Önceki Adalet Bakanlarımızdan Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK AKP'nin Kapatılma Davasını Değerlendiriyor…
Ültanır: Sayın Hocam, sizinle iktidardaki AKP’nin kapatılmasına ilişkin olarak açılan dava konusunda dergimiz adına yapacağımız bu söyleşide, hem hukukçu ve hem de siyasi kariyerinizle görüşlerinizi almak istiyorum. Bildiğiniz gibi, Yargıtay Başsavcısı görevi gereği 14 Mart 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na gönderdiği iddianamede, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiasıyla ve yerli, hatta yabancı hukukçuların da güçlü bulduğu kanıtlarla, partinin temelli kapatılmasını istedi.
Ayrıca, davalı partinin lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili olarak fiil ve beyanları bulunan 71 kişi hakkında da, beş yıl süreli siyaset yasağı getirilmesini istedi. Bu kişilerin arasında şu andaki Başbakan ve Cumhurbaşkanı da bulunuyor. Bu gelişme karşısında basında ve medyada “Siyasete Bomba Düştü” diyen de oldu, “Yok artık, daha neler” diyen de. Siz önce bir hukuk adamı olarak ne diyorsunuz ve bu davayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk: Anayasa’mıza göre vatandaşlar, siyasî partiler kurmak, siyasi partiler içinde çalışmalar yapmak hakkına sahiptirler. Bu, seçme ve seçilme hakkının çok partili rejimlerde doğal bir sonucudur. Çünkü siyasî partiler, ülke yönetimi konusunda belli görüşler çevresinde örgütlenen insanlar topluluğudur.
SİYASÎ PARTİLERE ANAYASADA YER VERME GEREĞİ 1950-60 ARASINDAKİ OLAYLARLA ORTAYA ÇIKTI
Bizim Anayasa’mıza göre siyasî partiler, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Gerçekten parti olarak birden çok seçme olanağı bulunmayan rejimleri demokratik olarak nitelemek olanaklı değildir. O nedenle siyasî partilerin özel olarak Anayasa hükümlerine konu olması, 1961’den bu yana anayasalarımızın özelliğidir.
Türkiye, şimdiye kadar beş yazılı anayasa ve birçok anayasa değişikliği yapmış bir ülkedir. 1924 Anayasası’nda siyasî partilerle ilgili herhangi bir hüküm yoktu. Sadece derneklerle ilgili hüküm vardı. Siyasî parti kurmak, o dönemde dernek kurmak özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ama özellikle Türkiye’de çok partili yaşama geçildikten sonra 1950-60 arasındaki olaylar, siyasî partileri derneklere oranla daha güçlü bir konuma getirmek düşüncesiyle, onlara Anayasa’da yer verme gereğini ortaya çıkarmıştır. Başka ülkelerin anayasalarına baktığımız zaman, örneğin Alman Anayasası’nda da siyasî partilerin anayasa içinde düzenlendiğini görüyoruz.
SİYASİ PARTİLERİN CUMHURİYETİN TEMEL NİTELİKLERİNE AYKIRI HAREKET ETMEMELERİ GEREKİR
Siyasî partilerin ülke yönetimi konusunda farklı görüşleri olmakla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’da belirtilen temel niteliklerine uygun çalışmaları, onlara aykırı hareket etmemeleri gerekir. Siyasî partilerin uymaları gereken ilkeler, Anayasa’mızın 68. maddesinin 4. fıkrasında sıralanmıştır. Bu fıkraya göre, “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez”.
Siyasî partilerin bu ilkelere uygun davranmaları gerekir. Peki, bu ilkelere uygun davranmazlarsa ne olur? Bunun yaptırımı, Anayasa’nın 69. maddesinde gösterilmiştir. Bu madde uzun bir maddedir. Özetle, eğer bir siyasî partinin tüzük ve programı, daha başlangıçta 68. maddenin biraz önce okuduğumuz 4. fıkrası hükümlerine aykırı ise; o parti hakkında temelli kapatma kararı verilir.
Bir siyasî partinin program ve tüzüğünde sözünü ettiğimiz ilkelere herhangi bir aykırılık olmasa bile, o parti daha sonra yasak fiillerin, yasak eylemlerin odağı hâline gelirse, yine o parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nce temelli kapatma kararı verilir.
