin çıkarları açısından tehlikeli bir süreç izleyerek geliştiğini, dergimizin geçen sayısında konu etmiştik. Bu sayımızda Sayın Rauf Denktaş’ın yeni bir demeci var ve iki toplumlu, tek halka, tek egemenliğe, tek devlete dayalı bir federasyonda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yaşatılamayacağı endişesi ile çok zor bir durumda olduklarını söylüyor. Kıbrıs’ta da bir gerginlik yaşanıyor. Ben sizin Kıbrıs’a ilişkin görüşlerinizi almak istiyorum.

KIBRIS YÖNETİCİLERİ FARKLI DÜŞÜNÜYORLAR, RUMLARIN ETNİK TEMİZLİĞİNİ HATIRLAMIYORLAR

Demirel: Kıbrıs müdahalesinin 34’üncü yıldönümü, 20 Temmuz’da, yani iki gün önce kutlandı, geçmiş hatırlandı. Hem Türkiye’de hem de Ada’da bu konuda çok konuşmalar yapıldı. Gene burada da görüyoruz ki, Kıbrıs yöneticileri ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin yöneticileri tamamen farklı düşünüyor. Müdahalenin 34’üncü yılında, sebebi unutulmuş görünüyor.

Bu sebep, Ada’da iki halkın, iki milletin bulunduğu, bu iki milletin İngiliz idaresinin sona ermesinden sonra kurmuş bulundukları ortak devleti yaşatamadıkları ve bundan sonra bu halklardan sayı bakımından üstün olan Rum idaresinin ve Rum halkının etnik temizliğe geçmiş olması ve kan dökmüş olması, Türkiye’nin müdahalesinin sebebiydi.

Neticede hadiseler kendiliğinden o hale geldi ki, Ada’nın güneyinde yaşayan insanlar ile kuzeyinde yaşayan insanlar birbirinden ayrıldı. Bu şunu gösteriyordu: Demek ki, bu insanları yeni baştan bir arada yaşamaya zorlamamak lazımdır. Bir arada yaşamaya, daha doğrusu tek millet olarak bir arada yaşamaya, tek devlet haline getirmeye, tek vatandaşlık vermeye kalktığınız taktirde, gene önünüzdeki kısa süre içerisinde aynı durumlarla karşı karşıya kalınacağı kesindir.

KIBRIS’TA İKİ BÖLGELİ, İKİ HALKLI, İKİ EGEMENLİKLİ, İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜME KARŞI TEK DEVLETLİ, TEK VATANDAŞLIKLI ÇÖZÜM OLMAZ

Ada’da bir statüko teşekkül etmişti. Bu insanları yeni baştan karma hale getirmek yanlış olurdu. Hem de çok yanlış olurdu. Bunu düşünerek, hem Türkiye ve hem de Kıbrıs Türk İdaresi geçen 34 sene içerisinde, “iki bölgeli, iki halklı, iki egemenlikli ve iki devletli” bir çözümü aradı. Ve bu çözüm, bugünkü hükümetin Meclis’te hakim olduğu zaman da dahil, Türkiye Büyük Millet meclisi’nin kararlarıyla uygulana gelmiştir.

Şimdi buradan siz tek devlet, tek vatandaşlığa geçme gibi bir temayül gösterirseniz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı ile Rum İdaresi Cumhurbaşkanı’nın bu çeşit beyanları var, bu beyanat çok yadırganmıştır.

Bu beyanatın tamamen aksine de, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı beyanat vermiştir ki, onun verdiği beyanat da aşağı yukarı benim söylediğim istikamettedir. Daha doğrusu, bu zamana kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin takip ede geldiği siyasetin değişmediğini görüyoruz.

