Türkiye’nin gündeminde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi ile AK Parti hakkında açılan kapatma davası var. 2002 yılında “Beyaz Devrim” gibi bir seçimle iktidara gelen, geçen 22 Temmuz’da iktidarını güçlendirdiği sanılan Adalet ve Kalkınma Partisi, kısaltılmış AK Parti adıyla bir beyaz sayfayı anımsatıyordu. Ama ne olmuştu? Geçen zaman içinde, kara çarşafın öncüsü sayılan türbana sarılarak, artık aklığını kaybetmiş miydi? Bu nedenle bundan böyle AK Parti kısaltmasını kullanmayacağız ve biz de basında daha yaygın olan AKP kısaltmasını kullanacağız. Kamuoyu önünde “Aklanabilmesi”, Yüce Mahkeme’nin Yargıtay Başsavcılığının açtığı dava karşısında yargılamasıyla neyin odağı olup olmadığına ilişkin vereceği karara bağlı.
Mart ayı ilkbaharı getiren aydır. Kışın sertliği son bulur ve bahara kapı açılır. Kısacası içinde gizemli bir doğa değişimini içerir. Yalnız bu yıl Mart ayı Türkiye’ye öyle bir gündem değişikliği ve fırtına getirdi ki, adeta hızlandırılmış sinema filmi şeridi gibi olaylar birbirini izlerken, kamuoyu olayları izlemekte zorlandı ve endişelendi. Bazı olaylar da gündemde hak ettiği ölçüde kalamadı bile. Biz tarih sıralamasına uygun biçimde önemli gelişmeleri ele alıp irdeleyeceğiz.
ABD İLE STRATEJİK ORTAKLIK TESTİNİN SONUCU
Geçen ay basım tarihi 29 Şubat olan EkoENERJİ’nin “Gündem” köşemizde, “Kuzey Irak Harekâtı ve Stratejik Ortaklık” konusuna değinmiş, ABD ile ilişkilerimiz açısından “Kuzey Irak sorunu stratejik ortaklık testine dönüşmüş durumda” demiştik. Ancak testin hemen sonuç vereceğini bilemezdik. Bir gün öncesinin gelişmelerini haber veren 29 Şubat tarihli gazetelerde, Ankara’ya gelmiş olan ABD Savunma Bakanı Gates’in, “Operasyon kısa sürsün” ve ABD Başkanı Bush’un da, “Türkiye en kısa süre içinde operasyonu tamamlayıp oradan çıkmalıdır” sözleri yer alıyordu. Bu sözlere Ankara’nın zirvesinden verilen, “İşimiz bitince çıkarız” yanıtı manşetlere taşınmıştı.
29 Şubat günü öğle saatlerinde, Kuzey Irak’taki kara operasyonuna katılan birliklerin çekildiği haberleri gelmeye başladı. 1 Mart tarihli gazetelerde, bir gün öncesi ve bir gün sonrası kıyaslamasıyla “Sürpriz Son”, “Hayal Kırıklığı”, “Güneş Tutulması” gibi manşetler yer alıyordu. Kuzey Irak’a yönelik kara harekâtının dokuzuncu gününde son bulması kamuoyunda şaşkınlık yaratıyor, tartışma başlıyordu. 29 Şubat günü Başbakanın Anadolu Ajansı’nca basına servis edilen “Ulusa Sesleniş” konuşması metninde, sabahleyin yer alan, “Harekât kararlılıkla devam etmektedir” şeklindeki cümlesi akşamüstü, “Harekât, planlamaya uygun olarak başlangıçta öngörüldüğü şekilde tamamlanmıştır” diye değiştiriliyordu. Ne olmuştu? Genelkurmay Başkanı, “Çekilme kararı bizim kararımızdır askeri gerekçelerle alınmıştır. Başlangıca da bitişe de biz karar verdik” diyordu.
