TÜRKİYE YÖNETİLEMİYOR, BÜYÜK BİR KORKUYU YAŞIYOR.
- Eğer bir ülkede bu kadar çok olay varsa, o ülkenin geleceğinden telaşlanmak yerine, ülkenin yönetilemediği kararına varmak lazım.
- Türkiye’nin ilk ihtiyacı olan şey, herhalde türban değildi. Türban hadisesi Türkiye’yi ister istemez yeniden laiklik tartışmasına sürükledi.
- Bir ülkede iki kişiden bir kişinin oyunu alarak çıkan bir iktidar partisinin kapatılması talebiyle, o ülkenin Başsavcısı Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ediyorsa, bu ufak hadise değildir.
- Devletin Başsavcısının arkasında topu tüfeği yoktur, sadece cüppesi vardır. Ama, o cüppe hukuktur. Netice itibariyle hukuk ile siyaset karşı karşıya kalmıştır.
- Devleti eskitmeyelim. Dava açılırsa gidin kendinizi savunun. Bir partiye karşı açılan dava, seçmene ve milli iradeye karşı açılmış dava değildir. Bu davayı açan da milli irade namına iş gören bir yerdir.
- Türkiye’de yaratılmış olan bugünkü rahatsızlığın sebeplerinden birisi meydanlardaki kavgalardır, birisi üniversitelerdeki kavgalardır, birisi sabaha doğru adamları alıp karakollara götürmektir. Bunların hepsi aslında yönetim hatalarıdır.
- Ergenekon örgütlenmesi miymiş, bulup çıkarın. Birtakım insanlar hiçbir şeye karışmış olmasalar dahi, acaba bana da bir şey uydurulur mu, bana da bir şey takılır mı gibi bir korkunun içine itilmiştir.
27.03.2008
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Mart ayında siyaset gündemi adeta patladı. Önce üniversite rektörlerimizin türbana karşı duruşu, Kuzey Irak kara operasyonu sonrasındaki tartışmalar, ekonomik krizin yeni dalgalarıyla piyasaların kabusu tartışılıyordu. 14 Mart 2008 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP’nin “laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi” iddiasıyla kapatılması, buna neden olan fiil ve beyanlarından ötürü Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın da yer aldığı 71 kişiye partili siyaset yasağı getirilmesi istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açması siyasi deprem oluşturdu, sarsıntı sürüyor, bu depremin bilançosunun ne olacağını bilemiyoruz.
İktidar partisi, iddianameye karşı savunma yerine, hukuka savaş açmayı tercih etmiş görünüyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına ağır eleştiriler yapıldı. Bu davanın, çetelerle bağlantılı denilen ve ne olduğu bilinmeyen Ergenekon soruşturmasını durdurmak için açıldığı iddia olundu. İktidar kendini kurtarmak telaşıyla, Anayasa değişikliğiyle davayı düşürme, gerekirse referanduma gitme arayışına girdi. Ergenekon soruşturması kapsamında ve ancak darbelerde görülen uygulamayla, sonradan serbest bırakılan kişiler topluma gözdağı verilircesine sabaha karşı gözaltına alınarak, karşıt yönlü ikinci bir deprem yaşatıldı, o sarsıntılar da sürüyor. Anamuhalefet Partisi Başkanı, AKP’nin kendi derin devletini kurma çabasında olduğunu iddia ediyor.
Ülkemiz tam bir kaos ortamında. Toplumumuz kutuplaşıyor. Halk arasında, “Türkiye karanlığa sürükleniyor, kötüye gidiyoruz” endişesi yerleşiyor. Basındaki ünlü köşe yazarlarımız bile “Ülke iyiye gitmiyor”, “Fena şeyler olabilir”, “İç savaş tehlikesi de var, darbe tehlikesi de” diyebiliyorlar. Son iki gündür sağduyu denilmeye başlandı, ama sağduyu galebe çalabilecek mi? Sayın Tayyip Erdoğan ilk Başbakanlığında sizi ziyarete geldiğinde, “Büyük kulpun idaresi zor olur” diye öğüt vermiştiniz. Sizin diğer değerli öğütleriniz 22 Temmuz seçimleri öncesi ve sonrasında dergimizde yer aldı. Yanlış gidişata hep işaret ettiniz, hep uyardınız. Ama ne oldu? Sayın Erdoğan kulpu çeviremedi ya da ters yönde çevirdi de, karanlığa mı sürükleniyoruz, endişeli misiniz?
