PANEL - Türkiye’nin Petrol Arama Politikası ve Stratejisi Var mı? 2008’de Beklenen Arama Faaliyetleri ve Hedefler Nelerdir?
Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır: Değerli konuklarımız, panelist olma teklifimizi kabul ederek, davetimize geldiğiniz için çok teşekkür ediyoruz, bizleri mutlu ettiniz. Türkiye’nin petrol arama politikasını tartışalım istiyoruz. Halen Petrol Kanunu diyoruz, petrol diyoruz, ama bizim burada “petrol” ifademiz, sizlerin çok iyi bildiği gibi, aynı orijinli olan doğalgazı da içeriyor. Bilimsel ve teknik deyişiyle hem petrol ve hem de doğalgazı kimyasal yapısıyla tanımlayan “hidrokarbon” kelimesini kullanacak olursak, Türkiye’nin hidrokarbon arama politikasını tartışacağız. Ayrıca, artık üçüncü ayına geldiğimiz 2008 yılında, şirketlerinizin hedeflerini, planladıkları arama çalışmalarını panelimiz kapsamında kamuoyuna duyuralım istiyoruz. İzninizle önce konunun genel çerçevesinde okurlarımız için hazırladığımız bir sunumumuz var, ondan sonra görüşlerinizi alacağım.
TÜRKİYE PETROLDE SIFIRDAN BAŞLAYAN BİR ÜLKEDİR
Bu panelde ülkemizde petrol aramalarının tarihçesini tartışacak değiliz. Ancak panelimizi açarken, tarihi sürece politika açısından çok kısa değinerek, bugüne gelmek ve tartışmayı o noktada başlatmak istiyorum. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti dünyada yerini alırken, Musul sorunu İngilizlerin baskısıyla Lozan’da çözümlenemediğinden, o gün için Türkiye’nin petrol alanları belirsizliğini koruyordu. 1926 yılında Ankara Antlaşması’yla, ama Irak petrol gelirlerinin yüzde 10’u Türkiye’ye bırakılmak koşuluyla, Musul Irak’a bırakılınca ve o günkü bilgilerle petrollü ve petrolsüz alanları ayıran sınır Güneydoğu’ya çizilince, Türkiye Cumhuriyeti için petrol arama konusu, bence bir Cumhuriyet projesi oluyordu. Çünkü, o dönemde Türkiye petrol tüketiminin tamamını ithalatla karşılamak zorunda kalmış bir ülkeydi.
DEVLETÇİLİK DÖNEMİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin petrol arama projesinin içeriğinde, 1926-1954 dönemini ve 1954’den sonraki dönemi politikalar bakımından ayırmak gerekir. 1933 yılında çıkarılan 2189 sayılı Altın ve Petrol Arama ve İşletme İdareleri Teşkilatına Dair Kanun ile bu alanda devletçi politika izlenmeye başlamıştır. 1935 yılında politikada değişiklik yapılmaksızın bu iş, o yıl 2804 sayılı Kanun’la kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’ne (MTA) bırakılmıştır. Ekonomik değeri olan ilk petrol ise 1948’de MTA tarafından Raman’da bulunmuştur.
YABANCI SERMAYEYE VE ÖZEL SEKTÖRE AÇILIŞ
1954 yılı Türkiye Cumhuriyeti’nde petrol arama ve üretiminde köklü değişikliğin yapıldığı yıl olarak tarihe geçerken, 6326 sayılı Petrol Kanunu ile kamunun yanısıra, yabancı sermayenin özel sektör eliyle petrol arama ve üretimine girmesine imkân tanınmıştır. Peşi sıra çıkarılan 6327 sayılı Kanun’la da Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kurularak, devlet adına arama ve üretim TPAO’ya devredilmiştir.
Hep söyleyegeldiğimiz gibi, 6326 sayılı Petrol Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin örnek ve yararlı kanunlarından biridir, ama devletçi kesimle, liberal kesim arasında daima tartışma konusu olmayı bugüne kadar sürdürmüştür. Hiç de öyle olmamasına karşın, petrolün yabancılara peşkeş çekildiğini iddia eden devletçi görüş ile karşı liberal görüşün iktidar hakimiyetine bağlı olarak, 6326 sayılı Petrol Kanunu çoğu zaman maalesef budanmış, birkaç kez de teşvikleri yenilenmiştir.
MİLENYUMA ADIM ATARKEN 77 YILIN KUYU MUHASEBESİ
Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerinden yararlanarak çıkardığımız şu birkaç veri, uygulanan politikaların sonucunu göstermek için yeterlidir. 1934-55 yılları arasında 40 tanesi arama kuyusu olmak üzere toplam (arama+tespit+üretim vs) 95 adet kuyu açılarak 100 km sondaj yapılabilmişken, 1956-2000 yılları arasında 1058’i arama kuyusu olmak üzere, toplam 2854 kuyu açılarak 5760 km sondaj yapılmıştır. 1956-2000 döneminin büyük payı ise, 808 arama kuyusu, 2199 adet toplam kuyu ve 4315 km sondajla, 1956-88 arası yıllara aittir. Bu yıllarda açılmış üretim kuyularının sayısı 980 adettir.
SIFIRDAN YARIYA ULAŞMA BAŞARISINA DARBE
Türkiye Cumhuriyeti yerli petrol üretimine sıfırdan başlamıştı, ama arama ile artırılan üretim sonucunda, 1955 yılında 179 bin ton olan yerli petrol üretimi, 1965’de 1533 bin tona çıkıyordu. Bu üretimin 701 bin tonunu TPAO gerçekleştirirken, özel şirketlerin üretimi 832 bin tona ulaşmıştı. 1969 yılında üretim, 1133 bin tonu TPAO’ya ve 2490 bin tonu özel şirketlere ait olmak üzere toplam 3623 bin tona çıkarak pik yapıyordu. 1969 yılında Türkiye’nin petrol tüketimi 7256 bin ton olup, tüketimin yarısı (yüzde 49.9) yerli üretimle karşılanır duruma gelmişti.
O yıllarda Türkiye, petrol arama ve üretiminde yabancı sermayeyle başarıyı yakalamıştı, ama yabancı şirketleri petrol kartelleri ve tröstleri olarak gören devletçi kesim, onların Türkiye’den kovulmalarını, ellerindeki kuyuların millileştirilmesini istiyor, milli petrol savaşımını başlatılıyordu. Bu mücadele 1973 yılında 6326 sayılı kanunun değişikliği ile sonuçlanacak, kanunun amacından, “Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının özel teşebbüs eli ve yatırımlarıyla..” cümleciği çıkarılarak, yerine, “Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının Milli menfaatlere uygun olarak…” cümleciği konulacaktır. Bu yeni tanımlanan amaca göre de, yabancı sermayeye ve özel sektöre tanınan haklara kısıtlamalar getirilecektir. Peki, yapıldı da ne oldu? Sonuç hemen görülüyordu, arama çalışmaları azalıyor, yerli petrol üretimi 1980 yılında 2330 bin tona düşüyordu. Buna karşın 1980 yılında Türkiye’nin petrol tüketimi 15.440 bin tona çıktığından, artık tüketimin yarısı değil, yüzde 15’i yerli üretimle karşılanabilir olmuştu.
BİR ÇIKIŞ VE 2-3 MİLYON TON BANDINDA TAHTEREVALLİ ÜRETİM
Türkiye, başka ülkelerin de rekabeti ile petrol şirketleri için çekici bir ülke olmaktan maalesef hızla uzaklaşırken, 1983 yılında 2808 sayılı Kanun ile yeni teşvikler getirilmiş olsa da, bundan sonraki arama ve üretim artışı yerli ve yabancı özel şirketler yerine, ancak TPAO’nun faaliyetlerinin gelişmesiyle olabilecekti. 1984 yılında 2086 bin tona kadar gerilemiş olan yerli üretim, 1990 yılında 3716 bin tona çıkarak 21 yıl önceki düzeyini yeniden yakalarken, 2650 bin tonu TPAO tarafından üretiliyordu. 1991 yılında TPAO’nun üretimi 3300 bin tona sıçrarken, yerli üretim toplamı 4451 bin ton oluyordu.
Sonrasında TPAO’ya bağlı olarak toplam üretim azalacak ve 2001 yılında TPAO üretimi 1648 bin tona, toplam üretim 2551 bin tona gerileyecekti. TPAO’nun 2000 öncesi ve başlarındaki arama ve üretim düşüşünde temel etken, kendisine ayrılan ödeneklerin yetersizliği ve bütçe kısıtlamasıydı.
2000 SONRASI ARAMA VE ÜRETİM
1991- 2004 yılları arasında Türkiye’de her yıl açılan arama kuyusu sayısı 30’un altında kalmış, hatta bazı yılarda 20’nin altına düşmüş 11 adette kaldığı yıllar görülmüştür. 2003’de 23 olan arama kuyusu sayısı 2004’de 28, 2005’de 57 ve 2006’da 47 olmuştur. Tespit ve üretim kuyuları ile yıl içinde açılan toplam kuyu sayısı ise 2003’de 60, 2004’de 65, 2005’de 89 ve 2006’da 97 adettir. 2003-2006 periyodunda toplam metraj 80-130 bin km arasında değişmiş olup, 1989-1993 dönemindeki metraj düzeylerinin altında kalınmıştır.
Yerli petrol üretimi de, iki küsur milyon tonlarda tahterevalli süreçle devam etmiştir. 2002 yılında 2412 bin ton olan yerli petrol üretimi, 2003’de 2375 bin tona iniyordu. Bu üretimin 875 bin tonunu özel şirketler, 1500 bin tonunu TPAO gerçekleştiriyordu. Yerli petrol üretimi 2004 yılında 2275 bin ton, 2005 yılında 2281 bin ton ve 2006 yılında 2175 bin ton oluyordu. TPAO’nun Türkiye’deki üretimi de 1400 küsur bin tonlarda, ama 1500 bin tonun altında gerçekleşiyordu.
Petrol İşleri Genel Müdürlüğü istatistiklerinden farklı olarak, TPAO’nun 2006 yılı faaliyet raporunda 777 adet kuyudan 1.535.009 ton petrol üretimi yaptığı kaydedilmektedir. 2006 yılında TPAO’nun yerli doğalgaz üretimi de 412.615.946 standart metreküp olmuştur.
Türkiye’de 2006 yılında üretilen 2.175.668 ton petrol, o yıl Türkiye’nin 28.5 milyon tonluk petrol tüketiminin yüzde 7.7’sini karşılamıştır. Yine 2006 yılında Türkiye’de üretilen 906.587.974 standart metreküp doğalgaz ise, o yıl Türkiye’nin 30.7 milyar standart metreküp olan gaz tüketiminin yüzde 2.9’unu karşılayabilmiştir.
ARAMADA TPAO ATILIMI
21’inci yüzyılın ilk 10 yıllık döneminin sonuna yaklaşılırken, 2000 öncesinde ödenek ve bütçe yetersizliğinden faaliyetlerini sınırlandırmak zorunda kalan TPAO’nun, 1990’lı yıllarda başlamış olan yurtdışı faaliyetlerinin artık önemli gelir sağlayarak, kurumu aramalarda atılım yapabilecek seviyeye getirdiği görülmektedir. Artık,TPAO’nun yurtdışı projelerdeki üretimlerden aldığı payın yerli üretimini geçtiği, bunun da TPAO’ya ciddi bir gelir sağladığı, resmi raporlarda açıklanmaktadır.
Örnek olarak, TPAO’nun önemli gelir kaynakları arasında yer alan Azerbaycan’daki ortaklıklarına şöyle bir bakacak olursak; Azeri-Çıraklı-Güneşli projesinde yüzde 6,75, Şahdeniz projesinde yüzde 9, Alov projesinde yüzde 10 payının yanısıra, BTC Petrol Boru Hattı gelirleri içinde de yüzde 6,53’lik payı bulunmaktadır.
TPAO’nun yabancı şirketlerle paylaşım anlaşması kapsamında, ortak aramalara girişip her şeyi onlardan beklediği dönem gerilerde kalmakta, artık kendi olanakları ile sadece karasal alanlarda (on-shore) değil, denizsel alanlarda da (off-shore) büyük projelere girişebilecek potansiyele kavuşması söz konusudur. 2005 ve sonrasında açılan kuyu sayısındaki artışlar da bu umut verici gelişmenin sonucudur.
YABANCI SERMAYE VE ÖZEL SEKTÖR AYAĞI DA GELİŞTİRİLMELİ
Ancak, Türkiye’nin petrol sorununun çözümü yalnız TPAO’dan beklenemez ve yalnızca TPAO’ya bırakılamaz. Çok güzel bir atasözümüz var; “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” diye. Petrol ve doğalgaz gibi stratejik bir sektörde, elbette devletin kamu sermayeli bir kuruluşu olacaktır, ama onun yanısıra güçlü bir özel kesimin de yer alması gerekir. Petrol sektöründeki özel kesim yerli sermayeden çok yabancı sermayeye dayanacaktır. Son yıllarda yerli sermayenin bu alana gösterdiği ilgi sevindirici olsa da, yabancı sermayenin ilgisi önemlidir.
Dünya petrol sektöründe yedi kız kardeşlerin kızları ve kız torunları, sadece sermaye değil, bu alandaki teknolojinin sahipleridirler. 1954-55 yıllarındaki atmosfer tekrar yaratılarak, sektörümüze onlar çekilebildiği ölçüde, arama ve üretim canlanacaktır. Yabancı şirketleri sömürü araçları gibi gören ve gösteren politik zihniyete prim vermek, Türkiye’yi bir kez daha çıkmaza sürükler.
Yabancı sermayenin ve özel sektörün zincirlerini kırarak önünün açılması, 6326 sayılı Petrol Kanunu’nun 1954 heyecanıyla yenilenmesini, ama bilinçlenmiş olarak sağlıklı model kapsamında işlerliği sağlanacak, ciddi üretim teşvikleri içeren yeni bir yapıya kavuşmasını gerektirmektedir. Bunun için çalışmalar 2000 öncesinde, 6326 sayılı Kanun’un geniş ölçüde yenilenmesi amacıyla başlatıldı, sonra kanunda toptan değişikliğe yönelindi. 2002 Kasım’ında AK Parti iktidara geldiği zaman, Petrol Piyasası Kanunu ve yenilenmiş Petrol Kanunu taslakları hazır bulunuyordu.
Petrol Kanunu’nu yenileme üzerinde yapılan çalışmalar; 6326’da olduğu gibi, “Devlet Hissesi (Royalty) ve Vergi” esaslı model bazında geliştirildi. Türkiye, petrolde haklı olarak devletçiliği reddettiğinden, zaten “Devlete Servis” modelinde bir kanun düşünülemezdi. Petrol varlığı da yeterince ispatlanamadığından, bugün dünyada çok moda olan “Kâr Petrolü” modeli de dikkate alınmadı. Bugün Türkiye’de Kâr Petrolü Sistemi’ni savunanlar görülüyor ve gerekçe olarak devletin daha kârlı çıkacağını söylüyorlar. Oysa, Türkiye’de devletin kazanmasından daha önemli olan, ulusal petrol kapanlarının bulunup hizmete sokulmasıdır.
Geçen yılın başında 17 Ocak 2007 tarihinde TBMM’nin kabul ettiği 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu bu bakımdan atılmış önemli adımdı, ama o günkü Cumhurbaşkanı Sayın Sezer’in olumsuz tutumu ve hiç de haklı olmayan gerekçeleri nedeniyle, dört maddesinin tekrar görüşülmek üzere Meclis’e iadesi sonucu, aksi söylense de maalesef fiilen kadük olmuştur. Sonuçta çıkaran iktidar tarafından yeterince sahiplenilmemiş bir tasarı olarak, hukuk çöplüğüne atılmış görünüyor.
Benzer akıbetle karşılaşan Nükleer Santraller Kanunu düzeltilip çıkartılırken, Türk Petrol Kanunu ilgili Komisyonun tozlu raflarında unutulmaya bırakıldı. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra 60’ıncı Hükümet’in üç aylık icraat programında yer almayan kanun, daha sonra 10 Ocak 2008 tarihinde ilan olunan 60’ıncı Hükümet Programı Eylem Planı içerisine de giremedi. Görünen o ki, bugünkü hükümetin Petrol Kanunu diye bir sorunu yok.
Dolayısıyla, politikanın resmi sınırlarını 6326 sayılı Kanun’un değişikliklerle ilkine göre çarpıtılmış şekli çizmeye devam ediyor. Bugünkü tartışma konumuz Türk Petrol Kanunu olmayacak, onu son kez 28 Kasım 2007 tarihli 11’inci sayımızdaki panelde geniş biçimde tartışmıştık.
PETROL ARAMA RUHSATLARINA BİR BAKIŞ
Panele giriş niteliğindeki bu açıklamamızı tamamlamadan son olarak petrol ruhsatlarında son duruma değinmek istiyorum. Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün internet sitesinde açıklandığına göre 43 şirket ve şirket ortaklıklarının elinde toplam 379 ruhsat bulunuyor, bu ruhsatlarla kapatılmış alan 33.218.256 hektar. Söz konusu ruhsatların 150 tanesi TPAO’ya ait, TPAO ruhsatlarının kapsadığı alan ise, kapatılmış toplam alanın yüzde 69’una karşılık gelen 22.820.854 hektar.
Ruhsat sahibi şirketlerin uyruğu Türkiye Cumhuriyeti’nden sonra alfabetik sıralamayla, ABD, Avustralya, Bahama, Hollanda, İngiltere, İsveç, İsviçre, Jersey, Kanada olarak yer almakta. TPAO’nun dışındaki diğer şirket ve şirket ortaklıklarının elinde ruhsatlarla kapatılan alanların büyüklüğü 40 bin hektar ile 980 bin hektar arasında değişmekte.
379 ruhsatın 52 tanesi (I) nolu petrol bölgesi Marmara’da, 48 tanesi (X) nolu petrol bölgesi Siirt yöresinde, 35 tanesi (XI) nolu petrol bölgesi Diyarbakır yöresinde, 32 tanesi Bolu merkezli (II) nolu petrol bölgesinde olup, geri kalan 14 bölgeden (V) nolu Kayseri bölgesinde verilmiş hiç petrol ruhsatı yokken, diğer bölgelerdeki ruhsat sayısı 4 ile 27 arasında değişmektedir.