Ortaya atılan bir soru ise dikkat çekiyordu; ABD’nin çıkışı karşısında askeri değil, ama diplomatik bir ricat var mıydı? Başlayan çalkantı büyüyecek, muhalefet ile Genelkurmay Başkanını hiç yaşanmaması gereken biçimde karşı karşıya getirecekti. Öyle ki, “Muhalefete Muhtıra” denilen açıklamalar yapılıyordu. Bir gazete, “Sınır ötesi harekât, siyaset-asker dengesini değiştirdi” diyerek, “Sınır İçi Savaş” manşetini bile atmıştı. O derece karşılıklı söz düellosundan mutluluk duyup avuçlarını oluşturanlar ise sadece AKP’lilerdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri yoğun kış koşulları altında dosta düşmana gücünü göstermiş, dağlarda başarılı bir operasyon yapmakla kalmamış, PKK’nın kalpgâhı Zap’ı etkisiz hale getirmişti. Harekât zaten kısa süreli planlanmıştı ve harekâtın sonunda orada yerleşik kalmak, Kandil’e kara harekâtını uzatmak gibi bir hedef de yoktu. Türk Silahlı Kuvvetleri dünyada parmakla sayılabilecek kadar birkaç ordunun yapabileceği harekâtı başarıyla gerçekleştirmişti. Psikolojik savaş yönüne de ağırlık verilen bu harekâtta hedeflerin ve yörede ne kadar süre kalınacağının önceden kamuoyuna duyurulması elbette olamazdı. Ancak, uzmanlar harekâtın çok uzun sürmeyeceğini söylüyorlardı. O nedenle kamuoyunun beklentisi ve sanal hedefleri ile askerlerin beklentisi ve gerçek hedefleri farklıydı.
Harekât PKK’ya büyük bir darbe vurmakla kalmamış, Kuzey Irak Kürt yönetimini de sindirmişti. Barzani, ABD tarafından satıldığına içerlemiş biçimde ne yapacağını şaşırmıştı. ABD bunu görüyor ve bir şekilde Türklerin isteğini karşılamış olmanın rahatlığıyla, Kürt müttefiklerinin kalbini kazanmak için fırsat kolluyordu ve Barzani’yi kucaklamakta gecikmedi. ABD Türkiye’ye istihbarat sağladığı gibi harekâtı yakından gözlüyor, ne zaman biteceğini de çok iyi biliyordu. ABD harekâtın bitirilmesi için hiç baskı yapmamış da olabilir, ama harekâtın sonuna gelindiğinde, Gates ve Bush diplomatik etiğe sığmayacak biçimde, “Operasyon kısa sürsün oradan çıkın” demeçlerini patlatıverdiler. Böylece sanki, “Biz dedik de çıktılar” gibi bir ortamın oluşmasını sağlayarak, Kürt müttefiklerini tekrar kazandılar.
Aslında birbirinin kardeşi olan Türklerin de Kürtlerin de buradan çıkaracakları bir ders var. Stratejik ortaklık öncelikle fikir ve davranış birliğine dayanır. Bu son davranışı ile ABD, ne Türkiye’nin ne de Iraklı Kürtlerin birinci derecede stratejik ortağı olamayacağını göstermiştir. Kuzey Irak’lı Kürtler kendilerine dost arıyorlarsa, Atlantik ötesinde aramamalılar. Gizli emeller ve düşmanlık beslemezlerse, gerçek dostları Türkiye yanı başlarındadır.
KÖTÜ EKONOMİK GİDİŞ ÖRTÜLEBİLİR Mİ?
6 Mart’ta gazetelere yansıyan biçimde TÜSİAD, Dünya Bankası ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standart & Poor’s (S&P) eş zamanlı bir uyarıda bulunuyor, “Rakamlar endişe verici, ekonomik gelişmeleri kaygıyla izliyoruz” diyorlardı. İstanbul’da yapılan “Risk Yönetimi Zirvesi 2008” toplantısı nedeniyle Türkiye ekonomisi masaya yatırılmıştı. Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, 51 milyar dolarlık net döviz borcu nedeniyle özel sektörün, uluslararası likidite çöküntüsü halinde ciddi bir riskle karşı karşıya bulunacağını söylüyordu. S&P adına hazırlanan raporda kredi analisti Frank Gill, yüksek cari açıkların finansmanı için giderek artan oranlarda doğrudan yabancı sermaye girişine bağımlı hale gelmenin tehlikesine dikkat çekiyor, bu durumdaki ülkeler arasında Türkiye’yi de sayıyordu.
TÜSİAD Başkanı Yalçındağ, ekonomiye öncelik verilmemesinden yakınıyor, iç piyasadaki ve finansal piyasalarda daralmaya ve yüzde 5 büyüme ile yüzde 4 enflasyonunu tutturabilmenin zorluğuna dikkat çekiyor, “Ekonomideki daralmaya, ekonominin gidişatının istediğimiz gibi gitmediğine, iş dünyası olarak bir sıkıntının olduğuna vurgu yapmak ve bu konuda uyarı yapmak görevim” diyordu.