TÜRKİYE’YE GÜNDEM DAYANMIYOR
Demirel: Şimdi, bugünkü konuşmamıza bugünden başlamamız lazım. Geriye doğru gidelim. Bugünkü basına baktığımız zaman, gazetelerin hepsinin başlığı ya da en önemli haber manşetleri “Sağduyu Çağrısı”dır. Yedi meslek kuruluşu sağduyu çağrısı yapıyorlar. Yani ülkedeki rahatsızlıktan bunalmış şikayetçi insanlar, “Ne oluyoruz?” diye etrafına bakınıyor. Bu o kadar yaygın hale gelmiş ki, sağduyu çağrısı yapma buradan kaynaklanıyor.
Tabii ki bir ülkede çeşitli kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar, meslek kuruluşları veyahut sivil toplum örgütleri veya siyasi kuruluşlar çeşitli beyanlarda bulunabilirler. Ama Türkiye’de bir süredir olup bitenlere bakıldığı zaman veya her gün olan olaylara bakıldığı zaman, vatandaşın birtakım kaygılara, gerginliğe düşmemesi mümkün değil.
Günlük hadiselere baktığınız vakit, Türkiye her gün yeni bir olayla karşı karşıya. Her gün yeni bir gündemle karşı karşıya. Adeta Türkiye’ye gündem dayanmıyor. Yani, bundan bir hafta evvelki çok önemli bir konu, bugün çok gerilerde kalmış oluyor. Hadiseler böyle hızla gelişiyor.
KAYGIYA HİÇ KAPILMAMAK LAZIM
Yalnız tartışılan hadiselerden, ne kadar üzülürsek üzülelim, ne kadar rahatsız olursak olalım, şu neticeyi çıkarmamak lazım: Nereye gidiyoruz? Acaba, yani karanlığa bir meçhule, Türkiye’nin altından kalkamayacağı bir yerlere mi sürükleniyoruz gibi bir kaygıya hiç kapılmamak lazım.
Çünkü bu gibi hadiselerden çok daha zorları, Allah saklasın çok daha kötüleri olabilir. Geçmişte de birçok hadiselerle karşı karşıya kalınmıştır. Ama her sıkıldığımız zaman, her telaşa kapıldığımız zaman, acaba Türkiye’ye bir şey mi olacak gibi bir soru aklımıza gelmemeli. Bunu çok önemsediğimi ifade etmek istiyorum. Bunu birçok kere söyledim. Otuz senedir de söylüyorum.
Bu bir yerde kendimize, devletimize güvensizlik oluyor. Bu güvensizlikle biz hiçbir zaman güven içinde olamayız. Her hadiseye teker teker bakmak ve her hadiseye kendi ağırlığınca önem vermek lazım. Ama, herhalde bütün bu olup bitenlerden Türkiye’nin uçuruma sürüklendiği gibi bir neticeyi hiç çıkarmamak lazım. Hatta hiçbir zaman çıkarmamak lazım.
Türkiye geleceğine pamuk ipliği ile bağlı değil. Kendi kendisini taşıyacak güce sahiptir. Karşılaşacağı her hadiseyi, bu hadisenin cinsi ne olursa olsun, derecesi ne olursa olsun, ne kadar vahim olursa olsun, bu hadiseleri aşacak güçtedir. Bunları aşacaktır, fakat Türkiye’nin birtakım hadiselerle karşı karşıya kalması da sevinilecek bir şey değil. Ama madem ki karşılaşıyorsunuz, bütün mesele zaafa düşmemek. Kendinizi zaafa düşürmemek lazım, devleti zaafa düşmüş gibi görmek ve göstermemek lazım. Bunu herkese söylüyorum.