KIBRIS KISA ZAMANDA ÇÖZÜME GİTMEZ, YANLIŞ İNTİBA VERİLMEMELİ

Yalnız, Kıbrıs’ın bu haliyle öyle kısa bir zaman içinde çözüme kavuşacağını sanmak yanlıştır. Kıbrıs çözüme gidiyor şeklinde, bence yanlış bir intibayı dünyaya vermek hatalıdır. O intibayı verdiğiniz taktirde, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan münasebetlerinde gecikmeyi önlemeniz mümkün değildir. Çünkü, Avrupa Birliği bekliyor ki, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs’ı içine alması yanlış bir hareketti, yani bu bir çözüme kavuşursa, bu yanlış hareket de doğru hale gelsin. Halbuki nasıl bir çözüme kavuşacağı hususunda bugün henüz orta yerde, hatta ufukta bir şey yok.

Ültanır: Efendim tabii ki Avrupa Birliği’nin yaptığı hata bizi bağlamamalı. Ancak, Avrupa Birliği şu anda yıl sonuna kadar bir çözüm olacak beklentisinde.

KIBRIS’TA YANLIŞ YAPMA LÜKSÜ YOK

Demirel: O beklentide, ama olacak şey değil. Aslında Kıbrıs’ın Türkiye için Edirne’den veya Kars’tan bir farkı yoktur. Yani, Kuzey Kıbrıs’taki Türk halkı kendi kendini yönetmelidir, güvenlik içinde olmalıdır ve Türkiye’nin güvenlik mülahazaları da endişe verici duruma gelmemelidir. Bunu sağlamayan hiçbir çözümü Türkiye kabul etmez, edemez. Bu bakımdan söylüyorum, Edirne ve Kars’tan bir farkı yoktur diye.

Aslında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti neye karar verirse versin, bu karar Türkiye halkı tarafından tasvip görmedikçe yürürlük imkânı yoktur. Kıbrıs’ta bence Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de yanlış adım atmak gibi bir lüksü yok, Türkiye’nin de yok. Onun içindir ki, mevcut statükoyu, kazanılmış hakları ortadan kaldıracak tavizlere gidilebileceğini sanmıyorum.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, 13 Temmuz’da Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önderliğinde “Akdeniz İçin Birlik Zirvesi” yapıldı. Avrupa Birliği ülkeleriyle Balkan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini bir araya getirmeyi amaçlayan bu zirvenin hedefi, yeni bir işbirliği örgütü olarak Akdeniz Birliği’nin yaratılması. Türkiye’yi Avrupa Birliği içerisinde görmek istemeyen Sarkozy ve Merkel gibi liderler, “Türkiye’nin yeri Akdeniz Birliği’dir” diyorlardı ve Türkiye bu işbirliğine katılmaya karşı mesafeli ve soğuk davranıyordu. Nitekim, Başbakanın Sarkozy’nin daveti üzerine zirveye katılacağı, zirveden bir hafta önce açıklandı. Bu katılım Türkiye için Avrupa Birliği iddiasından vazgeçmek anlamına gelmez, ama Fransa ve Almanya liderleri, “Türkiye’yi nihayet olması gereken yere yönlendirdik” diye de düşünebilirler. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, nasıl bakıyorsunuz?

TÜRKİYE’NİN AKDENİZ BİRLİĞİ DIŞINDA KALMASI YANLIŞ OLUR

Demirel: Evet, şimdi şöyle bakalım: Bu Akdeniz Birliği meselesi bir süreden beri gündemde. Daha doğrusu Türkiye’nin etrafında olan hadiselerde, şu veya bu sebeple onun dışında kalması yanlış olur. Eğer Akdeniz’i, bu coğrafyayı esas alan bir siyasi hareket, bir beraberlik, bir işbirliği söz konusu ise, Türkiye bunun dışında kalmamalı.

