Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
Türkiye’nin siyasi gündemini belirleyen bir dergi olduğumuzu söyleyerek, bizi kutlayan dostlarımız var. Teşekkür ediyoruz da, bizim gücümüz o gündemi belirlemeye yetmez, haddimiz de değil. Biz sadece olayları gözlemlemeye, doğru sentez ve yorumlarla geleceğe yönelik vizyonlara katkıda bulunmaya çalışıyoruz. “Neye göre doğru?” demek elbette hakkınız. Doğruluğu belirleyecek bir denektaşımız var; o da, Anayasamızda da yer alan Atatürk milliyetçiliği, ilkeleri ve devrimleri ile demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin değişmez kuralları oluyor.
Bugün Türkiye’nin içinde Cumhuriyet’e ve laikliğe sahip çıkanlar ile Atatürk devrimlerini hazmedemeyenler arasında bilek güreşi yapılıyor. Sadece içerideki bilek güreşi olsa neyse, Türkiye kendi öz değerlerini ve çıkarlarını koruyabilmek adına, Batı ile de bilek güreşine tutuşmuş durumda. Batıda Türkiye’nin bileğini bükmeye çalışanlar dost postuna bürünen, kimi zaman Avrupa Birliği, kimi zaman da Büyük Ortadoğu Projesi’ne ilişkin karanlık planlarıyla ABD oluyor. Türkiye, bağışıklığını altı yıldır kemiren bir karanlık virüs nedeniyle zorlanıyor olsa da, Kemalizm ile aşılanmış güçlü bünye dayanmasını biliyor ve mücadelesini sürdürüyor. Türkiye’nin şahsiyetli biçimde ayakta durabilmesi için, hem içerideki, hem de dışarıdaki bilek güreşlerini kazanması şart. Tarih boyunca Türkiye bileğini hiç büktürmedi, büktük sanıp sevinenleri son anda yenilgiye uğrattı, tüm güreşlerden yengiyle, Türk’e özgü zaferle çıktı. Bu kez de öyle olmak zorunda.
Türkiye bu bilek güreşi ortamına, sorunlarını çözmek bir yana, artırarak geldi. Pek çok sorunumuz kronikleşmiş durumda. Böyle bir ortamda mücadele Türkiye üzerindeki gerginliği artırıyor. Demokratik ülkelerde seçimler, sorunların çözülmesi için yeni olanaklar yaratır. Bizde ise tam aksine sorun artıran seçim oldu. Bir yıl önce yapılan 22 Temmuz Milletvekili Seçimleri beklenen sonucu getirdi, ama ülke sorunlarının çözülmesi için olması gereken sonucu getiremedi. Türkiye’de kutuplaşma ve ayrışma yaşanıyor. Dün laik-antilaik ayrışması vardı, bugün laikler Egenekoncu diye damgalanıyor, antilaikler ise tilkinin kuzu postuna bürünmesi gibi, “darbe karşıtı demokrat” postuna büründüler. Oysa, Türkiye’nin bir an önce bütünleşerek iç barışı ve siyasi istikrarı yakalamaya ihtiyacı var.
Şöyle bir baktığımızda görüyoruz ki, Türkiye’de bir yılı aşkın süredir yaşanan gerginlik hiç durulmadı. Bundan sonra azalır dediğimiz noktada, eskisinden daha yükseklere çıkıverdi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan burukluk, peşi sıra yeni anayasa kavgası, hukuka karşı hileyle yapılmaya kalkışılan bir anayasa değişikliğiyle türbanı serbest bırakma girişimi, AKP’yi anaforla siyasetin kara noktasına sürüklerken, ülkede gerginliği de doruklara çıkardı. İçeride ve dışarıda çözümlenmeden yığılmış sorunlar, bu gerginlik ortamında ağırlaşıyor ve çok bilinmeyenli çözümsüz denkleme dönüşüyor adeta.