Bir şeyle karşılaşınca, “Eyvah uçurumun kenarına geldik. Uçuruma mı yuvarlanıyoruz” gibi bir telaşa, bir paniğe kapılırsak, tedbir bulamayız, çare bulamayız. Onun için neyle karşılaşmışsak, onun üzerine gitmek lazım.
CAN SIKICI OLAY: NEVRUZ KUTLAMASI DEĞİL, İSYAN PROVASI
Şimdi bakınız, dün, evvelki gün, ondan evvelki günlerde Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Nevruz dolayısıyla olaylar oldu. Bunlar fevkalade can sıkıcı olaylardı. Yani bu Nevruz kutlaması falan değil, adeta isyan provası. Ama bunlar geçmiş senelerde de oldu. Madem geçmiş senelerde oldu, varsın şimdi de olsun diyemezsiniz. Bunlardan ızdırap duyalım, eza duyalım, üzüntü duyalım. Fakat o olan hadiseler orada kalır, ondan daha ileriye gidemez, geçemez.
Keşke vatandaşlarımız Nevruz kutluyoruz diye birbirlerini kırıp geçireceklerine, devletin güvenlik güçlerini taşlayacaklarına ve her türlü tahripçiliği yapacaklarına, rahat rahat Nevruzlarını kutlasalardı. Neden böyle yaparlar? Çünkü ülke rahat değil, ülkenin birtakım ideolojik sıkıntıları vardır, ideolojik tehditlere maruzdur. Bu tehditlerin başında Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelmiş bir terör olayı vardır. Bu terör olayının çeşitli kundaklama teşebbüsleri vardır.
Fakat Türkiye bu terör olayını aşacaktır. Devlet bütün gücüyle bununla mücadele etmektedir. Halk da bundan rahatsız oluyor ve bu mücadelede devletin yanındadır. Yani devletle halkın beraber olduğu büyük bir olayı Türkiye aşacaktır. Bunun kaynağı içerde ise de dışlarda ise de aşacaktır. Hadiseye böyle bakmak lazım.
ÜNİVERSİTELERDEKİ HUZURSUZLUK VE RAHATSIZLIK
Şimdi halkı sıkan olaylardan birisi nedir? Üniversitelerdeki huzursuzluk ve rahatsızlık. Gene bakıyoruz son iki gündür, evvelki akşam televizyonlara, sonra gazetelere baktığımız zaman gördüğümüz manzara, geçmiş anarşi döneminde gördüğümüz manzaranın aynıdır. Bu durup durduğu yerde olmadı. Türkiye, üniversitelerimizde huzuru bozacak bir olayla karşı karşıya kaldı. Ben bunları size söyledim ve siz de bunları yazdınız. Ben size “Üniversitelerdeki rahatı bozarsınız” dedim.
TÜRKİYE’Yİ YÖNETEN İDARE ÖNÜNÜ GÖREMEDİ
22 Temmuz 2007’de yapılan seçimler, Türkiye parlamentosunda temsili düzeltti. Türkiye’ye daha istikrarlı bir idare getirdi. Fakat Türkiye’nin sorununu çözmedi. Yani Türkiye yönetilemiyor. Eğer bir ülkede bu kadar çok olay varsa, o ülkenin geleceğinden telaşlanmak yerine, ülkenin yönetilemediği kararına varmak lazım.
Eğer ülke yönetilebilse, bu sıkıntıların birçoğuyla karşı karşıya kalmayız. Çünkü, 22 Temmuz sonrasında, sekiz ay önce Türkiye’nin ilk ihtiyacı olan şey herhalde türban değildi. Türban olmasa da olurdu, daha sonra olsa da olurdu. Ama siz getirdiniz, Türkiye’nin gündemine türbanı koydunuz.