PANELİMİZE DAVET OLUNUP DA KATILMAYANLARA BİR SÖZÜMÜZ VAR
Şimdi bu konuları siz panelistlerimizle tartışacağız. Burada gerek kamu kesimini ve gerekse özel kesimi temsil eden arkadaşlarımız var. Ancak, panelist olması için davetiye gönderdiğimiz kişi sayısı daha fazla idi. Davet ettiğimiz halde, davetimize olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap vermeyen Petrol İşleri Genel Müdür Sayın Erdal Gülderen’e, huzurunuzda panelimizden ve dolayısıyla dergimizden üzüntülerimi iletiyorum. Kendisi yine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan izin alamadığı için katılamamış olacak, ama böyle bir konuda Petrol İşleri Genel Müdürü’nün aramızda olmaması, bugünkü yönetimin politika ve strateji konusuna verdiği önemi de gösterir diye düşündüğümden üzüntülerimi bildiriyorum. Bakanlık, muhalif görüşleri dinlemeyi içine sindirebilmeli. Üstelik bu tür panellerde kamuoyunun bilinçlenmesi hedeflendiği için Bakanlık olsun, Petrol İşleri Genel Müdürlüğü olsun, bilgi sunmak mecburiyetlerinin bir kamu görevi olduğunu kendilerine hatırlatmak isterim.
Ayrıca, Zorlu Holding’e ait Petrogas ve Amity Oil şirketlerini temsilen Sayın Şahin Göndiken’i davet etmiştik, holdingde toplantıları olduğu için katılamayacaklarını belirttiler, gösterdikleri ilgiye teşekkür ediyoruz.
Çalık Enerji’den de Dr. Yaşar Kesgin’i davet ettik, fakat oradan da davetimize olumlu ya da olumsuz bir yanıt alamadık. Çalık Enerji, basında eleştirilen biçimde, bu eleştirilerde bildiğiniz gibi, kamu sektöründen ayrılan görevlilere özel sektörde çalışamama için getirilen yasak süresine uyulmaksızın TPAO Genel Müdürü’nün transferi konu alınıyordu. Biz burada o transfer konusunu tartışacak değildik, ama katılmadıkları için şimdi amacımızı ifade etmek durumundayız. Böylesine önemli transferi yapmış Çalık Enerji petrol politikası ve stratejisi için ne düşünüyor ve ne yapıyordu acaba? Bunun için davet etmiştik. Katılmamak kendi takdirleridir. Katılmamaları bizim için bir eksiklik oluşturmamaktadır.
PANELİSTLERİMİZ TARTIŞIYOR
Bu açıklamamızdan sonra şimdi sözü panelistlerimize bırakmak istiyorum. Acaba, değerli uzmanlarımız Türkiye’nin petrol arama ve yerli petrol üretimi konusundaki politikasını ve stratejisini nasıl değerlendiriyorlar? Çıkarılamayıp kadük olan Türk Petrol Kanunu Tasarısını bir yana koyarak, onunla sınır çizmeksizin, ondan bağımsız olarak konuyu tartışabiliriz. Tabii, böyle bir politika ve strateji var mıdır, yoksa yok mudur? Bu da tartışmalı bir konu. Varsa bunun kapsamı, içeriği, unsurları nelerdir? Panelimizin birinci etabında buna yanıt arayalım istiyorum.
Sözü önce, burada hiçbir şirket temsil etmeyen, bağımsız danışmanlık yapan Sezgin Bey’e vereceğim. Sezgin Bey, Türkiye’nin petrol arama politikası ve stratejisi üzerinde ne düşünüyorsunuz, görüşlerinizi alabilir miyiz?
TÜRKİYENİN PETROL STRATEJİSİ YOK
Dr. Sezgin Aytuna: Tabii böyle bir strateji olacaksa, onu önce hükümetin belirlemesi lazım, arkasından tabii ki TPAO’nun bir öncü olarak belirlemesi lazım. Ondan sonra özel sektör gelir. Benim bugüne kadar edindiğim intiba, böyle bir strateji yok. Hatta TPAO’nun satılması bile gündeme geldi ki, bence bu çok kötü bir şey. Bunun da stratejinin bir parçası olmaması lazım. Çünkü en kötü şey.
Dünyada her ülkenin, özellikle Batı ülkelerinin bir milli petrol şirketi var. Belki Amerika hariç, ama bütün Avrupa ülkelerinin hepsinin birer milli şirketi ve bu şirketlerinde 10 yıllık, 20 yıllık vadeli stratejik planları var. Bunlar bazen o kadar güçlü ki, bütün dünyadaki ülkelerin hükümetlerini bile değiştirebiliyorlar bildiğimiz kadarıyla. Onun için bence Türkiye’nin oturup, tabii kim uğraşacaksa, ama başta TPAO olması lazım, onun yanısıra özel sektör temsilcileri, Türkiye’nin stratejisini belirlemeleri lazım. Hem Türkiye içi için hem de Türkiye dışı için, ikisi ayrı.
Mesela bu strateji kapsamında; hangi ülkede, hangi aramayı, hangi şartlarla yaparız? Ne bileyim, işte Kuzey Irak burnumuzun dibinde ve burada korkunç bir petrol var. Tabii denizler asla ihmal edilmemeli. Biliyorsunuz, Türkiye’nin petrol ihtiyacı çok büyük ve son rakamlara göre bunun yüzde 95’i ithalle karşılanıyor. Bunun için ne yapmalıyız?
Şimdi Türkiye’nin şu andaki potansiyelini biliyoruz, hiç de aman aman denilebilecek şekilde değil. Bunu nasıl artırabiliriz. Artık, Türkiye’nin dışına çıkmak gerekli, bence çok geç bile kaldık. Yani, sadece Kazakistan’a Azerbaycan’a gitmek değil, nerede petrol varsa oralara TPAO’nun, özel sektörün gitmesi gerekir. Hükümetin de bunu teşviklerle ya da başka yöntemlerle bence açması lazım.
HÜKÜMETLERÜSTÜ BİR STRATEJİ GEREKİYOR
Türkiye’nin elinde o kadar değerli insanlar var ki, yani teknik olarak söylüyorum, özellikle ben TPAO’yu çok iyi tanıdığım ve yabancılarla iş yaptığım için, TPAO’nun elemanları Avrupa ve Amerika’dakilerden çok daha üstünler. Bunu her platformda söyleyebilirim. Elimizde potansiyel var, ama maalesef elimizde bir orkestra şefi yok. Bu orkestra şefi kim olacak? Onu tabii ki ben bilemem. Ama, hükümetlerüstü bir şey olması lazım. Hükümetlere göre strateji değişmemeli. Çünkü, her hükümet değişikliğinde biliyorsunuz adamlar değişiyor, o zaman politika da sil baştan oluyor. Burada politikadan kastım parti politikası olmayacak. Türkiye’nin ulusal politikası olacak.
Ültanır: Sezgin Bey, belki kağıt üzerine kaydedilmiş bir petrol politikası ve stratejisi yok, ama son 5-10 yıl içerisinde yapılan çalışmalarla kendiliğinden oluşmuş bir stratejiden söz edebilir miyiz. Öyle bir şey var mı?
Aytuna: O tabii ki var, ama bu çok şirketler bazında diyebilirim. Mesela, TPAO da benim bildiğim kadarıyla Kazakistan, Azerbaycan, Afrika ülkelerinde petrol arıyor. Bunun için tabii ki bir stratejisi var, ama bu diğer şirketlerle ne kadar koordineli, açıkçası bilmiyorum. Diğer şirketler derken de özel sektörden bahsediyorum.
Elimizde hakikaten önemli imkânlar var, Türkiye’de eleman bakımından sırf petrol olarak değil, mesela yurtdışında iş yapan inşaat sektörü özellikle, işte atıyorum GAMA, ENKA gibi müteahhitlik şirketleri, belki onlar da bir işbirliği yaparak bir strateji oluşturabilir, bilmiyorum belki de böyle bir stratejileri vardır, ama Türkiye’de bizim doğulu zihniyetimiz maalesef herkes kendi kutusunda. Hiç kimse bilgi paylaşımına gitmiyor. Avrupa’da, Amerika’da herkes birleşip bir şey yapmak istiyor. Biz şahsi işler yapmaya çalışıyoruz.
SABUN KÖPÜĞÜ GİBİ SAYISI ŞİŞEN YERLİ ARAMA ŞİRKETLERİ
Ültanır: Siz petrol şirketleriyle teması olan bir danışman olarak biliyorsunuz, Türkiye’de son birkaç yıl içerisinde aramaya giren yerli özel sektör şirketlerinin sayısında bir artış oldu. Çeşitli enerji şirketleri, daha önce elektrikle uğraşanlar gibi, elektriğe de tekstilden gelmişlerdi, şimdi arama lisansı kapatıyorlar. Şöyle bir baktığınızda kendi bünyelerine eleman transferi yapsalar da bilmedikleri bir alana giriyorlar. Üstelik petrol araması riskli bir olay. Peki, bu bir alıp-kapma fırsattan yararlanma beklentisi mi? Yoksa, bu acaba bilmediğimiz bir politikanın ya da stratejinin sonucu olarak görülebilir mi?
Aytuna: Bence hayır. Bence bu tamamen bir enflasyon. Şimdi petrol fiyatları çok arttı. Önüne gelen inşaat veya başka sektörlerdeki şirketler, ne bileyim, petrol ürünlerinin pazarlamasına bulaşmış insanlar, petrol arama ruhsatı sahibi olmak istiyor. Bu çok büyük hata. Bunun en büyük önleyici etkeni, bence yeni çıkacak Petrol Kanunu olacak. Eğer siz programı yapıp, bunun teminatını verirseniz, yani bu yükümlülükle karşı karşıya bıraktığınız anda, bunların hepsi ortadan kalkacaktır. Bugün herkes, önüne gelen petrol şirketi kurdu, olmaz. Soruyorlar, “Kaç tane jeoloğun var?” Cevap, “Yok”. Kaç tane petrol mühendisin var? Yok. Böyle petrol şirketi olunmaz.
Ültanır: 5574 sayılı tasarı yasalaşsa, getireceği arama yükümlülükleri, ciddi olmayanları caydıracak, bu sabun köpüğü şirketler ortadan kalkar demek istiyorsunuz. Bunu vurgulayalım.
Aytuna: Bence kalkar. Çünkü vermek zorunda oldukları programı yerine getiremeyecekler.
Ültanır: O zaman 5574 sayılı Kanun’un gündemden düşmesi, yasalaşmasının geciktirilmesi, acaba bu şirketlerin eseri mi?
Aytuna: Bence önemli ve kesin etkisi vardır. Çünkü, bizde özellikle bu devirdeki lobi faaliyetleri, karşı faaliyetler çok var.
Ültanır: Sezgin Bey, teşekkür ediyorum, şimdi Ahmet Bey’e söz vermek istiyorum. Ahmet Bey, siz şu anda milli şirket denilen TPAO’yu temsil ediyorsunuz. Yalnız ben şu milli kelimesine değinmek istiyorum.
TÜRKİYE’NİN ŞİRKETLERİ ARASINDA MİLLİ, GAYRİ-MİLLİ AYRIMI OLAMAZ
Bence TPAO kamu şirketi. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yasalarına göre kurulan şirketlerin tümü, yabancı şirketlerin Türkiye’deki temsilcileri olsalar bile, Türkiye’ye sermaye transferi yaparak yasal bazda yerli şirketleri kurdukları anda, onlar da en az TPAO kadar milli şirketlerdir. Milli, gayri-milli ayrımı geçmişteki milli petrol mücadelesini anımsatan yanlış ve hatalı bir kavram. Türkiye’nin çıkarına olmayan bir ayrımcılık getirir. O nedenle TPAO bir kamu şirketidir. Keşke ilk kuruluşunda düşünüldüğü gibi, sermayesinde ulusal bazı özel sektör kuruluşlarının da payı olsa. TPAO tartışmasız en büyük şirketimiz ve öyle de kalması gerekiyor.
Sezgin Bey, arama politikası ve stratejisinin TPAO önderliğinde, büyük ölçüde de TPAO tarafından belirlenmesi gerektiğini söyledi, ama bu politika ve strateji belirlenirken, özel sektörle fikir alışverişi yapmasını, koordinatörlük üstlenmesini istedi. Bu aslında başka platformlarda da çeşitli zamanlarda dile gelen haklı bir görüş. Şimdi sorun şu: Acaba TPAO kendi stratejisini kendi belirleyebiliyor mu?
Ahmet Bey, TPAO’nun arama politikası ve stratejisi, şirket bazında kendisinin ortaya koyduğu bir politika ve strateji mi, yoksa, hükümetler tarafından mı empoze ediliyor. Nedir bu politika? Ne gibi bir stratejisi var?
TÜRKİYE’NİN ASLINDA BİR ENERJİ POLİTİKASI YOK
Ahmet Faruk Öner: Evet, teşekkür ediyorum. Şimdi petrol politikasına geçmeden daha genel bir tanım olarak enerjiyi düşünecek olursak, Türkiye’nin enerji politikası var mı diye düşündüğümüz zaman, gerçekte böyle bir politikası yok. Belki kişiler, Odalar ve belli düzeylerde sürekli konuşulan bir politika var, ama böyle yazılı, kayıtlı bir politika söz konusu değil. Enerji bugün genel tanım artık, onun altında bugün için birçok alt başlıklar var. İşte kömüründen, petrolünden, doğalgazından alternatif enerjisine kadar uzanıyor ve dolayısıyla, bu genel politika olmadığı zaman, diğerlerinde de bir politikanın varlığından söz etmek, pek o kadar mümkün değil.
Buradan hemen, sorunuz olan, “Petrol politikası var mı?” konusuna geldiğimiz zaman, bu sorunun cevabı da aslında yukarıda ilk söylediğim cümlemde var. Biz bu politikayı geçmişte oluşturmaya çalışmışız, Türkiye Cumhuriyeti 1954’deki 6326 sayılı Petrol Kanunu ile aslında o tarihlerde oluşturmaya çalışmış. Zannediyorum, o kanun da bu politikanın oluşturulması için aslında önemli yazılı metindir diye düşünüyorum. Ancak, bu geçen süre zarfında, o zamanki politika bugün neredeyse yok olmaya yakın bir hale gelmiştir.
TÜRKİYE PETROLLERİNDEN POLİTİKA BEKLENTİSİ
Halbuki, beklenen nedir? O politikanın günün koşullarına göre, güncellenmiş, yenilenmiş, ve gelecek 10-20 yıla hitap edecek bir politika biçimine dönüşmesidir. Maalesef bu böyle olmadı. Kala kala, o zaman için oluşturulan, 6327 sayılı Türkiye Petrolleri’nin Kuruluş Kanunu ile Türkiye Petrolleri’ne verilmiş sayılan bu vazife, ki bu da dolaylı bir veriliştir, “Hadi, bu politikayı Türkiye Petrolleri oluştursun” denmiş gibi görünse de, zaman içinde bu bile gerçekleştirilememiştir.
Bugün herkesçe, Türkiye Petrolleri’nin bu politikayı oluşturması bekleniyor. Onun tarafından geliştirilmesi bekleniyor. Bir yerde bu doğru da olabilir. Ama, bir ülkenin enerji politikası dediğimiz zaman, bu bir “kurumun” oluşturacağı politika olamaz. Daima “devletin” enerji politikasından söz edilir. Onun altında da o ülkenin enerji politikası ile örtüşen kurumlar söz konusudur. Kurumlar ise bu politikanın oluşturulmasında destektir.
GELGİT İÇİNDE POLİTİKA VE TÜRKİYE PETROLLERİ’NİN ÖZGÜRLÜĞÜ
Bugün bir politikadan bahsediliyorsa ve de Türkiye Petrolleri bu politikanın neresinde diye düşünecek olursak, bu Türkiye Petrolleri’nin dile getirdiği, bir yerlerde zaman zaman konuştuğu, bazen o politikalardan geriye doğru gidildiği, bazen ilerlendiğinin söylendiği, sürekli bir gel-git içerisinde hareket eden bir politikadır aslında.
“Peki, bu politikada Türkiye Petrolleri ne kadar özgürdür?” derseniz, ben o konuda doğrusu çok da fazla özgür olduğunu düşünmüyorum. 1983 yılına kadar belki bu özgürlük kağıt üstünde vardı. Ama, ondan sonraki süreç için bu manada bir rahatlıktan bahsetmek pek mümkün değil diye düşünüyorum. Dolayısıyla, Türkiye Petrolleri bugün de bu politikaları oluşturuyor. Ben sayabilirim, hem yurtiçi, hem yurtdışı için bu politikalar sürekli olarak oluşturulur ve Türkiye Petrolleri’nin gündeminden hiçbir zaman düşmez.
GELECEĞE YÖNELİK POLİTİKALAR OLUŞTURMAK
Hepimiz pekala biliyoruz ki, bu politikalar hep konuşulur ve bundan sonra da konuşulmaya devam edecektir. Bana soracak olursanız, devlet düzeyinde bir enerji politikası olmalıdır. Bununla örtüşen biçimde de kurumların politikaları olacaktır. Burada TPAO’ya ulusal petrol şirketi olması münasebetiyle, ayrı bir görev daha düşüyor. O da, hem devletin enerji politikasıyla örtüşecek, onun hilafında bir şeyler yapmayacak, hem de kurumu geleceğe taşıyacak politikalar oluşturacak.
Zannediyorum bu politikalar aslında Türkiye Petrolleri’nde var. Ancak, etkin bir şekilde dönemsel olarak devam ettirildiğini veya sürdürülebilir bir politika olup olmadığını sorarsanız, buna o kadar rahat bir şekilde “evet” demek pek mümkün değil. Zaman zaman bu politikalar geride bırakılmıştır veya biraz baskılanmış olabilir, zaman zaman da birdenbire ön plana çıkmaya başlamıştır diye düşünüyorum.
TPAO POLİTİKALARININ ÖZEL SEKTÖRE YANSIMASI
Ültanır: Ahmet Bey, izninizle şunu sormak isterim. Türkiye’de TPAO’nun dışında arama yapan yerli ve yabancı özel şirketler, TPAO’nun ortaya koymuş olduğu arama politika ve stratejilerinden etkileniyorlar mı? Yani, onlar üzerinde bir etki oluşturuyor mu?
Öner: Biz aslında bu politikaları kendi içimizde oluştururken, bunu dikkate alıyoruz. Ama, bunu bütünüyle o piyasaya yansıtabiliyor muyuz? Zannetmiyorum yansıdığını, ama bu yansıma hiç de yok değil, yani sıfır mertebesinde değil. Hiç yansımıyor diyemeyiz. Kendiliğinden oluşan bir yansıma da var.
