TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, İİBF Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Aydın, Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır'ın sorularını yanıtlıyor...
ABD, AB VE RUSYA ÜÇGENİNDE KALAN TÜRKİYE
Ültanır: Hocam, ABD, AB ve Rusya üç büyük güç merkezi, ekonomik bakımdan öyle, askeri bakımdan da AB hariç öyle. Bu üç merkezin bir üçgenin köşelerini oluşturduğunu düşünürsek, o üçgen alanı içindeki Türkiye’nin konumunu nasıl değerlendirdiğinizi öğrenmek istiyorum. Çünkü, Türkiye bu etki alanı içinde kalmış durumda. Bu alanda kuvvetleri dengeleyebilir mi?
Şöyle bir bakacak olursak; ABD ile ilişkiler 1 Mart 2003 Tezkere krizi ile karardı, ama 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan zirvesinden sonra yeni bir beyaz demeyelim de pembe diyelim, pembe sayfa açarcasına renk değiştirdi.
AB ile olan ilişkiler ise, 2004 yılının sonunda müzakerelerin başlaması kararının alınmasıyla toz pembe renkte görünüyordu, bu renk giderek koyulaştı, Almanya’ya Merkel’in, Fransa’ya Sarkozy’nin gelmesiyle karardı ve ekran adeta kapandı.
Türkiye’nin komşusu durumunda olan bir de Rusya var. Rusya ile ekonomik ilişkilerimiz gelişiyor, ama özellikle Avrasya’da birbirimizi hasım gibi görüyoruz, o coğrafyada bir rekabet ve sürtüşme yaşıyoruz. Ne pembe, ne kara, daha çok turuncu renkte görmek istediğimiz bir ilişki şeklinde işbirliğimiz sürüyor.
Şimdi, ABD, AB ve Rusya üçgen alanında Türkiye’nin konumunu bir uluslararası ilişkiler uzmanı olarak nasıl görüyorsunuz?
ODAKLANILAN COĞRAFYALAR ENERJİ KAYNAKLI
Aydın: Resme biraz geriden bakalım. Çok eskiye gitmeye gerek yok; Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren dünyada büyük bir değişim ve dönüşüm var. Bu değişim ve dönüşüm sürecinde büyük güçler denilebilecek ülkelerin odaklandıkları belli coğrafyalar ortaya çıkmaya başladı.
Soğuk Savaş döneminde uluslararası politika bu kadar bölgeselleşmiş veya bölge-merkezli değildi. Tabii ki etkin güçler için yine belli coğrafyalar öne çıkıyordu, ama oralarda çoklu rekabetlerden ziyade, tek taraflı etkinlikler söz konusuydu. Örneğin, Batı Avrupa’da Amerika Birleşik Devletleri etkindi, ama Sovyetler Birliği yoktu. Doğu Avrupa keza Sovyetler vardı, Amerika yoktu. Afrika deyince, Sovyetler daha etkindi, ama Batı pek yoktu. Şimdi ise daha farklı bölgeler ve bu bölgelerde çok taraflı rekabet politikaları öne çıkmaya başladı. Bu öne çıkan bölgelere baktığımızda ise, bunların daha çok enerji kaynaklarıyla ilgili bölgeler olduklarını görüyoruz.
AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYE’Yİ ÇEVRELİYOR
Bir kere Avrupa’nın doğusu önemli bir yer haline geldi. Avrupa Birliği’nin genişleme süreciyle birlikte, oraların Batı sistemi içine alınması meselesi gündeme geldi. Öyle olunca da burası daha çok Avrupa’nın nüfuz bölgesi ve alanı oldu. Tabii bu nüfuz bölgesi derken Doğu Avrupa’yı kastetmiyorum, çünkü artık orası Avrupa Birliği’nin bir parçası. Ama, onun uzantısı ve eski Sovyetler Birliği’nin parçası olan Ukrayna olsun, Beyaz Rusya olsun, Moldova olsun, buraları giderek daha çok Avrupa’nın etki sahasında kalıyor.
Yine baktığınızda, Avrupa’nın etki sahasında olabilecek Batı Akdeniz ve önceleri yavaş yavaş, ama özellikle Kıbrıs’ın üyeliğinden sonra daha hızlı bir şekilde Doğu Akdeniz’e doğru uzanan bir Avrupa Birliği etki bölgesi var.
Son olarak, Avrupa Birliği’nin geliştirdiği yeni komşuluk politikası nedeniyle, bu sefer Türkiye’nin kuzeyinden Kafkaslara doğru bir uzanma çabası söz konusu.
Avrupa Birliği açısından görünen bu. Dikkat ederseniz resimde de öyle gözüküyor, benim haritamda da öyle. Türkiye’yi ortaya koyun, Avrupa Birliği batıdan itibaren Türkiye’nin güney ve kuzeyini çevrelemiş, Türkiye bir anlamda arada kalmış görünüyor.
ABD TÜRKİYE’NİN ETRAFINA ODAKLANMIŞ DURUMDA
Amerika Birleşik Devletleri açısından baktığınızda ise, Amerika’nın önem verdiği birkaç bölge öne çıkıyor. Bu bölgeler de Türkiye’nin etrafında odaklanmış durumdalar. Bir kere Ortadoğu var; Irak’tı, İran’dı, Suriye’ydi derken, aslında Ortadoğu’nun geneli ABD’nin yakın ilgi alanında. Üstelik ABD Irak’ı işgaliyle birlikte, artık gelip Türkiye’nin sınırdaş olduğu komşusuna dönüşmüş durumda.
ABD’nin ikinci önem verdiği bölge, enerji kaynakları dolayısıyla öne çıkan Hazar Havzası. Kaynakların taşınmasında geçiş bölgesi olan Kafkasları ile Afganistan operasyonu dolayısıyla Orta Asya, Afganistan ve Pakistan’ı görüyoruz. Bir de bu alana Batıdan açılan Karadeniz coğrafyası ile özellikle 2006’da çok ilgilenmişti.
Bu sefer tam ters yönden yine Türkiye’yi kıskaca alan bir ilgi alanı görüyoruz. Türkiye’nin kuzeyi, güneyi ve doğusu Amerika’nın ilgi alanına giriyor.
RUSYA DA KARADENİZ VE TÜRKİYE’NİN DOĞUSUYLA İLGİLENİYOR
Rusya açısından bakınca; aslında Rusya da kendini sıkışmışlık içinde hissediyor. Çünkü Rusya, ABD ile Avrupa Birliği’nin ortak girişimleriyle, Soğuk Savaş’tan sonra büyük ölçüde kendi sınırları içerisine mahkûm oldu. Putin’in iktidara gelmesi ve Rusya’nın belli ölçüde istikrara kavuşmasından sona bu sıkışmışlığı açma çabaları oldu. Bu çabaların odaklandığı yerlere ve çıkış noktalarına bakınca, bir tarafta İran’ı görüyoruz, ama orada Amerika’nın ambargosu nedeniyle İran’dan öteye geçemiyor. Kafkaslarda ise büyük bir mücadele yaşandığına tanık oluyoruz. Bu durumda tek rahat çıkış noktası hâlâ Karadeniz, ki orada Türkiye ile işbirliği yapıyor. Bir de Balkanlarda Kosova kartını oynamaya çalışıyor, ama oraya doğrudan erişim olanağı olmadığından çok da etkili olamadı. Bu durumda Rusya’nın odaklandığı alanlara bakınca, Türkiye’nin kuzey ve doğusunu kapsadığını görürüz.
ULUSLARARASI İLGİ MANZARASI: NÜFUZ MÜCADELESİ
Sıraladığımız bu güç merkezlerine belki Çin de eklenebilir, ancak Çin’in Türkiye’nin etrafındaki coğrafyada henüz çok fazla bir faaliyeti yok. O yüzden onu bir kenara bırakıyorum, ama potansiyel olarak dünyanın önemli üç büyük gücünün Türkiye’nin etrafındaki bölgelerle birinci derecede ilgilendiğini görüyoruz. Ortaya çıkan bu resim Türkiye’ye büyük fırsatlar ve büyük sorunlar gündeme getiriyor. Mesele risk ve fırsatlar arasında nasıl bir politika izlenerek başarılı olunacağı. Ama, yaşadığımız dönemin ve önümüzdeki dönemin ilgi odağında olduğumuz, olacağımız açık.
Etrafımızdaki bölgelere gösterilen ilgi o kadar belli ki, mesela Amerika Birleşik Devletleri çıkıyor ve “Ulusal çıkarlarımız açısından Karadeniz bizim için çok önemlidir” veya işte “Kafkas’ların bağımsızlığının sürdürülmesi Amerika’nın güvenlik çıkarları için birinci derecede elzemdir” diyebiliyor. Bu derecede önem verdiklerini görüyoruz.
O zaman benim gördüğüm, Türkiye’nin etrafındaki coğrafyada, özellikle kuzey ve güneyinde büyük bir rekabet yaşanmakta olduğudur. Burada büyük güçler ciddi nüfuz mücadelesi içindeler. Hatta bazen bunun da ötesinde bir paylaşım mücadelesinden bahsedilebilir. Yani, Amerika’nın gelip Irak’a yerleşmesi, Ortadoğu’ya ne AB’yi ne de Rusya’yı sokmaması, eski Doğu Avrupa ve Karadeniz’in kuzeyindeki coğrafyayı büyük ölçüde kendisine yol etmeye çalışması bunun göstergeleri. Esas mücadele de, tabii Hazar-Kafkas coğrafyasında gerçekleşiyor; Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın kimin elinde kalacağı gibi.
TÜRKİYE’NİN AVANTAJI VE DEZAVANTAJI
Burada Türkiye’nin önemli bir avantajı tarihten gelen uluslararası ilişkilerinde farklı güçler arasında denge kurarak politika yürütme tecrübesidir. Bunu önümüzdeki dönemde de başarırsa avantajlı sonuçlar elde edebilir. Bir taraftan Avrupa Birliği ile müzakere yapıyor, önemli bir aktörle ortaklık kurmaya çalışıyor. Diğer taraftan Amerika ile Rusya arasında bir tahterevalli gibi; Amerika ile ilişkiler kötü giderken Rusya’ya yaklaşmıştı, şimdi Amerika ile ilişkiler düzeliyor gibiyken, bunu da belki Rusya’ya karşı dengeleme için kullanacak.