Türkiye’nin çok bilinmeyenli çözümsüz görünen denkleminin çözümü, İskender’in kılıcıyla değil, demokratik hukuk devleti kurallarıyla sağlanmalı. Kısacası, siyasete çok iş düşecek. Ekonomik sorunlar da siyasi sorunların çözümüne bağlı. Çünkü, ekonomi siyasetten, siyaset ekonomiden ayrılmaz. Ekonomik sorunların çözümlenmesi, özel konumuz olan enerji sorunlarının çözümüne de yol açacak. Ama, geliyor hepsi siyasete dayanıyor. Bu nedenle de EkoENERJİ olarak, siyasete birinci derecede ağırlık veriyoruz. Siyasi istikrar olmadan, ekonomik istikrar olmaz, ekonomik istikrar olmadan da enerji darboğazlarını giderici politikalar yaşama geçirilemez. Şimdi bu anlayışla, siyasi istikrarı etkileyen boyutlarıyla Temmuz ayındaki gelişmelere eğilelim.
1 TEMMUZ SİVİL DARBE Mİ ?
12 Haziran 2007’de İstanbul Ümraniye’de gecekonduda bulunan 27 el bombasına ilişkin tutuklamalarla başlayan soruşturmanın, siyasi davaya ve siyasetin gayya kuyusuna dönüşeceğini kestirmek olanaksızdı. O gün tutuklananlar arasında, 13 ay neyle suçlandığını öğrenmeden hapiste tutulup, ölmeden birkaç gün önce kapı önüne konan Kuddusi Okkır da vardı. Türkiye’de insanın değer bu kadar az mıydı, insan hakları rafa mı kaldırılmıştı?
Soruşturmaya, Türklerin, düşmanların katliamına uğrayıp yok edildikten sonra, dağlarla gizlenmiş Ergenekon ovasında yeniden türemelerini, demir dağları eriterek tekrar eski vatanlarına dönüşünü ve düşmanlarına karşı çıkışını anlatan kutsal Türk destanının adı verilmişti. Bu Türklüğe saygısızlık olmuyor muydu? 14 ay sonra, 14 Temmuz 2008 günü iddianame kamuoyuna açıklanırken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, “Bu adı savcılar koymadı” diyecekti. Öyleyse kim koydu, gayya kuyusunu kazan iktidara yandaş basın mı?
Ergenekon soruşturması dalga dalga devam etti. Geçen yıl Haziran-Ağustos arasını kapsayan ikinci dalgada, tutuklananlar arasında araştırmacı yazar Ergun Poyraz vardı. Poyraz, Tayyip ve Emine Erdoğan’ın hayat hikayelerine yer verdiği “Musa’nın Çocukları”, Eski Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün hayatını anlattığı “Musa’nın Gülü” kitaplarıyla tanınıyordu. 21 Ocak 2008’de üçüncü dalga geliyor, bu kez tutuklananların başında adı Susurluk sürecinde ortaya çıkan Adapazarı-İzmit-Sapanca ölüm üçgenindeki olaylarla birlikte anılan, JİTEM’ci emekli Tuğgeneral Veli Küçük bulunuyordu. Ulusalcı makaleleri ile tanınan gazeteci Güler Kömürcü de tutuklananlar arasındaydı. Dördüncü dalgayla Şubat ve Mart aylarında tutuklamalar sürüyor, ulusalcı görüşleriyle tanınan Doç. Dr. Emin Gürses, istihbarat kuruluşları ve gizli ilişkileri üzerinde görüşleriyle tanınan adli tıp uzmanı Doç. Dr. Ümit Sayın, gazeteci yazar Vedat Yenerer tutuklananlar arasındaydı.
14 Mart 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, “AKP’nin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği” iddiası ile kapatma talebiyle Anayasa Mahkemesine başvurunca, Kültür ve Turizm Bakanı Günay, "Türkiye'nin iyiye gitmesini istemeyen çevreler çok önemli yerlere sızmışlar" diye nitelendiriyor ve Ergenekon soruşturmasının önünün kesilmesi amacıyla başvurduğunu öne sürüyordu. Günay, NTV'de katıldığı programda, "Bundan kastım, Ergenekon soruşturmasıdır. Devletin içine sızmış bir çeteleşme ile mücadele ediyoruz. Hukuk devletini kurmak için devletin yapması gereken bu büyük hesaplaşma bir yandan sürüyor. Ama kamuoyunun gözünden kaçtı" diyordu. Böylece AKP’nin niyeti açığa çıkıyor ve Türkiye’nin gündemi de, siyaseti de iki dava ile kilitlenmiş oluyordu.