Zaten bunun bir sene evvelinde, 2007 Nisan’ında birtakım tepkiler vardı, o tepkilerin başka şekilde meydana çıkmasına sebep oldunuz. Bunu Türkiye’yi yöneten idare yaptı. Bana göre önünü görmedi. Bence birinci mesele budur, yani Türkiye’nin yönetilememesi. Bütün bu hadiselere bakıldığı zaman Türkiye’nin iyi yönetildiğini veya yönetilebildiğini kimse söyleyemez.
İKTİDARIN TERCİH HATASI VE ÖNCELİK HATASI VAR
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, hükümet var, ama iktidar yok diyebilir miyiz?
Demirel: Hayır onu da diyemeyiz. Yani hadise çok küçük sloganlar içine sığmayacak kadar büyük. Sadece hükümetle olan iş de değil. Ama şu bir gerçek ki, bir seçim sonrasında yeni gelen iktidarın neyi yapması lazımdı, neyi yaptığına baktığınız vakit, bana göre tercih hatası var ve yaptığı işlerde öncelik hatası var.
Pekâlâ ülkenin pek çok ihtiyacı varken, işsizlik diz boyuyken, yatırım ihtiyacı varken, yolsuzluk varken, reform ihtiyacı varken, Avrupa’ya takılıp kalınmışken, bütün bunlarla uğraşacağı yerde, Türkiye’yi çok hassas olduğu bir konuda gene tartışmanın içine sürükledi.
Türban hadisesi Türkiye’yi ister istemez laiklik hadisesine sürükledi. Benim size verdiğim beyanlara bakılırsa, “Türkiye laiklik hadisesini ve türban hadisesini umarım seçim sonrasında tartışmaz” dedim. Ama aynı şeyler gene önümüze geldi.
İKTİDAR PARTİSİNİN KAPATILMASI OLAYI BÜYÜTÜLDÜ
Laiklik hadisesinin devamı olarak Türkiye çok önemli bir olayla karşı karşıya geldi. O olay da, bugünkü iktidar partisinin kapatılması talebiyle Cumhuriyet Başsavcısının Anayasa Mahkemesi’ne başvurması olayıdır. Anayasa Mahkemesi’ne zaten türban dolayısıyla yapılmış bir Anayasa değişikliğine vaki itiraz dururken, şimdi ikinci bir olayla daha karşı karşıya kalındı.
Bir ülkede seçimden, sekiz ay evvel yapılmış seçimden yüzde 46.5 gibi bir oy alarak çıkan, yani kabaca iki kişiden bir kişinin oyunu alarak çıkan ve tek başına hükümet kurmuş bir iktidar partisinin kapatılması talebiyle, eğer o ülkenin Başsavcısı yetkili merciye, Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ediyorsa, bu ufak hadise değildir. Yalnız biz bunun tartışmasını beceremedik. Tartışmasını beceremeyerek, zaten büyük bir hadise olan bu hadiseyi daha da büyüttük.
İDDİA İTİBAR KIRICIDIR VE HUKUK İLE SİYASET KARŞI KARŞIYADIR
Tabii ki buna muhatap olan iktidar partisi bundan heyecan duyacaktır, telaş da duyacaktır. Böyle bir şey evvela itibar kırıcıdır. Yani bu iddianın içerisinde hiçbir şey olmasa da itibar kırıcıdır. Çünkü, bu iddiayı yapan Devlet’in Başsavcısı’dır. Bu Başsavcının arkasında topu yoktur, tüfeği yoktur, ordusu yoktur, donanması yoktur, sadece bir cüppesi vardır. Ama, o cüppe hukuktur. Netice itibariyle hukuk ile siyaset karşı karşıya kalmıştır.