YASAK FİİLERİN ODAĞI OLMANIN TANIMI
“Odak” ya da eski terimle “mihrak” kavramı, önce doğrudan doğruya Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlenmişti. Kanun’un 103. maddesinde odak olmanın koşulları gösterilmiş, mekanizmanın nasıl işletileceği düzenlenmişti. Fakat Anayasa Mahkemesi, “temelli kapatma” yetkisi kendisine verildiğine göre, “odak” kavramının ne anlama geldiğini belirleme yetkisinin de kendisinde olduğu gerekçesiyle, Siyasî Partiler Kanunu’nun odak tanımıyla ilgili düzenlemesini iki davada iptal etmiştir. Bu davalar, sırasıyla Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin kapatılması davalarıdır. Onun için odak tanımını doğrudan doğruya Anayasa’ya alma gereği doğdu. 2001 yılında biz, Siyasî Partiler Kanunu’ndaki odak tanımını bir Anayasa normu olarak, bazı ifade değişiklikleriyle Anayasa’ya aldık.
Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrasında biraz önce sözünü ettiğimiz yasak fillerin odağı hâline gelen siyasi partilerin Anayasa Mahkemesi’nce temelli kapatılacağı hükmünden sonra “odak” tanımı yapıldı. Buna göre, sözü edilen yasak fiillerin bir siyasî partinin üyelerince yoğun bir biçimde işlenmesi durumunda o partinin büyük kongre, genel başkan, merkez karar ve yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca bunlara karşı bir tepki gösterilmezse; onlar tarafından açık veya örtülü bir biçimde benimsenirse ya da bu yasak filler doğrudan doğruya sözü edilen parti organlarınca işlenirse; o zaman o parti bu yasak fillerin odağı hâline gelmiş olur. Aynı yönde bir tanıma Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde de yer verildi. Tabiî, somut olayda, yani önümüzdeki davada bu durumun gerçekleşip gerçekleşmediği, Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesine bağlıdır.
KAPATMA, SİYASİ YASAKLAMA VE BİR İKİNCİ YAPTIRIM
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, AKP hakkında açtığı davaya ilişkin iddianamede bu konuda, başta Başbakan, Cumhurbaşkanı, eski Meclis Başkanı, Millî Eğitim Bakanı olmak üzere AKP’nin kurucusu veya geçmişte önemli görevlerinde bulunmuş veya hâlen görevde olan kişilerden 71’i hakkında siyasî yasaklama kararı istedi. Yani hem partinin kapatılması, hem de bunun sonucu olarak 71 kişinin siyasî bakımdan yasaklanması isteniyor. Bu 71 kişinin 40’ı milletvekili. Yasak süresi 5 yıl.
2001 yılında biz siyasî partilerin kapatılmasını zorlaştırmak düşüncesiyle Anayasa’ya yeni bir hüküm olarak ikinci bir yaptırım daha koyduk. Bunun gerekçesi şu: Kapatma, çok ağır bir yaptırım. Çünkü bir siyasî partinin varlığına son veriyor. O nedenle ikinci derecede ciddî bir yaptırım olmak üzere, ilgili siyasî partinin Hazine yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılması yaptırımını getirdik. Eğer fiillerin ağırlığına göre böyle bir değerlendirme yapmak olanağı varsa, Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılması kararı verilebilir.
Biliyorsunuz, Anayasa’mızın 68. maddesinin son fıkrasına göre, siyasî partilere Devletçe “yeterli düzeyde ve hakça” bir malî yardım yapılır. Gerçi siyasî partiler, üyelerinden aidat almak durumundadırlar; belli sınırlar içerisinde bağış da alabilirler; ama ticarî faaliyetlere girişemezler. Dolayısıyla siyasî partilerin en önemli malî desteği devlet yardımıdır. Bu, demokratik rejimde siyasî partilerin halk iradesinin ifadesine aracı olmaları bakımından öngörülen bir düzenlemedir.
Bugün Siyasî Partiler Kanunu’nun ek 1. maddesine göre; siyasî partilere son milletvekili genel seçiminde aldıkları oylarla orantılı olarak Hazine yardımı yapılır. Hazine yardımı, milletvekili genel seçimi yapılan yıllarda seçim giderlerini karşılamak üzere 3 kat, yerel genel seçimlerin yapıldığı yıllarda ise 2 kat ödenir. Şimdi önümüzde 2009 Mart ayında yapılacak yerel genel seçimler var. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, kapatma kararı yerine böyle bir yaptırımı uygun görürse, AKP’yi Hazine yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakma kararı verebilir. Bu, AKP’yi belki fazla etkilemeyebilir; ama aslında bu da ciddî bir yaptırımdır. Çünkü bu, yasak fillerin işlendiği, fakat çok ağır olmadığı yönünde Anayasa Mahkemesi’nce yapılmış bir tespit olacaktır.