Ergenekon’un beşinci dalgası 21 Mart 2008’de sabaha karşı gözaltına almalarla başladı. İstanbul Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve ünlü köşe yazarı İlhan Selçuk, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek gözaltına alınanlar arasındaydı. Türkiye, “Ne oluyor?” diye sarsıldı. Tepkiler karşısında Selçuk ve Alemdaroğlu tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, Perinçek tutuklanıyordu.
Altıncı dalga ya da Ergenekon’un tusunamisi, 1 Temmuz 2008 sabahı ortaya çıktı. İktidar yanlısı medya ve basın, “Emekli darbecilere şafak darbesi, Darbe temizliği, Şimdi de dört yıldızlı operasyon, Orduevinde gözaltı, Paşalar lojmandan polis eşliğinde alındı, Ayışığı’na darbe, Günışığı darbesi, Darbeci Paşalar gözaltında” gibi başlıklarla ya da sekiz sütuna manşetlerle olayı duyurdular. İktidar karşıtı, tarafsız medya ve basın ise, “Apo’yu bile böyle götürmediler, Büyük gözdağı, Paşalara baskın” ifadelerini kullandılar, CHP Başkanı Baykal, Ergenekon’u Başbakan’ın kişisel davası olarak değerlendirerek, “Darbe dönemi gibi” diyordu. Gözaltına alınan Jandarma Genel Komutanlığından emekli Orgeneral Şener Eruygur ile Birinci Ordu Komutanlığından emekli Orgeneral Hurşit Tolon tutuklandılar. Gözaltına alınanlardan Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı ve Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Strateji Uzmanı ve Komplo Teorisyeni yazar Erol Mütercimler, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Büyükçelebi serbest bırakılırken, İngiltere’de olan eski AKP milletvekili Turhan Çömez ise kırmızı bültenle aranır oldu. Çömez, AKP’nin kuruluşu ile birlikte Genel Başkan Erdoğan’ın danışmanlığını ve özel kalem müdürlüğünü yapmıştı.
Kapatma Davası nedeniyle yargıya hakaret derecesinde eleştiride bulunan hükümet temsilcileri, Ergenekon’a oluşan tepkiler karşısında, “Yargıya saygılı olun” uyarısını yapıyor ve çifte standart sergiliyorlardı. CHP Başkanı Baykal gelişmeleri, “Hitler ve Mussolini dönemini aratmıyor” diye özetliyordu. Olay, Atatürkçü ve laik kesimde, kamuoyunda, iktidarın intikam alması şeklinde değerlendiriliyordu. Başbakanın gözaltılar için kendisiyle önceden konuşup uzlaştığını yalanlayan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, “Türkiye zor günler yaşıyor” diyordu.
Yabancı basında; The Guardian gazetesi “Türkiye’nin yasal sistemi, AKP ile laik karşıtları arasındaki mücadelede tehlikeli bir savaş alanına dönüştü” yorumunu yaparken, New York Times “AKP karşıtlarını ürkütmek için yapıldığı izlenimini veriyor”, Frankfurter Randschau “Tutuklamalar AKP’nin bir manevrası”, TaNea “Muhalefeti susturuyorlar” diye yazıyordu. Türkiye’de AKP yandaşı basın ile ikinci cumhuriyetçiler diye anılanların yayın organları ise, Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in kendisine ait olduğunu yalanladığı darbe günlüklerini yayınlayarak, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldivenli Yumruk gibi senaryoları anlatıyorlardı. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt “Konuşmam” derken, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök, “Darbe girişimi var da yok da demem” açıklamasını yapıyordu. Türkiye’de “Korku İmparatorluğu”nun temelleri atılmıştı.