PETROL ŞİRKETİ ENERJİ ŞİRKETİDİR, AMA HER ENERJİ ŞİRKETİ PETROL ŞİRKETİ OLAMAZ
Türkiye’de tam bir petrol şirketinden bahsetmek pek mümkün değil. Yok açıkçası. Çoğu zaten “enerji şirketi” diye isimlendirilmiş durumda. Biliyorsunuz, bu son zamanlarda bir moda oldu. Her büyük holdingin altında, market içindeki bölümler gibi bir birim var, onun adı da enerji şirketi olarak görünüyor.
Aslında Batı’da petrol şirketleri ile enerji şirketleri özdeşleşmiş vaziyetteler. Yani, petrol şirketi olduğunuz zaman, “ben enerji şirketi olabilirim” sözünü rahatlıkla söyleyebiliyorsunuz. Ama, siz bir maden şirketiyseniz veya bir kömür şirketiyseniz, birdenbire enerji şirketi oluyorum diyemiyorsunuz. Birkaç fırın daha ekmek yemeniz gerekiyor.
Ültanır: Siz maden, kömür dediniz, ben ona elektriği de ekleyeyim. Bizdeki enerji şirketleri böyle. Dolayısıyla, bizdeki gibi enerji şirketleri petrol şirketiyim diyemezler o zaman değil mi?
Öner: Demeleri şu anda pek mümkün değil. Ama şunu arzu ediyoruz; bugün Türkiye’de hakikaten gerçek anlamda enerji şirketleri olmasını istiyoruz, bence olmalı. Ama, ondan önce petrol şirketleri de olmalı. Bunun sayısı da öyle bir-iki tane değil, daha fazla olmalı. Benim gönlümde yatan, Türkiye’de özel sektöre ait gerçek petrol şirketlerinin varlığı ve de bunların yurtdışına açılacak güçte olmasıdır.
Burada TPAO’ya düşen vazife nedir? Bana göre TPAO özel sektörün gücünün üzerinde olan, hatta bir miktar ülke menfaatlerinin söz konusu edilebildiği ölçekteki projelerde, biraz önce zikrettiğim özel sektörü de gerektiğinde yanına alarak büyük adımlar atmalıdır. Türkiye Petrolleri’ne bugün de, gelecekte de düşen görevin bu olduğunu düşünüyorum. Neden? Çünkü, arkasında devlet şirketi olmanın getirdiği finansal güç, politik güç ve etkinlik gücünden bahsediyorum, bu rolü çok iyi üstlenmesi gerekiyor.
Ültanır: Peki, Ahmet Bey teşekkür ediyorum. Şimdi yerli özel sektör şirketlerimize söz vereceğim.
Cem Bey, burada Aladdin Middle East’in temsilcisi olarak yer aldı, ama Başkan Yardımcısı olduğu Sayer Şirketler Grubu, çeşitli petrol ve enerji şirketlerinden oluşuyor. Cem Bey, petrol sektörünün değerli işadamlarından Sayın Oyman Sayer’in oğlu olarak çok genç yaşlarında bu sektörün içine girmiş, çalışma hayatını bu sektörde geliştirmiş, önemli bilgi birikimi bulunan, genç ve saygın işadamlarımızdan birisiniz, benim de zaman zaman fikir aldığım bir kişisiniz. Türkiye’nin petrol politikası ve stratejisine nasıl bakıyorsunuz?
Bir de size özel olarak sormak istediğim ek bir sorum olacak. Devlet bizim özel sektörümüze nasıl yaklaşıyor, petrol aramasını teşvik ediyor mu, ya da kendi haline mi bırakıyor? Yani daha açıkçası TPAO’ya öz evlat, özel sektöre üvey evlat muamelesi mi yapıyor, yoksa eşit mi davranıyor?
TPAO ÜVEY EVLAT
Cem Sayer: Teşekkür ediyorum. O zaman önce son sorunuzdan başlayayım. Ben aslında TPAO dahil bütün sektöre üvey evlat muamelesi yapıldığını düşünüyorum.
Yakın tarihimizde ülkemizin petrol politikası 6326 sayılı yasayla 1954’de konulmuş. 1954’de başlayan bu süreci, kendi içinde bazı evrelere ayırıyorum. Şöyle ki; 1954-1973 arasındaki dönem, Türkiye’de yabancı sermayenin petrol arama ve üretim yatırımlarını yapmak üzere teşvik edildiği bir dönemdir.
1973-1983’e kadar olan dönem ülkemizde petrol aramalarının ağırlıkla devlet eliyle yapılmasını öngören ve bu yönde düzenlemelerin yapıldığı bir dönem, yabancı sermayenin dışlandığı bir dönem. 1983’den sonra 1989’a kadar devam eden bir dönem var, hem kamu ve hem de yabancı sermayeyi teşvik eden bir yatırım ortamı yaşandı o dönemin Türkiye’sinde.
KAMUNUN DA ÖZEL SEKTÖRÜN DE TEŞVİK EDİLMEDİĞİ DÖNEM YAŞANIYOR
En kötü dönem de 1989 sonrasında görülen ve hâlâ içinde bulunduğumuz dönem. Hiçbirisinin de teşvik edilmediği ve sektörle layıkıyla ilgilenilmeyen bir dönem olup, halen devam ediyor. Şu anda bence yerli petrol arama ve üretimi ile ilgili bir politika yoktur. Böyle bir politika kesinlikle mevcut değil. Varsa da haberimiz yok, en azından benim yok, bizim şirket olarak da haberimiz yok.
Neden sektör şu anda bu noktada? Bu işler tamamen bizler gibi sektörde çalışan kişilerin münferit çabalarıyla yürüyor. Yıllardır geliştirilen bazı projeler olsun, üzerinde çalışılmış jeolojik yapılar olsun, bunlarla ilgili orta yere çıkan sonuç çerçevesinde yapılan görüşmeler, işte uluslararası konvansiyonlar, toplantılar ve teknik seviyede görüşmeler münferit çabalarla oluyor. Yabancı yatırımcıları gerek TPAO getirmiş olsun, gerekse diğer şirketler getirmiş olsun, tamamı münferit çabalarla geliyor. Türkiye’de işte böyle gelen yatırımcıların bulunduğu bir ortam var.
Tabii bu noktada eskisine nispetle biraz daha fazla faaliyet görüyoruz. Onu etkileyen bazı başka faktörler de var. Petrol fiyatının çok yükselmesi etkili ve belki, Türkiye’de içeriği belli yeni bir kanunun çıkmasına ilişkin beklentiler de var. O sizin da az önce dediğiniz gibi kadük oldu herhalde. Bu konuya yeniden bakılacak.
POLİTİKAMIZ YOK, AMA İŞİMİZ ÇOK ZOR
Dolayısıyla politikamız yok, ama işimiz çok zor. Her açıdan zor. Aslında, Türkiye’de petrol aramacılığı çok zordur. Şu noktadan sonra Türkiye’de keşfedilecek her saha, çok zor keşfedilecek sahalardandır. Türkiye’de bugüne kadar zaten keşfedilmesi nispeten daha kolay olan sahalar keşfedilmiştir.
Şu noktadan sonra çok zoru geriye kalmıştır. Bir kere Türkiye’de teknik açıdan şirketlerin petrol bulması zordur. Zordur derken, projeler üzerinde çok detaylı çalışmalar yapılması lazım geldiğini söylüyorum. Dünyada birçok bölgede daha az çalışmayla ulaşılabilecek sonuçlara, Türkiye’de çok daha fazla yatırımla, çok daha fazla çalışmayla ulaşma ihtimalimiz var. Dolayısıyla, işin en zor kısmı geriye kaldı. Şimdi o teknik ve mali açıdan olan zorluk.
Diğer açıdan olan zorluk, yeni kanun çıkmadığı için belirsizlik var. Aslında burada, yeni kanunun birçok hususlarından dolayı çok da lehinde olmadığımı söylemeliyim. Geçen yıl Meclis’te kabul edilen tasarı, aslında 1954 yılındaki ilk kanunla mukayese bile edilemeyecek kadar, çok da iyi hazırlanmış bir tasarı değil. Ama, artık sektörün problemleri öyle bir noktaya geldi ki, hâlâ Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile ilgili hükümler var.
HÂLÂ TÜRKİYE’DE TRANSFERLER KİTLENMİŞ VAZİYETTE
Hâlâ Türkiye’deki yabancı petrol şirketleri Türk parasının konvertibl olmadığı ortamdaki mali rejime tabii olmaktalar. Portföy yatırımları ile Türkiye’ye bir gün için de milyarlarca dolar girip çıkıyor, ama siz Türkiye’de petrol bulduğunuz zaman bununla ilgili fon transferleri yapamıyorsunuz. Onbir yıldır fiili transferler kitlenmiş vaziyette. Bu problemlere baktığınız zaman, aman bir kanun çıksın da, ne olursa olsun, en azından aksayan şeyler işlemeye başlasın havasıyla destekliyoruz, ama o bile olmamışken çok zor.
İnşallah bu konuya layıkıyla el atılır ve petrol aramalarıyla ilgili politika belirlenir. O politika çerçevesinde de mevzuat yeniden gündeme gelir. Çünkü, hakikaten ülkemizin petrol aramalarıyla ilgili yeni bir politika belirlemek için çalışması lazım. Petrol önemini muhafaza etmektedir.
Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyanın bize öğretmesi gereken birçok şey var. Bazılarını hâlâ öğrenmemekte direniyoruz, ama petrolle ilgili olanları şu etapta muhakkak çok iyi kavramamız lazım. İnşallah devletimiz iradesini belirler. Sektör çalışanı olarak bizler de bu çerçevede çalışmalarımıza daha rahatlıkla devam edebiliriz.
SADECE YURTİÇİ PROJELERLE BÜYÜMEK ÇOK ZOR
Ültanır: Cem Bey, izninizle bir sorum olacak. Sezgin Bey de, Ahmet Bey de Türkiye’nin dışında petrol aranması konusuna değindiler. Bizim yerli özel sektör şirketlerimizin böyle bir niyeti var mı? Örneğin sizin şirketlerinizin topluluğu içinde böyle bir özel politikanız var mı?
Sayer: Efendim, şimdi Türkiye’de yerli bir petrol şirketi kurmak ve bunu tamamen yurtiçindeki projelerle büyütmek çok zor. Çünkü, yerli petrol şirketinin, aslında Türkiye Petrolleri’nin de benzer pek çok ciddi problemleri var. Biraz önce politikayı tartışırken, “Neden yok, acaba TPAO’nun telkinleri dinleniyor mu?” gibi konular konuşuldu. TPAO aslında 1983’den beri dinlenmiyor, eğer TPAO gelen hükümetler tarafından dinlenseydi, TPAO’nun entegre yapısı bozulmazdı.
TPAO ARAMA VE ÜRETİM ŞİRKETİ OLMAYA MAHKÛM EDİLDİ
2008 Türkiye’sine geldiğimiz zaman TPAO kendi petrolünü işleyemeyecek, boru hattıyla nakledemeyecek, onu yapamayacak, bunu yapamayacak konumda olmazdı zaten. TPAO sadece bir arama ve üretim şirketi olmaya mahkûm edildi ki, bunun çok yanlış olduğunu başından beri söylüyoruz. Çünkü, 1954’de çizilen yapıdan çok farklı bir durumdadır. Orada tamamen entegre yapının öngörüldüğü bir düzenleme yapılmıştı, öyle de olması gerekir. Bir kere acilen bunun telafisi şart.
GÜÇLÜ TPAO ÖZEL SEKÖRÜN ELİNİ TUTARSA, YURTDIŞINDA ÇOK SAĞLIKLI ADIMLAR ATILABİLİR
TPAO için çok önemli olan bu konu, hepimiz için de çok önemli. Türkiye’deki özel sektör şirketleri için de bir o kadar önemli. Çünkü, entegrasyona girdiği zaman güçlü bir TPAO, biraz önce Sayın Ahmet Faruk Bey’in de ifade ettiği gibi, özel sektörün de elinden tutarsa, yurtdışında çok sağlıklı adımlar atılabilir.
Biliyorsunuz, son birkaç yıldır biz yurtdışında yavaş yavaş faaliyetlere başladık. Mısır var, Bulgaristan var. Daha çok müteahhitlik faaliyeti olarak bunları yapıyoruz. Gönül isterdi ki, keşke Türkiye’de üretimimiz o kadar çok olsun, bu ülkelerde de risk yatırımına girebilecek kadar büyük bir sermaye birikimimiz olsun.
Ültanır: Peki, onlarla kâr paylaşım esasında bir anlaşma yapılamaz mı?
BURADA BÜYÜK KEŞİF YAPMADIKÇA,YERLİ ÖZEL ŞİRKETLERİN YURTDIŞI ARAMA YATIMLARINA GİRMESİ ÇOK ZOR
Sayer: Mümkün tabii, görüşmelerimiz var. Ama, dünyada zaten arama yatırımlarına konulacak para, biliyorsunuz çok riskli bir yatırım alanı, bu hakikaten çok kuvvetli bir finansal yapıyı gerektiriyor. Türkiye’deki mevcut mevzuatla yerli bir özel şirketin çok büyük bir keşif yapmadıkça, yurtdışında bu düzeye ulaşması çok zor. Böyle sıkıntılar var.
Ültanır: Anladım, sermaye birikiminin azlığı, finansmanı güçlendirmenin önündeki engeller, bunlardan entegre yapıyı engelleyen mevzuat vs, yerli şirketlerin yurtdışını açılmalarını da engelliyor.
Şimdi Selami Bey’e söz vereceğim. Selami Bey, siz Türkiye’nin petrol arama politikası ve stratejisi üzerinde ne düşünüyorsunuz, sizden önce konuşan üç panelistimiz gibi siz de bunların olmadığı görüşüne katılıyor musunuz? Ben şunu da söylemek isterim, politika ve stratejinin olmaması da bir politikadır diye değerlendirilebilir. Kendi haline bırakmak için de yapılmış olabilir. Siz bu konularda ne düşünüyorsunuz?
Selami Uras: Hayır, ben olmaması bir stratejidir diye düşünmüyorum. Olmaması politikadır diye de bir politika olmaz. Mustafa Kemal’in bir sözü var, “En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir” mealinde. Yani, mutlaka bir politika olmalı. Arkadaşlarımız da zaten kendilerine ayırdığınız sürede güzelce ifade ettiler; politikanın olmayışı konusunda ben her üç konuşmacımıza da katılıyorum.
BİR POLİTİKANIN OLMADIĞI KUYU SAYISINDAN BELLİ
Şimdi bakın, son olarak Cem Bey tarihçeyi özetledi, şimdiye kadar gelinen süreçte periyotları izah etti. Şimdiye kadar delinen kuyu sayısı zannedersem Türkiye’de 3300 civarında, bunlar tabii arama kuyuları, tespit kuyuları, üretim kuyuları, takım sıkışan kuyular, efendim devrede olan ya da olmayan kuyular. Toplam arama kuyusu ise 1200 civarında. Dünyaya baktığınız zaman 20-22 bin arasında kuyu yılda deliniyor. Bir politika olmadığı buradan belli.
Türkiye gibi, jeolojisi oldukça yerbilimciler için çekici olan bir ülkede, petrol yatırımcısı için sondajı yapmak biraz riskli olabilir, ama netice itibariyle jeologlar, jeofizikçiler, yerbilimciler Türkiye’deki bu katastrof ortamı da çözmek istiyorlar. Dolayısıyla, aramaların yapılması konusunda onlardan çok iyi bir destek var. Ama, yine de şimdiye kadar delinen arama kuyusu sayısı, devlet politikasının veya bir milli politikanın olmaması neticesinde bence çok sığ kalmış.
Sektördeki belli birtakım duayenler devreye girdiklerinde bakıyorsunuz, mesela 1985 yıllarında ülkeye ESSO girdi, AMOCO zannedersem hatta 1984’de faaldi, HUFFCO 1981-82’lerde girdi, ARCO 1984-86, hadi ARCO ve AMOCO şu anda BP ile merge etti diyeyim, ama o zaman BP de arama sektörünün içindeydi. O zamanki fiyatlar varil başına 20 dolarlar civarındaydı, biliyorsunuz 30’lara çıktı, 30’lardan 8 dolarlara indi, 8 dolarlara paralel olarak yılda açılan arama kuyusu sayısı 10-12’lere bile inmişti. Geçen sene 29-30’lar civarında. 1985’de de 33-34 adet ki, en yüksek o zaman. İşte o zaman Türkiye Petrolleri’nin kanundan da verilen misyonu üstlenmesinde, ben yaşadığım bir tecrübeyi aktarmak istiyorum.
TPAO’NUN MİSYONUNA UYGUN OLARAK, YABANCI ŞİRKETLERİ TEŞVİK GAYRETİNE BİR ÖRNEK
Rahmetli Ozan Sungurlu Bey işle alakalı bir trafik kazasında vefat ettiğinde, TPAO Genel Müdür Yardımcısıydı, hem Ongun Bey’in hem de Ahmet Bey’in ağabeyi konumundadır, onlar da çok severler, Cem Bey ile Sezgin Bey de Ozan Bey’i yakınen tanır. O yıllarda Özer Altan Bey de görevliydi. Demek ki duayenlerin politikaya katkıları son derece muhteşem olabiliyor. Şimdi o zaman ben de saydığım bu firmalardan ARCO’da görev yapmaktaydım. Şirket TPAO ile işbirliği yapıyordu, kendi ayırdığı bütçesini tamamladı. O konuyla alakalı belli birtakım sondajları yaptı, hem de çok miktarda, 6 civarında sondaj. Şirket ondan sonra eldeki dataları değerlendirmek üzere bir miktar bekleme durumuna geçmek istedi.
O zaman ben şunu hatırlarım; rahmetli Ozan Bey, benimle görüşme yapmak istemişti, kendisiyle görüştüm. Dedi ki, “Selami Bey, ARCO Türkiye’de çalışmaya devam etsin, ben de ne gerekiyorsa yapıp destekleyeceğim”. O zaman ben sordum, “Ozan Bey, siz bir devlet şirketinin üst düzey yöneticisiniz, nasıl bir katkı düşünüyorsunuz?”. Bunun üzerine, “Selami Bey, ruhsatları beklemeye, yatırımları bir sonraki sene değerlendirmeye falan hiç gerek yok. ARCO’nun getirdiği teknolojik katkıya ben inanıyorum. Biz kendi mali yükümüzü artırabiliriz. Siz de eğer ruhsatlardaki hissenizden belli bir miktar fedakârlık edecek olursanız, şu anda başlamış olduğumuz faaliyetleri durdurmayalım. Yerbilimciler başka konularla ilgilenmesinler. Zaten konsantre olmuş durumdayız. Yoğun biçimde bu Cendere, yani Adıyaman fay hattı zonunda faaliyetlerimizi sürdürelim” dedi.