Hal böyleyken, Başsavcıya böyle bir müracaatı yaptığı için yöneltilmiş bulunan hücumlar çok inciticidir. Neticede siz neyi incitiyorsunuz? Hukuku incitiyorsunuz. Hukuk lazım. Başsavcı da lazım. Anayasa Mahkemesi de lazım. Yargıtay da lazım. Hükümet de lazım. Hepsi lazım. Başsavcı esasen bir iddianame vermekle bir partiyi kapatmıyor. Kapatılması talebinde bulunuyor.
TÜRKİYE’DE PARTİ KAPATILAMAZ DİYEMEZSİNİZ!
Şimdi, Türkiye’de bu tartışma sadece iktidar kanadından gelmedi. Hemen hemen birçok mihraklar, ülkedeki opinion maker’lar, birçok fikir üreticileri, “Efendim bir siyasi parti kapatılamaz. Demokrasilerde siyasi parti kapatılmaz” diyorlar. Peki, demokrasilerde siyasi parti kapatılamaz dedikten sonra, bunun arkasından gelecek cümle şudur. Öyleyse, niçin başsavcı müracaatta bulunuyor? Başsavcı keyfi bir iş mi yapıyor?
Demokrasilerde siyasi parti kapatılmamalıdır. Pekâlâ. Başsavcı böyle bir talepte bulunarak keyfi bir iş mi yapıyor? Hayır, onu da söylemiyorsunuz. Başsavcı neye dayanarak bu kapatma talebinde bulunuyor?
Anayasamızın 68’inci maddesinde, “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” diyor. 69’uncu maddesinde, “Bir siyasî partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine (saydığımız hükümlere) aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir” denilmiş.
Anayasamızın 68’inci ve 69’uncu maddeleri böyle dururken, eğer Başsavcı bu maddelerde zikredilen fiilleri tespit etmişse, ne yapacak bunu? Hiçbir şey yapmayacak mı? O zaman görevini yapmamış olur. Onun için eğer bu fiiller mevcutsa, Başsavcının yapacağı şey bu müracaatı yapmaktır. O zaman Türkiye’de parti kapatılamaz diyemezsiniz. Çünkü kapatılması hadisesini Anayasanız getiriyor. Kapatılmamalı diyorsanız, bu hükümleri kaldırın. Yani bu tartışmalar aslında bana göre, biraz bilgisizlikle ve heyecanla, demokrasinin ne olduğu da çok iyi anlaşılmadan yapıldı ve yapılıyor.
SORUN: TÜRKİYE’DE KANUNLARI UYGULAMAK YA DA UYGULAMAMAK
Şimdi ben bunları size söylüyorum ya, hemen birisi çıkıp beni sorabilir. Siz parti kapatılmasına karşı mısınız, taraftar mısınız? Sorun o değil. Sorun, Türkiye Cumhuriyeti Kanunları uygulanmalı mı, uygulanmamalı mı?
Evvela siz sorunu parti kapatma hadisesinden çıkardınız. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası uygulanmalı mı uygulanmamalı mı haline getirdiniz. Binaenaleyh eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları uygulanıyorsa, bundan memnun olmanız lazım. Uygulanmıyorsa o zaman devletiniz işlemez.
Onun içindir ki Başsavcıya yapılmış olan hücumları ben fevkalade yanlış, bilhassa iktidar kanadının yapmış olduğu hücumları fevkalade yanlış, fevkalade haksız buluyorum.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR KURUMLAR DEVLETİDİR
Burada şunu herkese birden söylemek istiyorum, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği bakımından söylemek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti bir kurumlar devletidir. Kurumlar devletinde her organın görev ve yetkileri vardır. Bu görev ve yetkiler Anayasa’da yazılmıştır, kanunlarda yazılmıştır. Bu yetkileri, bu organlar kullanıyorsa; memnun olmak lazım, kullanmıyorsa; devletiniz işlemiyor demektir.