Bir ülkenin milli geliri ancak mal ve hizmet üretimiyle artar. Oysa 8-10 Mart tarihli gazeteler, “Hesaplama yöntemi değişti bir gecede kağıt üzerinde zengin olduk”, “Cebe yansıyan bir şey yok ama düne göre daha zengin uyandık” şeklindeki manşetlerle doluydu. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), Türkiye’nin milli gelir hesaplama yöntemini değiştirerek, Avrupa Birliği’nin uyguladığı ESA 95 sistemine uyarladığından, yeni hesap yönteminde milli gelire kayıtdışı da eklenince, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) yükseliyordu. Eski yöntemle 2006 yılı için 576 milyar YTL olan GSYİH, 758 milyar YTL’ye çıkıyordu.
Bu tabii ki milli gelirin de yükselmesi demekti. Başbakan, tinerci sayısını artırma tehlikesi taşıyan 3 çocuk önerisiyle nüfus artışından yana olsa da, yakın geçmişte nüfus 73 milyondan 70 milyona düşürülerek bir düzeltme yapılmıştı, onun etkisi sınırlıydı, ama bu kez GSYİH’nin etkisi büyük oluyordu. Sonuçta 2006 yılı için bir ay öncesine kadar kullandığımız 5480 dolarlık kişi başına milli gelir, artık 7500 dolar olmuştu. Yeni hesapla Türkiye IMF’nin “üst orta gelir” kategorisine terfi etse de, GSYİH ile dünyadaki 17’nci sırasını koruyordu. Öte yandan, Türkiye’nin makroekonomik en büyük sorunu olan cari açığın hesaplanması için yeni bir yöntem bulunamadığından olacak ki, o artışına devam ediyordu. Kozmetik güzelleştirmeler ekonomiyi kurtarabilecek mi? Onu da herhalde ekonomik yol üzerinde bir yerlere toslamazsak belki görebileceğiz.
Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED) tarafından Mart ayında yayınlanan son barometre verilerine göre, yabancı yatırımcı ekonomide durgunluk bekliyordu. Yabancı sermaye girişinde azalma vardı ve yabancı yatırımcı moralsizdi. Mart ayı tamamlanırken, Fortune Dergisinin Nisan sayısına bir demeç veren IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giogianni, global risklere dikkat çekerek, “Şu ana kadar global çalkantının Türkiye’ye etkisi sınırlı oldu. Ancak global riskler sert bir düzeltme yaşanmasına neden olabilir” diyordu.
ABD Merkez Bankası (FED) tarafından peş peşe getirilen tedbirlere rağmen global piyasalarda ateş bir türlü sönmüyor, söner gibi olsa da bir-iki gün sonra tekrar alevleniyordu. Bu arada petrol fiyatları da 100 doların üzerindeki artış trendine geçmişti. Bloomberg verilerine göre 1 Mart’ta petrolün varili 101.84 dolar, doğalgazın 1 milyon Btu’su 9.37 (yaklaşık olarak 1000 m3’ü 335) dolardı. 13 Mart’ta aynı birimlerle petrol 109.91 dolara, doğalgaz 10.12 (362) dolara çıktı. Birkaç gün yaklaşık bu düzeyleri korudu ve sonra hafif düşüşler görüldü, ama 29 Mart itibariyle petrol 105.62 dolar, doğalgaz 9.80 (350) dolar düzeyinde bulunuyor.
Bloomberg serbest piyasayı yansıtır, bir de OPEC fiyatlarına bakmak gerekir. 13 farklı petrolün fiyatının paçal edilmesiyle bulunan OPEC sepet (basket) fiyatı 28 Şubat’ta varil başına 94.99 dolardı, 14 Mart’ta 102.88 dolara çıktı, sonra biraz aşağıya indiyse de 27 Mart’ta 100.36 dolar oldu. Kısacası petrol Mart ayında 100-110 dolar arasına yerleşti. Oysa geçen yıl, bu yıla ilişkin olan petrol fiyatı tahminleri IMF’ye göre 75 dolar, Bloomberg analistlerine göre 79-80 dolardı. Bu tabii tahminlerin üzerinde bir yükseliş, ama düşmesi pek fazla beklenmiyor. Kaldı ki bu değerler cari fiyatla yükseliş. Dolar bazında 1980 sabit fiyatlarıyla bakılacak olursa, bugünkü 100 dolarlık fiyat, 1980 yılındaki 42 dolara tekabül ediyor ve dünya bunun için petrol fiyatlarındaki artışa dayanabiliyor. Ama dış ticaret açığı ve cari açığı büyüyen Türkiye’nin dayanma gücü sınırlı. Bu yıl petrol fiyatları nedeniyle cari açığın 6.5 milyar dolar artış göstermesi bekleniyor.