Bu bir avantaj. Ama, bu sürecin ciddi bir dezavantajı da var. Bu ülkeler Türkiye’nin etrafındaki bölgelere odaklandıkları ve bölgelerde etki olmayı “ulusal çıkar” olarak tanımlamaya başladıkları için, zaman zaman Türkiye’nin bölgesel çıkarları ile çatışıyorlar. Örneğin, Amerika Ortadoğu’ya küresel bakıyor, uzaktan bakıyor. Onun belli küresel çıkarları var. Bunların Türkiye’nin bölgesel çıkarlarıyla örtüşmesi, uyuşması her zaman mümkün olamıyor. O nedenle Irak konusunda yaşanan 1 Mart Tezkeresi ve sonrasındaki gelişmeler gibi sorunlara önümüzdeki dönemde de tanık olabiliriz. Nitekim, aynı boyutta olmasa bile, yakın dönemde Amerika ile Karadeniz’de de sorunlar yaşadık. Temel neden aynıydı; ABD’nin küresel beklentileri ile Türkiye’nin bölgesel bakışı örtüşmüyordu. İki kutuplu olmayan, blok politikasının türdeşliğinin ortadan kalktığı bir dünyada, bu tür gerilimler daha çok yaşayacağız.
Rusya ile ilişkiler iyi gidiyor gibi gözüküyor, ama konuya ince ayrıntılarıyla bakınca, Kafkaslar’da aslında biz Rusya ile de çelişiriz ve nitekim çekişiyoruz. Benzer şekilde, Avrupa Birliği ile de, ortaklık müzakeresi yapıyor olmamıza rağmen, hem o süreç çok iyi gitmiyor, hem de birtakım bölgesel politikalarda yüzde yüz örtüşmeyebiliyoruz.
AMERİKA İLE STRATEJİK DEĞİL, SIKIŞTIRILMIŞ ORTAKLIK
Ültanır: Hocam şimdi genel tabloyu çizdiniz. Bu tablonun bazı noktalarına odaklanalım diyerek, sormak istiyorum: Amerika ile başlayalım, 1 Mart Tezkere krizi ile var olduğu söylenen stratejik ortaklık sırça vazo gibi parçalanmıştı.
Başlangıçta da değindik, 5 Kasım 2007 tarihi bir dönemeç midir, tartışılabilir, ama Amerika’nın PKK ve Kuzey Irak’a bizim askeri harekâtımıza yaklaşımında, dostça diye görünen, müttefikliğe uygun bir değişiklik var. Tabii bu o bölgeye ilişkin planının bir parçası da olabilir. Ancak bugünkü görünüme göre, Amerika ile Türkiye arasında yeniden stratejik ortaklık canlandırıldı mı, sizce ne oldu?
Aydın: Ben “stratejik ortaklık” yerine bir yazımda ifade ettiğim gibi “sıkıştırılmış ortaklık” diyorum. Çünkü, Türkiye açısından bakınca, Amerika Türkiye’yi çok sıkıştırıyor, stratejik ortak gibi davranmıyor.
Ültanır: Peki ortaklığın adı ne olursa olsun da, eski günlere dönmemize ufuk mu doğdu, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aydın: Hayır veya olabilirse çok uzun vadede. Şu anda öyle bir şey görmüyoruz. Şimdi içinden geçmekte olduğumuz döneme bakarsak, Amerika Birleşik Devletleri o kadar güçlü ve o kadar çok fazla alanla ilgileniyor, Türkiye de o kadar çok kendi içine dönük ve kendi iç sorunlarıyla uğraşıyor ki, bu iki ülkenin stratejik ortak olması aslında maddeten çok mümkün değil.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika ile Türkiye’nin stratejik ortaklığı söylemine baktığımızda, birtakım parametreler üzerine oturduğunu ve bunların her birinin sorunlu olduğunu görürüz. Bir kere “stratejik ortaklık”, askeri güvenlik söylemi üzerinden tanımlanıyor. Bu dengeli bir ilişki değil. Yani, stratejik ortaklık güvenlik söylemi üzerinden tanımlanıyorsa, Amerika’nın çok güçlü olduğu, Türkiye’ye yardım ettiği, Türkiye’nin de yardım alan ülke konumunda olduğu bir dengesizlik var, bir asimetri var ortada.
İkinci olarak, stratejik ortaklık askeri güvenlik üzerinden tanımlandığında, Soğuk Savaş sonrası dünyanın gündemine de uymuyor. Anakronik kalıyor, çağdışı kalıyor. Çünkü, yeni dönemde başka konular, endişeler öne çıkıyor: çevre sorunları var, ekonomi daha önemli, kimlik meseleleri var, demokratikleşme var vs. Bunları bir kenara bırakıp ilişkiyi sadece askeri güvenlik alanında işbirliği üzerinden tanımladığınızda, dönemin öne çıkan gündeminin çok önemli konuları dışarıda kalıyor. Bu da bir sorun; ilişkinin havası döneme uymuyor, zamanın ruhuna aykırı kalıyor.
Öte yandan siyasi işbirliği üzerine oturtmaya çalıştığınızda ise, birisi süper gücün de ötesinde hiper bir güç, dünyanın tek hegemonu, öteki bir bölge devleti. Bu ikilinin aynı platformda eşit bir düzlemde işbirliği yapması mümkün olmuyor. Eşitlik olmayınca da, ilişki asimetrik bir ilişkiye dönüşür ve dolayısıyla, stratejik ortaklık olamıyor.
Bir de stratejik ortaklığın ima ettiği çok önemli bir ayrıntı, dünyaya aynı pencereden bakıyor olmak, dünyadaki birtakım gelişmelere benzer şekillerde tepki veriyor olmak.
AMERİKA’NIN İKİ STRATEJİK ORTAĞI VAR: İNGİLTERE VE İSRAİL
Bu anlamda baktığınızda, Amerika’nın sadece iki stratejik ortağı var. İngiltere ile İsrail. Aslında başka da yok. Bütün Avrupa ülkeleri, Almanya bile değil. Tayvan değil. Belki Japonya bile değil. Çünkü, Amerika ne yapıyorsa bu iki ülkenin, İngiltere ve İsrail’in onu desteklediğini görüyoruz. Burada eğer stratejik ortaksanız, ortağınızın sizin hoşunuza gitmeyen politikalarını da desteklemeniz gerekiyor ve bu karşılıklı olmalı.
Şimdi meseleye Türkiye-ABD stratejik ortaklığı çerçevesinde bakarsak, Türkiye örneğin Amerika’nın Irak’ı işgalini destekleyemezdi. Çünkü, bu ülke ve coğrafyayla ilgili kendi özgün çıkar ve sorunları var. İşte bu noktada, yani ortaklar arasında ayrışan çıkarlar olduğunda, stratejik ortaklık ilişkisi kopuyor. Benzer şekilde Amerika da Türkiye’nin her yaptığını veya politikasını desteklemiyor. Bakın, İngiltere Falkland Adalarına çıktı, Amerika hemen destekledi. Ya da İngiltere Avrupa’da birtakım politikalar uygularsa, Amerika arkasında duruyor. Şimdi mesela, Türkiye’nin Kıbrıs politikalarını Amerika’nın kayıtsız şartsız desteklemesi söz konusu olabilir mi? Olmuyor. O zaman stratejik ortaklık da yok.
Bu bence biraz plansız programsız giden Soğuk Savaş sonrası Türk-Amerikan ilişkilerine güzel bir çerçeve, göze hoş görünen cafcaflı bir çerçeve oluşturmak için Clinton döneminde geliştirilen hoş bir argümandı, ama Irak’ta çöktü. O yüzden de ben önümüzdeki dönemde yeniden canlanmasını mümkün görmüyorum. Yani, ne kadar ilişkiler iyi olsa bile, kaldı ki 5 Kasım’ı da öyle ilişkilerin muhteşem bir boyuta taşındığı süreç olarak da görmek mümkün değil, stratejik ortaklığın canlanması kısa dönemde mümkün değil. Öncelikle ilişkilerin yeni parametrelerinin tanımlanması lazım ki, bakalım bunların üzerinde bırakın stratejik ortaklığı bir işbirliği mümkün mü? Ama, daha o bile yapılmadı.
KUZEY IRAK’IN GELECEĞİ ÜZERİNDE TÜRKİYE-ABD İŞBİRLİĞİ
Ültanır: Peki, 5 Kasım Türkiye’yi Kuzey Irak’ta Amerika ile bir işbirliğine götürebilir mi? Şunu kastediyorum, Kuzey Irak petrol bakımından önemli bir bölge. Gerçi Irak’ın büyük petrol zenginliği güneyde, ama kuzey, orta ve güney bölgelere göre en sükûnlu ve barışa en kolay kavuşabilecek yeri. Amerika için de yeni bir üs durumunda, ama kuzey ile sorunu olan müttefiki ülke Türkiye var.
Bu bölgenin barışa kavuşması, Amerika’nın ve Türkiye’nin bölgenin geleceği hakkında bir uzlaşmaya varmasıyla mümkün ki, o durumda Irak’ın diğer bölgelerine göre çok daha kolay barışı yakalayıp normal sürece geçebilir. O zaman buradaki petrol ve doğalgaz diğer kesimlerden daha önce Batı pazarlarına taşınabilir.
Zaten, büyük petrol şirketleri de Kuzey Irak’ın kapsısında sırada bekliyorlar. Bazılarına Kuzey Irak yönetimince arama izni de veriliyor, ama Amerika bu nedenle Barzani yönetimine pek de hoş bakmıyor sanıyorum. Bunun için Barzani yönetimini törpülemek veya törpületmek isteyebilirler. Çünkü, Irak’ın Petrol yasası diğer engellerin yanısıra Barzani’nin engeliyle bir türlü çıkarılamadı. Barzani’yi usul dinlemez görüyorlar. Her neyse diyelim, istenirse orada kısa zamanda ciddi petrol üretimi başlayabilir. Üretilecek hidrokarbonların Batıya ulaştırılması için Türkiye’nin ortak olduğu alt yapılar var. Bu alt yapıların geliştirilmesi için Türkiye’nin konumu, potansiyeli ve her türlü olanakları da bulunuyor.