Devletin işlemediğini Türkiye gördü. Bunun sıkıntısını çekti. Devlet işlemiyorsa, bu fragile (kırılgan) devlettir ve ülkenizi yönetemiyorsunuz demektir. Çeşitli kurumlara ayrılan yetkilerin hepsini bir elde veya bir kısmını bir elde toplamak mümkün değildir. Mesela yargı yetkisi ile yürütme yetkisini veya yasama yetkisi ile yürütme yetkisini, hangi sebeple olursa olsun bir elde toplamanız yanlıştır.
Ültanır: 1962 Anayasası’ndan bu yana kabul ettiğimiz “Kuvvetler Ayrılığı” prensibi.
DEVLETİ ESKİTMEYELİM, YARGIYI RAHAT BIRAKALIM
Demirel: Evet. Yani nizama uyulması lazım. Ben bunları görüyorum ve diyorum ki, devleti eskitmeyelim. Burada geldiğim nokta bu. Başsavcı Anayasa Mahkemesi’ne müracaat mı etmiş? Etmiş. Gidin kendinizi savunun. Bunda şaşılacak da, korkulacak da bir şey yok. Anayasa Mahkemesi ne karar verirse, ona da razı olun. Herkes razı olsun. Bu lafta ne yanlış var?
Bunu yaptığınız zaman Türkiye sükûnet bulur. Siz sükûneti başka yerde arıyorsunuz. Daha doğrusu sükûneti yanlış yerde arıyorsunuz. Yani, bir şey arıyorsunuz, soruyor adam size:
- “Ne arıyorsunuz?”
- “İşte param kayboldu onu arıyorum.”
- “Nerede kayboldu?”
- “İçerde kayboldu, ama orası karanlık, onun için orada aramıyorum burada arıyorum, aydınlıkta arıyorum”
diyorsunuz.
Yargıyı siyasileştirmememiz lazım. Halkı yargıya karşı kışkırtmamamız lazım. Velhasıl yargıyı rahat bırakalım ve yargıya güvenelim.
SİYASİ PARTİYE AÇILAN DAVA SEÇMENE KARŞI DEĞİLDİR
Eğer bir siyasi partiye karşı dava açılmışsa, bu o siyasi partiye oy veren seçmene karşı açılmış dava değildir. Seçmen size oy vermiş. Siz yapmanız lazım gelen şeyi yapmamışsınız veya yanlış yapmışsınız. Bunlar ayrı ayrı şeylerdir. Eğer bir partiye karşı dava açılmışsa, o milli iradeye karşı açılmış bir dava da değildir. Sadece partiye karşı açılmıştır. Bu davayı açan da milli irade namına iş gören bir yerdir. Bunlar da akıllarda iyi tutulmalıdır diyorum.
SABAHA KARŞI GÖZALTINA ALMALARLA YARATILAN KORKU
Şimdi bütün bunlar tartışılırken, Türkiye’de bir gün sabahleyin kalkıldı. Ben sabah radyodan 07.30 haberlerini dinlerim. Şöyle bir haber vardı, “Bugün saat 04.30’da Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk, İstanbul Üniversitesi eski rektörlerinden Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek gözaltına alınmışlardır”. Sabaha karşı saat dört buçukta oluyor bu.
Şimdi suç işleme imtiyazı Türkiye’de kimseye ait değil, onu söyleyelim. Düşünüyorsunuz ve diyorsunuz ki, “Evet, Türkiye’de suç işleniyorsa, suçlu kimse takibe uğrar. Birinci söylediğim şeylerle bunun farkı yok. Takibe uğrayacaktır. Ama takibin normal bir şekli yok mu? Yani saat dört buçukta adamı gidip alıp tutuklamak üzere götürmek yerine, sabaha kadar bekleseniz, sabahleyin deseniz ki, “İfadeniz müracaat edeceğiz, buyurun gelin”. Nitekim, sonradan biri müstesna salıverdiniz adamları. Eğer siz Türkiye’de şüphelenilmesi gerekmeyen kişilerden şüphelenirseniz, o zaman bir korku yaratırsınız.