KAPATMA KARARININ SONUÇLARI
Öte yandan kapatma kararının bazı siyasî-hukukî sonuçları var. Bunları iki bakımdan açabiliriz:
1) Siyasî yasak: Anayasa’mıza göre, söz veya hareketleriyle bir siyasî partinin kapatılmasına neden olan kişiler bakımından 5 yıllık bir siyasi yasak getirilebilir. Bu, Anayasa’mızda açıkça öngörülmüştür. Gerçekten Anayasa’nın 69. maddesine göre, “Bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.” Siyasî Partiler Kanunu’nun 95. maddesine göre de bu kişiler, siyasî partilerce seçimlerde aday gösterilemez. Yani hiçbir parti, bunları milletvekili veya yerel yönetimler seçimlerinde aday gösteremez. Dikkat edilirse, burada partili siyaset yasağı var; bağımsız siyaset yasağı yok. Bu, önemli bir nokta. Bağımsız olarak siyasî faaliyette bulunabilirler. Fakat parti üyesi, yöneticisi, denetçisi veya parti adayı olamazlar.
2) Milletvekilliğinin sona ermesi: İkinci yaptırım, bir partinin kapatılmasına söz ve hareketleriyle neden olan kişilerin milletvekili olmaları durumunda bu sıfatlarının düşmesidir. Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasına göre; “Partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer.” Bu hükmün uygulanmasına ilişkin örnekleri hatırlayacak olursak; DEP üyesi 14 milletvekilinin milletvekilliğinin bu hükme göre düşürüldüğünü; daha sonra Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Bekir Sobacı’nın milletvekilliklerinin yine bu hükme göre düşürüldüğünü söyleyebiliriz. Bu, oldukça ağır bir yaptırımdır.
KAPATMAYA KARŞI İKTİDARIN YENİ DÜZENLEME EĞİLİMİ, HEM SİYASİ ETİK, HEM HUKUK ETİĞİ AÇISINDAN DOĞRU DEĞİLDİR
Şimdi anlaşılıyor ki, iktidar partisi, siyasî partilerin kapatılması rejimine ilişkin yeni bir düzenleme yapmak eğilimindedir ve bu konuda hazırlıklara başlanmıştır. Öyle sanıyorum ki, önümüzdeki günlerde bu konudaki Anayasa değişikliği Meclis gündemine gelecektir.
Tabiî, Anayasamız dinamik bir gelişme süreci içerisindedir. Ama yürürlükteki kanunlara göre hakkında kapatma davası açılan bir partinin bu davayı etkisiz kılmak, sonuçsuz kılmak için, yani bir anlamda kendisini kurtarmak için böyle bir değişikliğe yönelmesi, siyasî etik bakımından doğru değildir; hukuk etiği bakımından da doğru değildir. Bu, çok eleştirilecektir.
Ültanır: Etik olmadığı kesin de Hocam, başlamış bir dava sürecini etkileyip engelleyebilir mi? Buna karşı bir hukukî düzenleme olmasa da ne gibi teamül vardır?
CEZA HUKUKUNDAN ÖRNEKSEMEYLE, SANIĞIN LEHİNE OLAN SONRAKİ KANUNDAN YARARLANMA İLKESİNE GİDİLMEK İSTENİYOR
Türk: AKP hakkında Anayasa Mahkemesi’nde açılan dava, bu Parti’nin lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı hâline geldiği iddiasına dayanmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde lâikliğe aykırı çeşitli söz ve hareketler sıralanmış bulunmaktadır. Bunlar, Anayasa Mahkemesi’nce değerlendirilecektir. Kapatma kararı, Ceza Hukuku açısından teknik anlamda bir ceza olmasa da, bir partinin yaşamına son veren bir yaptırımdır. Dolayısıyla Ceza Hukukunun bir temel ilkesi, burada örnekseme yoluyla uygulama alanı bulacaktır. Bu ilkeye göre; sonraki kanun, daha hafif bir ceza getiriyorsa ya da sonraki kanun, fiili suç olmaktan çıkarıyorsa; sanık lehte olan bu değişiklikten yararlanır. Başka bir deyişle, lehteki değişiklik geçmişe etkilidir.
İşte bu konuda yapılacak değişikliğin siyasî etik ya da hukuk etiği bakımından uygun olmaması, bu açıdan önem kazanmaktadır. Çünkü bu, açıkça iktidar partisinin kendisini kurtarmaya yönelik bir davranış olacaktır. Tabiî, bu sözlerimiz, yapılacak değişikliğin açılan davayı düşüreceği veya siyasî partilerin kapatılması koşullarını zorlalaştıracağı varsayımına dayanmaktadır.