Bunları hesaba katan Amerika, orada PKK’yı temizletmeye yardımcı olarak ve bölgedeki federal yönetimi biçimleyerek, en azından Türkiye’ye karşı sivri görünmeyecek ve kendi işine gelecek şekilde törpüleyerek, ya da onu da Türkiye’ye törpületerek, Türkiye ile Kuzey Irak’ta bir ortak düzenlemeye gidip, o bölgeye barış getirmeyi hedeflemiş olabilir mi acaba?
Aydın: Olabilir ve muhtemeldir ki öyledir. Çünkü, Amerika’nın da en başından bu yana zaten hem PKK konusunda, hem PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki varlığı konusunda, hem de bu bölgenin statüsü konusunda, Türkiye’den birtakım beklentileri vardı. PKK konusunda daha Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiği günlerde aynı beklentileri dile getirmişti;. “Şimdi artık silahlı örgütün liderini size teslim ettiğimize göre, bu işi siyasi olarak çözün” diyorlardı. O siyasi çözüm her ne demekse, ama o zaman da bunu söylüyorlardı. Bugün de aynı şeyi söylüyorlar. Aslında, 5 Kasım’da Hükümet tarafından kabul edilen de budur.
PKK’nın Irak’taki varlığı konusunda da hep aynı şeyleri söylüyorlar: “Siz bu meselenizi Türkiye içerisinde çözerseniz, Irak tarafında bu sorun zaten çözülür”. Ayrıca ters taraftan bakarak da aynı noktaya geliyorlar: “Irak’takileri ortadan kaldırmak, 1) mümkün değil, 2) kaldırmış olsanız bile sorunu çözmüş olmazsınız; buradan çıkar başka yere giderler” diyorlardı.
Irak’ın kuzeyi ve oradaki Kürt grupların geleceği ile ilgili olarak başından beri sürekli söyledikleri de şu: “Siz buradaki oluşumların önünü kesmeyin, bu adamları hoş tutun, bunları çapulcu olarak değerlendirmekten vazgeçin ve burada ortaya çıkan süreçle birlikte yaşamayı öğrenin”. Türkiye buna direndi. Yani 1 Mart 2003’den itibaren buna karşı çıktı. Bence şu anda karşılaştığımız durum, ABD’nin söylemlerini değiştirmesi değil, Türkiye’nin geldiği noktada yapacak başka hiçbir şeyi kalmadığı için, ABD’nin görüşü çerçevesinde mümkün olduğunca işbirliğine yönelmesidir. Türkiye’de her şey biraz fazla hayalci yansıtılıyor basında; işte “gireriz Kuzey Irak’ı yakarız yıkarız” deniyor; ama orası Amerika Birleşik Devletleri’nin fiilen kontrol ettiği bir toprak parçası. Dolayısıyla oraya girip herhangi bir şey yapacaksan, bunu ancak ABD’den onaylı yapacaksın. En azından ABD buna göz yumacak.
Böyle olunca, Türkiye’nin elinde de başka alternatifi kalmadığı için, bu olay PKK’nın saldırıları ile iyice doruğa tırmandığında, Türkiye pazarlık şartlarını ya da çıtasını aşağıya indirdi ve kendince bir plan yaparak, bu plan kapsamında Amerika’ya, “Hadi artık biraz işbirliği yapalım, şu PKK işinde bize yardımcı olun, biz de Kuzey Irak’taki Kürt gruplarının üzerine çok fazla gitmeyelim, bakalım buradan iyi bir şey çıkacak mı?” gibi bir söylemle gidildi, ABD de ondan sonra sınırlı operasyona yeşil ışık yaktı.
Ültanır: 5 Kasım’dan sonra Kürtlerin ifadelerinden, Amerika’nın onların dikkatini çektiği de anlaşılıyor.
Aydın: Elbette, Türkiye bunların geleceği konusunda Amerika Birleşik Devletleri’ne açılımda bulununca, Amerika da tabii oradaki Kürt gruplara “susun” dedi.
KUZEY IRAK POLİTİKASINDA KAFAYI KUMA GÖMMEMEK
Ültanır: Bu Türkiye’nin kazancına uygun bir çıkar mıydı? Yoksa, burada Türkiye için büyük bir risk mi var?
Aydın: Bu alanda izleyeceğiniz her politikanın ciddi bir riski var. Ama, hiçbir şey yapmadığınızda da büyük bir risk var. Bu nedenle, mevcut durumu iyi analiz edip, onun üzerine politika bina etmekte fayda var. Şimdi mevcut durum ne?
Irak’ta mevcut duruma baktığımızda, öncelikle Irak’ın artık federal bir yapı olduğunu görüyoruz. Bunu da anayasasında belirtmiş ve herkesin kabul ettiği yapı da bu. Türkiye de aslında Irak merkezi hükümetini tanıyarak bu yapıyı resmen tanımış durumda. Dolayısıyla, politikaları bunun üzerine bina etmemiz lazım. Sanki bu hiç yokmuş gibi davranırsak, kafayı kuma gömmüş deve kuşu gibi oluruz.
O yüzden bunun nasıl yönetildiği üzerinde iyi durmak gerekiyor. Evet, gerekiyorsa Irak’taki Kürt gruplar ile işbirliği yaparak, PKK’nın ortadan kaldırılması için çalışma yapılabilir. Bizim için önemli olan sorun bu değil mi? Tamam, o zaman bunun üzerine odaklanmak gerekiyor. Kaldı ki, Türkiye Barzani ile de, Talabani ile de geçmişte, 1980’li yıllardan itibaren, Irak’ın kuzeyinde PKK’ya karşı çok kereler birlikte operasyon da yaptı. Yani bu çok doğaldır, sizinle aynı şeyi yapmayı kabul eden (bu isteyerek olur, zorla olur, para verirsiniz olur, ne diye olursa olsun) herkesle işbirliği yaparsınız. O yüzden, Türkiye’nin gerçek hedefini iyi tespit edip, buna odaklanması lazım ve odağını kaybetmemesi gerekiyor. Burada bence esas mesele PKK’nın Irak’taki etkinliğinin kırılması ve daha da önemlisi Irak’tan yola çıkarak Türkiye’de operasyon yapma kapasitesinin ortadan kaldırılması. Çünkü, bizi en çok rahatsız eden bu.
Bugünkü şartlarda bunun için de birkaç şeye ihtiyaç vardı. Öncelikle PKK’lıların Türkiye’ye sızmasının önlenmesi gerekiyor. Onu, Amerika’nın vereceği istihbaratla ve Irak sınırları içerisinde operasyon yapma imkânı tanımasıyla önleyebilirsiniz; genel olarak Kürt gruplar, ama özellikle Barzani üzerine baskı kurması sayesinde, PKK’lıların Türkiye’ye geçiş hatlarının kapatılmasıyla önleyebilirsiniz. Başka türlüsü şu anda pek mümkün değil; örneğin İran’ın şimdi Irak sınırına duvar yaparak PJAK sızmalarını önemeye çalışıyor, ama bu tip önlemlerle mümkün değil. Türkiye ise bu dediklerimizi sağlayabiliyorsa, olumlu bir noktaya doğru gidebilecek. Ama, şu uyarıyı da bir yere yazmakta fayda var: Ne PKK işi, ne Türkiye’nin Kürt meselesi, ne Güneydoğu meselesi, sadece Kuzey Irak’taki PKK’lılarla uğraşarak, onları ortadan kaldırarak çözülecek mesele değil. Bu çok daha geniş kapsamlı bir iş.
ABD KUZEY IRAK’I BİR ŞEKİLDE TÜRKİYE’YE İHALE EDEBİLİR Mİ?
Ültanır: Şimdi Hocam, o Kürt sorununa girmeyelim, bu röportajın hacmini ve amacını aşar. Yapılan askeri harekâtın değerlendirilmesine de geçmeden önce, Kuzey’deki yönetimle ilgili bir başka sorum olacak. Çünkü, 5 Kasım gelişmesi olurken ortaya konulmak, masaya getirilmek istenen bölük pörçük bir senaryodan söz ediliyordu. O federe devletle Türkiye’nin tanımadan öte ilişkisi üzerine kurulmuş bir senaryo. Önceki sorumda da onu kastetmek istedim, biraz daha açayım. Dominyon demek istemiyorum, ama Türkiye onlarla dominyon tipi veya ona benzer bir ilişki kurabilir mi? Irak’ın diğer kesimleri barış ve sükûna kavuşuncaya kadar, Kuzey’deki federe oluşumun dış ilişkilerinin Türkiye himayesinde yürütülmesi falan gibi bir konu olabilir mi? Ya da kısacası ABD Kuzey Irak’ı bir şekilde Türkiye’ye ihale edebilir mi?
Aydın: Turgut Özal’ın bir konfederasyon planı vardı.
Ültanır: O da apayrı ve red olunan bir konu. Benim burada demek istediğim; ABD külfete girmeden onların medeni ülkeler camiasına kabule hazır duruma gelebilmeleri için gerekli törpülemeyi, ortamın düzeltilip yumuşatılması işini, “hem PKK’yı hallet, hem de Kuzey Irak’ta bunları şunları yap” diye, daha sonra bölgenin nimetlerini kendisinin rahatça yiyebilmesi amacıyla ve Türkiye’yi taşeron gibi kullanmak niyetiyle, hatta niyetini Türkiye’den de gizleyerek, böyle bir rol vermiş olabilir mi? Türkiye böyle bir role mi itelendi ya da iteleniyor mu acaba?
Aydın: Amerika böyle bir şeyi kendi çıkarlarına uygun görürse, onun için uygun bir formülasyon üretebilir. Yani, “ben aldım, bundan sonrasını al sen yap” denmez, ama ona uygun bir formülasyon bulunur. Örneğin bu coğrafya bağımsız olursa, bağımsız bir yönetim olarak başka bir ülkeyle istediği gibi ilişkiye girebilir.