RAHATSIZLIĞIN SEBEBİ YÖNETİM HATALARI
İşte Türkiye’de yaratılmış olan bugünkü rahatsızlığın sebeplerinden birisi de budur. Birisi meydanlardaki kavgalardır, birisi üniversitelerdeki kavgalardır, birisi sabaha doğru adamları alıp karakollara götürmektir. Bunların hepsi aslında yönetim hatalarıdır. Biraz evvel söylediğim gibi bu hatalar bir kişinin veya bir kurumun değil, Türkiye’yi yönetenlerin (çünkü yönetenler çoğaldı) tümünün hatalarıdır. Alt alta koyduğunuz zaman bunu görürsünüz. Bunları yapmakta ısrar ederseniz, Türkiye’nin başı dertten kurtulmaz. Sıkıntıya girersiniz.
DEVLETE KARŞI ÖRGÜT KURULUYORSA, HUKUK DEVLETİNİN İCABINA GÖRE GEREĞİ YAPILMALI
Efendim Ergenekon hadisesi varmış. Evvela şunu söyleyelim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden kuvvetli hiç kimse olamaz, hiçbir örgüt de olamaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, halkın en güçlü örgütüdür. Eğer birisi bundan daha güçlü bir örgüt meydana getirebiliyorsa, o mucizedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden daha güçlü örgüt olamayacağına göre, devlete karşı suç işlemek üzere bir örgüt kuruluyorsa, devletin bunu en kısa zamanda bulup, çıkarıp hukuk devletinin icabına göre gereğini yapması lazım. Burada da yine hukukun dışına çıkmak yanlıştır. Gayri insani muameleler yanlıştır ve keyfi muameleler yanlıştır. O zaman haklıyken, haksız duruma düşersiniz.
Ergenekon örgütlenmesi miymiş, her neyse, bu aşağı yukarı bir seneye yakın zamandır tartışılıyor. Bunu bulup çıkarın. Çünkü birtakım insanlar, kendileri hiçbir şeye karışmış olmasalar dahi, “acaba bana da bir şey uydurulur mu, bana da bir şey takılır mı” gibi bir korkunun içine itilmiştir. Türkiye büyük bir korkuyu yaşıyor. Genel değerlendirmem bu.
ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ GÖREVSİZ DURUMA DÜŞÜRMEK ŞIK OLMAZ, BUNUN REFERANDUMDAN GEÇİRİLMEYE KALKIŞILMASI DA ÇOK YANLIŞ OLUR
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, çok değerli, ikaz edici ve yol gösterici açıklamalarınız için teşekkürler. Müsaadelerinizle ek bazı sorularım olacak.
AKP’nin kapatılmasına karşı dava açılmış bulunuyor. Anayasa Mahkemesi henüz davayı kabul kararı vermedi, ama hukuk çevreleri, hatta yerli hukukçularımızdan başka yabancı hukukçular iddianamenin çok güçlü hazırlandığını söylüyorlar ki, dava kabul edilecek demektir. Kabul edilmemesi başka ciddi sorunlara yol açabilir. Kabul edileceğini iktidar da biliyor ve bu dava karşısında kendini Anayasa Mahkemesi’nde savunmak yerine, bu davayı düşürmek için Anayasa değişikliği yapmaya hazırlanıyor. Başlangıçta belirttiğim gibi, bunun için referandumu bile göze aldıklarını söylüyorlar.
Hakkında, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olması” nedeniyle kapatma davası açılmış ve Anayasa Mahkemesince davası kabul edilmiş bulunan DTP dışındaki tüm partiler de, AKP’nin istediği şekilde Anayasa değişikliğine karşılar.