14 MART HUKUK BOMBASI
14 Mart tarihinde gazetelerde ABD Merkez Bankası FED’in piyasalara yaşattığı bahar havasının kısa (birkaç gün) sürdüğü, ABD ekonomisine yönelik endişelerin artmasıyla Asya ve Avrupa borsalarında sert düşüş yaşandığı, İMKB’de yüzde 4.13 gerileme olduğu haberleri vardı. O gün Başkent Gaz Dağıtım “Yalvar Yakar İhale” ile satılıyor, akşama kadar bunlar konuşuluyordu. Saat 16.30’da Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın AKP için açtığı davanın iddianamesi geliyor, siyasete fitili ateşlenmiş hukuk bombası düşüyordu. Başbakan Erdoğan’ın iki ay öncesinde 14 Ocak’ta İspanya Madrid’ten yaptığı çıkışla, “Velev ki türban siyasi simge, yasaklayabilir misiniz?” sözleriyle başlatılan türbana serbestlik hareketinin hukuk bombasının fitilini ateşlediği söyleniyordu. Ancak, 2007 Nisan ayında ve Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeki beyanlar, laiklik karşıtı diye Cumhuriyet mitingleriyle halk kesiminden ciddi tepkiler görmüştü. AKP iktidar süreci düşünülürse, Türkiye Cumhuriyeti’nin hassas olduğu laiklik konusunda bu hazırlığın öncesinin olduğundan kuşku yok.
T.C. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 162 sayfalık iddianamesinde davanın konusu, “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği anlaşıldığından Anayasanın 68/4, 69/6, Siyasi Partiler Kanunun 101/1-b ve 103/2’nci maddeleri uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi istemi” şeklinde açıklanmıştı. Kanıtlar olarak da, “Davalı Partinin Genel Başkanı, kurucuları, milletvekilleri, yerel örgüt temsilcileri, partili belediye başkanları ve üyelerinin Anayasanın laiklik ilkesine aykırı eylem ve beyanları” gösteriliyordu.
İddianamenin giriş bölümünde, “Ancak siyasi partilerin demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onlara sınırsız bir faaliyet alanı ve özgürlük olanağı sunmaz. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik ‘kurulma ve çalışma özgürlüğü’, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Uluslararası sözleşmelere uygun yorumlanan bu düzenlemeler çerçevesinde, varlık nedeni demokrasi olan siyasi partilerin demokrasi düşüncesinden uzaklaşmaları ve demokrasiyi yok etmeye çalışmaları durumunda, yaptırımlarla karşılaşmaları söz konusudur” denilmektedir.
Laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak durumundaki siyasi partinin kapatma nedenlerinin ayrıntılı biçimde irdelendiği iddianamede, AKP’nin davaya konu eylemleri sıralanırken; Başbakan Erdoğan’ın 2003 yılında Malezya’da bir gazeteye verdiği, “Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir” sözü ile başlanmakta, 61 eylem ve demeci sıralanmaktadır. TBMM eski başkanı Bülent Arınç için yine 2003 yılından başlayarak 16 eylem ve demeç, eski dışişleri bakanı ve bugünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında 10 eylem ve demeç, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hakkında 9 eylem ve demeç, diğer milletvekilleri hakkında 50 eylem ve demeç, partili yerel yöneticilerle ilgili 18 eylem ve demeç yer alıyor. Daha sonra AKP hükümetlerinin laiklik ilkesine aykırı diğer eylemleri diye de 14 eylem açıklanmış bulunuyor.
İç hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi parti kapatma davalarında esas aldığı ölçütler de nazara alınarak eylemlerin değerlendirilmesinin yapıldığı iddianamenin sonuçlar bölümünde, “Davalı partinin; eylemleri ve özellikle Anayasa ile Yüksek Öğretim Kanunu’nda değişiklik içeren tekliflerinin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel ilkelerini değiştirecek zemini oluşturmak niyetini ortaya koyduğu, laik sistemlerde dini simgelerin siyasi amaçla kullanılamayacağını göz ardı ettiği, laik Cumhuriyet’i yeni bir yaşam ve Devlet düzenine dönüştürme kararlılığı içinde olduğu, toplumu dindar olanlar – olmayanlar diye ikiye ayırmaya başladığı, ülkenin laik hukuk yapısını aşamalı olarak yeniden biçimlendirip yönlendirmeye çalıştığı, rejimin ve Cumhuriyet’in geleceğini tartışmaya açtığı belirlenmiştir” denilmektedir.