Ültanır: Yalnız Türkiye olarak onların bağımsızlığını kabul etmiyoruz, biliyorsunuz.
Aydın: Şimdilik doğru, ama böyle oluşumlar siyasette mümkün. Tabii, Türkiye açısından bakarsanız, Türkiye böyle bir arayış içerisinde değil. Kendisi dışındaki bu tür arayışlardan da tedirgin oluyor. Çünkü, bu tür arayışları kendi ülke sınırları açısından tehlikeli görüyor. Çünkü, bir bir örnek teşkil edecek. Bugün Irak’ı böyle parçalarsınız, oradan bir pay kapmak size avantajlı gibi gözükebilir, ama ertesi gün de sizin ülkenizi parçalayıp başka ülkelere peşkeş çekmeye kalkabilirler.
Ültanır: Bu senaryolar gerçekçi değil. Onu vurgulayalım.
Aydın: Bunlar tehlikeli senaryolar.
KUZEY IRAK’A ASKERİ HAREKATIN SİYASİ ETKİLERİ
Ültanır: Evet, şimdi Hocam, Türkiye’yi parçalamak amacıyla kullanılan bir PKK var. 5 Kasımda Başkan Bush, “PKK sizin düşmanınız, PKK bizim düşmanımız, PKK Irak’ın düşmanı” dedi. PKK’ya karşı ABD’den istihbarat alışı yapıldı, Kuzey Irak’taki ve sınırımıza yakın olan, daha doğrusu sınır boyunca uzanan üslere önce çeşitli hava harekâtları yapıldı. En sonunda da sekiz gün süren, üstelik yoğun kış şartlarında ve eksi 20-30 dereceye düşen hava sıcaklığı yaşanırken, kara harekatı yapıldı. Bu kara harekâtı PKK’ya önemli zayiat verdirirken, oradaki yerel Kürt yönetimini de çok tedirgin etti.
Harekât bitmezden iki gün önce yerel Kürt Parlamentosu, Kuzey Irak’tan çıkmamızı, hem de oradaki daimi karakollarımızı kapatmamızı isterken, Mesud Barzani yine haddini aşarak Türkiye’ye dil uzatırken, Başkan Bush da, “Harekât en kısa zamanda bitirilmelidir” dedi. Harekâtın bitiminden bir gün önce Ankara’ya gelen ABD Savunma Bakanı harekâtı durdurmamızı istedi, aksi taktirde istihbarat akışının kesileceğini söyledi. Böyle bir ortamda sürpriz bir şekilde harekât tamamlandı.
Genelkurmay, harekâtın bu sonra erişinde, ABD isteklerinin rol oynadığı söylemlerine şiddetle karşı çıktı. Harekâtın sadece Zap Bölgesi ile sınırlı olduğunu söyledi. Hatta eleştiriler karşısında, “ne yapacaktık yani, “Musul ve Kerkük’ü de alacak mıydık?” şeklinde tepki de gösterdiler. Harekât öyle ya da böyle niçin kesildi konusu, tartışmalı bir konu da, bu harekât Türkiye’ye ne gibi siyasi kazançlar sağladı? Beklenmeyen çekilme siyasi kazançları olumsuz etkiledi mi?
Aydın: Öncelikle ben harekatın doğrudan ABD Savunma Bakanı’nın ya da Başkanı’nın uyarılarını üzerine durdurulduğunu düşünmüyorum. Zaten, Gates’in Ankara’ya gelişi ve Bush’un açıklamasıyla neredeyse eş zamanlı bir çekilme var. Çekilme onların uyarılarından sonra başlasaydı, askerler bu kadar kısa sürede geri getirilemezdi. Dolayısıyla, ben çekilmenin daha önceden planlanan bir şekilde başladığını düşünüyorum; hatta kararın Gates Türkiye’ye gelmeden 1-2 gün önce alındığını düşünüyorum. Zaten bu kadar asker, o mevsim şartlarında, o bölgede bundan çok daha uzun kalamazlardı. Üstelik operasyonun çerçevesi, yani Zap bölgesinin temizlenerek PKK’lıların bahar aylarında oradan Türkiye’ye sızmalarının önlenmesi için bu kadarla sınırlı kalınması herhalde yeterli oluyordu. Tabii Türk basınında çıkan bir takım haberler ve yetkili –ve de bilgili– olmayan kişilerin yorumları kamuoyunda farklı beklentiler oluşturdu. Sorun ve tartışmalar biraz da bu yüzden ortaya çıktı.
Öte yandan, Gates’in Türkiye’ye geleceği tarih ve muhtemelen bu şekilde bir talepte bulunacağı da biliniyordu; o nedenle çekilmenin bilinçli olarak onun gelişine denk getirilmiş olması da beni şaşırtmaz. Ayrıca operasyonun çerçevesi, büyüklüğü ve niteliği ABD tarafından da biliniyor ve takip ediliyordu. Yani, aslında ne yapılmak istendiği ve ne zaman çekilmenin başladığından haberdarlardı. Zaten Irak’taki yerel güçlerden gelen haberler, resmi açıklamadan çok önce çekilmenin başladığını duyurmuştu. Bence buradaki vahim durum, Türk-Amerikan ilişkileri açısından vahim durum, çekilmeden haberdar olan Gates ve sonra da Bush’un diplomatik üslubu da zorlayarak, Türkiye’yi bir nevi açıkta bırakmaları, Türkiye üzerinden kendi kamuoyları ve Irak’taki Kürt gruplar nezdinde prim yapmaya çalışmalarıdır. Aramızdaki ilişkinin geldiği noktayı bundan daha iyi ortaya koyan bir şey olamaz.
Operasyonun kazançları konusuna gelirsek; bu aslında ciddi anlamda bir psikolojik kazanç sağlama operasyonuydu. Bir kere, ABD’nin Irak’a gelişinden beri girilemeyen bir bölgeye kara harekâtıyla girildi. Böylece Irak’ın kuzeyinde “ABD burada Türkiye’ye operasyon yaptırmaz” diye düşünerek rahat hareket etmekte olan PKK ve Iraklı Kürt grupların bu rahatı kaçırıldı. Bunun gösterilmesi önemliydi. Bu Türkiye’ye kaybettiği psikolojik üstünlüğü ve stratejik avantajı yeniden kazandırdı.
Öte yandan operasyonun planlanış ve uygulanış tarzı ile zamanlaması da önemli mesajlar içeriyordu. Bir kere, neredeyse bir yıldır operasyon gerekliliğinden söz ediliyordu ve bu artık kanıksanmıştı; yine de operasyon, konuyu herkesin konuştuğu ama kimsenin beklemediği bir anda yapıldı. Tüm uzmanlar aylardır kara operasyonu yapılacaksa, Türkiye’nin bunu kış şartları gelmeden yapması gerektiğini söylüyorlardı. TSK operasyonu en zor kış şartlarında yaparak herkesi şaşırttı. Ayrıca basına verdikleri resimlerde sürekli olarak zor kış şartları ve bu şartlarda tam donanımlı Türk askerlerinin bölgede rahatlıkla dolaşmaları resmedilerek, aslında operasyonun medya ve psikolojik yönünü ne kadar önemsediklerini açıkça gösterdiler. Bunun dışında uçar birlik harekâtı yapılması, operasyonların geceleri devam etmesi, kara ve hava kuvvetleriyle istihbaratın birlikte kullanılması ve benzeri özellikler operasyonun aslına sadece PKK’ya yönelik olmadığını, Irak’taki Kürt gruplar, bölge ülkeleri ve hatta süreci çok daha uzaktan takip eden uluslararası kamuoyu gibi geniş bir izleyici kitlesine seslenildiğini gösteriyor.
Böyle olunca operasyonun askeri boyutunda istenenin elde edilmesinin ötesinde, ki o noktada başarılı bir operasyon oldu, daha önemlisi bunun bir medya operasyonu, piskolojik operasyon olmasıydı. Bence o noktada çeşitli zafiyetler ortaya çıktı. Operasyonun askeri kısmında elde edilen başarı, başarısız bir iletişim stratejisiyle zedelendi. Operasyonun başlamasından sona ermesine kadar ne Genelkurmay Başkanlığı ne de Hükümet bu konuda iyi bir sınav veremedi. Operasyonun sona ermesinden sonra muhalefet partileriyle Genelkurmay Başkanı arasında başlayan gereksiz polemik de işin tuzun biberi oldu. Tüm bunlar operasyonun askeri başarısından elde edebileceğimiz psikolojik üstünlüğe zarar verdi; hatta kendi içerimizde yaşadığımız anlamsız tartışmalarla, kendi moralimizi zayıflattık ve dışarıya da arzuladığımızdan, hatta gerçekten, farklı bir parçalanmış Türkiye imajı verdik, ki bu hiç de iyi olmadı. Özellikle PKK sorununun halledilmesinde dağdakilerin aşağıya indirilmesinin önem kazandığı ve bu noktada psikolojinin çok önemli olduğu bir dönemde, verilen resim yeterince güçlü olmadı ve katkısı sınırlı kaldı.
AVRUPA BİRLİĞİ’YLE İLİŞKİLERİNİ ANCAK TÜRKİYE SONA ERDİREBİLİR
Ültanır: Hocam, şimdi Amerika ilişkilerini ve Kuzey Irak sorununu burada sonlandırarak, Avrupa Birliği’ne bakalım istiyorum. Söyleşimizin başında, Avrupa Birliği ile ilişkilerin iyi gitmediğini söylediniz. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı genel bir tutumu var, içine almak istememek gibi bir politika. Bunun sözcülüğünü de her dönemde bir başka devlet yapabiliyor. Şimdi Merkel Almanya’sı ve Sarkozy Fransa’sı bu karşı duruş rolünde nöbetteler. Yarın onların yerine bir başkası geçebilir. Avrupa Birliği bizi içine almamak için özel projeler de geliştiriyor. Merkel’den “imtiyazlı ortaklık” teklifi geldi. Sarkozy’nin teklifi ise Akdeniz Birliği. Bu konularda görüşünüzü almak istiyorum.