KENDİLERİNİ KURTARMAK İÇİN AF KANUNU ÇIKARMA GİRİŞİMİ
Ültanır: Hocam, bu davayı engelleyecek bir anayasa değişikliği, aslında demokratik rejimin Cumhuriyetimizin temel ilkeleri çerçevesinde işlerliğini ortadan kaldırmak olacak. Rejimin hukuk mekanizmasına dönüştürülmüş bir supabı yok edilmek istendiği kanısındayım. Bir odak oluşmuşsa, burada önemli olan odağın olup olmadığı, buna da Yüce Mahkeme karar verecek, rejimin geleceği açısından hukukun işletilmesi ve gereğinin yapılması gerekmez mi?
Türk: Biraz önce söylediğim gibi, daha önce Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davalara bakarken, Siyasî Partiler Kanunu’nda yer alan “mihrak” / ”odak” tanımlarını iptal etti; kavramı kendi anlayışına göre belirledi ve ona göre karar verdi. Oysa, kapatılan partiler Kanun’un iptalden önceki hükümleri çerçevesinde faaliyette bulunmuştu. O sistemde kapatma davasından önce işleyecek bir ihtar mekanizması vardı. Bu, siyasî partiler için önemli bir güvenceydi. Ama Anayasa Mahkemesi, Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesindeki düzenlemeyi iptal etti. Ondan sonra da sözü geçen partileri kapattı. Şimdi ters yönden benzeri bir durum var. Açılan davanın sonucu, daha sonra çıkarılacak bir kanunla davalı parti lehine etkilenecek. Bu, siyasî etik bakımından, iktidar partisinin kendisi için çıkardığı bir “af kanunu” niteliğinde olacaktır. O bakımdan, siyasi etik yönünden mutlaka çok eleştirilecektir.
Ültanır: Hocam, hukuk devletinde hukuki etiği çiğnemek yakışık alır mı?
Türk: Tabiî, hukuk etiği yönünden de doğru değil.
AKP’NİN KAPATMA DAVASINI ETKİLEMEKSİZİN, ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİNDE DÜZENLEME GEREKİR Mİ?
Ültanır: Peki Hocam, siyaset de hukuk da statik olamazlar, dinamik süreçte gelişmeye gereksinim gösterirler. Bu dava mevcut hukuk kuralları içerisinde sonuca bağlanmalı, ama Anayasamızın parti kapatmaya ilişkin 68. ve 69. maddeleri de hep tartışılacak. Sizce geleceğe yönelik olarak parti kapatmaya ya da cezalandırmaya ilişkin Anayasa hükümlerinde bir değişiklik gerekir mi, böyle bir değişiklik gerekiyorsa neler önerebilirsiniz?
UYULACAK TEMEL İLKELER KORUNMALI
Türk: Siyasî partilerin kapatılması rejiminde bazı düzeltmeler yapılabilir. Nitekim, 2001 yılında Anayasa’da yaptığımız değişikliklerde siyasî partilerin kapatılmasını zorlaştıran hükümler getirdik. Sistemin dayandığı temel ilkeler korunmak kaydıyla, bazı düzeltmeler yapılabilir. Fakat Anayasa’nın 68. maddesinde yer alan, siyasî partilerin uymaları gereken temel ilkeler, özelikle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkeleri korunmalıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, bugün ciddî bir etnik bölücülük tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dinin siyasal araç olarak kullanılması ise, ülkemizde çok partili siyasal yaşamın pahalı faturası olmuştur. Bugün iktidar partisine yöneltilen suçlama da, aslında ülkemizi din temelinde bölünmeye götürebilecek birtakım eylemleri kapsamaktadır.
Ültanır: Aslında Hocam, din temelindeki bölünme etnik temelden de büyük bir tehlike değil mi?. Ben ona lâiklik temelinde diyorum, dergimizde de hep toplumumuzdaki lâik-antilâik çatlağından söz ediyoruz. Toplumu Türk-Kürt diye bölemezsiniz, karışmış ve kaynaşmış, ama lâik-antilâik, ya da halk diliyle yobaz-dinsiz diye kutuplaştırıp parçalayabilirsiniz. Tehlikenin büyüklüğü burada.
Türk: Tabiî, kesinlikle büyük tehlike. Aslında bunların hepsi, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehlikelerdir. Belki etnik temelde bölücülük, coğrafî bakımdan yurdumuzun belli bir bölgesiyle sınırlı, yurdumuzun özellikle belli bir bölgesinde yoğunlaşmış durumda. Ama din sömürüsü ya da genel olarak lâikliğe aykırı eylemler, Türkiye’nin her tarafını, 779.452 kilometrekarenin tamamını etkileyecek sonuçlar doğurur. O bakımdan 68. maddenin 4. fıkrasındaki ilkeler korunmalıdır.