Bu hengame içinde 14 Temmuz’da 2455 sayfalık iddianame UYAP sistemi üzerinden, İstanbul’da, zamanında kaldırılan 5 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi yerine kurulan 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne tevzi edildi ve aynı gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı tarafından özet olarak kamuoyuna açıklandı. Birinci dalgadan bu yana 14 ay geçmişti. Yapılan açıklama sonrası iddianamenin boş çıktığı yorumları, dağ fare doğurdu tartışmaları başladı. Anamuhalefet Partisi Başkanı Baykal, “Ben bu davanın avukatıyım” diye eleştirilerini sürdürürken, Başbakan Erdoğan, “Millet adına hak arama anlamında ben de savcısıyım” diyor, dava siyaset kazanını kaynatıyordu. Bir yandan da iddianame parça parça basına sızıyordu. Yeni Ergenekon’un ateşinin, 1957’de Demokrat Parti iktidarına darbe hazırlayan 9 subay tarafından yakıldığı, örgütün 51 yıllık olduğu söyleniyordu.
CHP lideri Baykal, Ergenekon ile tutuklanan Paşalara sahip çıkılmamasından yakınırken, terörist başı Apo, avukatları aracılığıyla tutuklanan paşalar için, “Paşalar benimle görüştü” açıklamasını yapıyordu. Bu haber basında Apo’nun ve Emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un resmi ile yayınlanıyordu. Bu Atatürkçü ve ulusalcı görüş ve çıkışları ile tanınan Sayın Hurşit Tolon’a yapılmış büyük hakaret oluyor ve kendisini tanıyanlar arasında üzüntü yaratıyordu. Tolon ise hapishaneden bir gazeteciye verdiği demeçte, Ergenekon’un tüm Atatürkçüleri kapsadığını kastederek, “Ergenekon okyanus ise ben su damlası bile değilim” demişti.
Bir kere olaylar şirazesinden çıkmıştı. Ergenekon muvazzaf askerlere uzatılmak isteniyor, örgütün bir numarasının bilindiği, ama açıklanamadığı söylentileri yayılıyordu. İddialar o kadar çığırından ve mantık kulvarından çıkmıştı ki, eski Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel için “Baba, darbenin akıl hocası” diye yazılabildi. Bundan sonra da İddianameye göre, Ergenekon’un suikast hedef listesinde Süleyman Demirel, Deniz Baykal, Ahmet Necdet Sezer, Joost Lagendijk, Ross Wilson, Sabih Kanadoğlu, tutuklu paşalardan Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un adının olduğu açıklanıyordu. Çelişkiler yumağı bir görüntü sergileniyor, illiyet bağlarının oluşturulamadığı görülüyordu. 25 Temmuz’da İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi İddianameyi kabul ederek, ilk duruşmanın 20 Ekim’de yapılmasına karar verdi. Bir tarihi dava böylece başlamış oluyor. Bundan sonra hukukun işlemesiyle, adaletin gerçekleşmesi beklenmeli. Tarihte Fransızları utandıran bir Dreyfus Davası vardır. Umarız bu davada, öyle bir açmaz süreç ortaya çıkmaz. Ana omurgasıyla bağımsız olan Türk yargısının, bu sorunu er ya da geç adil olarak çözeceğine inanıyoruz.
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE SALDIRI
Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü (Central Intelligence Agency - CIA) Türkiye Masası Eski Şefi Graham E. Fuller, “Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabında şöyle diyor:
“Türkiye, 2002 yılında, İslam tarihinde bir ilke imza atmış ve İslamcı bir partiyi serbest seçimlerle ulusal iktidara getirmek suretiyle tarih yazmıştır. 2007 yılında hâlâ iktidarda olan bu hükümet, Kemalizm’in mirası ve Türkiye’nin Batılılaşma yönündeki cebri yürüyüşü ile Türk kültürünün geleneksel ve İslami unsurlarını birbiriyle uyumlaştırmaya çalışmaktadır…
Atatürk’ün 1924 yılında bizzat bütün Sünni dünyanın en üst dini mercii olan Halifeliği kaldırmasıyla birlikte Türkiye, İslam dünyası ile ilişkilerine en önemli darbeyi vurmuş oldu…
Kemalist Türkiye, Müslümanlar için, özellikle de Araplar için, İslam’ın, Arap dünyasının ve daha genelde İslam dünyasının Türklerle olan kadim bağlarının ve ortak kültürlerinin tümüyle reddini temsil etmektedir… Kemalist görüş Türkiye’nin tarihten radikal kopuşudur… Kemalist mirasın önde gelen koruyucusu olarak Ordu, ülkeyi, İslami temelli bir siyasete geri dönüşle tehdit eden her türlü unsurdan korumak üzere dizayn edilmiştir…
Ordu ve şahin Kemalistler, Temmuz 2007 seçimiyle ciddi bir yenilgiye uğramışlardır. İktidar partisine karşı ülkenin istikrarını tehlikeye atacak bir askeri darbeye destek verecek anlamlı bir takipçi kitleyi seferber edememişlerdir….”