Aydın: Şimdi, Avrupa Birliği konusunda öyle bir noktaya geldik ki, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini sona erdirebilecek tek ülke Türkiye. Bu söylediğimin çok önemli olduğunu düşünerek söylüyorum.
Ültanır: Yani, “ben yokum” derse biter bu iş.
Aydın: Ancak ve ancak bu şekilde bitebilir. İkinci bir yol var, ama o teorik düzeyde kalıyor. Çünkü ikinci yol, Avrupa Birliği’nin yeniden bir araya gelip, bütün üyelerle yeniden ve herkesin oyuyla tekrar karar alıp, “Biz bu işi Türkiye ile istemiyoruz” demeleridir. Bu kadar ülkeyi, Türkiye gibi bu kadar önemli bir konuda ikinci defa olumlu ya da olumsuz, aynı kararda buluşturmak neredeyse imkânsız. Yani, o enteresan bir konjonktürdü, 11 Eylül sonrasının etkileri vardı, Türkiye’deki yapılanmanın etkileri vardı, bir sürü etkiler vardı; Böyle bir karar aldılar ve Türkiye’yi üyelik yoluna soktular. Bunu geri döndürmenin Avrupa Birliği için çok mümkün olabileceğini sanmıyorum. Ama, teorik olarak mümkün. Dolayısıyla burada, ancak Türkiye’nin bu ilişkiyi bozabileceğini söyleyebiliriz. Ancak Türkiye imtiyazlı ortaklığa ya da başka bir şeye gidebilir. Bence zaten Sarkozy ve Merkel ile Avrupa Birliği içindeki diğer Türkiye karşıtlarının yapmaya çalıştıkları da aslında bu.
Ültanır: Caydırmaya çalışmak.
Aydın: Evet, Türkiye’de her konuşana hemen sert tepki verdiğimiz için biri çıkıp bir şey söylüyor, örneğin işte imtiyazlı ortaklık, Akdeniz Birliği vs, biz de hemen “işte, bizi istemiyorlar. Bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz” gibi duygusal bir karşılık veriyoruz. Türkiye karşıtları sürekli buna oynuyorlar. Yani bıktırtıp Türklere, “Yeter kardeşim ben sizi istemiyorum” dedirtme çabası. Bence bu çok önemli. Bunu demediğiniz sürece, burayla bir bağlantı devam edecek ve gidecek. Şimdi sorun, şu bağlantı sürecinin bize faydalı olup olmadığı meselesi. Yani, tam üye olmasak bile buradan bir avantaj sağlıyor muyuz?
Ben iktisatçı değilim. Birtakım iktisatçıların iddiası, “Türkiye’nin bu müzakerelere başlamış olması bile, Türkiye’ye giren yabancı sermaye artışını hızlandırdı” şeklinde. Şimdi bu doğru mu değil mi? Ben bunu tespit edecek kişi değilim. Ama, eğer doğru ise, o zaman biz avantajlı bir noktadayız diye düşünüyorum.
Siyasi açıdan baktığınızda da birtakım araştırmalar var. Türkiye’nin ve Avrupa Birliği’nin dış politikalarının yüzde 90 civarında örtüştüğü söyleniyor. Aslında o yüzde 10 da çok önemli, işte içinde Kıbrıs falan var, orada örtüşmüyorlar, ama burada genelde çok ciddi bir örtüşme durumu söz konusu.
Fakat, artık şunu da kabul etmek gerekiyor. Böyle 25-30 yıllık süreçlerde yükseliş ve düşüşlerin olması doğal. Şimdi, Avrupa Birliği’nin kendi içerisindeki birtakım problemlerden dolayı ciddi bir düşüş dönemindeyiz ve bunu yaşayıp, bunu geçirip, bundan sonrasına bakmak zorundayız. Bence bu noktada pes etmenin bir anlamı yok. Nereye gideceğini de bilmiyoruz. Yani, Avrupa’nın nereye gideceğini bilmiyoruz. Türkiye-Avrupa ilişkilerinin nereye gideceğini hiç bilmiyoruz. O yüzden bunu belki çok fazla kurcalamadan, bu süreci geçirmeye çalışmakta fayda var.
TÜRKİYE REFORM YAPMAZ OLDU
Fakat, benim endişem Türkiye tarafında. Başbakan, “Kopenhag kriterleri olmazsa, biz bunu Ankara kriterleri yapar yola devam ederiz” diyordu. Bu çok önemli. Keşke bunu yapabilse. Yani, Türkiye bu reformları Ankara Kriteri diye koyup yapsa! Ama, bakıyoruz, birbuçuk yıldır, seçimlerden önce de, 2007’nin başından itibaren, hatta 2006’nın ikinci yarısından itibaren reformlar büyük ölçüde durdu. Ne Avrupa Birliği’ne girmek için, ne de kendimiz için; reform yapılmıyor. İç siyaset tıkandı. Siyasi, ekonomik reform gündemleri tıkandı.
Kendini yenilemeyen bir ülke zaten dünya politikasında geri kalmaya mahkûmdur. Bırakın Avrupa Birliği sürecini, kendi içimizde olduğu yerde sayan bir ülke konumuna geldik. Esas tehlike de bu. Avrupa Birliği’nde ilişkilerde de esas tehlike bu. Türkiye’nin önce bunu aşması lazım.
AKDENİZ BİRLİĞİ’NİN İÇİ BOŞ VE OLUŞTURULAMIYOR
Ültanır: Hocam, imtiyazlı ortaklık Türkiye’ye ikinci sınıf bir statü vermek istediği için kabul edilemez de, Fransa Akdeniz Birliği’ni kurmaya kalkarsa, bir birliğe üye olmak Avrupa Birliği üyeliğini engellemeyeceği için, o konuda ne düşünüyorsunuz?
Aydın: Onun henüz içeriğinin ne olduğu belli değil. Fransız Dışişleri Bakanlığı bile şaşkınlık içinde. Çünkü, Sarkozy’nin kafasından çıkan, içini de çok doldurmadığı birtakım fikirler bunlar.
Avrupa Birliği içerisinde ben çeşitli ülkelerin temsilcileri ile konuşuyorum, kimse buna sıcak bakmıyor. Bir diplomat bana şunu söyledi, “Birisi Sarkozy’e Avrupa-Akdeniz Diyaloğu diye yıllardır devam eden bir süreç olduğunu hatırlatmalı”. Çünkü, Avrupa Birliği’nin zaten Akdeniz girişimi-oluşumu diye bir süreç var. Bu Avrupa-Akdeniz diyaloğu aslında uzun bir süreç. Bunu sekreteryası, yapısı olan bir sürece dönüştürmeye çalışıyorlardı, ama başaramadılar. Bu girişim başarısız oldu. Bu proje olmadı, işlemiyor.
Çünkü, Akdeniz ülkeleri dediğiniz ülkelere bakın, Avrupa Birliği ülkelerini çıkartınca geriye Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri, artı İsrail kalıyor. O zaman Araplar diyorlar ki, “Bu sizin İsrail ile bizi biraraya getirmek için bulduğunuz bir bahane”. Dolayısıyla, buna fazla katkı sağlamak istemiyorlar.
Şimdi, Sarkozy’nin gelip de, kimsenin düşünemediği, aklına gelmemiş bir fikir gibi bunu ortaya atması, kimseye inandırıcı gelmiyor. Teklifi AB içerisinde de, diğer Akdeniz ülkelerinde de henüz fazla bir destek görmedi. Türkiye açısından bakarsanız, Türkiye uzun süre Avrupa Birliği’nin EUROMED Dialogue işine de, Avrupa Birliği sürecimize zarar verir endişesiyle uzak durmuştu. Sonradan girdi ve bir takım projelere de katıldı. Sarkozy’nin kafasındakini değil, ama AB tarafından çok daha gevşetilmiş bir Akdeniz girişimini sonunda hayata geçirebilmesi halinde, bu AB’ye alternatif olamayacağına göre, Türkiye’nin bu yeni oluşumun içinde bulunmasında da bir sakınca olmaz. Ben hep, her ne nedenle olursa olsun, dışında kalınan oluşumlardan korkarım. Bakın AB’nin dışında kalmış olmamız Ege’de, Kıbrıs’ta bize ne zararlar veriyor. İçerde olursanız, faydası olmasa bile, zarar vermesini önlersiniz; hatta gerekiyorsa içerden çökertmeyi de deneyebilirsiniz tabii.
RUSYA’YA KARŞI TÜRKİYE, HER “GAZIM VAR” DİYENE KOŞAR POZİSYONDA
Ültanır: Şimdi Hocam, bir de Rusya’ya bakalım. Putin Devlet Başkanlığı dönemini tamamlamak üzere. Medvedev, Putin’in yerine seçildi, ama Putin yine Başbakan olarak devam edecek. Putin Rusya’ya yeniden güç kazandırdı. Avrasya’da bize engelleyici başarılı adımları oldu, ama Putin bir ara bize yaklaşmak da istedi. Helikopter ihalesine katıldı, hatta adını Erdoğan koydu. İkinci Mavi Akım hattını önerdi. Birinci Mavi Akım’ı İsrail’e kadar uzatalım dedi. Samsun-Ceyhan’a sıcak bakmadı, ama Türkiye’nin Transtrakya (Kıyıköy-İbrikbaba) hattına yaklaşımı umut vericiydi. Türkiye karşılık vermedi. Bundan sonra da Türkiye karşıtı projeler oluşturmaya başladı. Burgaz–Alexandroupolis Petrol Boru hattı (Bulgar-Yunan Transtrakyası) ve Güney Akım Doğalgaz Boru Hattı gibi. Güney Akım ile Nabucco projesinin önü kesilmek istendi, en azından Nabucco’ya güçlü bir rakip ortaya çıktı. Bu konulara, daha doğrusu Rusya’nın Türkiye’ye karşı tutumuna nasıl bakıyorsunuz?