Çok enteresan bir yaklaşımla, Türkiye Petrolleri yatırımlara yapmakta olduğu maddi katkıyı artırdı. Bunun karşılığında, yine enteresandır, yabancı şirketin hissesini biz azalttık ve sonuç; Cendere ve Karakuş keşifleri. Orada Ozan Bey’in tespitiyle ARCO ile birlikte olmak önemli. O zaman bana demişti ki, “Selami Bey, ben Türkiye Petrolleri olarak yaptığım faaliyetler dışında, yabancı şirketleri yatırımcı olarak ne kadar çok burada alternatif bulundurmalarına yardım edersem, kendimi o derece mutlu hissediyorum”. Bakın aynen ifadesi buydu. Aynı politikayı Ozan Bey ESSO için de uygulamıştır, diğer şirketler için de uygulamıştır, ama ben ikisi için uyguladığını biliyorum. Devletin bir üst düzey yöneticisi duayen olarak teşvik görevini yapıyor. Elinde olmayan nedenlerle göçüp gidince bu katkısı kesildi tabii.
Öbür duayenlere bakıyorsunuz, onlar da devlet sektöründe politikaları yönetilebilecek başka birtakım kurumlarda da görev yapamıyorlar, yapmıyorlar. İşte özel sektöre geçiyorlar. Devletin politikası da dolayısıyla bir süreklilik arz edemiyor. Az önce Sezgin Bey bir kelime kullandı, “Hükümetlerüstü bir politika olmalı” dedi, evet ben de ona katılıyorum. Ben devletin yapabileceğinden yaşanmış bir örnek verdim.
Ültanır: Teşekkür ediyorum. Kurumların başına gelen her yönetici bürokrat, kendince farklı davranışlar sergiliyor. Bunun nedeni de politikanın olmaması. Konusuna hakim, ehliyetli ve iş yapabilen bir kişi gelirse, önemli katkısı oluyor. Ne yazık ki son zamanlardaki siyasi tayinler bu tür kişileri işbaşına getirmiyor. Getirmek bir yana, iş yapanlar görevden alınıp ehliyetsiz kişiler atanıyor.
Şimdi politikaya ilişkin olarak son defa Ongun Bey’in görüşlerini almak istiyorum. Ongun Bey, sizin politikaya ilişkin görüşlerinizle panelimizin birinci konusunu ve ilk turu tamamlamış olacağız. Şimdi sizin görüşlerinizi rica ediyorum.
DEVLETTEN BEKLEMEK YERİNE DEVLETİ ADIM ATMAYA ZORLAMAK
Ongun Yoldemir: Tabii memnuniyetle. Aslında burada bulunan meslektaşlarımın, arkadaşlarımın arasında iki tane şapkası olan veya en azından eski şapkasının gölgesini hâlâ taşıyan bir kişi olarak, benim olaya bakış açım, biraz daha farklı ve analitik olması gerektiğini düşünüyorum. Daha doğrusu diğer arkadaşlarımın söylediklerini bir potada yoğurup belki olması gerekeni konuşmamız gerek!...
Petrol endüstrisinde yer alan insanlar olarak da bunu dile getirip, hatta yüksek sesle dile getirip hükümetten ve devletimizden bu adımı beklemek yerine, devletimizi o adımı atmaya zorlamamız gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki sektörümüz küçük, sesimiz de çok fazla çıkmıyor. Oysa, çok daha fazla çıkması gerekirdi. Bu da Türkiye’deki statükodan kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
YÖNLENDİRİCİ İHTİYAÇLARA KISA VADELİ ÇÖZÜMLER
Şöyle bir baştan irdelersek, Ahmet Bey’e kesinlikle katılıyorum. Öncelikle şunu belirteyim, Türkiye’nin petrol stratejisi, hatta Ahmet Bey’in söylediği gibi bir enerji stratejisi doğru düzgün yok. Ne yönlendiriyor? Gündem yönlendiriyor, ihtiyaçlar yönlendiriyor. İhtiyaçlara kısa vadeli çözümlerle yetinilmeye çalışılıyor. Bunların içerisinde çok önemli bir parça olan petrol stratejisi de bununla eşdeğer.
Ancak, bir stratejiyi oluşturmak için sadece politikacıların veya birtakım kişilerin bir araya gelip birtakım şeyleri yazması yeterli değil. Bir altyapı ihtiyacı var. Türkiye’deki altyapı 6326 sayılı Kanun’un bugüne kadar getirdiği koşullar ve Türkiye’deki petrol politikalarının etkisi altında ne yazık ki oluşamamıştır. Demin Selami Bey’in de sözünü ettiği kuyu sayısı bunun en güzel örneklerinden birisidir.
SPEC-DATA KAVRAMI BİLE YOK, BİLGİLERİN SADECE DEVLETTE OLMASI YATIRIMCIYI ENGELLİYOR
Bir spect-data kavramı hiçbir zaman Türkiye’de yerleşmemiştir. Çok basit bir örnek, herhangi bir yabancı şirket veya yerli şirket, yani bir sermaye birikimi, gerekli jeoloji ve jeofizik kuvveti olsa bile, Türkiye’de bir yerde yatırım yapmaya karar verdiğinde, onunla ilgili veri bulamaz. Yani siz bir alanda çalışma yapacaksınız, neyi arayacaksınız? Elinizde ne veriler, ne haritanız, ne raporunuz var? Nerede var? Devlette var. Daha doğrusu Petrol İşleri Genel Müdürlüğü uhdesinde var. Onun adına Türkiye Petrolleri’nde var.
Ancak siz yasa gereği, o ruhsatın sahibi olmaksızın o dataya erişemezsiniz. Bir kere bu zaten bütün sermayedarların Türkiye’de ciddi yatırım yapmalarının önünde bir engel. Çünkü, bir riske gireceksiniz, ama neyin riskine gireceksiniz, bunu bilmiyorsunuz. Bu alt yapının önemli eksikliklerinden biri.
STRATEJİYİ TEK BAŞINA NE TPAO, NE DE HÜKÜMET OLUŞTURABİLİR
Dolayısıyla, Türkiye’de bir enerji stratejisi içerisinde, özellikle petrol stratejisi oluşturacaksak, oluşturulması gerekiyorsa ki, mutlaka gerekiyor, buna hepimiz katılıyoruz, bunun birkaç ayaklı düşünülmesi gerekir. Bunu bence ne TPAO, ne hükümet yapabilir. Bunu endüstri, yani özel sektörüyle, kamu sektörüyle, politikacılarıyla üniversiteleriyle hepsi bir arada oluşturmalı. Tabii ki en büyük katkı, Bakanlık ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nden gelecektir.
STRATEJİNİN TEMEL İLKESİ
Yalnızca Türkiye’de petrol nasıl aranmalı veya Türkiye’nin petrolü aranmalı şeklinde değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına hükümetinin enerjiye yönelik ihtiyaçlarını karşılamak adına, gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında nasıl davranılmalı? Temel ilke bu olmalı.
Çeşitli konuşmacılar tarafından ve sizin tarafınızdan daha öncede belirtildiği gibi, yurtdışında petrol aranması önemli bir unsur. Çünkü, Türkiye’nin potansiyelinin ne kadar belirsiz olduğunu biliyoruz. Şimdi pek çok kişi diyor ki, “Türkiye’nin petrol potansiyeli çok düşük”. Ben buna katılmıyorum, çünkü belirsiz. Belli olmayan bir şeyin küçüklüğünden ya da büyüklüğünden bahsedilemez. Çok büyük de diyebilirisiniz, ama bu söylemlerin hepsinin ayakları havadadır.
Biz Türkiye Petrolleri’nde çalışırken, Ahmet Bey de bunu gayet iyi bilir, hepimiz aynı düşünceler ve hisler içindeydik, “Biz devlet olarak bunu yapmaya muktediriz, teknik elemanlar olarak yapmaya muktediriz” ve hâlâ ben bugün aynı şeyi savunuyorum, Türkiye’deki gerek teknik elemanlar, gerek kurumlar, eğer düzgün liderlik ve sistem içerisinde hareket ederlerse bunu yapmaya muktedirler. Zaten benim Türkiye Petrolleri’nden ayrılıp da Merty Energy’i kurmamın altında yatan inanç ve güven de bu. Şimdi bu gözle baktığınız zaman, Türkiye’de olmayan petrol stratejisini bizim oluşturmamız gerekiyor diye düşünüyorum. En azından bizim bunu dile getirmemiz bir aşamadır.
KANUNUN ÇIKMAYIŞI BELİRSİZLİĞE SÜRÜKLÜYOR
Gelelim Petrol Kanunu’na, bu kanunun hâlâ çıkmaması ve kadük hale gelmiş olması çok yazık. Çünkü, Cem Bey’in belirttiği gibi bugün özel sektörün yerlisini yabancısını içinde bulunduğu belirsizlik durumuna sürüklüyor.
O kadar belirsiz duruma sürüklüyor ki, yıllardır Türkiye’ye yatırım yapmış, bu anlamda çeşitli dönemlerdeki hükümetler tarafından da ödüllendirilen yabancı sermaye getiricilerinin yanında, daha büyük ödüllerle karşılanması gereken petrol şirketleri, çünkü büyük bir riske girerek bu yatırımı yapıyorlar, bu petrol şirketleri karşılığında mutlaka bir şey almıyorlar, ama bunun tam tersine cezalandırılıyorlar.
Tabii, bunun altında ne yatıyor? Petrol daima çok değerli ve üzerinde türlü şehir efsaneleri, türlü komplo teorileri geliştirilen bir şey. Bu da neden kaynaklanıyor? Gene Türkiye’deki petrol endüstrisinin az gelişmişliğinden veya güdük bırakılmasından kaynaklanıyor. Burada eski bir TPAO mensubu olarak bir eleştirimi TPAO’ya yönlendirmek istiyorum. Aynı zamanda kendime yöneltmek istiyorum. Çünkü, TPAO’da çalışırken ben de aynı düşüncedeydim. “Biz TPAO olarak, devlet olarak bunu yapmalıyız” düşüncesi. Evet güzel, ama şunu unutuyoruz; devlet olarak yapacaksak, 1) bunun yolu yordamı belli olması lazım, 2) bu işin ne olduğunun ortaya çıkarılması lazım.
SADECE TPAO BULUR TUTKUSU YANLIŞ
Petrol Kanunu’nun reddinin de altında yatan nedenlerden bir tanesi bu, sadece milliyetçi yaklaşımlarla, işte bu devletimizin olmalı, devletimizin kontrolünde olmalı yaklaşımına yanaştığınız zaman, siz insanları hem yanlış bir şekilde ajite ediyorsunuz, hem de oluşabilecek gelişmelerin önüne set çekiyorsunuz!... Sakın yanlış anlaşılmasın. TPAO’yu suçlamak için söylemiyorum. Ama, biz o zamanlar bunu dillendiren düşünceye sahiptik. Bugün gerek TPAO’da ve gerekse dışarıda pek çok arkadaşımın hâlâ o düşüncede olduğunu biliyorum. Bunların kişisel fikirleridir. Hiçbir zaman politika halinde olduğunu iddia etmiyorum.
Ama bu tutku yanlış. Neden yanlış? Çünkü öncelikle bizim, Türkiye Cumhuriyeti’nin artık global bir dünyada yaşadığı, bir hukuk devleti olduğu varsayımından yola çıkarak, varsayımı diyorum, çünkü ne yazık ki bazı konularda bunun çok fazla işlemediğini de görüyoruz, en azından petrol sektöründe böyle, buradan yola çıktığımız zaman bizim ulaşacağımız nokta, bizi şu anda içinde bulunduğumuz belirsizliklere getiriyor.
ÖZEL SEKTÖR KAĞIT ÜZERİNE YAZILANLARIN YERİNE GETİRİLMEYİŞİNDEN ŞİKAYETÇİ
Biz bugün özel sektör olarak, gerek kendi oluşturduğumuz sermayemiz ve gerekse bizlerle ortak olan veya bir şekilde bizim aracılığımızla Türkiye’ye gelen yabancı sermaye adına konuştuğumuz zaman, kağıt üzerine yazılı şeylerin yerine getirilmediği bir ortamı yaşıyoruz. En azından zamanında yerine getirilmediği bir ortamı yaşıyoruz. Böyle bir ortamda hareket etmek çok güç. Ama, Allah’tan petrol fiyatları çok yüksek. Evet, bir taraftan Türkiye olarak bizim aleyhimize, ama sektör olarak baktığımızda Türkiye’de bugün oluşan bir hareketlenme varsa, biraz da nedeni o.
ENERJİ ŞİRKETLERİYLE PETROLE HÜCUMDA KILAVUZ KARGA
Bir konuya daha girmek istiyorum; enerji şirketleri olayına. Ne yazık ki, bizim Türkiye içerisinde, sizin de belirttiğiniz gibi pek çok yerli enerji şirketi çıktı. Önce elektrikle başladı, doğalgaz olarak devam etti ve petrol eklendi. Pek çok firma enerji şirketi kurmaya soyundu. Neden? Enerji son derece gözde, son derece rantabl, kâr getirici. Ancak petrolde alt yapınız yoksa, şirket olarak stratejiniz yoksa, bu insanlar ellerindeki sermayeyi kullanmak isteseler bile, nasıl kullanacakları soru işareti.
Ben eskiden beri söylerim, bu lafı de ben çıkartmadım, bir atasözü; “Kılavuzu karga olanın burnu b…. çıkmaz” derler, ne yazık ki enerji sektöründe bu işe yeni giren pek çok firmanın kılavuzları karga. Yanlış anlaşılmasın. Kılavuz derken kişileri ve danışmanları, yöneticileri kastetmiyorum. Sistemi kastediyorum.
PETROL KANUNU ÇIKMALI VE YÜRÜTÜLMELİ
Dolayısıyla, bizce var olan şeyleri şikayet etmek elbetteki çok önemli, ama öncelikle, daha önceki konuşmacıların da belirttiği gibi, mutlaka ve mutlaka Petrol Kanunu bir şekilde çıkmalı ve yürümeli. Öyle ya da böyle. Cem Bey gayet güzel olarak açıkça ifade etti. “Bazı konularına karşı olmama rağmen olması olmamasından çok daha iyi, destekliyorum” dedi. Ben de aynı şekilde destekliyorum ve bence bunun getirdiği artı şeyler de olacaktır. En basiti, var olması artıdır.
Çok basit bir örnek vereyim: Bizler, eminim Türkiye Petrolleri de dahil, oluşturduğumuz kendi arama stratejilerimiz içerisinde çeşitli yerlerdeki çeşitli ruhsatlar için başvuruyoruz. Bizim Merty Energy’nin adına bazı ruhsat başvurularımız var, 9-10 aydır hâlâ ortada yok, alabilmiş değiliz. Halbuki yasa ne diyor, 90 gün. Peki, biz bunu kime dile getireceğiz? Şikayet eder, söyleriz, ama bir yere kadar gider. Biz bunu hele hele bir yabancı şirkete nasıl anlatırız. Bir taraftan biz bu güçlüğü de çekiyoruz.
STRATEJİNİN YURT DIŞI AYAĞINDA TÜRKİYE PETROLLERİ İLE ÖZEL SEKTÖR EL ELE OLMALI
Şu gözle de bakmamız lazım; stratejiyi kurumsallaştırmak lazım. Enerji stratejisi olsun, petrol stratejisi olsun, kurumsal dediğimiz zaman, biraz evvel de bahsettim, özel sektörüyle, üniversitesiyle, kamusuyla, hepsiyle bir arada yapmalı, bunun yurt dışı ayağı da konulmalı. Yurt dışı bacağı için ben yıllardan beri şunu savundum; Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı bir devlet şirketi olması nedeniyle çok büyük güce, yeteneğe sahip olmasına rağmen, hak ettiği karşılığı yurtdışı yatırımlarda alamıyor. Neden alamıyor? Nasıl ki bizim Petrol Kanunu bir yabancı devletin petrol şirketinin girişi konusunda kısıtlamalar getiriyorsa, başka ülkelerin yasaları da bunu getiriyor. Eğer bizim hedefimiz Türkiye’nin petrol sorununun giderilmesi ise, Türkiye’deki özel petrol şirketleri ile Türkiye Petrolleri kol kola, el ele gitmeli. Bunun yolunun bir şekilde açılması lazım.
Gerek Cem Bey’in Aladdin Middle East şirketi, gerekse benim şirketim, biz yurtdışına servis götürerek açıldık. Çünkü, bizler sermaye birikimine sahip değiliz. Sermaye birikimini servis vererek oluşturuyoruz. Ama, bu bize çok büyük olanaklar getiriyor. Her şeyden önce hareket kolaylığı getiriyor. Bunu yaparken de isteriz ki, oraya birbirimizi taşıyalım. Birbirimize destek verelim. Çünkü, biz burada bir avuç şirketiz ve kesinlikle eminim ki, hepimiz Türkiye için çalışıyoruz. Bunu özel sektör ve kamu diye ayırmanın hiçbir mantığı yok. Çünkü, bugün Türkiye Petrolleri ne vergi ödüyorsa, bizler de o oranda ödüyoruz. Sonuçta yaptığımız çalışmalarda bir istifham yaratırsak, diğerleri de oluşturuyor. Tabii bunlar büyüklüklerle orantılı. Bunu hiçbir zaman yarışma anlamında söylemiyorum, keşke yarışabilsek. Umarım bir gün o noktaya da geliriz. Ama, bütün bunlara bu gözle bakarsak diye düşünüyorum, strateji sorununu en azından belki böyle çözüme ulaştırabiliriz. Umarım inşallah ulaştırırız.
BİRİNCİ TURUN SONUCU
Ültanır: Çok teşekkür ediyorum Ongun Bey. Değerli panelistlerimiz, panelimizin ilk sorusunu yanıtlamış olduk. Sizlerden aldığım yanıtlarla altını çizebileceğimiz birkaç cümlede şöyle bir toparlama yapmak istiyorum:
- Türkiye’nin genel enerji politikası ve stratejisi yok. Buna bağlı olarak petrol arama ve üretimi konusunda da kağıda dökülmüş, ya da kağıda dökülmese de gelenekselleşmiş bir ulusal politika ve strateji yok.
- Türkiye’nin petrol arama ve üretim politikası ve stratejisi mutlaka belirlenmeli ve bunu sadece kamu sektörü değil, kamu ve özel sektör işbirliği, üniversiteler ortaklaşa çalışmayla oluşturmalılar.
- Böyle bir politikanın ve stratejinin oluşturulmasında TPAO’ya önderlik görevi düştüğü gibi, uygulanmasında da TPAO ile yerli özel sektör işbirliği ve dayanışma içinde olmalı.