MİLLETVEKİLLİĞİ SIFATININ DÜŞÜRÜLMESİ AĞIR BİR HÜKÜM
Hatta odak tanımı da korunabilir. Ama sonuçları bakımından milletvekilliği sıfatının düşürülmesi ağır bir yaptırımdır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin görüşü de bu yöndedir. Eski DEP milletvekillerinin, Nazlı Ilıcak ve Merve Kavakçı’nın yaptığı başvuruları üzerine verdiği kararlar bu yöndedir. Halkın seçtiği milletvekillerinin bu sıfatının düşürülmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1. Protokol’ün 3. maddesine aykırı görülmüştür. Bu ağır yaptırım, tamamıyla kaldırılabilir.
ÖLÇÜLÜLÜK İLKESİYLE SİYASİ YASAK SÜRESİNİN BELİRLENMESİ
İkinci olarak siyasî faaliyet yasağı, yani başka bir partinin üyesi, yöneticisi, denetçisi ve adayı olamama yaptırımı üzerinde durulabilir. Bu konudaki 5 yıllık yasak süresi uzundur. Bunu 4, hatta 3 yıla indirebiliriz. Daha makul bir çizgi olabilir. Çünkü temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda Anayasa’mızda 2001 yılında yaptığımız değişiklikler arasında önemli bir ilke var. Bu, Anayasa’nın 13. maddesinde ifadesini bulan “ölçülülük” ilkesidir. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, “demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
Siyasî partilerin kapatılması, “demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gerekleri” bakımından değerlendirildiği takdirde sağlıklı bir sonuca varılabilir. Bu çerçevede ölçülülük ilkesi bakımından 5 yıl yerine 3 yıllık bir siyasî yasak daha uygundur.
Ültanır: Seçim dönemi düşünüldüğü için 5 yıl konuldu herhalde.
Türk: Tabiî, 1982 Anayasası 5 yıllık yasama dönemi öngörmüştü. Fakat 5 yıllık yasak, 21 Ekim 2007 günü yapılan halkoylamasıyla kabul edilen Anayasa değişikliğiyle yasama döneminin 5 yıldan 4 yıla indirilmesiyle anlamını kaybetmiştir. Onunla bir bağlantı kurulabilir ve yasak süresi, 4, hatta 3 yıla indirilebilir.
Ültanır: Kanun koyucunun amacı herhalde seçim dönemini geçirttirmek.
Türk: Tabiî, zaten siyasî partiler, kapatma nedeniyle yasaklı kişileri aday gösteremiyor: Ama bu kişilerin bağımsız aday olmalarına engel yok.
Bu çerçeve içerisinde yeni bir düzenleme yapılabilir. Ama şunu unutmamak gerekir: Bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu iki büyük tehlike var. Bu tehlikeler, biraz önce sözünü ettiğimiz bölücülük ve dinsel temelde geriye gidiş, yani irticadır. Bu tehlikeler, maalesef henüz ortadan kalkmamıştır.
TÜRKİYE’DE PARTİ KAPATMALARI BÖLÜCÜLÜK VE LÂİKLİĞE AYKIRI FAALİYETLER NEDENİYLE
Türkiye’de 1961 Anayasası’ndan bu yana 25 parti kapatılmıştır. Bunlar arasında 12 parti bölücülük nedeniyle, 4 parti lâikliğe aykırı faaliyetler nedeniyle, 1 parti hem bölücülük, hem lâikliğe aykırı faaliyet nedeniyle kapatılmıştır. Geri kalan 8 parti, daha çok Siyasi Partiler Kanunu’nun ve mevzuatın öngördüğü gerekleri yerine getirmemekten dolayı, örneğin organlarının kalmaması veya oluşmaması gibi nedenlerden kapatılmıştır. Demek ki, ideoloji bakımından önemli olan bölücülük ve lâikliğe aykırı faaliyetlerdir.
Türkiye’de maalesef bu parti kapatmalarından da anlaşılacağı gibi, her iki tehlike de önemini korumaktadır. Dolayısıyla bu tehlikeleri önlemeye yönelik ilkeleri kaldıramayız. Bunların kaldırılması doğru olmaz. Hiç kimse, velev ki bir siyasî parti bünyesi içerisinde olsun, bu tür faaliyetleri yapamamalıdır. O bakımdan yapılacak düzenlemelerde mutlaka bölücülük yapan veya lâikliğe aykırı faaliyette bulunan partilerin kapatılması, bir yaptırım olarak kalmalıdır. Ama sonuçları bakımından milletvekilliği sıfatının düşmesiyle ilgili hükmün kaldırılması ve siyasî yasak döneminin de daha makul bir süre olarak 4, hatta 3 yıla indirilmesi uygun olur. Yapılacak değişikliklerin sınırları böyle görülebilir.