Son sandalye sayısına göre 548 üyeli Mecliste AKP’nin 340 üyesi olduğuna göre, bir Anayasa değişikliğini geçirebilir, ama referanduma götürmek zorunda. Üniversitede görüş aldığım hukuk ve siyaset bilim adamları böyle bir değişikliğin hem hukuki ve hem de siyasi açıdan etik olmayacağı görüşünü paylaşıyorlar. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demirel: Ben de o görüşe katılıyorum. Anayasa Mahkemesi bir ihtilal mahkemesi değildir. Anayasa Mahkemesi’ne güvenmek lazımdır. Anayasa Mahkemesi’ne intikal eden bir konuda onu görevsiz duruma düşürmenin şık olmadığı kanaatindeyim. Hukuk otoriteleri de bunun zaten hukuka uygun olmadığını söylüyorlar. Ben o kısmını tartışamam. Çünkü, benim saham değildir. Ama o da yeni bir tartışma yaratacaktır. Yani bir tarafta türban tartışması, öbür tarafta parti kapatma tartışmasına ilaveten, bu defa da parti kapatma davasını önlemek için Anayasa değişikliği bir mesele yaratacaktır. Hele bunun referandumdan falan geçirilmeye kalkışılması çok yanlış bir şey olur.
SİSTEM KENDİSİNİ KORUMAYA ÇALIŞIYOR DA, DAVA SONUCU NE OLURSA OLSUN, TÜRKİYE AKP İLE DEVAM EDEBİLİR Mİ?
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, böyle bir kapatma davasının açılmış olması, Laik Demokratik Cumhuriyet açısından aslında bir kazanç değil mi? Çünkü, 1961 öncesindeki gibi, “koruma” diye sistem dışından müdahale edilmeksizin, sistem kendi kendisini korumaya çalışıyor. O sistem dışı müdahalelerin acısını biliyoruz. Siz o günleri görev başında yaşayan devlet adamı olarak biliyorsunuz. Bu açıdan bakılınca bu dava, aslında demokrasinin kendi supaplarından bir tanesinin işlemesi anlamına gelmiyor mu?
Demirel: Gelir. Başında söyledim, yine de sekiz ay önce yapılmış bir seçimde yüzde 46.5 oyla çıkıp gelmiş bir partinin böyle bir olaya muhatap olması, ufak bir şey değildir. Yani işte insanların devletimiz çalışıyor, devletimizin kurumları fonksiyonunu yapıyor şeklinde düşünebilmesi, bir heyecan safhasının sonunda ancak mümkün olur. Sanıyorum ki Türkiye’de o heyecan safhası geçmek üzere.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, son olarak şunu sormak istiyorum. Anayasa Mahkemesi’nin ne karar vereceği tabii ki belli değil. Bugün itibariyle daha henüz davayı bile kabul etmiş değil. Ancak, davayı kabul ederse ya kapatma ya da Hazine yardımını kesme gibi bir karar verecek. 71 kişi hakkında da siyaset yasağını kabul edecek mi, etmeyecek mi bilmiyoruz.
Ama AKP, Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonucunda kapatılmasa da, ya da bir Anayasa değişikliği yaparak davayı düşürmeyi, kendisi için af çıkarmayı başarabilse de, siyasi istikrar açısından bundan sonra Türkiye AKP ile yola devam edebilir mi?
Demirel: Tabii ona bir şey söylemek mümkün değil. Bence Anayasa Mahkemesi’nin kararını beklemek lazım. Biraz evvel de söyledim, gündem çok kaygan. Yani birtakım öngörüler yapmak mümkün değil. Birtakım varsayımlara dayanılarak yapılacak mülahazalar, yargılar ya da çıkarılacak neticeler yanlış intibalar doğurabilir. Konu çok hassas.
Ültanır: Çok teşekkürler. Gelecek ay ne gibi gelişmelerle karşılaşacağımızı, sözünü ettiğiniz hadiselerin hangi boyutlara ulaşacağını bilmiyoruz. Gelişmelerin hukuka saygınlık içinde olmasını dileyerek, bu ayki siyasetin gündemini kapatabilir miyiz?
Demirel: Evet, hay hay. Ben de teşekkür ediyorum.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