- Türkiye’nin petrol arama ve üretim stratejisi, günümüz koşullarında Türkiye’nin milli sınırları ile sınırlı olamaz. Komşu ülkeler, bölge ülkeleri, hatta, dünyanın diğer yerlerinde, öteki kıtalarda da arama ve üretim işleri hedeflenmeli. Petrol nerelerde ise o ülkelere gidilmeli.
- Türkiye’nin yeni bir Petrol Kanunu’na acilen ihtiyacı var. Bugün belirsiz bir ortam yaşanıyor. Bu belirsiz ortamda ne kamu şirketi ne de özel sektör şirketleri devletten destek görmedikleri gibi, bu belirsizlik nedeniyle faaliyetlerinde engellerle karşılaşıyorlar.
İKİNCİ TURDA; 2008 YILI ARAMA FAALİYETLERİ VE HEDEFLER!...
Şimdi panelimizin ikinci bölümüne, daha doğrusu ikinci temel sorusuna geçiyorum. İçinde bulunduğumuz 2008 yılında ne gibi arama çalışmaları bekliyoruz? Şirketlerimizin bu yıl için arama programları ve hedefleri nelerdir? Tabii, bu kapsamda panele katılan arkadaşlarımız kendi şirketlerinin çalışmalarına ve hedeflerine ilişkin somut açıklamalar yapabilecekleri gibi, Scout Meeting toplantılarında yapılan açıklamaların ışığında, içinde yaşanılan sektörü tanıyan elemanlar olarak Türkiye genelinde, kamu veya özel olsun, ne gibi çalışmalar bekliyoruz? Türkiye’deki arama çalışmalarını konuşalım diyorum. Politikasız, stratejisiz ve belirsizliklerle dolu 2008 yılında neler görebileceğiz?
Değerli dostlarım, yine panelimizin birinci turundaki sırayı uygulayalım. Üstelik bu sıra soyadına göre alfabetik sıralama ile de örtüşüyor. İlk sözü Sezgin Bey’e vereceğim.
Sezgin Bey, sektörün içinde bulunduğu belirsiz ortamdan başka, bu yıl dünyada bir global ekonomik kriz beklentisi var. Daha doğrusu bir likidite darlığı olacak diye herkes tedirgin. TPAO’nun yabancılarla Joint-Venture anlaşmaları ile yapacağı birkaç arama dışında, Türkiye’de 2008 yılında ciddi bir arama faaliyeti bekliyor musunuz?
KUYU AÇMADAN BULUNMAZ
Aytuna: Petrolde her zaman umut vardır. Yani hiçbir petrolcü, işte buradaki arkadaşlar çok iyi bilir, “Burada var veya yok” diyemez. Kuyuyu açmadan, hele Amerikalıların bir lafı vardır, “seeing is believing” yani “görmek inanmaktır”, ben bunu “drilling is believing” olarak, yani “delmek inanmaktır” diye çeviriyorum. Kuyu kazmadan herkes hava-civa konuşuyor. Bu kesin.
Nasıl mesela, BP Doğu Karadeniz’de TPAO ile ilk ortak kuyu açtı, daha kuyu açılmadan, hatta sondaj başlamadan, herkes gazetelerde yazdı; “BP 150 milyon varil petrol buldu” diye. Nerede buldu? Adam, daha kuyuyu açmadı ki!... Hemen gazeteciler sansasyon yaratıyorlar. Oysa bu daha beklenti idi, ama daha ortaya bir şey çıkmadı ki.
ŞİRKETLER NİYE GELİYOR?
Buradaki sıkıntı tabii yine Petrol Kanunu’na geliyor. Şimdi buraya şirketler niye geliyorlar? Bence iki sebepten dolayı geliyorlar. Bir tanesi, petrol fiyatları çok yüksek. Tamam, doğru, ama Türkiye’nin de bugüne kadar yapılan çalışmalara göre bir petrol ülkesi olmadığını biliyoruz. Yani, Arabistan veya Kuzey Irak gibi değil. Ama ileride olabilir, onu bilemem.
Birincisi, petrol fiyatları yüksek olduğu için, “Ben es kaza bir yerde petrol bulursam, bunu hemen pazarlarım, pazarlamadan kastım marketing değil, hemen bir ortak bulurum” havasına giriyorlar.
İkincisi de bazı yabancı şirketler, mesela Romanya’da ruhsatları var, Fransa’da ruhsatları var, bir tane de Türkiye’de olsun, Kuzey Irak’a yakın olayım. Şimdi, herkeste Kuzey Irak’a yakın olmak moda oldu. Niye? Çünkü, jeolojik olarak Güneydoğu Kuzey Irak ile aynı şey.
Ültanır: Geçmişte Apo’yu paketleyip teslim ettikleri gibi, belki Kuzey Irak’ı bir gün saklı koşullarla paketleyip bize verirler diye de olabilir mi? Tabii bunu espri olsun diye soruyorum.
Aytuna: Keşke… Atatürk zamanında onu çok düşünmüş, ama yine politikacılar, politikasızlık sebebiyle bizim Musul’dan ve Kerkük’ten aldığımız payı reddetmişler.
Ültanır: Laf döndü başka yere geldi. O zaman şunu da kaydedelim. O pay o gün petrol alanı olarak sadece Musul ve Kerkük olduğu için o alanla anılıyor, ama gerçekte, tüm Irak petrollerini hukuken kapsayan bir pay.
Aytuna: Musul ve Kerkük petrolleri için petrol hukukçusu Avukat Yılmaz Öz Bey, “Gayet rahatlıkla ben bunu Uluslararası Mahkeme’de savunabilirim” diyor, ama bu konuda hiçbir organizatörü yok.
Türkiye’de petrol tabii ki olabilir, ama dediğim gibi, yabancı şirketler orada var, burada da benim bir ofisim olsun düşüncesiyle geliyorlar.
Ültanır: O gelişi şöyle bağlayalım. Batılı şirketler borsalara açık olduğu için petrol alanlarına yakın ruhsatlar, şirketlerin senetlerini kıymetlendiriyor, borsa da o şirketi çekici duruma getiriyor. Bu görüntüyü yaratmak, petrolün yanında olduğu hissini uyandırmak onlar için önemli.
Aytuna: Bir de Türkiye’nin en büyük şansızlığı maalesef ve maalesef yurtdışında, özellikle İngiltere’de üç-beş kişinin kurduğu şirketler Türkiye’ye gelmeye çalışıyor. Mesela böyle bir şirket TPAO’ya gitse, TPAO onu haklı olarak reddeder. Çünkü, TPAO çok büyük bir firma. Hem insan kapasitesi olarak, hem güç olarak ve hem de üretim olarak. TPAO’nun haklı olarak kendine uygun bir şirket bulması lazım. Mesela BP, ARCO gibi.
DENİZLERİMİZ BAKİR ALAN
Bu tip şirketler de Türkiye’ye gelirken çok büyük beklentiyle geliyorlar, ama maalesef karalardaki ümit, denizler kadar yüksek değil. Denizler bana göre çok daha bakir. Ahmet Bey bu konuyu çok daha iyi biliyor. Biz de ARCO zamanında beraber TPAO ile Limanköy’ü açtık, bir şey çıkmadı, ama koskoca Karadeniz bu. O kadar büyük ruhsatlar var ki…
Öner: Ticari bir şey çıkmadı.
Aytuna: Evet, ticari bir şey çıkmadı. Tabii bizim için ticari petrol mühim. Fakat onlar için önemli olmayan on bin varil, benim için önemli olabilir. Ticariden kastımız bu. Ticari keşif açısından maalesef bugüne kadar çok büyük bir keşif olmadı. Olabilir, bir şey demiyorum, ama açılan kuyu sayısı tabii ki az.
POLİTİKASIZLIK VE TUZ GÖLÜ HAVZASI
Mesela yine politikasızlıktan bahsedeceğim, ben 1985’de ARCO’da çalışırken, TPAO hep Güneydoğu’ya yoğunlaşmıştı. Biz rahmetli Ozan Bey’le ve diğer yöneticilerle konuşurken, “Niye Tuz Gölü’ne gitmiyorsunuz?” dediğimizde, “Burada (Güneydoğu) üretim var, buna devam” edelim diyorlardı. Hani hep hükümete şirin gözükmek. “Burada üretim yapıyoruz, ama Tuz Gölü’nde üretim yok” denmesi sonucu, bakın, koskoca Tuz Gölü havzasında topu topuna 17 tane açılmış kuyu var, tabii derin kuyulardan bahsediyorum. 5-10 tane de sığ kuyu vardır.
Ültanır: Tuz Gölü deyince benim zihnimde bir çağrışım oluşuyor. Ben petrol mühendisi olmadığım için bilemeyeceğim, ama şimdi rahmetli olan Prof. Dr. Kerim Ömer Çağlar diye bir Toprak Bilimi üzerinde çalışan bir hocamız, Konya ovasında Tuz Gölü çevresinde yeraltı sularını araştırmıştı ve elinde o yörede petrol olabileceğine ilişkin bazı veriler, hatta haritalar bulunduğunu söylerdi. Bu bilgileri Yakıt ve Yanma derslerini anlatan, o da rahmetli oldu, Konyalı Prof. Dr. Süleyman Kadayıfçılar’a vereceğini söylemiş, ama sonradan vermemiş. Çağlar Hocanın ölümünden sonra Prof. Dr. Süleyman Kadayıfçılar odasında bu dokümanları birilerine aratmışsa da bulamamış. Bunu bir komplo teorisi ya da hikayesi olarak anlatmıyorum. Sadece Tuz gölü çevresine dikkat çekmek için söylüyorum.
Yeraltı suları ile petrol arama yöntemleri arasında bir ilişki olup olmadığını bilmiyorum, ama jeolog olmasam da üniversitede seçmeli jeoloji dersi okumuş bir kişi ve konuya meraklı birisi olarak, jeolojiye ilişkin diğer bilgilerim çerçevesinde Tuz Gölü havzası sadece doğalgaz depolamak için ele alınacak bir havza değil, belki altında hidrokarbon bulunabilir, tam araştırılmalı. Petrolün yeraltı sularıyla gerçekten bir bağlantısı var mı?
YENİ ARAMA YÖNTEMLERİNİN ÖNEMİ
Aytuna: Var tabii. Bu tabii biraz spekülasyona çok açık bir konu. Bunu size bir petrol jeoloğunun söylemesi daha anlamlı olur. Bakın, şimdi bir yöntem var, biz TransAtlantic için geçen ay Güneydoğu’da yaptık. Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nden özel izin aldık. Selami Bey ile birlikte ne yaptık? Yüzeyden itibaren her 500 metrede bir 100 gr toprak numunesi aldık. Bunları kurutarak Amerika’ya yolladık. İlk sonuçlar gelmeye başladı. Sadece petrolü yiyen mikroorganizmalar var. Bakteriler petrolü yiyor.
Ültanır: Petrolden oluşan çevre kirliliğine karşı Rusların bu bakterileri kullandığına ilişkin bir makale okumuştum.
Aytuna: Petrol yiyor evet, onunla besleniyor. Bu tabii petrol de olabilir, gaz da olabilir, hidrokarbon yiyen bakteriler. Fakat o kadar eser miktarda ki, siz bunu gözle imkânsız göremezsiniz. Sadece bakteri yediği an görüyorsunuz. Yaptığımız birtakım haritalara göre, Bismil’in Kuzey ve Güneyinden bahsediyorum, burada bakteriler çok hafif hidrokarbonları yiyor. Bunu yediği vakit de siz birtakım anomaliler çiziyorsunuz ve buradan birtakım varsayımlara gidiyorsunuz. Mesela bu Tuz Gölü'nde yapılabilir.
Türkiye’de çeşitli arama yöntemleri denenmelidir. Bunun için değişik şirketlerin gelmesi lazım. Mesela bu yakınlarda TPAO ile işbirliği yapması ihtimali olan bir yabancı şirket var, o yakında herhalde gerçekleşecek, bildiğimiz klasik yöntemler dışında yöntemler ve ayrıca klasik olmayan oluşumlar var. Şimdi dünyada bu trend yeni yeni başlıyor.
Türkiye’nin de klasik olmayan oluşumlar bakımından potansiyeli bayağı yüksek. Özellikle Güneydoğu’da ve Trakya’da ve Tuz Gölü’nden bahsediyorum, bazı şirketler özellikle Amerika’da şeyl’lerden (shale) gazı indirekt olarak üretiyor. İndirekt dediğim, klasik yöntemler dışında. Tamamen hydrofrac (Hydraulic Fracturing) yöntemiyle. Bu bir yöntem. Yani, olur olmaz, ama denemek lazım. Şimdi TPAO’da veya Türkiye’de böyle bir trend başlıyor. İnşallah yakın bir zamanda bu trend iyi sonuçlar verir. Türkiye’nin hidrokarbon potansiyeli, klasik arama alanında belki az, ama başka alanlarda (klasik dışı, unconventional) çok iyi olabilir.
KLASİK PETROL KAVRAMINI AŞMAK
Ültanır: Klasik olmayan petrollerden söz ediyorsunuz. Bu konuda bir şey söylemek istiyorum, izninizle. Geçenlerde Amerikan Enerji Bakanlığı (U.S. Department of Energy) tarafından yayınlanan International Energy Outlook 2007’yi karıştırıyordum, dünya petrol rezervini verirken, Kanada’nın enerji rezervini Suudi Arabistan’dan sonra ikinci sırada ve 197 milyar varil olarak vermiş. Biliyorsunuz Suudi Arabistan’ın petrol rezervi 230 milyar varil düzeylerindedir. Daha geçen yıla kadar Kanada’nın petrol rezervi çeşitli kaynaklarda 17 milyar varil olarak veriliyordu. Ne olmuştu da 10 kat artmıştı? Orta Doğu, yoksa Kuzey Amerika’ya mı taşınmıştı? Taşınan bir şey yoktu. Kanada’da çok bol bulunan tar sands (kumtaşı - katranlı ya da asfaltlı kumlar) artık petrol elde olunabilecek kaynaklar olarak hesaba katılmaya başlanmıştı. Yani klasik petrol kavramı aşılmış, klasik olmayan petrollere el atılmaya başlanmıştı.
Tabii ki, Türkiye’de de bitümlü şeyller (oil shales) değerlendirilmeli. Türkiye’de bitümlü şistler olduğunu biliyoruz, bunlar şimdiye kadar dikkate alınmadı. Tar sands var mı onu bilmiyorum. Yerli enerji literatürlerine pek girmedi, ama bu tür olanaklar araştırılmalı. Sezgin Bey siz ne dersiniz, üzerinde durmamız gereken yerler var mı?
Aytuna: Mesela en yakını Ankara’nın hemen güneyinde Haymana var. Yani, Tuz Gölünün kuzey uzantısı. Yüzeydeki kumtaşında petrol var. Kumtaşında petrolü fiziken görüyorsunuz. Ama, orada çok az kuyu var ve çok çalışılmamış. Çok detaylı teknik çalışma lazım. Yüzeyde biz bunu görüyoruz. Bir de Polatlı civarında Karamehmetli köyünde var, aynı kumtaşları, bunlar jeolojik olarak Eosen - Paloesen yaşlı kumtaşları, içinde bayağı petrol var. Petrol bir şekilde Tuz Gölü’nden türemiş ve belki de hâlâ türüyor. Bir şekilde göç ediyor. Ama, bana göre bugüne kadar Tuz Gölü üvey evlat. Yani çok az kuyu açılmış. Ama şu anda bakarsanız, Türkiye ruhsatları kime ait, maalesef çok büyük şirketlere ait değil. Küçük küçük şirketlere ait.
Yeni arama yöntemleri küçük şirketlerin yapabileceği işler değil. Bazıları çok masraflı değil, ama bilgi gerektiriyor. Mesela Ongun Bey’in yaptığı bir şey var, yere çubuklar koyuyorsunuz, hidrokarbon sızıntılarını görüyorsunuz. Bu, yeraltında hidrokarbon sistemi çalışıyor demek. Çalışıyor ne demek? Yani, bu basen petrol veya gaz üretiyor. Ama ticari mi? Onu kesinlikle söyleyemeyiz.
Ültanır: Kısacası artık klasik oluşumların dışındaki oluşumlardan başka, klasik arama yöntemlerinin dışındaki yeni arama yöntemlerine bakmanın da zamanı geldi.
Aytuna: Zaten teknoloji sizi buna bir şekilde zorluyor. Size yeni bir yöntem getiriyorlar. Bunu dener misiniz? Siz de deniyorsunuz. Bu bilgisayar ve cep telefonlarının yayılması gibi bir trend. Artık bir yapı bulmak, sismik atmak, 3D sismik yapmak, örtü kaya var mı, ana kaya var mı? Bunlar ikinci planda kalıyor. Her gün yeni yeni bir şeyler çıkıyor. Çünkü büyük şirketler, uluslararası şirketler olaya çok büyük boyutlarda bakıyorlar.
Mesela Silüriyen formasyonu (shale) dünyanın her yerinde Silüriyendir. Yani, yapı olarak, jeokimya olarak, TOC (total organic carbon) değeri olarak aşağı yukarı dünyanın her yerinde aynıdır. Siz TOC’si yüksek yer bulduğunuzda yerde yüzde 1.2’den sonra petrol üretir, yüzde 1.6’dan sonra gaz üretir. Özellikler bu değerler aynı olunca, açıp haritayı bakıyorlar, nerede bu Silüriyen var, Türkiye’de. “Gidip Türkiye’de konuşalım” diyorlar.
Tabii büyük şirketlerin gelmesinde yarar var, onlar da haliyle küçük şirketleri doğuruyorlar. Sanki otomobil fabrikasının yanında yan sanayinin gelişmesi gibi. Burada yine TPAO’nun bir öncülük yapması lazım. Gelen şirketleri yönlendirmesi gerekiyor. Zaten yapıyorlar da belki daha ayrıntılı, daha ileri boyutta yapılabilir. Tabii bu da bir politika konusu. Yabancı ile iş yapalım mı, yapmayalım mı politikası!... Bu tamamen TPAO’nun özel politikası. Tabii TPAO bunu çok güzel yapıyor, bir şikayet yok da, belki daha da iyi yapabilir, bilemiyorum.