AKP’YE YABANCI DESTEĞİ VE ALMANYA’NIN TUTUMU
Ültanır: Sayın Hocam, çok güzel önerdiniz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekası için bölücülük ve lâikliğe aykırı faaliyetlerin kapanma nedeni olarak kalması hayati öneme sahip bir konu. Ben şimdi ilgili bir diğer konuya değinmenizi isteyeceğim. İktidar sıkıştığı zaman yabancı devlet adamlarının görüşlerinin arkasına sığınıyor. Türkiye’ye gelen Yunan Dışişleri Bakanı, kendisini hiç ilgilendirmediği halde türbanı savunuyor. Estonya Başbakanı, düne kadar ülkesi Sovyetlerin bir parçası iken, yani Türkiye kadar demokrasi deneyimi yokken, kapatma davasına ilişkin olarak “Çözüm yeri parlamentodur” diye Türkiye’de demeç veriyor veya verdirtiliyor. Başka örnekler de var, ama yer vermeme gerek yok.
Bunları önemsemiyorum, ancak bir de Almanya’nın bu kapatma davasına karşı çıkışı var. Onu önemsiyorum, çünkü hükümet açıklaması şeklinde bir karşı çıkış bu. Siz de konuşmanızın başında söylediniz. Almanya’nın Anayasası’nda parti kapatma var. Weimar Anayasası’ndan gelen bir hüküm değil herhalde. Başlarına bela gelmesin diye o zaman Nazi partisini dışlayıp kapatırlardı belki. Kapatamadılar, dünyaya en büyük savaşı yaşattılar.
Türk: Weimar Anayasası değil. Almanya’da bugün yürürlükte olan “Temel Kanun” (Anayasa)’dan söz ediyoruz.
Ültanır: Tabii buna 1949 Anayasası ile Nazizime karşı yer verildi.
Türk: Alman Anayasası, kapatma konusunda şu hükme yer veriyor: “Amaçları ve üyelerinin davranışları itibariyle özgürlükçü demokratik düzeni yıkmaya, ortadan kaldırmaya yönelik partiler Anayasa Mahkemesi’nce Anayasaya aykırı ilân edilebilir”. Bu “Anayasaya aykırı ilân etme”, siyasi parti kapatmanın bir başka adı. Almancası da diyebiliriz. Orada bu konunun ayrıntıları, Alman Siyasî Partiler Kanunu ile Federal Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir.
Nasıl bizde de konu, Anayasa’nın 68., 69. ve 84. maddeleri ile Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’da düzenlenmiş ise; orada da anılan kanunlarda düzenlenmiştir. Hatta Almanlar, bir bakıma bizden daha katı davranmışlar. Çünkü kapatılan partinin yedek kuruluşları, yan kuruluşları da kapatılıyor.
Ültanır: Sayın Hocam, Almanya’daki hukuki düzenlemenin ayrıntılarını bir yana koyarsak, ben sizin hukuk adamı dışında siyaset adamı olarak görüşünüzü almak istediğim konu şu: Alman Hükümeti’nin, “Türkiye’de Yargıtay Başsavcısının AKP’nin kapatılması istemiyle açtığı davayı anlaşılmaz bulduğunu ve bu kararı endişeyle karşıladığına” ilişkin açıklamasını, ben çok yersiz ve içişlerine karışma şeklinde buldum. Esas anlaşılmazlık Almanya’nın tutumunda. Almanya açısından Nazi tehlikesi özgürlükçü demokratik düzen için neyse, Türkiye için irtica da odur. Siz Almanya’nın bu tutumu için ne diyorsunuz?
Türk: Böyle bir eleştiri, siyasî etik bakımından doğru değildir. Çünkü biraz önce değindiğimiz gibi Alman mevzuatı, başta Alman Anayasası, Alman Siyasi Partiler Kanunu ve Federal Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun da, siyasî partilerin yasaklanmasına ilişkin hükümlere yer vermektedir. Özgürlükçü demokratik düzeni yıkmaya veya ortadan kaldırmaya yönelik bir parti Anayasa’ya aykırı ilân edilebilir. Bu, o partinin kapatılması demek.
Fakat şunu da eklemeliyiz: Almanya’da şimdiye kadar Nazi döneminden kalma iki siyasî oluşum ile Komünist Partisi 1956’da kapatılmıştı. Alman Anayasa Mahkemesi’nin ünlü kapatma kararı bu sonuncusu ile ilgilidir. 1956’dan bu yana Almanya’da parti kapatma olmadı. İtalya’da faşist bir parti kapatılmıştır. Yine Avrupa Birliği ülkelerinden İspanya’da ayrılıkçı Bask örgütünü destekleyen parti (Herri Batasuna) kapatıldı.
TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI VE DEMOKRATİK REJİMİN KENDİSİNİ SAVUNMA HAKKI
Bizde çok sık kullanılan bir söz vardır: “Böyle bir şey dünyanın başka hiçbir yerinde yok”. Türkiye’nin koşulları da, dünyanın başka hiçbir ülkesinde yok. Türkiye, coğrafî bakımdan çok stratejik önemi haiz bir yerdedir. Çevremizdeki ülkelerin hepsi ile dostane ilişkiler içinde yaşamak istiyoruz; ama hepsinin tutumu ve niyetleri aynı yönde değildir. Türkiye, Ortadoğu’da çok duyarlı bir denge üzerinde bulunmaktadır. Çok kritik bir jeopolitik konumdadır. Demokratik rejimin de kendisini savunma hakkı vardır. Demokratik rejimin devam edebilmesi, onun korunmasına bağlıdır. Demokratik rejim, eli kolu bağlı bir rejim değildir. O bakımdan demokratik rejim kendisini koruyucu tedbirleri de alabilen bir rejimdir. Olayı bu çerçeve içerisinde görmek gerekir.
Almanya’da 1956’dan beri başka parti yasaklanmamasının, kapatılmamasının bir nedeni, her hâlde kimsenin orada “Almanya’yı yeniden bölelim, ikiye ayıralım ya da Almanya’yı İncil’e göre yönetelim” biçiminde bir düşünceyi savunmamasındandır. Tersine Federal Almanya, 2000’li yıllara girerken Doğu Almanya ile birleşti. Onlarda bölünme değil; tam tersine birleşme yönünde çalışmalar vardı. Türkiye’de ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri görmezlikten gelemeyiz. Siyasî partiler rejimi de buna uygun olarak düzenlenmelidir. Demokrasi çok güzel bir rejim. Ama bu demokrasi, sürekli demokrasi olmalıdır.
TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ REJİMİN FATURASI: DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİ
Türkiye Devletinin en önemli özelliği, “lâik Cumhuriyet” olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu, dinî hurafelerin devlet yönetimine egemen olması yüzünden çökmüştür. Türkiye’de de çok partili rejimin pahalı bir faturası var. O da dinin siyasete alet edilmesidir. Maalesef bu, çok partili hayata geçildikten sonra, özellikle 1950’lerden itibaren tırmandırılmış ve bugünkü duruma gelmiştir.
Millî görüş çizgisindeki partilerin hepsi, lâikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle kapatılmıştır. Onların bundan kendileri için bir ders çıkarmaları gerekir. Bu ülkedeki lâik düzene uygun hareket etmek, devleti lâik kurallar çerçevesinde yönetmek o kadar zor bir şey mi?
TÜRKİYE BUGÜNKÜ KAOTİK ORTAMDAN HUKUKA SAYGI İÇİNDE ÇIKABİLİR
Ültanır: Sayın Hocam, son olarak çok kısa biçimde bir konuya daha değinmenizi rica ediyorum. Şimdi Türkiye bir kaotik ortam içinde. Bir taraftan iktidar partisinin kapatılması davası var. Bir taraftan da buna karşı olarak sürdürülen, ihtilal dönemine özgü yöntemlerle savcılık ve polis tarafından yürütülen gözaltına almalar, tutuklamalarla iktidara karşı darbe oluşumu iması yaratılmaya çalışılan, yayın yasağı konan, iddianamesi bulunmayan bir Ergenekon soruşturması var. Geçmiş dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, şimdiki Onursal Başsavcı bunları da “Anayasa’ya aykırı soruşturmalar” diye tanımlıyor.
Şimdi hem hukuk adamı, hem siyaset ve devlet adamı kişiliğinizle yanıtlamanızı istediğim sorum şu:Türkiye baş aşağı bir yere çarpmak üzere mi gidiyor? İnşallah büyük bir şeye çarpmayız temennileri de söyleniyor. Ne oluyor? Ortamı çok karamsar görmek için nedenler var mı?