Sonuç olarak da; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69’uncu maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101’inci maddesinin (b) bendi uyarınca kapatılmasına, davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili olarak fiil ve beyanları bulunan; 1- Recep Tayyip Erdoğan, 2- Bülent Arınç, 3- Abdullah Gül, 4- Hüseyin Çelik diye başlayan ve toplam 71 kişiyi içeren listede adı geçenler için de beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına karar verilmesi kamu adına arz ve talep olunmaktadır.
AKP bir gün sessiz şaşkınlık yaşadıktan sonra, en iyi savunma hücum taktiğine sarılmış olmalı ki, “Bu hukuki değil siyasi dava” diyerek hukuka karşı savaş açtı. Başbakan Erdoğan, “Demokrasi bu kadar ucuz mu?” diye soruyor, “Bazı insanların kulakları vardır duymazlar; gözleri vardır görmezler; dilleri vardır gerçekleri konuşamazlar” diyerek Kuran’ın A’raf süresine atıf yapıyordu. Davayı düşürücü Anayasa değişikliği için arayışlar başlatıldı. Ergenekon soruşturmasıyla bağlantı kuruldu, Kültür Bakanı’ndan sonra Başbakan Erdoğan, “Ergenekonu çökerttik bundan rahatsız olan mı var?” diyordu. Yargıtay Başkanlığı bir açıklamayla, “Saygı sınırını aşmayın” uyarısı yapıyordu. Siyaset bilimcilerce, “Çok vahim bir siyasi kriz, sonunun nereye varacağını kimse bilemez” görüşü ortaya atılıyordu.
AKP’ye açılan dava, global ekonomik krizin bir dalgasına denk gelmişti, dünya para depremiyle sarsılırken, 17 Mart’ta İMKB’de 17 milyar dolarlık erime yaşandı. İş dünyası endişeliydi ve bir kriz daha görmek istemiyordu, ekonomik sivil toplum kuruluşları şaşkınlık içindeydi. The Quardian Gazetesi, “Türkiye siyasi belirsizlik ortamına sürükleniyor” derken, Financial Times Gazetesi’nde “İddianame çok güçlü Anayasa Mahkemesince davaya bakılması kesin” yorumu yapılıyordu. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Şimşek, kapatma davasına bir ekonomik yorum getiriyor, “Kavga küreselcilerle milliyetçiler arasında” diyordu. Başbakan Erdoğan’a alternatif isimler ortaya atılmaya başlanmıştı. Bu isimler arasında yer alan TOBB-ETÜ öğretim üyesi ve ekonomiden sorumlu eski bakanlardan Doç. Dr. Abdüllatif Şener ise, “AKP kapatılsa da ekonomi etkilenmez” görüşündeydi.
Bu karmaşa altında Ergenekon davası genişletiliyor, 21 Mart sabaha karşı Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek gözaltına alınıyordu, Türkiye bu kez de gözaltılarla sarsılıyordu. İlhan Selçuk’un dinci basının yol göstermesiyle gözaltına alındığı iddia olunuyordu. Anamuhalefet Partisi lideri Baykal, Ergenekon Operasyonu kapsamımda başlatılan gözaltıları, toplum önderlerini iktidar olanaklarıyla baskı altına alma çabası olarak değerlendiriyordu. Alman basını olayı, “Türk milliyetçilere darbe” diye duyuruyordu.
TÜSİAD Yönetim Kurulu; son günlerdeki gelişmelerin kaygıyla izlendiğini belirterek, “Kutuplaşmayı hukuka sarılarak aşarız” uyarısında bulunuyordu. 26 Mart günü memur, işçi, işveren, çiftçi, esnaf, tüccar ve sanayicileri temsil eden yedi sivil toplum örgütü, Türkiye’nin yaşadığı siyasi gerilim dolayısıyla 81 ilde aynı anda açıklanan bildiriyle, “Türkiye için Sağduyu” çağrısı yapıyordu. Sağduyu çağrısı yapan kuruluşların, “Herkes bir adım geri atsın” önerisine Bulgaristan’dan yanıt veren Başbakan Erdoğan, “Niye geri adım atacağım ki?” diyordu.