Türkiye’nin böyle bir hadisenin içinde olması, Türkiye’nin kazanılmış haklarını veya Türkiye’nin hedeflerini değiştirmez. Türkiye Avrupa Birliği’nde tam üyeliği hedeflemiştir ve bunun içerisinde de Avrupa Birliği’nin üyeleri vardır. Nasıl ki, onların üyelikleri kalkmıyor, yani buraya üye oldukları taktirde veya burada işbirliği yaptıkları taktirde üyeliklerine bir halel gelmiyorsa, Avrupa ile müzakere masasında oturan Türkiye’nin de Avrupa Birliği’ne üye olma hakkı ortadan kalkmaz. O onun yerine tutulamaz. Onu düşünmemek lazım. Zaten bunun ne kadar gideceği, başarılı olup olmayacağı da meçhuldür.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, yine Türkiye’nin önemli bir sorununa izninizle bakalım. Terör durmuyor. Tabii terör derken, Ergenekon soruşturmasındaki sanıklara yapıştırılmak istenen terörist yaftasını dışlayarak söylüyorum. Gerçek teröre bakarsak, PKK ile mücadelede büyük başarı sağlayan Silahlı Kuvvetlerimiz şehit vermeye devam ediyor. Bu arada, Ağrı Dağı’nda yabancı turistler PKK tarafından kaçırıldı. İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’na ise köktendinci teröristler güpegündüz silahlı saldırı yaptılar ve polislerimiz şehit oldu. Terör konusuna ilişkin son değerlendirmenizi alabilir miyim?

BÖLÜCÜ TERÖR, CİHATÇI TERÖR VE SİYASİ İSTİKRARSIZLIK

Demirel: Terör şöyle devam ediyor. Birincisi bölücü terör devam ediyor. Önceki gün Ankara’da bir siyasi partinin kongresi, Türkiye’yi rahatsız eder bir manzara ortaya koymuştur. Bu ülkenin kanunlarına uymamak gibi bir hak kimsede yoktur. Bu ülkenin kanunlarına herkes uymak mecburiyetindedir. Eğer bu ülkenin kanunlarının getirdiği teminatları kullanmak istiyorsanız, bu ülkenin kanunlarının getirdiği şemsiyeden, getirdiği fırsatlardan yararlanmak istiyorsanız, sağladığı garantilerden yararlanmak istiyorsanız, bu ülkenin kanunlarına uyacaksınız. Açık açık herkesin gözü önünde bölücülük yapılması, aslında kanayan yaranın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Birincisi, bölücü terör dediğimiz terör her gün yine askerlerimizi şehit ediyor. Bölücü terör dediğimiz terör devam ediyor, ama Türkiye’deki diğer tartışmalar, bu bölücü terörü örttü. Bölücü terörü Türkiye’nin bir numaralı meselesi sayıyorum.

İkincisi, Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta meydana gelen hadiseler dolayısıyla, bilhassa cihatçıların da Türkiye’yi rahatsız ettiğini biliyorum. İşte İstanbul’da saldırdıkları yer nihayet Türkiye’nin topraklarıdır. Üstündeki bina Türkiye’ye aittir. Şehit edilen çocuklar da Türkiye’nin polisleridir. Kasıt ne olursa olsun, ama hadise Türkiye’de olmuştur.

Bir taraftan Ağrı Dağı’nda turizm için gelen insanları siz kaçırıyorsunuz. 12 gün esir tutuyorsunuz. Bunlar Türkiye’nin imajı bakımından iyi şeyler değil. Yani, Türkiye bir taraftan cihatçı teröre, bir taraftan da bölücü teröre muhataptır. Bu böyle olurken, Türkiye’de bir siyasi istikrarsızlığın meydana gelmiş olmasını üzüntüyle karşılıyorum.

Devletin görüntüsünde, yönetilememezlik gibi bir açığın, bir durumun bulunmasını üzüntüyle karşılıyorum. Size daha önceki görüşmelerimizde de hep söyledim ve yine söylüyorum ki, Türkiye’nin sıkıntısı yönetim sıkıntısıdır.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, bu aya ilişkin ekonomik görünüme de kısaca makro açıdan bakmanızı dileyebilir miyim?