Aydın: Böyle iki farklı dönem varsa, ikisi de aynı hedefe hizmet ediyordu diye düşünüyorum. Türkiye ile işbirliğini daha yoğunlaştırmanın hedefi, aslında Doğu-Batı Enerji Koridoru’nu ve Türkiye’nin buradaki merkezi konumu değiştirmek, Kuzey-Güney Koridoru oluşturmaktı. Bugün yaptıklarına bakınca, Türkiye’yi dışarıda bırakarak yine başka koridorlar açmak, Doğu-Batı Enerji Koridoru’nu çökertmek istiyor. Sonuçta baktığınızda onun için esas, Rusya’nın enerji alanında merkezi konumda olması. Dolayısıyla, bence ana hedefte Rusya açısından bir farklılık yok.
Ültanır: Enerji argümanı olan bir uluslararası politika uyguluyor.
Aydın: Ve Rusya’yı merkezde tutuyor. Türkiye ile birlikte yapmak istediği projelerde de, Türkiye’siz yaptığı projelerde de projenin merkezinde hep Rusya var. Rusya açısından fark yok. Türkiye açısından ise, bence siz enerji konusunda daha iyi bilirsiniz, ama Türkiye’nin böyle her kaynağa atılan bir durumu var. Hani, bizim Anadolu’da amiyane bir tabir vardır; her tuzum var diyene elinde hıyarla (salatalıkla) koşan bir pozisyonda Türkiye.
Türkiye’yi, boru hatları üzerinden geçsin diye sürekli çoğunluğu sonuçlanmayan bir takım çabalar içerisinde görüyoruz; her tarafta girişimlerde bulunuyor. İran’a, Irak’a, Rusya’ya açılım çabaları oluyor. Yahu kardeşim tamam da, şimdi Türkmenistan’dan ve Azerbaycan’dan gelip de Avrupa’ya gidecek gaz ile Rusya’dan gelip Avrupa’ya gidecek gaz birbiriyle çelişiyor. Çünkü, farklı dünya konseptlerinin gazları. Düz mantıkla düşününce, o da gaz bu da gaz, gelsinler Türkiye’de birleşsinler, hepsi Türkiye üzerinden geçsin demekle olmuyor. Birisi Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği bir dünya modelinin projesi, öteki Rusya’nın desteklediği bir dünya modelinin projesi. Bunlar sadece ekonomik modeller ya da boru hatları, kura meselesi değil ki. Bunlar büyük dünya vizyonlarının parçaları.
Türkiye bir taraftan ABD’nin desteği ile Azerbaycan çıkışlı Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ile Bakü-Tiflis-Erzurum doğal gaz boru hattını gerçekleştiriyor. Yine Amerika ile birlikte Kazakistan, Türkmenistan bağlantılarını gerçekleştirmek istiyor. Diğer taraftan da aynı anda gidip İran ile boru hattı kurmaya kalkıyor. Şimdi, bunlar birbirini tamamlamıyor, olmuyor. O yüzden de bir bakıyorsunuz, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan oluyorsunuz. Hepsini birden alayım derken, bir anda bir bakıyorsunuz, etrafınız boşalmış. Bir tek Azerbaycan’dan bir şeyler alıyorsunuz. İran, “hava soğudu” diye kestiği bir gazı veriyor sana. Rusya’dan sadece satın aldığınız gaz var, başka bir yere satamıyorsunuz. Nerede kaldı, ne oldu o büyük projeler? Hiçbirisi olmadı.
TÜRKİYE AVRASYA ENERJİ PROJELERİNDE KİMİNLE İŞBİRLİĞİ YAPMALI?
Ültanır: Hocam tam bu noktada benim de sormak istediğim şu: Topluca hidrokarbon dediğimiz gaz ve petrol üzerinde Avrasya’dan yeni projeler geliştirmek, burada da sadece Azerbaycan’ı kastetmiyorum, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan kaynaklarına dayalı yeni projeler geliştirmek için Türkiye’nin tek başına bir şansı olabilir mi? Yoksa bu tür işler için Amerika ile işbirliği mi, Avrupa Birliği ile mi, yoksa hem Amerika ve hem de Avrupa Birliği ortaklığıyla mı, ya da Rusya işbirliği ile mi yürümeli? Hem Amerika ve hem de Rusya işbirliği ile proje geliştirme şansı bulunabilir mi? Bunlardan hangi seçeneğin sizce şansı olabilir?
Aydın: Dış politika farklı bir şey, ama enerji konusu Türkiye’nin tek başına bir şeyler geliştirebileceği bir alan değil. Bu potansiyel yok. Birtakım nedenlerden dolayı yok, ama öncelikle bir kere parası yok. Buraya boru hattı kuracaksanız para yatıracaksınız, o para bizde yok. İkincisi ciddi bir siyasi sermaye yatıracaksınız. Mesela, Bakü-Tiflis-Ceyhan dediğiniz proje üç farklı ülkeden geçiyor. Bunu gerçekleştirecek bir siyasi gücünüz olması lazım. Gayet iyi biliyoruz ki, Bakü-Tiflis-Ceyhan projesi gerçekleştiyse, bunun arkasında Amerika’nın siyasi gücü var. Türkiye tek başına kalsa bunu yapamazdı. Bir de Rusya’ya karşı direnmeniz gerek. O yüzden bu tür projeleri Türkiye’nin tek başına gerçekleştirmesinin mümkün olduğunu sanmıyorum.
Eğer Türkiye Avrupa Birliği’nin tam üyesi olmaya soyunan bir ülke ise, aslında bütün bu projelerini Avrupa Birliği ile geliştiriyor olması gerekir. Fakat orada da iki ciddi sorun var. Birincisi, Avrupa Birliği’nin ortak bir enerji politikasının olmaması. Ülkeler çapında politika var, ama bütün ortak bir politika yok. Dolayısıyla, siz onunla bir ortaklık geliştiremiyorsunuz. İkincisi, Avrupa’nın ortak politikasının olmaması nedeniyle, farklı ülkelerin farklı politikaları var. Rusya ile işbirliği yapanlar var, Kuzey Afrika’dan getirtenler var, Nabucco’ya destek verenler var falan. Avrupa’nın da Hazar’da ve Ortadoğu’da öyle bir etkinliği söz konusu değil. Yani, Ortadoğu’dan, mesela Irak’tan tamamen çıkartılmış durumda. Hazar’da güç olarak yok.
AMERİKA VE RUSYA’YI AYNI TENCEREDE KAYNATAMAZSINIZ
Geriye kalıyor Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri. Bu ikisini bir arada götürebilmek büyük maharet istiyor. Yine kağıt üzerinde bakınca, hepsinde gaz var, Türkiye’ye gelsin örneğimizdeki gibi olacak şey değil. Bu ikisi farklı dünya vizyonları ortaya koyuyorlarsa, o zaman bunu gerçekleştirmek çok maharet istiyor, zorluk burada.
Bir toplantıda üst düzey bir Amerikalı yetkili, bize bir harita gösterdi. Avrupa ve Asya haritası. Haritada Rusya kırmızıydı, biraz da Kızıl Ordu rengini ima ediyor tabii. Haritada kızılın farklı tonları vardı, koyu kızıl, açık kızıl gibi, hatta pembe ülkeler. Bu ne haritasıydı derseniz, Rusya Federasyonu’nun çeşitli enerji şirketleriyle, Gazprom, Lukoil vs, Avrupa ve Asya’da sahip olduğu imtiyazları gösteriyordu. Adam bize, “21’inci yüzyılın mücadelesi budur” dedi. 21’inci yüzyılın temel mücadelesi: Enerjiyi kim kontrol edecek?
Bugün pek çok Doğu Avrupa ülkesinin dağıtım şebekelerini Gazprom kontrol ediyor. İhalelere girip serbest pazar koşullarında alıyorlar. Ama buna karşılık, Rusya’dakileri yabancı sermayeye açmıyorlar. Adam Amerika’dan bakınca, bu gelişmeyi Soğuk Savaş’ın Kızıl Ordusu’nun buraları işgali gibi görüyor. Amerika, bu kadar keskin bir ideoloji ile bunu görüyorsa, ikisini aynı tencerede kaynatmak Türkiye açısından pek mümkün olmaz.
Türkiye’nin bu konuda bir tercihte bulunmak zorunda kalacağı anlaşılıyor ve Türkiye aslında bu tercihi yapmamaya direniyor. Bütün bu mücadele vs bu, ama bunu da tek başına yapamaz. Bir de artık geldiğimiz noktada, öyle kolay elde edilebilecek gaz ve petrol yok.
Ültanır: Peki, Türkiye’nin gerçekçi tercihi ne olmalı?
Aydın: Şimdi nerelerden ne elde etmeye çalıştığımıza bakmak lazım. Mesela, Türkmenistan gazı. Buradaki sorun ne? Türkmenistan ile Azerbaycan arasındaki paylaşım sorunu.
Ültanır: Şimdi ortamın yumuşadığı da söyleniyor.
Aydın: Evet, Türkmenbaşı’nın vefatından sonra düzeliyor gibi böyle şeyler söyleniyor, ama bilmiyoruz. Bunun gerçekleşebilmesi için bir üçüncü tarafın araya girmesi gerekiyor. Bunu Türkiye kendi yapabilirse, ki yapabilmeli, yani Azerbaycan ve Türkmenistan gibi, ikisi de Türki iki cumhuriyet, bize yakınlıkları olan iki devletin arasına girip Türkiye bunu yapabilmeli. Ama, bunu biz yapamıyorsak, bunu yapacak bir devlete ihtiyacımız var. O da ABD veya Rusya olacak.
AMERİKA İLE BİRLİKTE , RUSYA İLE REKABETTE OLMAK MECBURİYETİ
Peki Rusya bunu yapar mı? Kendisine alternatif bir boru hattı ve enerji piyasası oluşumunu ister mi? İstemez. O zaman geriye ABD kalıyor. Yani, konu kim iyi, kim kötü meselesi değil. İmkânlar neler, neyi gerçekleştirebilirsiniz meselesi.