TÜRKİYE PETROLLERİ’NİN 2008 ARAMA ÇALIŞMALARI
Ültanır: Sezgin Bey, açıklamalarınız için teşekkürler. Şimdi söz sırası Ahmet Bey’de. Basına yılbaşından sonra TPAO’nun arama çalışmalarına ilişkin pek çok haber yansıdı. Ama, bunların bazıları siyasi amaçlı gibi görünüyor. Ağızlara sakız olan Suriye sınırında mayınlı tarlalar temizlendikten sonra açılan kuyulardan petrol fışkırması, Karadeniz ve Akdeniz bir yana bırakılıyor basında, onun yerine Ege’de petrol araması öne çıkarılıyor vs. Bence TPAO’nun en önemli offshore çalışması Orta Karadeniz’de Petrobras ile yaptığı çalışma. Çünkü, o jeolojinin çok ilginç olduğu söyleniyor. Hatta fazla umutlu olduğunu söyleyenler de var. Umarız o da Doğu Karadeniz’e benzemez, başlangıçta abartmamak gerek.
Ahmet Bey, bütün bu söylenenleri bir tarafa bırakarak, siz TPAO’nun arama çalışmalarını sistematik bir şekilde bize özetler misiniz? 2008 yılında TPAO ne yapıyor?
RUHSAT SAYISI
Öner: Önce bir açıklama yapacağım. Siz başlangıçta Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün verdiği ruhsatlardan söz ettiniz. Size en son bilgi olarak, 1 Şubat 2008 itibariyle Türkiye’deki ruhsat dağılımını vermek istiyorum. Haritaya da işlenmiş olarak görünüyor. Toplam 403 ruhsat var. Bu ruhsatların içinden 153 tanesi TPAO’ya ait. Diğer şirketlerin, bunların içerisinden TPIC’i de çıkarırsak, onu da TPAO içinde gösterirsek, geriye kalan 42 adet şirket var, bu 42 şirketin elindeki ruhsat sayısı 250 adet. TPIC’in ruhsatları bizim ruhsat sayımızla tahditli. Bizim adımız görünmezse, TPIC görünebiliyor. Şu anda TPIC’in Doğu Karadeniz’de 7’nci bölgede 12 mil içerisinde ruhsatları var.
Şekil1) 1 Şubat 2008 itibariyle petrol arama ruhsatlarının dağılımı.
Ültanır: Siz onlara destek veriyorsunuz da, benim sormak istediğim şu, acaba TPIC ile ikinci bir TPAO doğuyor mu?
Öner: İkinci bir TPAO doğmuyor, ağırlıklı olarak onlar servis şirketi olarak hizmet veriyorlar. Genelde TPAO adını kullanmaksızın, çünkü TPAO burada ana şirket konumunda bulunuyor, yurtdışında yaptığınız her servis hizmetinde, ana şirketi korumak adına alt şirketlere hizmet verdiriyorsunuz. Ana şirket ona destek veriyor. TPAO ve TPIC dahil ruhsat sahibi toplam 44 şirket vardır. Bu 44 şirketten 42’si TPAO ve TPIC hariç, elindeki ruhsat sayısı az önce de ifade ettiğim gibi 250’dir. Özellikle son birkaç yıl içerisinde bu ruhsat sayısının 200’ler ve üzerine çıkmış olduğu görülüyor. Yani, bu artış son üç yıl içerisinde görünmektedir. Dolayısıyla bu sayı artışı da ayrı bir konu, ama şimdi ona girmeyelim.
TÜRKİYE’NİN 13 YILLIK PETROL VE DOĞALGAZ FATURASI
Ben ikinci tur konuşmama şöyle başlamak istiyorum. Türkiye’nin önündeki 13 yıllık petrol ve doğalgaz faturasına bakalım. Şimdi açıklayacağım grafik, petrol ve doğalgaz fiyatlarının son zamanda tırmanış gösterdiği yüksek değerlere göre de hesaplanmış değil. Bu, Türkiye’nin 13 yılda petrol ve doğalgaza ödeyeceği bedeli gösteriyor. Petrol 80 dolar/varil üzerinden hesaplanmıştır. Şimdiki 100 dolarlar esas alınmamıştır. Gazın bin metreküpü de 250 dolar olarak varsayılmıştır. Bugünkü rakamları göz önüne alıp onlarla çarpacak olursanız, bu fatura daha da artacaktır.
Şekil 2) Türkiye’nin 2008-2020 dönemi petrol ve doğalgaz faturası
Önümüzde 13 yıllık ve toplamı 500 milyar dolara ulaşan bir faturamız var. Biz 2008 yılı ve 2020 yılı da dahil olmak üzere, bu sürede petrol ve doğalgaz ithalatına 500 milyar dolarlık bir fatura ödeyeceksek, bizim politikamızın olmamasının nelere mal olacağını, bu rakam gösteriyor. O halde en azından Türkiye Petrolleri olarak, burada bize düşen görev neyse onu üstlenmemiz gerekiyor.
HEDEFLER 10 VE ÜSTÜ YILLAR İÇİN OLMAK ZORUNDA
Şu anda hem yurtiçi ve hem de yurtdışında Türkiye Petrollerinin yatırım anlamında özellikle 2003 yılından sonra ciddi bir katkısı var. Tabii ki bu bütçedeki artışa bağlı bir katkıdır ve bu da son dört yıl içinde olmuştur. TPAO’da bütçe deniliyor, ama TPAO kendi parasını kullanmak için de 4-5 yerden müsaade istiyor. Nelerden etkileniyor, diyorsunuz ya, belki bir adım geriye gidip sonra tekrar iki adım ileriye gidiyorum, ama bunları da söylemek gerekiyor. O halde hem yurtiçine ve hem de yurtdışına büyük bir önem vermek zorundayız. Bu çok ciddi bir konudur. Bunu da sadece bir-iki sene için düşünemeyiz. Hedeflerimiz 10 ve üstü yıllar içindir. Artık daha kısa bir dönemi düşünemeyiz.
TPAO AKDENİZ’DE DEVLET POLİTİKASI OLUŞTURDU, KARADENİZ’DE MÜTHİŞ SİSMİK YATIRIM YAPTI
O halde bu konuda ne yapabiliriz? Son dört yılda özellikle daha yoğun paralar harcadığımız denizlere bir yoğunlaşma var, bu kesin. İlk defa 2007 yılında Akdeniz’de çok ciddi bir sismik yaptık. Bu bir devlet politikasına dönüştü. Burada da, yani devletin bazı konulara ait politikalarının oluşturulmasında TPAO’nun çok önemli katkısı oldu.
Ültanır: Akdeniz’in ne tarafına yoğunlaşıldı?
Öner: Akdeniz’in tümü için Doğu Akdeniz’de, fakat bize göre düşündüğünüz zaman Kıbrıs’ın batısında kalan bir alanda ve orta çizgiye yakın bir yerde yoğunlaşıldı. Mısır ekonomik sınırına kadar olan bir alanda üç tane büyük ruhsat aldık. Bu üç büyük ruhsat üzerinde de yaklaşık 5100 km’lik sismik faaliyette bulunduk. İki boyutlu sismik yaptık. Bu proje bugüne kadar Akdeniz’de TPAO’nun açık deniz alanında yapılmış en büyük projesi.
Ültanır: Bu Kıbrıs’ta Rumların bizim ekonomik bölgemize tecavüz ederek vermek istedikleri ruhsat alanları ile çakışıyor mu?
Öner: Evet, en güneyde ki ruhsat çakışmaktadır ve GKRY’nin 12 miline kadar dayanmıştır. Bunun devletler düzeyinde bir rolü var, o ayrı. Onu konuşacak değiliz. Fakat şuna inanın, bu devlet politikasının altında Türkiye Petrolleri’nin rolü vardır.
Şimdi devlet politikasını bir yana koyarak, gelelim Türkiye Petrolleri olarak ne yaptığı konusuna. İşte o denizler hedefini çok ciddi olarak önüne koydu. Geçmişte de size o konuda bazı bilgiler aktardım. 2004, 2005 ve 2006 yıllarında Karadeniz’de yapılmış müthiş bir yatırım var. Bu yatırımın içerisinde en büyük kalem sismikte görülüyor. Bu sismik çalışmanın hepsini Türkiye Petrolleri kendisi finanse etmiştir.
2003-2008 yıllarında TPAO’nun sismik faaliyetlerine bakacak olursak, 2006’da yapılan, üç boyutlu dediğimiz bir sismik var ki miktarı 5419 km2'dir. Bu dünya ölçeğinde yapılan miktarın 20’de birinden biraz fazla. Düşünün, tüm dünyada yapılan üç boyutlu sismiğin 20’de birinden fazla ki, bu çok büyük bir rakamdır. Şimdi biz böylelikle ne yapmış olduk? Türkiye’nin ekonomik sınırları içinde kalan 190 bin km2’lik bir deniz alanının röntgenini onun içinde belirlediğimiz anomaliler için de tomografisini çekmiş olduk.
Şekil 3) 2003-2008 dönemi TPAO’nun sismik faaliyetleri
Dolayısıyla böyle bir süreç, denizleri dikkate alarak başlamış oldu. Hatırlayacağınız üzere, Karadeniz ile birlikte başlamasının bir nedeni de Akçakoca civarında yapılan gaz keşfidir. Orada küçük ortaklarımız var. Onu da o üç yıllık süre içerisinde üretime soktuk. Tabii burada Türkiye Petrolleri de çok şey öğrendi ve tecrübe edindi. Neden? Çünkü, denizde üretim işini ilk defa yapmış olduk. Biliyorsunuz, Marmara’da da bir üretimimiz var. Fakat, o daha sığ bir su derinliği, yaklaşık 20 m’nin içerisinde kalan bir yer. Ama Akçakoca’daki su derinliği ise, 100 m ile 500-600 m arasındadır.
Demek ki denizler hâlâ çok öncelikli ve önemli. Karadeniz, bunun içerisinde birinci sırada geliyor. Biliyorsunuz, burada bir ortağımız var, Petrobras. Orta Karadeniz ve Karadeniz’in Bulgaristan’a sınır olan en batı alanında birlikte bir ortaklığımız var. Onun dışındaki alanlar için de bir farm-out süreci başlatıldı, yeni ortaklar aranıyor. “Gelin riski paylaşalım” diyoruz. Karadeniz’in arkasından, bu yıl da dahil olmak üzere Akdeniz gelecek. Denizler potansiyelini bilmediğimiz, ama zenginlikleri ortaya konulması gereken çok geniş alanlardır. Akdeniz’i de düşündüğümüz zaman büyüklüğü neredeyse 300 bin km2’ye varabiliyor.
GÜNEYDOĞU ÜRETİM ALANINDA YENİ TEKNOLOJİLER
Bunun dışında bir de Güneydoğu’da üretim yaptığımız bir alan var. Burada da şunu yapmaya başladık; mevcut yöntemlerle yerin altını gözlemlemek pek mümkün değildi. Bunun için yeni teknolojileri denemeye başladık. Son iki yıldır da bunu uyguluyoruz. Bunda da hemen hemen başarılı olduk Ne anlamında? Yerin altını daha görülebilir hale getirdik. Daha önce çektiğimiz röntgen filmleri net değildi. Şimdi biraz bir şeyler görünmeye başladı.
Bunlar ortaya çıkınca, tabii yeni modeller oluşturabiliyorsunuz. Ama burada da şunu söylemek istiyorum; şüphesiz Güneydoğu’da bulabileceğimiz yeni alanlarla, yeni keşiflerle Irak boyutunda bir zenginlik beklemiyoruz. Ancak, bugün 100 dolara varan varil maliyetlerine baktığımız zaman, üreteceğimiz her bir varil bir değer ifade ediyor. Ne için? Başlangıçta söylediğim Türkiye’nin dışarıya ödeyeceği faturasını azaltmak için. Bugünkü konuşmamda bunu sürekli tekrar edeceğim, ama ne kadar azaltabilirsek, bu ülkenin dışa ödeyeceği para o kadar az olacak. O azalan parayı da devlet diğer alanlarda kullanacak, hiç olmazsa bir refah söz konusu olacaktır.
TPAO’NUN TRAKYA ÇALIŞMALARI
Üçüncüsü ise, Trakya’da yapmış olduğumuz çalışmalar olup burada da benzer bir model veya yaklaşım sergilenmektedir. Yine Irak gibi veya gazca zengin ülkeler gibi bir keşif söz konusu değil. Ama ortaya konulabilecek, katkı koyabilecek her 1000 metreküpü bulup çıkarmak anlamında bu çalışmalar yapılmaktadır.
BÜYÜK KATKI DENİZ ALANLARINDAN GELEBİLİR
Güneydoğu ve Trakya’da karasal alandan söz ediyorum, ama şunu gözlemliyoruz. Eğer bir keşif söz konusu olacak olursa, kurtuluş gibi görebileceğimiz, yani bize faturalarımızda gerçek anlamda bir parasal katkı sağlayacak yerler olarak deniz alanları görülüyor. Büyüklükleri itibariyle bunu söylüyoruz, ama henüz delmeden, oradaki o petrolü görmeden de bunu şimdiden söylemek doğru değil.
TPAO’NIN EGE’DEKİ ARAMASI
Ültanır: Ahmet Bey, Karadeniz ve Akdeniz’den söz ettiniz, sonra karasal alanlara geçtiniz. Ancak, Ege Denizi alanı da var. Orada da çalışma yapılıyor. Ancak, o devlet politikasına bağlı siyasi amaçlı bir arama mı acaba?
Öner: Yok, o devlet politikası değil, ama onu devlet politikasına aslında biz dönüştürüyoruz. Çünkü, Ege’de biliyorsunuz, bir Bern Mutabakatı var, 1977’de alınan bir karar. Taraflar 6 milin dışında bir harekette bulunmaktan menedilmiş veya tavsiye edilmiş. Biliyorsunuz, her yerde de 6 mil yok. Bazen 3 mile iniyorsunuz. Biz bunun bir parçası olarak ilk defa bu sene, bir çok şeyi de zorlayarak Gökçeada ile Gelibolu arasında bir kuyu kazma kararı verdik. Düşünün orası da Türkiye’ye ait alanlar, ama orada bile sıkıntı var. Çünkü, adalar konusu var. Ege’de Türkiye’ye ait iki ada var, ama diğer tarafta yüzlerce ada, küçük adacıklar var. Dolayısıyla, ülke olarak onları da dikkate almak zorundayız.
Şu anda Gökçeada ile Gelibolu arasında anakaranın 6 mil açığında bir kuyu kazıyoruz. Bu da oradaki modeli anlamak, nispeten Trakya’ya benzediğini düşündüğümüz o bilgi çerçevesinde, yeraltını anlamak anlamında bir çalışmamız var. Ama büyüklükler olarak düşündüğünüz zaman, Karadeniz ve Akdeniz’i ayrı bir kefede tutmamız gerekiyor. Ege, sıralamada buna göre biraz daha geride kalıyor.
KARADENİZ’DE BİR MİLYAR DOLARLIK SONDAJ HAZIRLIĞI
İkinci tura geçerken sorunuzun bir yerinde de şöyle bir şey vardı, dünyada bir ekonomik kriz var, bu arama çalışmalarını etkileyecek mi? Şu anda etkilemeyeceğini ve etkilememesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü, hâlâ petrol fiyatı çok yüksek. Şuna inanın iki sene sonra, bu ikinin içerisine bu sene de dahildir, 2009’un sonunda artık 80 dolarlara dönüşü tahayyül etmek bile zorlaşabilir. Neden?
Ültanır: Çünkü 100 dolarların üzerinde kalacaktır.
Öner: Tabii, bugün yapılmış olan yatırımların birçoğunun sonucu iki senede ürüne dönüşecek, artık daha düşük maliyetlerle yapamadığınız, bugünkü yüksek maliyetlerle o petrolü keşfettiğiniz için satış rakamları hep oralarda kalacaktır. Şu andaki rakamların altındaki bir rakamı düşünmek artık hayal olabilir. O halde biz de 2008 yılı içinde bu aramaları yapmak zorundayız ve arama-üretim yatırımlarını artırmak zorundayız.
Az önce sismik faaliyetleri söylemiştim. O grafikten (şekil 3) görüleceği gibi, sismik faaliyetler denizlerde artmış durumda (pembe ve turuncu çubuklar). Bunların akabinde de en geç 2010 yılında olmak üzere Karadeniz’de beş derin deniz kuyusu açılacak. Beş derin deniz kuyusu ne anlama geliyor derseniz, bugün için yaklaşık en küçük rakam 150 milyon dolar olarak ifade ediliyor. Ama, bizim öngördüğümüz rakamlar 200-220 milyon dolar arasındadır. Dolayısıyla beş tane kuyu demek bir milyar dolar demektir. Bu kuyulardan iki tanesi Petrobras ile üç tanesi ise TPAO’nun kendisi tarafından kazılacak.
Ültanır: TPAO bunun finansmanını yurtdışı gelirleri ile sağlayacak herhalde değil mi?
Öner: Biliyorsunuz, 2007 sonu itibariyle gelirleri 2 milyar dolar düzeylerine ulaştı.
Ültanır: Burada ben bir ekleme yapayım, iktidarın dua ile çözüm anlayışına da uygun. TPAO’nun gelirleri bu kadar yükselmişken Allah TPAO’yu BOTAŞ ile birleşmekten korusun. Şimdi, aramanın bir başka boyutuna değinmenizi isteyeceğim. Bütün bunlar yurtiçi aramaları. Dışarıdaki arama faaliyetleri ne durumda acaba?
PETROL NEREDEYSE TPAO ORADA OLMALIDIR
Öner: Hemen bağlamak istediğim bir konu da aslında buydu. Bir taraftan yurtiçinde çalışırken, diğer taraftan yurtdışını da düşünmek zorundayız. Çünkü yurtdışını düşünmüyorsanız, geleceği hiç düşünmüyorsunuz demektir.
TPAO’nun yurtdışı projelerini ve yeni girişimlerini de sizinle paylaşmak istiyorum. Harita üzerine işlenmiş şekilde onu da göstereceğim (şekil 4). Haritada maviyle gösterilen Azerbaycan ve Kazakistan halen üretim yaptığımız ve para kazandığımız alanlar. Bizim günlük üretimimizin 60 bin varili yurtdışından geliyor. Türkiye’de günde 40 bin varil üretiyorsak, onun daha fazlasını yurtdışından getiriyoruz. Dolayısıyla, illa yurtiçinde petrol bulacağız diye bir kural yok. Nerede olursa olsun onu bulup Türkiye’ye kazandırmamız lazım.
Şekil 4) TPAO’nun yurtdışı aramaları ve yeni girişimleri
Geçmişte Amerika için söylenen ve de gizli olduğu ifade edilen, ama bugün artık herkesin bildiği bir şey var. Petrol neredeyse Amerika oradadır. Petrol neredeyse, TPAO’nun da orada olması gerekiyor. Bakın, haritada kırmızı ile gösterdiklerimiz ise üzerinde aktif olarak çalıştığımız alanlar. Ekonomik olduğuna inandığımızda gireceğimiz alanlar olarak görünüyor, yani yeni girişimler. Mesela Kolombiya’da bir anlaşma imzaladık. Şimdi, düşünün Türkiye’yi ve Kolombiya’yı. Artık uzaklık bir zorluk olamaz. Bütün dünyayı düşünmemiz gerekiyor.