REFAH VE İSTİHDAM YARATAN EKONOMİ YOK

Demirel: Hay hay, dünyadaki ekonomik çalkalanmalar devam ediyor. Bu ekonomik çalkalanmaların nereye varacağını bilmiyoruz. Yalnız en hassas ülkelerden birisi Türkiye’dir. Vatandaşlarımızın çok dikkatli hareket etmesi lazım.

Esasen Türkiye bu kadar büyük bir ödemeler açığı ile en yüksek faizi de vermiş olmasına rağmen, eğer dış para tedarikinde sıkıntıya düşerse, Türkiye’nin içerisinde büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalırız. Herkesin nazari dikkatini çekiyorum.

Türkiye’de ekonomi tartışılıyor, ama ben şunu söyleyeceğim: Bizim ekonomimiz ne kadar büyüyor, ne oluyor, bunlar tartışılıyor. İhracatımız şu kadar arttı, ithalatımız bu kadar arttı deniliyor. Hâlâ ekonomimiz refah ve istihdam yaratan bir ekonomi değildir.

ENERJİ SIKINTISI KARŞISINDAKİ DURUM TATMİN EDİCİ DEĞİL

Bu ekonomi aslında önümüzdeki günlerde büyük sıkıntılarla da karşı karşıya kalabilecektir. Sıkıntılardan birisi, enerji sıkıntısıdır. Enerji sıkıntısı karşısında bir şey yapılmadı denildiği zaman, işte 78 tane tesis yapıyoruz diye ortaya getirilen durum da tatmin edici değildir.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanı, müsaadenizle bu ayki röportajımızı şöyle tamamlayalım mı? Bugün Anayasa Mahkemesi, Kapatma Davası’nı görüşmeye, “28 Temmuz’da başlama” kararını almış bulunuyor. Davayı sonuçlandıracak kararın en erken bir hafta ya da 10 gün sonra, en geç de 10 Ağustos civarında açıklanmasını bekleyebiliriz sanıyorum. AKP kapatılsa de kapatılmasa da, kıyamet kopacağına ilişkin sözler de ifade edilmiş bulunuyor. Oysa Türkiye, kuralları yasalarla belirli olan bir hukuk ve kurumlar devleti. Felaket tellallığı yapmak, yersiz bir ifade sanırım. Sizce böyle bir şey olması söz konusu olabilir mi Türkiye’de? Bu konuda halkımıza bir mesaj vermek ister misiniz?

TÜRKİYE YOLUNA DEVAM EDECEKTİR, ZORLUKLARI AŞACAK GÜCE SAHİPTİR

Demirel: Evet tabii. Ben daha önce de söyledim, bir önceki sayıda da söyledim, şimdi yine şunu söyleyeceğim; Türkiye bir hukuk devletidir. Mahkemelere intikâl etmiş hadiseleri beğenirsiniz beğenmezsiniz, bunların uygulanma şeklinden birtakım gerginlikler meydana gelmiştir. Bunlar da doğrudur. Ama, bu hadiselerin yargıya intikâl etmiş olaylar, adli meseleler olduğu keyfiyetini değiştirmez.

Her iki hadisede de mahkemelerin vereceği kararı herkes kabullenmek mecburiyetindedir. Mahkemelerin vereceği kararı kabullenmek dünyanın sonu değildir. Zaten kimsenin yapacağı başka bir şey de yoktur. Türkiye, mahkemelerin vereceği karar sonrasında da yoluna devam edecektir. Hangi çeşit zorlukla karşı karşıya kalınırsa kalınsın, Türkiye bunu aşacak güce sahiptir.

Halkımızın endişeye kapılmasına, bir büyük moral çöküntüsüne düşmesine bence mahal yoktur. Büyük bir moral çöküntüsü, zaten bizi sevmeyen insanların istediği bir şeydir Türkiye’de. Aman kendimizi koruyalım. Kendimizi güçlü kudretli tutalım.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, gelecek ay karşılaşacağımız yeni gelişmelere ilişkin yorumlarınızı almak dileğiyle, teşekkürlerimi arz ediyorum.

22.07.2008