Türk: Ben hiçbir zaman karamsar bir kişi değilim. Hep iyimserim. Ama bu iyimserliğim, tehlikeleri görmeme engel değil. Benim yaşım 73. Şöyle bir geçmişe baktığımız zaman Türkiye hep kritik dönemlerden geçti. Zaman zaman rahatladık; zaman zaman çok kritik dönemlerden geçtik. Örneğin İkinci Dünya Savaşı bitti; Türkiye, 1945’te Sovyetler Birliği’nin toprak istekleriyle karşılaştı. Ondan sonra Türkiye, 27 Mayıs 1960 İhtilâlini yaşadı. 12 Mart 1971 Askerî Müdahalesi, 12 Eylül 1980 Askerî Müdahalesi. Böyle her 10 yılda bir askerî müdahalenin olduğu bir dönem yaşadık. Ama yine de demokratik yaşamı sürdürüyoruz. 1945’den bu yana içinde bulunduğumuz demokratik rejim, en uzun, en kararlı dönemdir. Bunun değerini çok iyi bilmemiz gerekir. Herkesin buna sahip çıkması gerekir.
Devletin varlığı, “asgarî müşterekler”de, yani hepimizin birleşebileceği temel ilkelerde ortak düşünce ve ortak hareket tarzına bağlıdır. Başka türlü bu rejimi yürütemeyiz. Bu rejimi yürütmek, sadece Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görevi değil; herkesin görevi, hepimizin görevidir.
Ültanır: Yani, bugünkü kaotik ortamdan çıkmak, demokrasiye bağlılık ve hukuka saygı içinde olabilir demek istiyorsunuz değil mi?
Türk: Tabiî, elbette.
Ültanır: Oysa, herkes kendine göre hukuk istediği için genelde hukukun çok eleştirildiği ve Anayasa’nın törpülenmek istendiği bir ortamdayız. Bu tabii endişe verici.
BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA VE BELKİ DE HUKUK DEVLETİNDE HİÇ TEKLİF EDİLEMEYECEK OLAN BİR DEĞİŞİKLİK İSTEĞİ
Türk: Gündemdeki olayda bardağı taşıran damla, Anayasa’da yapılan son değişikliklerdir. Türbanın, başörtüsünün üniversitelere serbestçe girmesine olanak sağlamak amacıyla yapılan Anayasa değişikliği bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu değişiklik, amacı itibariyle Cumhuriyetin Anayasa’da yer alan değişmez niteliklerinden lâiklik ilkesine aykırıdır. O bakımdan bu değişiklik, bir dizi olay sonrasında bardağı taşıran son damla olmuştur.
Şimdi de Anayasa’da yapılmak istenen değişiklikler, yani partilerin kapatılma rejimine ilişkin değişiklikler, açılmış bulunan bir davayı etkilemeye yönelik olduğu ölçüde siyasî etikle bağdaşmaz. Anlaşıldığı kadarıyla bu değişiklikler, AKP hakkındaki davayı durdurmak, engellemek, zorlaştırmak amacıyla yapılacak. Bu, hukuk devleti ilkesine aykırı olur. Anayasa Mahkemesi’nce hiç teklif edilemeyecek bir değişiklik olduğu sonucuna varılabilir.
ANAYASA’DA YAPILACAK PARTİ KAPATMA DEĞİŞİKLİĞİ, GENİŞ MUTABAKATLA OLMALI VE AKP DAVASINDAN SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMELİ
1961 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi, çeşitli Anayasa değişikliklerini hukuk devleti ilkesine aykırı görerek iptal etmişti. Bu değişiklikler, teklif edilemezlik kuralı işletilerek iptal edilmişti. Bugün de hukuk devleti ilkesine aykırı bir değişiklik, Anayasa’nın değiştirilemez niteliklerine aykırı olur. Dolayısıyla şimdi yapılması düşünülen değişikliklerin de hukuk devleti ilkesini zedeleyici olmak bakımından teklif edilemezlik kuralına göre iptali gündeme gelebilir.
O nedenle bu konuda olabildiğince geniş bir mutabakat aramakta yarar var. Belki de böyle bir değişiklik yapılırsa, görülmekte olan dava sonucuna kadar bu değişikliğin yürürlüğe girmeyeceği de bir ilke olarak benimsenebilir. O zaman yapılan düzenlemenin gerçekten objektif bir düzenleme olduğu sonucuna varılabilir.
Ültanır: Sayın Hocam, bu sonucunuz çok önemli. İyi niyetle yapılacak bir değişiklikse, yürürlüğe girmesi AKP davasından sonraya ertelenmeli görüşünüze katılmamak mümkün değil. Şimdiye kadar bu konuda ortaya atılmış en tutarlı ve rasyonel görüş olarak da görüyorum. Bakalım zaman bize ne gösterecek?
Açıklamalarınız ve bu güzel sohbet için dergim ve şahsım adına teşekkürlerimi sunuyorum.
Türk: Ben de teşekkür ederim.
Röportaj: Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
Fotoğraflar: Cenk MUTLU
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