Fuller, Ordumuzu hedef gösteriyor. Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarıya ulaşabilmesi için Türkiye’yi örnek ılımlı İslam ülkesi olarak görmek isteyen ABD’ye karşı en büyük çıkış Ordu’dan gelmiş, Ordumuzun en üst komutanları her zaman Türkiye’nin adının önüne sıfat eklenmesinin kabul edilemeyeceğini söylemişlerdir. Bu gerçekler, Batı’nın AKP’yi niçin desteklediğini, Ergenekon Davası’nın siyasi eksende geliştirilip kullanılması için destek verdiğini anlamaya, hatta kanıtlamaya yetmiyor mu?
İktidar yandaşı medya ve basın, Ergenekon soruşturmasında dikkatleri daima Ordu üzerine çekmeye özen gösterdi. Ergenekon üzerinden Ordu yıpratılarak, Anayasa Mahkemesi’nin etki altına alınmak istendiği yorumları yapıldı. Bu arada Paşaların gözaltına alınıp tutuklanmasını, Silahlı Kuvvetlerin başına çuval geçirilmesi şeklinde yorumlayan emekli generaller oldu. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların belge ve bulguları Genelkurmay savcılığına gönderdikleri, orada da soruşturma başlatıldığı haberleri boşuna pompalanmadı. “İş muvazzaf subaylara uzanıyor” ithamları, sinsi bir planın sonucuydu elbet. 18 Temmuz tarihinde Akşam gazetesi’nde, 8 sütuna manşetle birinci sayfadan verilen, “6’sı kurmay albay 20 subaya Ergenekon sorgusu” haberi bardağı taşırıyordu. Bunun üzerine aynı günün akşamı Genelkurmay sert bir açıklama yapıyor, üç yıl önce vuku bulan ve Ordu’dan ilişiği kesilen personelin durumunun yeni bir olay olarak kamuoyuna duyurulduğunu açıklayarak, “Bu tür yayınlarda kasıt aramamak mümkün değildir” diyordu. Bildiri şöyle devam ediyor ve Türk milletine bir çağrıda bulunuyordu:
“Her fırsatta Türk Silahlı Kuvvetlerini ve onun mensuplarını olayların içine çekme gayretinde bulunan ve görünüşte özgürlük ve demokrasi savunucusu olduklarını vurgulayan çevreler, Türkiye'nin istikrarını bozan odaklar haline gelmiş bulunmaktadırlar.
Kaynağı neresi olursa olsun; bu tür haberlerle Türk Silahlı Kuvvetlerine yöneltilen hukuk dışı saldırılara karşı yalnız Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değil, onun gerçek sahibi yüce Türk milletinin de yasal ve demokratik tepki göstermesi doğal bir beklentidir”.
Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Büyükanıt, TSK’yı yıpratmayı hedef alanlara milletin tepki göstermesi çağrısı için, 25 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Bu eline silahı alsın, dışarı çıksın demek değil, demokratik ve yasal tepkidir” diyordu.
Atatürk tam 88 yıl önce, 31 Temmuz 1920’de, Afyon’da Kolordu dairesinde subaylara hitaben yaptığı konuşmada; “Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülât kalmaz” demiştir. Evet, Mustafa Kemal’in dediği gibi, Türk milletine taarruz eden, önce Türk subayını aşağılayıp, lekelemek ister. Türk milleti gözbebeği ordusunu, ılımlı İslam ülkesi hayali peşinde koşan antilaiklerden ve eski Marksist ikinci cumhuriyetçilerden korumasını bilecektir. Ne yazık ki, hâlâ Türk Ordusu’na karşı saldırılar pervasızca sürüyor, 27 Temmuz’da basında, “Ergenekon iddiasındaki gizli tanık anlatıyor” savıyla, “Suikast silahları Ordu’dan geldi” diye manşet atılmış. Acaba o gizli tanık, bir PKK itirafçısı mı? Ordumuza dil uzatıp çamur atanlar, elbette milletimizden hak ettikleri cevabı alacaklardır.