Türkiye’de giderek gerilen siyasi ortam karşısında, AB Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk, “Böyle devam ederse kötü sonuçlar doğacak. Adeta futbol maçına dönüşen gelişmeler var. Bir taraf gol atıyor, diğeri buna karşılık vermek için başka bir gol atıyor ve ülkede gerilim yükseliyor” demişti. 29 Mart’ta basında yer alan haberlere göre aynı Lagendijk daha sonra, “Türkiye’de yargı darbesi yapılıyor” çıkışında bulunuyordu. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruitjen de, “Türkiye’de herkesin güvenebileceği bir yargı maalesef yok” eklemesini yapıyordu. 29 Mart’ta gazetelere yansıyan bir başka habere göre, İçişleri Bakanlığı ulusalcılığı tehdit algılaması kapsamına alıyordu. Ergenekon operasyonuyla birlikte anılan ulusalcılık kavramının, Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi’nin faaliyet alanı içinde değerlendirildiği duyuruluyordu. Son olarak, laik Cumhuriyet savunucusu Atatürk milliyetçilerinin darbe çığırtkanı şeklinde gösterilmek istenmesi ise, ortalığı iyice geriyordu.
Yaşanan gergin ortam içinde bugün AKP ciddi bir yasal itham altındadır. Anayasa Mahkemesi, davanın kabulüne veya reddine ilişkin olarak raportör tarafından hazırlanan ön inceleme raporunu 31 Mart’ta görüşecek. 70 sayfalık ön inceleme raporunda, iddianamenin kabulü ya da iadesi yönünde net bir görüş yer almadığı basına sızdı. Anayasa Mahkemesi davayı kabul ederse AKP ya kapatılacak, ya da Hazine yardımından tamamen veya kısmen mahrum bırakılacaktır. Hazine yardımının kesilmesi maddeten AKP’yi fazla etkilemeyebilir. Ancak, dava iade olunsa veya kabul edilmesine karşın AKP kapatılmasa bile, bu ithamlara maruz kalmış bir siyasi parti bundan sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edebilir mi? Kaldı ki 71 kişinin tamamına veya bir kısmına siyasi yasak getirilirse, parti işlerliğini ne ölçüde koruyabilir? Kapatılmasa bile ağır bir yara almış olan AKP ile artık siyasi istikrar sağlanabilir mi?
Peki, Anayasa değişikliğiyle başlamış bir dava düşürülebilir mi? Teorik olarak elbette mümkün, ama hukuk ve siyaset etiğine sığmayacağı bir gerçek. Bunun için AKP’nin buna cesaret edip edemeyeceği de şüpheli. Hele artık ağzı yanan MHP desteği de olmayacağına göre referanduma gitmek, toplumu kesin olarak kutuplara bölmez mi? Böyle bir durum siyasi istikrarı onarılamaz biçimde yok eder. Siyasi istikrar olmadan, zaten dengeleri bozulmuş bir ekonomide ekonomik istikrardan hiç söz edilemez. Bundan böyle kaçınılmaz olan siyasi istikrarsızlığın, Türkiye’yi demokrasi dışı çözüm arayışlarına sürüklememesi, sorunun mutlaka demokrasi içinde ve hukuka uygun çözümlenmesiyle demokrasimizin güçlendirilmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar geleceği şekillendirecektir, ama sağlıklı çözüm için yerel seçimlerle birlikte milletvekili seçimlerini yenilemek, artık bir seçenek olarak düşünülmelidir. Kaldı ki siyasette yeni oluşum senaryoları yazılmaya başlandı bile.
AKP VE NÜKLEER SANTRAL YARIŞMASI
2 Mart günü fotoğraflı bir gazete haberi dikkat çekiciydi. Fotoğrafta bir trafonun önünde toplanmış insanlar ellerini açmış dua ediyorlardı. Haberin başlığı ise “Elektrik Kesilmesin Duası!” olarak konulmuştu. Yaz aylarında klimalar yüzünden uzun süreli elektrik kesintileri yaşanan Alanya’nın Mahmutlar Beldesi’nde trafo dağıtım merkezi kuruluyor, çalışmanın başladığı alanda TEİAŞ Antalya Bölge Müdürü, AKP İlçe Başkanı, AKP’li Belediye Başkanı’nın katılımıyla ve cami imamı getirilerek yapılan dua anlatılıyordu. Yapılan her yatırım iyidir, AKP döneminde enerji yatırımları çok ihmal edilmiştir, yatırım iyi de laik Cumhuriyet’te yatırım duası yapmak niye? İçine girdiğimiz elektrik sıkıntısından kurtuluşumuz duaya mı kaldı? Tam AKP’ye göre bir davranış.