Ültanır: Haritada mor ile gösterilen Libya’da arama ruhsatınız var. TPIC ile Gürcistan’da da servis hizmetiniz var diye biliyorum. Bence dikkat çekici bir nokta haritadaki Brezilya. Biz oradan Petrobras’ı getirdik, Karadeniz’de sondaj yapacak. Karşılığında TPAO Brezilya’ya gidiyor. Sanki bir takas gibi ya da barter ticaret gibi. Bu Petrobras ile bir ortaklık şeklinde mi olacak?
Öner: Petrobras ile ortak olarak gidiyor. Neden? Dünyanın en büyük şirketleri bile riskleri paylaşıyorlar. Çünkü, artık dünyada geriye kalan alanlar derin denizlerdir. Derin denizde ise ne yaparsanız, maliyet karaya göre 10 mislidir.
TPAO’NUN YURTİÇİ, YURTDIŞI YATIRIMLARI
2008 yılında TPAO’nun önünde iki tane plan var. Biri ülke içindeki yatırımlar. İkincisi ülke dışındaki yatırımlar. Bakın ne kadar para harcıyor, onu da söyleyeyim. 2008 yılı için öngörülen yatırım, önceki yıllarla kıyaslamalı olarak grafikten (şekil 5) görülüyor. 2008 yılı için toplam 948 milyon dolarlık yatırım programı var. Yani yaklaşık bir milyar dolar. Yurtiçine ayrılan miktar 417 milyon dolar iken, yurtdışına ayrılan kısmı 531 milyon dolar. Bakın, artık yurtdışına yaptığımız yatırımlar yurtiçini geçmiş durumda ve artmak zorunda.
Şekil 5) TPAO’nun 1999-2000 arama-üretim yatırımları
Her ne kadar biz bugün burada ruhsatları konuşsak da, Petrol Kanunu’nu konuşsak da, ülkemiz için bir gerçeği bilmemiz lazım. Bizden daha kolay petrolün çıktığı ülkeler var mı? Var ve yanı başımızda. Bugün Kuzey Irak diye konuşuyoruz. Agresif bir biçimde orada olmamız gerekiyor mu? Gerekiyor. O halde neden burnumuzun dibinde bu ülkeler varken, biz bunlardan istifade etmeyelim ki?
HEDEF: 2008 DEĞİL 2018 UFKU, YURTDIŞI VE ÜLKEDE DENİZLER
Bundan 100 sene kadar önce bir Amerikan Başkanının prensip olarak koyduğu sözü, geçmişi 2000 sene öncesine dayanan bir ülkenin insanları olarak neden biz bunu düşünemeyelim? Dolayısıyla burada 2008’i konuşuyoruz, ama benin ufkum 2018. O süreç içerisinde TPAO yatırımlarını yurtdışına büyük oranda yönlendirmek zorunda. Ülkede ise denizler.
Ültanır: Ahmet Bey açıklamalarınız için çok teşekkürler. Şimdi Cem Bey’e söz vereceğim. Cem Bey, sizin şirketleriniz denizlerde değil, ama karada başarılı arama çalışmaları yapıyor. Petrol üretimi yapan bir özel sektör kuruluşusunuz. Yurtdışına da servis veriyorsunuz. Sizin şimdiki hedefleriniz ve arama çalışmalarınız, ileriye doğru vizyonunuz nedir?
2008 ALADDİN VE SAYER SİRKETLER GRUBU İÇİN,
GEÇEN YILKİ YOĞUN SİSMİKTEN SONRA SONDAJDA HIZLI BİR YIL
Sayer: Biz de 2007’de oldukça faal bir çalışma dönemini geride bıraktık. Bu dönemde yaptığımız sismik çalışmalar bizim için çok önemli. Türkiye’de son 20 yılda attığımız sismikten daha fazlasını geçen bir yıl zarfında attık. Bunu Türkiye’nin muhtelif yerlerinde Trakya’da ve Güneydoğu Anadolu’da yaptık. Onların yorumlama çalışması şu anda devam ediyor. Zannediyorum bu senenin ikinci yarısı, sondaj açısından yine çok hızlı geçecek. Özellikle işletme sahalarımızda yeni kuyularımız olacak. Yaptığımız sismiklerle sahalarımızı yeniden değerlendirdik. Bazı yapısal modellerimizde ciddi değişiklikler oldu. Dolayısıyla, bu dönemde sahalarımızı yeniden ele alacağız. Sonuçta da üretimimizin artmasını bekliyoruz.
Biliyorsunuz, Türkiye’de ilk rezerv etütleri 1960’lı yıllarda yapıldı. O zaman Şelmo sahası için yapılmıştı. Teksas’tan Hank Gruy Engineering firması tarafından yapılan bu etüt, Türkiye’de yapılan ilk modern rezerv etüt çalışmasıdır. Ondan sonra zaten firmalar kendileri veya müşavirleri aracılığıyla rezerv hesapları yapmaya başladılar. Yıllardır da bu hesapları hep görürüz. Merkez sahalarımızla ilgili olarak biz şunu gördük ki, yapılan hesapların hiçbiri doğru değil. Genelde bu yapılan hesaplamalara bakarsak, bu sahaları çok daha önce terk etmemiz gerekirdi. Fakat durum öyle değil. Bu da aslında iyi bir gelişme. Sahaların üretimi beklenenin çok üzerinde, yapılan hesapların ötesinde. Herhalde bu karmaşık jeoloji, zor kireçtaşı rezervuarları, her zaman negatif değil, bazen böyle iyi sürprizleri de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla yılın ikinci yarısından itibaren, bizim sahalarımızda yeni sondaj kuyularının devreye girdiği sondaj dönemimiz olacak.
BULGURDAĞ’DA ÜRETİMİ ARTIRMA
Adana’da yine Bulgurdağ sahasıyla ilgili olarak da, o bölgede tekrar sondajlara başlayacağız. Bulgurdağ da üzerinde durduğumuz sahalardan bir tanesi. Çünkü, 38.8 gravitede (API) petrol ürettiği için, her ne kadar eni boyu sınırlı bir saha olsa da, hâlâ düzgün tempoya üretim yapıyor olması önemli, bazı yeni imkânlar da ihtiva ediyor. Üretimi yüzde 50-60 artırabilme imkânı var gibi gözüküyor.
DİYARBAKIR SAHASINDA YENİDEN ARAMA ÇALIŞMALARI
Bunun dışında yine arama projelerimiz devam etmekte, uzun yıllardan sonra geçen yıl Diyarbakır’ın doğusuna tekrar adım attık. 1992’deki PKK saldırısından beri o bölgede sondaj faaliyetlerimiz yoktu. O bölgede her ne kadar yine hareketlilik varsa da, sondaj faaliyetlerimiz olacak. İnşallah müspet yönde gelişmeler olur diye bekliyorum. Bölgedeki güvenlik operasyonları bizim sondaj faaliyetlerimizi çok yakından ilgilendiriyor.
Diyarbakır bölgesinde şu anda iki tane kuyumuz var. Bir tanesi Paleozoik hedefli Arpatepe-1 kuyusu. Şu anda onu deliyoruz. Bizim için önemli bir kuyudur. Çünkü, bu 1992’deki saldırıdan önce hemen yakınındaki Paleozoik kumtaşlarından yüksek kalitede petrol tespit ettiğimiz bir bölge. Şu anda onun üzerine atılmış bir sismikle daha yüksek bir noktasını deliyoruz. Ümit ediyoruz ki, orada bir petrol keşfi olsun. Çünkü olursa, o bölge için iktisadi açılım olacak. O bölge Türkiye’de ilk defa Paleozoik seviyeden ham petrolün tespit edildiği bölgedir. Bismil-1 kuyusundan, 1970’li yılların başında TPAO ham petrol test etmiştir. Dolayısıyla, o bölgede Paleozoik seviyede bir petrol potansiyeli var. Fakat, özellikle kumtaşlarının devamlılığı, bunların yakalanması çok kolay değil. İnşallah bu bölgede müspet netice alırız diye ümit ediyoruz. Başarılı olması durumunda bu bölge için yeni bir ufuk açacaktır.
Bunun dışında yine Diyarbakır petrol bölgesinin hem güneyinde ve hem de kuzeyinde çalışmalarımız var. Diyarbakır ilinin hemen kuzeyinde 2003 yılında Karakilise keşfimiz olmuştu. Onun üretimi maalesef sınırlı kaldı. O bölgede ilave sismik çalışmamız var. Bu yapı civarında yeni bir kuyuya başlamak üzereyiz.
Diyarbakır’ın güneyinde İskoçya’dan getirdiğimiz Melrose şirketi ile beraber Paleozoik projemiz var. Güney Mardin çok önemsediğimiz bir projedir. Dolayısıyla, Diyarbakır bölgesinde de oldukça fazla faaliyetimiz olacak.
ADIYAMAN BÖLGESİNDE SONDAJLAR
Adıyaman bölgesinde şu an devam etmekte olan arama sondajlarımız var, üretim sondajlarımız var. Yurtiçinde oldukça aktifiz.
YURTDIŞI MÜTEAHHİTLİK ÇALIŞMALARI
Yurtdışında Bulgaristan’da Güney Yıldızı şirketimizle sondaj müteahhitliği faaliyetlerimiz devam ediyor. Orada derin kuyularla başladık. Mısır’da da Aladdin Middle East ile başladığımız sondaj müteahhitliğine devam edeceğiz, orada birkaç ihaleye daha katıldık. Zannediyorum, önümüzdeki birkaç ay içinde Mısır’a yeni bir kule göndermemiz gündemde olacak. Onun dışında birkaç ihaleye daha girmek üzereyiz. Onların da müzakereleri şu anda devam etmekte. Müteahhitlik olarak bu yıl çok aktif bir döneme girdik.
2008’İN HEDEFİ: SAHA OPTİMİZASYONU VE KULE MODERNİZASYONU
Biz bu yılı saha optimizasyonuyla ve kule modernizasyonuyla tamamlamayı ümit ediyoruz. Daha çok artan bir üretim ve elimizdeki kulelerin modernizasyonu bizim için çok önemli. Sondaj makinelerimize ciddi bir yatırım yaptık. Büyük bir kısmının motorları, donanımları, çeşitli enstrümanları ve sistemleri değişti, yeni teknolojiye daha uyumlu hale geldi. Bu bizim uluslararası piyasalarda rahatlıkla müteahhitlik işi yapmamızı sağlayacaktır.
Hem de sondaj kulesi envanterimizi yenileyip genişlettik. Daha çok projeye aynı anda odaklanmamızı beraberinde getiriyor. Yeni aldığımız kulelerden bir tanesi oldukça büyük bir kule. F-320 2000 BG’lük (1500 kW) 25.000 ft (7600 m) derinliğe sondaj yapabilecek yeni bir sondaj makinemiz var, 11’inci kulemiz. Hakikaten TPAO’dan sonra bu coğrafyada en büyük bağımsız sondaj kulesi sahibi petrol şirketi ünvanımızı 20 yıldır muhafaza ediyoruz. Dolayısıyla, birçok şirket bu konuda bizimle görüşüyor. Biz elimizden geldiği kadar en iyi projelere bunları yönlendirmeye çalışıyoruz.
GELECEK 10 YIL İÇİN HEDEF
Bir 10 yıl sonrasında 2018’de şirketimizi nerede görmek istiyoruz? Entegrasyonu bütünüyle tamamlamış, yurt dışında da üretimi olan, ümit ederiz yurtiçindeki üretimi de yeni keşiflerle daha çok artar, entegrasyon sonucu kendi rafinerisi ve akaryakıt dağıtımı da olan, kısacası aramadan üretimine, rafinerisinden dağıtımına kadar hepsini yapan bir grup olarak inşallah gelişmemizi sürdürürüz.
Ültanır: Sayer Şirketler Grubu’nun tam entegrasyona sahip güçlü bir petrol kuruluşu olması ülkemiz açısından kazanç olur, bizleri de mutlu eder. Başarılarınızın devamıyla hedefinizin gerçekleşmesini diliyorum. Bir sorum olacak. Kule modernizasyonu dediniz ve yeni aldığınız kapasitesi geniş kulenizden söz ettiniz. Şimdi, Türkiye denizlere açılacağından denizler için de, derin denizler olmasa bile karasularında çalışma yapabilecek off-shore kuleler edinmekte geleceğe yönelik planlarınız var mı?
Sayer: Henüz off-shore ile ilgili bir faaliyetimiz yok. Biz önümüzdeki dönemde de tamamen kara alanlarda çalışma yapacağız.
TPAO DA DENİZ SONDAJLARINDA DIŞARIDAN KULE KİRALIYOR
Ültanır: Teşekkür ediyorum Cem Bey. Bu deniz sondajı konusunda aynı soruyu Ahmet Bey’e yöneltmek istiyorum. Ahmet Bey, off-shore sondajlar için TPAO’nun kendi kulesi var mı, yoksa derin olmayan sondajlarda bile dışarıdan mı kiralanıyor?
Öner: Genel olarak dışarıdan kiralanıyor. Özellikle derin denizler, zaten apayrı bir teknoloji gerektiriyor. Dünyada da çok fazla sayıda değiller. Diyelim ki, 12-13 tane gibi bir sayı var.
Ültanır: Bu kule sayısı mı şirket sayısı mı?
Öner: Şirket sayısı son zamanda üçe indi. 12-13 kule sayısı. Fakat, sığ sular için hayli sayıda var. Hatta Romanya’nın bile elinde 200 m’ye kadar sığ sularda sondaj yapabilen epey bir kule var. Ama, şu anda bizim denizlerimizi düşündüğümüz zaman, özellikle Karadeniz’i ele aldığımızda, o kadar derin bir deniz ki, birden bire su derinliği 1500 m’ye ulaşıyor. Dolayısıyla bu tür sondajları yapabilecek kuleler Türkiye’de yok. Sığ sular için de yok. Bundan 2-3 sene önceki fiyatları neydi, bugün ne oldu derseniz, yaklaşık 50-100 milyon dolara alabileceğiniz bir kule, bugün hemen hemen onun 2-3 katına erişti. Bir örnek vereyim, Karadeniz’e gelip Hopa kuyusunu kazan drillship dedikleri gemi, çok yüksek teknolojiye sahip bir gemi, 2004-2005 yıllarında satın almaya kalktığınızdaki değeri 200 milyon dolar civarındaydı, bugün aynı gemi milyar dolar olarak ifade ediliyor.
100 DOLARI AŞAN PETROL FİYATI ARAMALARI CAZİP YAPIYOR
Ültanır: Ahmet Bey’den aldığımız bu ek açıklamadan sonra Selami Bey’e söz vermek istiyorum. Selami Bey, sizden TransAtlantic ve Selsinsan şirketleri olarak 2008 yılında neler yapıyorsunuz sorusunun yanıtı almadan önce, aramalar bakımından şöyle bir sektördeki çalışmalara genel bakıp değerlendirmenizi de rica edebilir miyim?
Uras: 2008’deki petrol arama faaliyetlerinin değerlendirilmesi dediğimizde, ben şöyle görüyorum: Arkadaşlarımın da ifade ettiği gibi, petrolün varil fiyatı 80 doların veya 100 doların üzeri, artık ne olursa, biz bunlara tabii süper fiyatlar olarak bakıyoruz. Bizim aramaların yine en yoğunlaştığı 1985-90 yılları arasında petrolün varil fiyatının maksimum olarak ulaştığı seviye 28-30 dolarlardı. Aramaların iyice karamsarlığa girdiği, hemen hemen hiç olmadığı az önce 11 kuyu diye ifade etmiştim, o yıllarda ise zaman içinde 8-9 dolarlara kadar indi.
Şimdi bu 100 doların üzeri, tabii yeni aramalar için aslında çok cazip olmalı diye düşünüyorum. Yani en küçük rezervi bile petrol şirketleri gelip arayıp bulmalılar. Çünkü, bunu en az 100 dolardan değerlendirebilecekler. Aramalar fizıbıl gözükmeli. 100 doları finansal programınıza koyuyorsunuz, yani değer beklentiniz varil başına 100 dolar, arama maliyetleriniz arttı, mesela çeliğin fiyatı bu aralar çok arttı, sondaj maliyetleri arttı, Ahmet Bey’in dediği gibi sondaj makinelerinin kirası da arttı, ama gene de şu andaki varil fiyatı aramalara enteresan bir destek vermektedir.
GEÇEN DÖNEMDEKİ ŞİRKET BİRLEŞMELERİ ARAMALAR İÇİN ŞANSIZLIK
Fakat, bence şöyle bir şanssızlık oldu. İşin içinde olduğum için benim kendi kişisel görüşüm. Büyük oyuncular, isimleri hiç önemli değil, o petrol fiyatlarının düştükleri zamanlarda yeni rezerv aramalarına tabii ki büyük bir şevkle bakamadılar. Çünkü, petrolün fiyatı ortadaydı. O sıralarda büyük şirket birleşmeleri oldu. Çok enteresan şekilde, birleşen şirketin rezervi arttı. Bazı şirketler sahneden silindi, dolayısıyla oyuncu sayısı azaldı.
Eskiden 14-15 tane, işte Seven Sisters’den türemiş olanlar o yedi tanesi de dahil olmak üzere major oyuncu varken, bunların hepsi Türkiye gibi ülkelere, jeolojinin de çok çekici olması diyeyim, yerbilimcilerin de onları öyle yönlendirmesi ki doğru bir karardır, hakikaten Türkiye’nin jeolojisi çekicidir, zordur, pahalıdır, challenging (meydan okuyucu) bir jeoloji vardır, ama yer bilimciler her zaman firmaları yönlendirirler, “Ne var bakalım arayalım” diye, ama bu şirketlerin sayısı azaldı. Birleşme sonucu rezerv kazanımlarıyla arama talebi de azaldı. Şanssızlık şirket birleşmelerinde. Şirketler birleşince otomatik olarak ne oldu? (A) şirketinin rezervi günlük bir milyon varil üreten şirket, günlük iki milyon varil üreten (B) şirketiyle birleşti, günlük üretimi üç milyon varil olan yeni (C) şirketi ortaya çıktı.
PETROL KANUNU BEKLENTİSİNİN ETKİSİ VE KANUNU KİM ENGELLİYOR?