AKP’NİN KAPATILMASI DAVASINDA SON PERDE
1 Temmuz’da Ergenekon’un 6’ncı dalga operasyonu ortalığı toz duman ederken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi’nde sözlü açıklama yapıyor, “AKP, şeriat istiyor. Açık, yakın ve somut tehlike var. AKP mutlaka kapatılmalıdır. Şeriatın, yani şiddetin somutlaşması durumunda kendini korumaya çalışacak demokratik sistem kalmayacaktır” diyordu. Yalçınkaya, mahkemenin türban konusunda aldığı kararla yapılmak istenenin laikliğe aykırı olduğunun tescil edildiğini bildirerek, iddianamedeki görüşlerin güç kazandığını vurguluyordu. Ayrıca türbanı yeşil devrimin sancağı olarak tanımlayan Yalçınkaya, Laik Cumhuriyet’e seçenek olarak dayatılan ılımlı İslam’ın din esaslı devlet sisteminin kapısını açacak bir anahtar olduğunu belirtiyordu. Laiklik ilkesi aşındırılıyor tezini savunuyordu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat’ın, “Atatürk devrimi Türk toplumunda travma yarattı” sözlerini, AKP’nin Atatürk devrimlerine karşı tutumunun örneği olduğunu belirtiyordu. Başsavcı yeni bir delil sunmuyor, Anayasa Mahkemesi üyeleri de Başsavcıya soru sormak gereğini duymuyorlardı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın ardından, 3 Temmuz günü, AKP adına savunmayı Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Ankara Milletvekili ve Merkez Karar Yönetim Kurulu Üyesi sıfatıyla yaptı. Cemil Çiçek altıbuçuk saat süren savunmada özetle; “İddia makamı, usul hukukumuza hakim olan hukukun evrensel kurallarına uygun olarak iddialarını ve delillerini oluşturmamıştır. AK Parti veya üyelerinden hiç kimse, hiçbir konu veya olayla ilgili dini referans göstermemiştir. Tekzip edilen haberler ve yorumlar delil olarak kullanılmıştır. AK Parti laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmemiştir. Anayasa iktidar partisinin odak olmasına imkân vermez. İktidar partisinin kapatılmak istenmesi, demokratik devlet ilkesine aykırıdır. İddianame, toplumsal talepleri dile getirme görevi olan siyasilerin, toplumsal ve siyasi sorunlar karşısında adeta duyarsız ve dilsiz olduğu bir partiler düzeni istemektedir. İddianamede ‘delil’ olarak sunulan beyan veya eylemlerin özgürlükçü demokratik ve laik rejime yönelik bir tehdit oluşturduğu söylenemez. Sonuç olarak, AK Parti’nin kapatılması için açılan davanın reddine karar verilmesi hususunu Anayasa Mahkemesi’nin takdirlerine saygıyla sunarız” diyordu.
AKP’nin sözlü savunmasından sonra, tüm dokümanları alan raportör çalışmasına başlıyordu. 4 Temmuz’da ABD Büyükelçiliği Konutu’nda düzenlenen resepsiyona katılan Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı Osman Paksüt, “Şunu şimdiden söylemeliyim ki, karardan sonra kıyamet kopacak” uyarısı yapıyordu. 14 Temmuz akşamı Fransız Büyükelçiliği resepsiyonunda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ise, “Türkiye çok büyük bir ülkedir, kıyamet mıyamet kopmaz. Türkiye’de kurumlar, üzerine düşen görevi yerine getirmektedir. Bu büyük ülkede bu tür sorunlar her zaman yaşanır. Bunun üstesinden de her zaman gelinmiştir. Bu nedenle benim herhangi bir endişem, herhangi bir kıyamet senaryom yoktur” diyordu. Başkan Kılıç ayrıca, “Sürekli laiklik elden gidiyor demenin kimseye faydası olmaz. Bir güç yıkarsa, diğer güç dengeyi kurmak için yapar, düzeltir. Partiler kapatılabilir. Sistem içinde olan bir süreçtir bu” açıklamasında bulunuyordu.