Mart ayında enerji sektörünün önemli bir haberi, siyasete 14 Mart Hukuk Bombası düştükten sonra, 19 Mart günü Resmi Gazete’de yayınlanan, “Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Kapsamında Yapılacak Yarışma ve Sözleşmeye İlişkin Usul ve Esaslar ile Teşvikler Hakkında Yönetmelik” oldu. Geçen ay içeriğini açıkladığımız, geç kaldığını söylediğimiz yönetmelik nihayet çıkıyordu. Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinin ardından, en önemli enerji haberi 24 Mart tarihli Resmi Gazete’de yer alıyordu. Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ) Resmi Gazete’ye verdiği ilanla resmen, nükleer santral yarışmasını başlatıyordu. İlanın başlığı, “Nükleer Güç Santralı Kurup İşletecek ve TETAŞ’a Elektrik Enerjisi Satacak Şirketin Belirlenmesi İçin yarışma Yapılacaktır” idi. İlanda yarışma dokümanı hakkında bilgi veriliyordu. Yarışma 5710 sayılı Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun ile bu Kanun kapsamında çıkartılan ve Resmi Gazete’de yayımlanmış olan Yönetmelik kapsamında yapılacak, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’na tabi olmayacaktı. Son teklif verme zamanı 24 Eylül 2008 Saat 14.00 ve tekliflerin açılma zamanı da 24 Eylül 2008 Saat 14.30 diye ilan olundu. Hayırlısı diyelim.
Bu haberleri duyunca aklımıza ilk gelen, bundan önce başarısızlığa uğrayan dördüncü girişim, ya da nükleer santral için açılmış ikinci uluslararası ihale oldu. O ihalede 15 Ekim 1997’de tekliflerin alınacağı ilan olunmuştu, ama o zamanki Başbakan Erbakan’ın Refahyol hükümeti 28 Şubat olayı ile 30 Haziran’da ayrılmak zorunda kaldığından, teklifleri kendinden sonra gelen Yılmaz hükümeti almış, Ecevit hükümeti de 2000 yılında ihaleyi iptal etmişti. Bu başarısızlık elbette Türkiye’nin aleyhine olmuştu. AKP’nin başlattığı bu süreç, gelecekte hükümet değişse bile, dileriz bu kez başarısızlıkla sonuçlanmaz. Aslında nükleer enerji konusu zımnen bir devlet politikası, tüm siyasi partilerin bu konuya yapıcı ve tutarlı yaklaşımları gerekiyor. Çünkü, Türkiye’nin AKP’nin öngördüğünden daha fazla nükleer santrale ihtiyacı var.
Şimdi gelelim bu yarışmanın şartnamesine. Şartname, “Sözleşme Tasarısı” başta olmak üzere 10 ekten oluşuyor. Sözleşmenin konusu, 5710 sayılı Kanun ve 19 Mart 2008 tarihli Yönetmelik kapsamında tesis edilecek reaktör tipi, ünite sayısı ve toplam kurulu gücü verilecek nükleer güç santralinde üretilecek elektrik enerjisinin, sözleşme hükümleri çerçevesinde TETAŞ tarafından satın alınmasını kapsıyor. Sözleşmede yer alan şartname hükümleri uyarınca, yürürlükteki mevzuata göre santralin kurulması ve işletilmesi satıcının sorumluluğuna bırakılıyor. Nükleer güvenlikle ilgili olarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) mevzuatına göre gerekli izin ve lisansları almak ve buna uygun faaliyette bulunmak da, satıcının sorumluluk ve yükümlülüğünde oluyor. Santralin iletim hattına bağlantısını sağlayacak şalt tesisinin, TEİAŞ’ın trafo merkezi ihalelerinde kullandığı Tesis Şartnamesi’ne (TEİAŞ standartlarına) ve ilgili mevzuata uygun olarak yüklenici tarafından tesis edilmesi öngörülüyor.
Santral için yakıt ve yakıt ile ilgili diğer girdilerin temini, sürekliliği ve maliyet değişimi hususlarında her türlü sorumluluk satıcıya bırakılıyor. Satıcı bu hususlarda maliyet değişiklikleri gerekçesiyle enerji birim fiyatında artış talebinde de bulunamıyor. Alıcı olarak TETAŞ’ın sorumluluğu ise, sözleşmeye konu elektrik enerjisi miktarlarını sözleşme hükümleri kapsamında almayı taahhüt etmesi. TETAŞ şu anda bir kamu şirketi, arkasında Hazine var denilebilir, ama ödemeleri için Hazine garantisi verilmiyor. Satın alma süresi 15 yılla sınırlı olmak üzere, kapsamı 31.12.2020 tarihinden önce ticari işletmeye girecek santraller için 31.12.2030’da sona erecek.