Bu noktadan bakınca, Türkiye Soğuk Savaş sonrasında gerçekleştirdiği en önemli projeyi, yüzyılın projesi denilen BTC’yi, Amerika ile birlikte yaptığına göre, ilişkinin bu boyutunun daha öne çıkarılması gerekir. Son dönemde sıkça konuşulmaya başlanan Irak’tan petrol ve doğalgaz getirilmesi işi de olacaksa, Türkiye bunu da yine Amerika ile yapacak.
Ültanır: O zaman Rusya ile daima rekabette olacak.
Aydın: Kaçınılmaz. Bu anlamda bir rekabette bulunmanız kaçınılmaz, ama bu rekabeti 90’lı yılların başında olduğu gibi, saçma sapan boyutlara götürmemek gerekiyor. Mesela, Bakü-Tiflis-Ceyhan ile Bakü-Navorosisk hattı rekabet halinde iken, biz Çeçenlere destek vermeye kalktık. İşte Feribotu kaçıranlara, “Bizim çocuklar” falan dedik, yumuşak baktık. Bunun karşısında Rusya ne yaptı? O da PKK’ya yumuşak baktı. Bu tür absürd noktalara götürmemek gerekiyor. Bugün bu işleri ticari rekabet düzeyinde düşünmek, bu akıllı politikayı götürmek gerekiyor. Çünkü, iki ülke de bu coğrafyada birlikteler ve bir sürü de ortak çıkarları var, bu unutulmamalı.
AVRASYA’DA EKONOMİK İŞBİRLİĞİ PROJELERİ OLABİLİR Mİ?
Ültanır: Şimdi Hocam, konuşmamızın başlarında nüfuz kurulmak istenen bölgeler üzerinde durmuştuk. Türkiye için nüfuz kurmak değil de işbirliği oluşturmak önemli. Avrasya’da Azerbaycan-Gürcistan ile petrol boru hattı, doğalgaz boru hattı ve son olarak demiryolu bağlantısı ile çok güçlü bir işbirliği var. Avrasya İş Konseyi kapsamında ekonomik ilişkiler geliştiriliyor. Bir işbirliğinin temelleri atılmış durumda. Bu önemli adımlar bir sonuca götürülerek Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye ile çekirdeği oluşturulacak, Kafkasya Ekonomik İşbirliği Örgütü kurulabilir mi? Amerika Birleşik Devleri’nin bu işbirliği içerisinde yer alması düşünülebilir mi, bu katılacak ülkeler açısından ve işbirliğinin gelişmesi açısından çekici bir faktör mü yoksa itici bir faktör mü olur?
Amerika’da üç ay önce Aralık ayında Washington’da Azerbaycan-Türkiye-ABD İşbirliği diye genel ve stratejik işbirliğini içeren bir konferans yapıldı. Amerika’nın burada kurulacak işbirliğine destek vereceği görülüyor. Amerika’nın içinde olduğu veya olmadığı böyle bir Kafkasya İşbirliği Örgütü oluşturulması ve bunun diğer Türki ve dost cumhuriyetlerle Avrasya Ekonomik İşbirliği’ne dönüştürülmesi gibi bir proje geliştirilip gerçekleştirilebilir mi?
Aydın: Bu dediğiniz zaten, siz de başlangıçta belirttiniz, fiiliyatta var. Türkiye, Gürcistan’ın birinci ticari ortağı. Gürcistan’da Kazakistan’dan sonra en çok yatırım yapan ikinci ülke konumuna gelmiş durumda. Azerbaycan ile yine benzer bir yapıdayız. Burada mesele şu: Bu birliktelik, Avrupa Birliği gibi farklı ülkelerin birbirini destekleyecekleri bir modelden ziyade, Türkiye’nin büyük ekonomisine bu küçük ekonomilerin eklemlenmesi tarzında ancak olabiliyor.
Bunun belli bir mantığı var, ama belli bir de sınırı var. Bu ilişkiden ekonomik olarak, daha çok bu ülkelerin avantaj sağlayacağını baştan kabul etmeniz gerekiyor. Buna karşılık Türkiye de bundan siyasi çıkar elde edecek. Bu mantık çerçevesinde düşünmekte fayda var. Şimdi burada Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında, artık bunun kesinlikle var olduğunu söyleyebiliriz. Resmi bir örgüt kurulmamış olabilir, yani Kafkasya İşbirliği Örgütü diye bir kuruluş yoktur, ama fiili anlamda baktığınızda bu gerçek. Bakü-Tiflis-Ceyhan, Bakü-Tiflis-Erzurum boru hatları, Kars-Tiflis-Bakü demiryolu projelerinin hepsi bunun olduğunu zaten gösteriyor.
GÜRCİSTAN’IN GELECEĞİ VE ERMENİSTAN SORUNU
Esas büyük mücadele tabii, Gürcistan’ın bugünkü durumunda, bütünlüğünde kalıp kalmayacağı meselesi. Bu güzel dünyanın, bu güzel işbirliğinin devam etmesi de aslında biraz buna bağlı. Bugün Gürcistan eğer Abhazya ve Osetya’dan başlamak üzere parçalanırsa ve Rus nüfuzuna girmeye başlarsa, bu birliktelik de yıkılır. Zaten bu birlikteliğin bir yerinde, devam edebilmesini sağlayan dışarıdan ABD’nin Gürcistan’da Rusya nüfuzuna karşı oluşturduğu bariyer var. O bariyer olmadan bu birliktelik bu noktaya gelemezdi.
Burada tabii hassas noktalardan birisi Ermenistan. Bu işbirliğine baktığınız zaman Kafkaslar’da Ermenistan bir kara delik gibi duruyor. O Türkiye açısından hem bir kara delik, hem de Kafkaslar’da Rusya’nın tek stratejik ortağı, tek müttefiki konumunda, tek tutunabildiği yer aslında. 1997’de Rusya Ermenistan’la bir askeri ittifak anlaşması imzaladı. Ermenistan-Türkiye sınırında Rus askerleri nöbet bekliyor.
Rusya, geçen yıl Gürcistan’da kapattığı üslerinden çektiği askerlerini ve silahları da Ermenistan’a taşıdı. Bir adım daha ileriye gidelim. Geçen yıl ayrıca, daha önce de yapılan bir girişim olmuştu, ama 2007’nin başında ikinci bir adımı atılarak, bugün Ermenistan’da özelleştirilmiş sanayi şirketlerinin veya mal varlıklarının yüzde 80’i Rusların eline geçti. Dolayısıyla, Ermenistan öyle bir ülke ki, askeri açıdan Rusya’ya bağımlı, ittifak içinde; ekonomisiyle tamamen bağımlı; yönetimdeki Taşnakların aşırı milliyetçilikleriyle Türkiye ve Azerbaycan’la ilişkiler anlamlı bir yere oturtulamadığı için siyasi olarak da Rusya’nın yanında. Bu noktada Kafkasya’da etkinliğini daha da artırabilmek için Türkiye’nin bir şekilde Ermenistan’ın Rusya’dan kopartılmasına katkıda bulunması gerekiyor. Bunu bir gün Amerika yapacak.
Ültanır: Ermenistan-Rusya ittifakını Ermenistan’ın Türkiye ile anlaşması bozabilir değil mi?
Aydın: Ancak o bozar. Amerika da bunun farkında. Günün birinde, günün biri derken kastettiğim de aslında Gürcistan’daki sorunlar halledildikten sonra. Çünkü, orası halledilmeden Ermenistan’ı tekrar bir sorun bölgesi olarak Amerika herhalde gündeme getirmek istemiyor. Önce Gürcistan’ı sağlama alıp, bu Abhazya, Osetya meselesini yönetilebilir hale getirmek, orası halledildikten sonra Ermenistan’ı Rusya’dan kopartma projesine başlayacak sanıyorum.
O gün geldiğinde, Amerika muhtemelen Türkiye’nin kapısını, “Şu Ermenilerle ilişkinizi düzenleyin” diye çalacak. Çünkü, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler düzenlenemezse, Ermenistan’ın Rusya’dan kopartılması pek mümkün görünmüyor. Ermenistan’ın Batıya bağlanacağı yol üzerinde Türkiye oturuyor. Amerika, Gürcistan düzenlenmediği ve Türkiye ile ilişkileri bu kadar hassas ve sorunlu halde iken, bir de buna Ermenistan ayağını eklememek için bugün bunu gündeme getirmiyor. Ama, bu önümüzdeki dönemde gündeme gelecek diye tahmin ediyorum. Türkiye’nin de uzun vadeli düşünüp, baskı yemeden, bunu görüp kendi çözümünü üretmesi gerekir. Aksi taktirde başkasının çözümüne tepki veren ülke konumunda bir kere daha kalabiliriz.
Ültanır: Belki de gündeme gelmek üzeredir. Olaylar bazen sorun bazen de çözüm yaratabilir. Biliyorsunuz Ermenistan’da Devlet Başkanlığı seçimi yapıldı. Seçimi Karabağ’lı Sarkisyan kazandı, ama karşısındaki Petrosyan yanlıları da ayaklandı. Sarkisyan, mevcut yönetimin adamı, Rusya yanlısı, Türk karşıtı bir Karabağ’lı. Petrosyan ise Türkiye ile uzlaşma siyasetini propagandasına katmıştı. İşin ilginç yanı seçim sonucu bir türlü karışıklık ve itiraz nedeni ile ilan edilemezken, Cumhurbaşkanı Gül, Sarkisyan’ı kutladı. Ermenistan’da seçimle başlayan karışıklık sürüyor, yeni bir turuncu devrim olabilir diyenler var. Siz ne diyorsunuz? Böyle bir turuncu devrim için Amerika’nın şu an bölgede bir aktivitesi var mı, bilmiyoruz, ama Amerika bu fırsattan yararlanmak isteyebilir. Ermenistan’ın kopması bir güç dengesi meselesi. Kosova’nın bağımsızlığını hazmedemeyen Rusya buna karşı daha sert tepki koymaz mı? Bu ortamda bir denge değişikliği beklenebilir mi?