Bir de benim gördüğüm ve kusura bakmayın söylemeden geçemeyeceğim, Petrol Kanunu’nun, Cem Bey’in ve Ongun Bey’in söylediği gibi çıkması beklentisi, 2008’deki faaliyetleri olumlu yönde etkilemekte. Çıkmaması da ters yönde etkiler, o doğru, beklentiyi tersine çevirir. Bir de tabii bu kanun buraya kadar geldi, küçük birtakım düzeltmelerle herkesin istediği bir şekle de gelebilir diye düşünüyorum. Çünkü, bayağı bir merhale kaydetti. Ben de 1996’dan beri hazırlanmakta olan taslakların içindeyim.
Ültanır: Kanun hazır da, hatta Komisyon Başkanı bir görüşmemizde kimse ilgilenmese bile kendi başıma Komisyonun gündemine getireceğim diyordu. Gücü tartışılır, ama Enerji Bakanı Kanuna hiç sahip çıkmadı, Hükümet’in program ve eylem planına alınmadı. Sanki, gizli bir el yasayı sümen altına itti. Anayasa tartışmaları, türban tartışmaları ile başlayan ve son gelişmelerle giderek kızışan siyasi ortamda, geçen seneki gibi bu iş başarılıp da Meclis Genel kurulu’ndan geçirilebilecek mi? Ben şahsen kuşkuluyum. Hazır olmasına rağmen, ne beklendiğini bilemiyorum. “Engelleyen muhalefet” de diyemiyorum. Çünkü, muhalefeti işlerine gelmedi mi dinlemiyorlar. Petrol Kanunu’na karşı başka bir engel var. Çıkarlarına gelmeyenler var.
Aytuna: Dediğim gibi diğer ufak şirketler.
Ültanır: Bunu iktidara yakın ve/veya yaklaşan şirketler şeklinde de tanımlamak gerekir. Major şirketler zaten engel olmak istemezler, onlar yasal mevzuatın açık ve kesin olmasını isterler.
Uras: Benim bildiğim, sizin de bildiğiniz Sayın Cumhurbaşkanı birtakım maddelere çarpı koymuştu.
Ültanır: Biri uygun bulunup düzeltildi.
Uras: Hayır öbürleri de düzelmeyecek durumda değil. Ben kendi terminolojimi kullanıyorum, masadaki arkadaşlarımın affını rica ediyorum, Minor kozmetik şeyler onlar. Yani olabilir de olmayabilir de. Fazla bir şey ifade etmez. Onların da olması muhalefeti tatmin edecekse, gayet olumlu bir yaklaşımdır, gayet olumlu bir adımdır. Muhalefet katkıda bulunmuş olur. İşte, devletin adına TPAO’nun petrol faaliyeti yapması. Bugün bakıyorsunuz, Petrobras Brezilya petrol şirketi, BP British Petroleum, yani olay ortada. Her gelişmiş ülkenin bir petrol şirketi var ve petrol stratejisine yardımcı oluyor. Hisseleri şu şekilde satılır, yüzdesi bu kadar olur vs, bu değişebilir. O benim açımdan büyük problem de değil.
VERİLERİN DİGİTALLEŞTİRİLEREK YORUMLANMASI
Dolayısıyla, 2008’de Petrol Kanunu beklentisinin ve artan petrol fiyatlarının aramaları olumlu etkileyeceğini düşünüyorum. Olumlu etkileyecek birtakım gelişmeleri de ben TransAtlantic ile birlikte çalışırken tespit ettim. Bu konvansiyonel yöntemler dışında, şimdi eski dataların sayısallaştırılması (digitalleştirilmesi) ve o şekilde yorumlandıktan sonra konvansiyonel şekilde elde edilmiş olan sismik verilerle veyahut başka birtakım arama sonuçlarıyla birlikte yorumlanması çalışmaları yapılmalı.
Ültanır: Model çalışması şeklinde mi?
Uras: Model çalışması şeklinde olabilir, korelasyon çalışması şeklinde olabilir. Eski datalardaki netliği, Ahmet Bey az önce, “Röntgen daha böyle dumanlıydı, biraz daha dumanı ortadan kaldırdık” dedi, ebet hakikaten dumanı ortadan siliyorsunuz, kriminal teknolojiler de kullanılıyor, çok uzaktan fotoğraf çekilmiş, ama digital olarak temizlendiğinde yüz daha net olarak ortaya çıkıyor onun gibi.
TRANSATLANTIC ŞİRKETİ MİKROBİYAL YÖNTEM
VE DİGİTALLEŞTİRME KULLANIYOR
TransAtlantic şirketinde jeokimya amaçlı numune toplama çalışmaları yaptık, bunlar Amerika Birleşik Devletleri’nde mikrobiyal teknoloji laboratuvarlarında değerlendiriliyorlar, onların sonuçları bize olumlu katkılarda bulunacak. En azından yönetimimizin şevkini artıracak diye düşünüyoruz. Bu yeni teknolojinin işin içine girmiş olması ve digitalleştirme, yerbilimcilerin biraz daha net görüntü görmelerine neden oluyor. Bu da bence artı ve bu daha çok da yerbilimciler tarafından Türkiye gibi jeolojisi komplike olan ülkelere yönlendiriliyor. Yani, bir Suudi Arabistan’a yönlendirmiyorlar. Çünkü, orada böyle bir çalışmaya gerek de yok, zaten jeoloji de yok. Orada Silürien neredeyse yüzeyde.
Türkiye gibi çok komplike, çok attractive (çekici) olan ülkelere bu yeni teknolojiler sürekli olarak tanıtılıyor. Firmaların Türkiye Petrolleri’ne de, “sizin eski sahalarınızı şöyle değiştirelim, şöyle bakalım” diye yaklaşımları oluyor. Türkiye Petrolleri’nin tabii bu yeni teknolojilerden kendisinin haberi. Kendisinin belli bir düzeye kadar yapacağı işler oluyor. Onun üzerinde belki yabancılarla ortaklığı düşünecek.
Yani, ben 2008 için çok karamsar değilim. Ama şartım, Petrol Kanunu’nun , diğer arkadaşlarımın da dediği gibi artık piyasaya uygulamaya çıkması, tabii belli kozmetik düzeltmelerin yapılmasıyla. Kozmetiğin yanında Cem Bey’in dediği gibi, birtakım major düzeltme de varsa, o da artık kısmet ve ileride diyelim diye düşünüyorum.
TRANSATLANTİC JEOKİMYA SONUÇLARINI BEKLİYOR
TransAtlantic şirketi ilk ruhsatını 2006 yılının Temmuz ayında aldı. Dolayısıyla, 2006 bütçesinden pek nasiplenemedik. O zamana kadar bizim merkez bütçesini diğer ülkelere dağıtmış durumdaydı. 2007 yılından itibaren de faaliyetlerimize başladık. Data korelasyonları, uydu bilgilerinin derlenmesi, eldeki mevcut bilgilerin toplanması, bizim sondaj mükellefiyetimiz, X. Bölge (Siirt) ruhsatlarında 2009 civarında. Fakat, biz yapmış olduğumuz çalışmalarla, özellikle Sezgin Bey’in de söylediği gibi jeokimya sonuçlarının da çok destek vermesini bekliyoruz. Sondaj işini de daha öne kaydırmayı düşünüyoruz. 2008’in son çeyreği olabilir. Tabii, doğa koşulları, kar ve yağışlar elverdiği sürece.
TRANSATLANTİC’İN BİR ŞANSSIZLIĞI; BİR RUHSAT ALANININ GENELKURMAYIN GİRİŞE YASAK BÖLGESİNDE OLMASI
Bizim bu sene bir şanssızlığımız şu oldu: Yapmayı düşündüğümüz test için jeokimya numunelerinin toplanmasını, zannediyorsam rakamı da 679, bunları da Navigation datası ile topluyorsunuz, sahada elinizde bir GPS ile dolaşarak yapıyorsunuz, bu zaman alıyor, ama şirket olarak bunu biz kendimiz yaptık. Müteahhite yaptırmadık. Yeni jeolog arkadaşlar işe aldık ve kendi ekibimizi kurduk.
Fakat, bir 4175 nolu ruhsatımız var, X nolu (Siirt) bölgenin doğusunda. Orası da Genelkurmay tarafından girişe yasaklı bölge. Askeri operasyonlar sürüyor, mayın temizleme çalışmaları var. Bildiğiniz gibi, şu anda orada operasyonlar sürmekte, dolayısıyla stres var. Tabii biz kararlara uymak doğrultusunda oradaki jeoloji çalışmamızı ertelemek durumunda kaldık. Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün de, gerekli her makamın da bundan haberi var. Force-Major bir durum, ama Force-Major’u de kullanmış değiliz. Anlayışlı bir şekilde Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne ifade ettik. Yani, burada biz bu çalışmayı gerçekleştirmiyoruz. Çünkü, insan yoğun bir çalışma olacak. Araçlarla, insanlarla, kazma-kürekle çalışılıyor.
TRANSATLANTIC X NOLU PETROL BÖLGESİNİN BATISINDA
SONDAJA DAHA ERKEN GİRİŞEBİLİR
Fakat 4173 ve 4174 nolu ruhsatlarımız, tamamen X. Bölge’nin batısındadır. Aslında Diyarbakır’da, ama Petrol bölgesi olarak yine Siirt Belgesi’nde. Oradaki jeokimya çalışmalarını tamamladık. Ocak ayı içinde de bunları Oklahoma’daki laboratuvara gönderdik. 4173 ve 4174 numunelerinin analiz sonuçlarını aldıktan sonra, muhtemelen petrofizik çalışmalarına devam ederiz. Gerektiğinde aldığımız birtakım sismik hatların bant kopyaları var. Muhtemelen onların reprocess çalışmalarını yapacağız. Bu çalışmalar da 2008 içinde planlanıyor. Yapacağımız reprocess çalışmalarını müteakiben belki yeni sismik hat atmak gerekebilir. Ama 4173 ve 4174’de bana göre, 1982’den beri orayı bilen birisi olarak söylüyorum ve mevcut hat var, mevcut hatlar yeni dediğim teknolojilerle de daha güzel görüntüler verebiliyor, belki sismik yapmadan da sondaja daha erken tarihlerde girme konusunda bir planımız var.
TRANSATLANTİC’İN DİĞER RUHSATLARINA İLİŞKİN ÇALIŞMALAR
Hakkari’de ruhsatlarımız var, yani Van Bölgesinde. Bu bölgedeki ruhsatları da 2007’nin Temmuz’unda aldık. O tarihten beri de Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nden bazı eski kuyu bilgileri, loglar, elektrik logları alındı. Onlar sayısallaştırıldı. Sezgin Bey’de yeni alınan bir SURFER programı var, güzel haritalar çizilmesine imkân veriyor. O çalışmalar da altı aydır devam ediyor. Hakkari’de de jeoloji çalışmalarımız var, kendi ekibimizi onun için oluşturmuştuk. Böylece daha hoşlanacağımız neticeler alabiliriz diye düşündük. Fakat Hakkari’de de yine Genelkurmay’ın açıklamasına göre girişe yasaklı bölgedeyiz. Orada numune almayı da 2008’e erteledik, ama hem X. Bölge’nin doğusundaki 4175 ve hem de Hakkari ruhsatlarındaki çalışmalarımızı, buna genel amaçlı jeolojik çalışmalar da dahil, 2008 yılı içinde Genelkurmay Başkanlığı’nın güvenliğe ilişkin açıklamalarının kaldırılmasından sonra gündeme acilen alacağız.
SELSİNSAN ŞİRKETİ’NİN DARENDE ARAMA ÇALIŞMALARI
Selsinsan’ın bir ruhsatı var. Sezgin Beyle bizim için uzun zamandır, Malatya-Gürün-Darande’de Mazıkıran çok soru işaretleri olan bir yerdi. Orada MTA’nın da kazdığı Hacılar kuyuları var. Orası bizim sahanın biraz güneyinde kalıyor. Sezgin Bey zaten Türkiye’nin her yerini çalışıyor. Bizim sürekli olarak orası alakamızı çekti. Fakat, biz iki arkadaş olarak Tuz Gölü ile birlikte Darende bölgesini de yabancı yatırımcılara empoze etmeye çalıştık. Fakat, dediğim gibi biliyorsunuz, dünyada da bayağı bir petrol arzı oldu, öyle çok maceralı yerlere de kendileri yatırım yapmaya girmiyorlar. Orada hedef Permien dediğimiz yapı ve maceralı olmasının nedeni de derin. Orada 4500 metrelere, belki daha aşağısında 6000’lere kadar gidebiliriz, bilemiyorum ve maceralı diyorum.
Aytuna: Ben Selami Bey’e bir katkıda bulunayım. Türkiye’de değişik şeyler denemek lazım. Değişiklikten kastım da bu tip şeyler. Denenmemiş şeyleri denemekte yarar var. Yani, artık klasik yöntemlerle bulacağınız belki de bu kadar, ama daha değişik yöntemler, neyse o, belki bir tanesi de bu olabilir.
Sayer: Biliyorsunuz Darende çok kötü bir örnek. Cumhuriyet tarihinde delinmesi en uzun sürmüş kuyudur.
Ültanır: TPAO tarafından mı açıldı?
Sayer: Hayır MTA tarafından.
Aytuna: Ama, teknoloji değişiyor. Darende kuyusunun öyküsü öyle enteresan ki, kampı sabit yapılmış beton binalar.
Uras: Selsinsan’ın bu ruhsatını biz daha önce, Selsinsan adına ruhsat müracaatında bulunmadan önce çok çalıştık, çok empoze ettik. Artık ona o kadar çok emek verdik ki, yazışmalar, Amerika’ya gidip bizzat görüşmeler yaptık. Müthiş bir lobi yaptık. Türkiye’de petrol politikası derken, biliyorsunuz lobicilik de önemli, ama bizde eksik. Ben kendim iki kere Amerika’ya özel giderek, bunu tanıtmaya çalıştım. Yani X. Bölge, XI. Bölge dediniz mi herkes balıklama atlıyor, çünkü buralar petrol bölgesi, işte Raman var, Batman var, Garzan var. Diyarbakır deyince atlayıp geliyorlar, acaba boş bir yer var mı, 1/500.000 haritasında beyaz bir nokta kalmış mı diye. Fakat, biz VI. Bölge’de Darende’yi götürünce ilgi göstermiyorlar.
Aytuna: Ama, TPAO da oradan ruhsat aldı.
Uras: Onlar da bizle birlikte müracaat ettiler. Bizim tam bu alakamızın oluştuğu zamanlar, demek ki Türkiye Petrolleri’ndeki arkadaşlar da orayı çalışıyorlardı ki, komşu olduk. Ama biz orası için o kadar temas yaptıktan sonra baktık ki, büyüklere kabul ettiremeyeceğiz. Yani, onlar çok büyük petrol beklentisi içindeler, akademik kuyu delmek istemiyorlar. Biz de istemiyoruz, ama biz orada çok çalıştık, ezberimizde. Bakın ben jeolog olmadığım halde, Sezgin Bey bunları bana papağan gibi ezberletti. Dolayısıyla, kendimiz alıp çalışamaya karar verdik. Şu anda buranın etrafında mevcut 7 tane Hacılar kuyusu var. Bir Akçadağ kuyusu var zannedersem. Mazıkıran-1 kuyusu var. Bizim ruhsatın içinde Hacılar-3 kuyusu var. Onların elektrik loglarını kağıt data olarak talep ettik. Çalışmalarımızı biraz daha yoğunlaştıracağız. Muhtemelen jeokimya yapacağız. Ondan sonra daha olumlu bir şekilde buranın petrol potansiyelini, tabii en başta Sezgin Bey’in yardımı ile değerlendirmeye çalışacağız.
MERTY ENERGY’NİN ARAMA FAALİYETLERİ
Ültanır: Başarı dileyip, teşekkür ediyorum. Şimdi son konuşmacımız olarak söz sırası Ongun Bey’de. Merty Energy 2008 yılında ne gibi arama çalışmaları yapıyor ve hedefleri nedir? Buyurun sizi dinliyoruz.
Yoldemir: Çok teşekkür ederim. Ben sözüme başlamadan, öncelikle TPAO’yu tebrik etmek isterim. Özellikle son yıllarda denizlerde büyük yatırımlara giriştiği için. Çünkü, Türkiye’nin gerçekten de petrol ve doğalgaz araması için eğer bir büyük keşif olacaksa, denizlerde olacak.
Şimdi ben öncelikle Merty Energy’nin kimliği ve vizyonu açısından konuya yaklaşıp, 2008 ve sonrasını nasıl planladığımızı izah edeceğim.
ARAMACILIĞIN ANA ÖĞELERİ
Öncelikle aramacılık için üç ana öğe var. Bunlardan bir tanesi irade, bir diğeri sermaye, biri de teknoloji. İrade dediğiniz zaman, bunu alt başlıklara da ayırabiliriz. Stratejiniz nedir? Bilgi birikiminiz var mıdır? Deneyiminiz var mıdır? Çünkü, bunlara dayanarak bir iradeye ve karara varırsınız. Bizde bu var. Gerek kendi kişisel bilgi birikimim, deneyimim açısından, gerekse de birlikte çalıştığımız iş arkadaşlarım açısından baktığımızda, TPAO’dan sonra en yüksek bilgi, beceri ve deneyime sahip şirket Mert Energy’dir.
Teknik anlamda bahsediyorum. Çünkü, Merty Energy’de şu anda 74 tane mühendis çalışmaktadır. Bunlar jeoloji mühendisi, jeofizik mühendisi, petrol mühendisi, fizik mühendisi, elektronik mühendisi olarak sıralanıyor ve burada özellikle aramacı olarak niteleyebileceğimiz Türkiye Petrolleri’nden tanıdığım, arkadaş olduğum ciddi bilgi birikimine sahip olan insanlar benimle birlikte çalışıyor, biz de bundan gurur duyuyoruz. Çünkü, temelde bilginin, deneyimin gerekli olduğu ve bunun doğru kullanılıp, doğru yönlendirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Daha evvelki konuşmamda belirtmiştim. Türkiye’deki teknik elemanlar, bu bilgi birikimine, deneyimine sahipler.
Peki, bundan sonra ne geliyor? Teknoloji. Dünyada petrol aramacılığının teknolojisi gelişti. Yeni birtakım teknolojiler ortaya çıktı. Ancak, bu teknolojilerin büyük bir kısmı kozmetik. Yani, görüntünün geliştirilmesi, görüntünün biraz daha satılabilir hale gelmesini sağlıyor. Oysa gerekli olan, bu teknolojilerin doğru kullanılması ya da var olan teknolojilerin doğru kullanılması ve doğru yönlendirilmesi. Bu tabii temelde arama stratejinize giren bir konu.