Santralin kurulacağı yer doğru bir kararla Mersin-Akkuyu olarak belirlenmiş. Çünkü sonradan adı geçen Sinop, hazır bir nükleer sit alanı değildi. Kurulacak nükleer ünitelerin toplam gücü 3000 MW’dan büyük ve çok büyük bir ihtimalle 5000 MW olacak. Açıklanan yarışma kurallarına göre, tekliflerin değerlendirilmesinde teklif edilen yıllara sâri aktif elektrik enerjisi birim satış fiyatları ile alıma esas üretim miktarlarının çarpımının net bugünkü değerlerinin toplamının, alıma esas üretim miktarlarının net bugünkü değerlerinin toplamına bölünmesiyle hesaplanan birim satış fiyatlarının karşılaştırılmasının esas alınacağı belirtiliyor. Esas, indirgenmiş birim fiyatların en düşüğünün bu yarışmada en uygun fiyat teklifi olarak kabul edileceği açıklanmış durumda. Bunların da eşit olması halinde, teklif edilen üretim miktarı daha yüksek olan şirketin teklifi en uygun teklif olarak belirlenecek, ama ya o da eşitse, herhalde kura çekilecek. TETAŞ’ın sonuçlandıracağı yarışma bir raporla onay için Bakanlar Kurulu’na sunulacak. TETAŞ teklifinin Bakanlar Kurulunca uygun görülmesi halinde, ilgili mevzuat çerçevesinde EPDK tarafından şirkete lisans verilmesinden sonra yarışmayı kazanan şirketle TETAŞ arasında sözleşme imzalanacak.
Buraya kadar ilan olunan değerlendirme yöntemi belli de, Bakanlar Kurulu değerlendirmede hangi kriterleri göz önüne alacak acaba? Bunların arasında siyasi kriterler de olacak mı? Kanundan yararlanmaya hak kazanan bir şirket bir iktisadi devlet teşekkülü ile 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde iştirak ilişkisi kurabilir. Böyle bir kamu ortaklığı, diğer ortaklıkların önüne geçebilir mi? Yerli şirketlerle ortaklığa gitmeyen bir yabancı şirket de başvurabilir, ona karşı tutum ne olacak? Öte yandan şirketler istenilen tür santral için General Electric (ABD), Westinghouse (ABD), NPI – Areva (Fransa / Almanya), Mitsubishi (Japonya), Toshiba (Japonya), AECL (Kanada), KEPCO (Güney Kore), Atomstroiexport (Rusya) ile işbirliği yapabileceklerine ve yakıt için UF6 ve/veya UO2’yi tedarikçi ülkelerden ithal edileceklerine, burada tedarikçi ülke alternatifleri ABD, Almanya-İngiltere-Hollanda ortaklığı, Fransa, Japonya, Hindistan, Rusya ve Çin olduğuna göre, işbirliği yapılacak ülkelerin seçiminde Türkiye’nin dış politika kriterleri ve ilişkileri etkili olmayacak mı?
Bu ciddi kriterlerin dışında seçimin bir kriteri daha olabilir!... 29 Mart günü basında yer alan, televizyon haberlerinde de yer verilen şöyle bir haber vardı. “AKP, TEDAŞ adına eleman arıyor”. TEDAŞ, Artvin’in Yusufeli ilçesi için birbuçuk ay önce arıza bakım ihalesi yapmıştı. Ancak ihale sonuçlanmadan AKP Yusufeli ilçe teşkilatı, yerel gazeteye ilan vererek, TEDAŞ’ta çalıştırılmak üzere eleman aradıklarını duyurmuştu. TEDAŞ’ın başına gelen böyle bir AKP müdahalesi, nükleer santral yarışmasında bir başka boyutta umarız TETAŞ’ın başına gelmez. Zamanında AKP’ye yakınız diye Rus Gazprom şirketine yanaşmak isteyenler duyulmuştu. Nükleer santral firmalarına da böyle deyişlerle yanaşmaya çalışanların dedikodusu yok değil. Umarız ve dileriz ki, bunlar dedikoduda kalır, şeffaf ve doğru bir yarışma olur, geçen defa iptal edilen nükleer santral ihalesinin ardından söylenenler, hatta Yüce Divan kayıtlarına geçen şikayetler gibi şikayetlerle bu kez karşılaşılmaz. Türkiye için en uygun teknoloji, en uygun koşullarda seçilir.
Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR EkoENERJİ Genel Yönetmeni
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