Aydın: Henüz Ermenistan’daki gerginliğin nereye doğru çevrileceğini tam olarak bilmiyoruz, ama büyük olasılıkla Sarkisyan’ın liderliği devam edecek. Gösteri ve tepkiler devam etmekle birlikte, henüz bir renkli devrim havası yok. ABD ve Avrupa ülkelerinin Ermenistan’da aktif bir şekilde sivil toplum girişimlerine verdikleri destek var, fakat daha önce de söylediğim gibi, Rusya’nın da Ermenistan siyaseti, güvenliği ve ekonomisi üzerinde ciddi kontrolü var. Kosova’nın üzerine gelecek bir Ermenistan konusuna Rusya’nın daha şiddetli tepki vereceği açık, ama ben o noktaya geleceğimizi sanmıyorum.
Türkiye açısından bakarsak, karar vericilerin Ermenistan’la ilişkileri yoluna koyma konusunda gerekten niyetleri olduğunu, bunu istediklerini düşünüyorum. Bunu hem bölgede Türkiye’nin etkinliğini artırmak, hem uluslararası alanda rahatlamak, hem de geleceği görülen “Ermenistan’la ilişkileri düzelt” baskısından kurtulmak için istiyorlar. Fakat, ben Ermenistan’da kısa dönemde çok şeyin değişeceğini sanmıyorum. Sarkisyan, Koçaryan’ın ekibinden ve aynı milliyetçi tabana dayanıyorlar. Her ne kadar Sarkisyan’ın Türkiye’yle ilişkiler konusunda daha önce bir-iki olumlu ifadesi olduysa da, seçim sürecinde bunları tamamen ortadan kaldırdı. Ülkenin içinden geçmekte olduğu siyasi karmaşa nedeniyle, şimdi de kendi sıkı destekçilerini, yani Ermeni milliyetçilerini karşısına alacak bir açılımdan kesinlik kaçınacaktır. Fakat orta-uzun vadede, ülkede giderek artan aşırı milliyetçi politikalardan duyulan rahatsızlık, beki ilişkilerde bir tür yumuşamaya yol açabilir. Burada Ermenistan’daki yönetimin politika değişikliği anahtar gelişme. O olmadan ilerleme biraz zor gözüyor.
Ültanır: Hocam, Ermenistan ile arası iyi olan bir ülke Rusya’dan sonra İran.
Aydın: İran, Ermenistan’ın tek çıkış yeri.
İRAN VE TÜRKİYE’NİN ÖNEMİ
Ültanır: İran tarih boyunca dost görünse de, içten içe birbirimize karşı temkinliyiz ve bölgemizde rekabet halindeyiz. İran, Ermenistan üzerinde uygulanacak politikalarda Amerika’nın ve Türkiye’nin karşısında yer alacaktır. İran ile Amerika’nın gerginliği sürüyor. Basın 2008 yılında Amerika İran’a askeri hareket yapabilir mi diye tartışıyordu, ama duayen siyasetçilerin ve dış politika uzmanlarının farklı görüşleri var. 2008 yılında İran ile Amerika’nın uzlaşmasını mümkün görebiliyorlar. İran ile Amerika’nın arası iyileşirse, bu bölgede İran’ın Türkiye’ye karşı rekabet şansını artırabilir, hatta Türkiye’nin Amerika gözündeki önemini azaltır, Türkiye bundan zarar görür diyenler de var. Bu konularda ne dersiniz? Açıklanan görüşlerden katıldığınız var mı acaba?
Aydın: Katıldığım şu; eğer İran ile Amerika’nın arası düzelirse, bundan Türkiye’nin dezavantajlı konuma geleceğine katılıyorum. İran olmadığı için Amerika Türkiye’ye hem Avrasya’da ve hem de Ortadoğu’da daha fazla muhtaç. 1970’lerde Amerika ile İran’ın arası çok iyi iken, Türkiye’nin buralarda çok fazla esamesi okunmuyordu. Hep İran üzerinden gidiliyordu. Ama, 2008’de düzelir mi, onu bilmiyorum. Bush sonrasında bir düzelme sürecine girebilir.
Fakat şöyle bir şey var ve tarihi hatırlamakta fayda var. Clinton döneminde Madeleine Albright Dışişleri Bakanı iken Amerika Birleşik Devletleri İran’a ciddi açılımlar yaptı. Kapalı kapılar arkasında görüşmeler de yaptılar, ama süreç içinde hiçbir sonuca gidilemedi. Dolayısıyla, gelişmelerin bir sonuca gidip gitmeyeceğini kestirmek çok kolay değil. Ama, düzelebilir ve düzeldiği noktada, Türkiye’nin bugünkü önemi her ne ise, o biraz daha azalacaktır. Onu İran ile paylaşmaya başlayacağız demektir.
Ancak, bu süreçler de öyle bir günden ertesi güne olmaz. 1979’dan diyelim ki 2009’a kadar 30 yıl mücadele ettiğiniz ve Şeytan ilan ettiğiniz ülke ile iki günde can ciğer olup da bütün kaynaklarınızı oraya aktaramazsınız. 1979’da Amerika’nın İran’daki bütün üsleri kapatıldı. Bugün Türkiye’de bir İncirlik var. Yıllardır çalışan bir üs. Şimdi onun konumuyla İran’ın yeni geliştireceği işbirliğinin konumu aynı olmaz. Belki 10 yıl bu ilişkileri kurma süreci gerekir. Ondan sonra belki bazı önemler azalabilir, ama bir sözümüz vardır; “O zamana kadar kim öle kim kala?”.
TÜRKİYE DENGELERİ DEĞİŞTİRECEK KAFKASYA İŞBİRLİĞİNİN FARKINDA MI?
Ültanır: Şimdi Hocam bir başka konu var. Gürcistan stabil duruma gelirse, Azerbaycan zaten stabil ve Gürcistan’ın stabilitesi onun stabilitesini artırabilir. Amerika’nın da içinde yer aldığı Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan ile Kafkas işbirliği geniş boyutlu şekilde oluşabilir demektir.
Aydın: Ekonomik ve siyasi bir model kapsamında oluşabilir.
Ültanır: Belki, Ermenistan yumuşarsa, Ermenistan da bunun içine dahil edilecek. Yani dengeleri değiştirecek güçlü bir alternatif işbirliği ortaya çıkabilecek.
Aydın: Tabii ki dengeler çok değişir, herkes bunun farkında. Rusya da, İran da farkında.
Ültanır: Peki Hocam, Türkiye bunun farkında mı?
Aydın: Ben farkında olduğunu umut ediyorum. En azından farkında olan birtakım insanlar var. Bunun için çalışan birtakım insanlar var.
Ültanır: Ama, Türkiye ya da Türk devlet adamları şu anda bu amaçla Avrasya’da koşuyor gözükmüyorlar.
Aydın: Böyle şeyleri koşturuyormuş gibi de göstermemek de gerekir. Bazı girişimleri çok öne çıkartmadan, arka planda yapmakta fayda olabilir. İlişkileri bu şekilde birtakım kurumsallaştırma çabalarının olduğunu biliyorum. Sonuç verip vermeyeceğini bilemediğimden, şu anda bir şey söylemek mümkün değil. Türkiye’nin özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Azerbaycan ile birlikte bir kurumsal oluşum peşinde olduğunu biliyorum. Belki yakında gerçekleşebilir de.
Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan ilişkisi de, adı konulmamış ciddi bir stratejik işbirliği modelidir aslında. Arada bir sürü anlaşmalar var. Ekonomik, siyasi ve askeri anlaşmalar var. Geriye sadece bunlara bir isim koymak kalıyor. Onu da bazen yapmamak daha avantajlı olabiliyor.
Ültanır: Peki isim konacak böyle bir işbirliği Şanghay’a karşı bir etki yapabilir mi?
Aydın: Zor. Şöyle zor: Amaçlar ve hedefler farklı. Yani, Kafkasya’da yapacağınız böyle bir oluşum, Kafkasya merkezlidir ve orayı istikrarlaştırma hedefine yönelmiş bir oluşum olacaktır.
ÖZBEKİSTAN VE TÜKMENİSTAN İLE İŞBİRLİĞİ OLABİLİR Mİ?
Ültanır: Böyle bir işbirliği Özbekistan’ı ve Türkmenistan’ı içine çekebilir mi?
Aydın: Çok zor, farklı sorunlar var. Özbekistan’da Kerimov iktidarı gitmeden ilişkilerin düzeleceğini sanmıyorum. Özbekistan ile Türkiye’nin dünya görüşleri birbirleriyle örtüşmüyor. Dolayısıyla, stratejik bir işbirliği zor. Türkiye’nin demokratik olması, onların olmaması, bizim laiklik anlayışımızla Özbeklerin laiklik anlayışının birbirinden farklı olması, bizim Türk milliyetçisi olmamız, onların Özbek milliyetçiliğini öne çıkarıyor olmaları, yani hem dini açıdan, hem milliyet anlayışı açısından, hem de demokratik ideoloji açısından birbiriyle örtüşmeyen iki ülkeden bahsediyoruz.
Ültanır: Peki Türkmenistan için ne diyorsunuz? Türkmenbaşı öldükten sonra yerine gelen Gurbangulu Berdimuhammedov yönetimi ile değişip işbirliği yapabileceğimiz duruma geldi mi? Gerçi Berdimuhammedov için de Moskova’nın adamı değerlendirmesi yapılmıştı, ama Batı’ya açılmak istediği de söyleniyor.
Aydın: Türkmenistan’ı çok okuyamıyoruz, en azından ben okuyamıyorum. Berdimuhammedov Türkmenbaşı’ndan biraz farklı, ama daha kapalı kutu. Şahsen ben Türkiye’de o adam üzerinde yorum veya analiz yapanlara çok güvenmiyorum. Bu konuda çok kişiyi dinledim. Oturup internetten okudukları ile analiz yapıyorlar. Öyle yapılabileceğini sanmıyorum. Elde yeterince bilgi yok. Gidip orayı biraz görmek lazım.
Ültanır: Sevgili Hocam, dolu dolu bir röportaj oldu. Gerek dergim ve gerekse şahsım adına çok teşekkür ediyorum.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- Yazıcı-dostu sürüm