Temmuz ayının ortasında, Amerika’nın Ankara’daki eski büyükelçilerinden Mark Parris, Washington’da Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi’nde yaptığı konuşmada, “Bir ay öncesine göre AKP’yi kapatmanın önüne geçecek bir çözümün ortaya çıkması ihtimalini daha yüksek görüyorum” diyordu. AKP’nin, liberallerin ve sermayenin desteğini yitirdiğini, davanın AKP’nin kurtuluşuna yardımcı olacağını, kararın Ağustos ortasında bir Cuma akşamı açıklanacağını” sözlerine ekliyordu. Parris, krizden çıkmak için “uzlaşma” ya da “yıkım” seçeneklerini ortaya atmıştı.
Kapatma davası’nın raportörü Osman Can, 16 Temmuz’da 650 sayfalık raporunu Mahkeme Başkanlığına sundu. Osman Can, görüşleri bilinen bir kişiydi, davanın reddedilmesini isteyeceği bekleniyordu, nitekim öyle de oldu.. Raporda, sadece şiddet eylemlerine karışan partilerin kapatılabileceği, ifade özgürlüğündeki eylemler nedeniyle kapatmanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olacağı, Venedik Kriterleri uyarınca kapatılmaması gerektiği, Türban Davası’nın sonucunun burada gerekçe oluşturamayacağı işlenmişti. Ayrıca, AKP’ye Hazine yardımın kesilmesi istenmiyor, siyasi yasaklara karşı çıkılıyordu. Türban davasında da Yüce Mahkeme, Can’ın istediğine ters doğrultuda karar vermişti. Raporun bir bağlayıcılığı yoktu. Ayrıca, Can’ın sözünü ettiği Venedik Kriterleri uluslararası hukukta kesinleşmiş kararlar değildi, tavsiye kararı niteliğindeydi ve Avrupa Birliği hukuk sistemine monte edilmemişti. Öte yandan, Avrupa için şiddet neyse, Türkiye’de laiklik karşıtlığının getirdiği olgu da farklı değildi.
Bugün, yani 28 Temmuz’da, Anayasa Mahkemesi davayı görüşmeye başladı. Refah Partisi Davası 8 günde, Fazilet Partisi Davası 11 günde sonuçlanmıştı. Bunun ne kadar süreceği bilinmez, ama vereceği karar Türkiye’nin geleceğini, laik Cumhuriyete karşı ılımlı İslam çekişmesiyle etkileyecek. Mark Parris’in uzlaşma önerisi, Newsweek dergisinde “Uzlaşma ihtimali yüksek” diye yoruma neden oldu. Dergi, bu uzlaşmaya da iki senaryo ile somut açıklık getirdi. Birinci senaryo AKP’ye mali yardımın kesilmesi, ikinci senaryo ise, Erdoğan ve Gül’ün yasak kapsamı dışında bırakılması. ABD böyle istiyor da, Türk yargısı ne karar verecek?
AKP’NİN BOŞLAMASIYLA TEPETAKLAK OLAN EKONOMİ
AKP Türkiye’nin siyasetini, Kapatma Davası karşısına yerleştirdiği Ergenekon ile kilitleyince, ekonomi konuları tartışılmaz, ekonomik sorunlara çözüm aranmaz oldu. Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanıp Haziran sonunda yayınlanan ve 2009-2011 yıllarını kapsayan “Orta Vadeli Program” Türkiye ekonomisinin 2011 yılında GSYH ile 901 milyar dolarlık hacme ulaşacağını hedeflemişse de, şimdi boşlanmış olan ekonomi kısa sürede toparlanmadan bu hedefe yönelebilir mi?
Haziran ayı tamamlanırken, TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, “Huzur ticaret, ticaret zenginliktir, ama maalesef Türkiye’de huzur bozuldu” diyordu. Böyle bir ortamda, TÜİK’in yüzde 5 olarak beklenen ilk üç aylık büyüme rakamını yüzde 6.6 diye açıklaması şaşkınlık yaratıyordu. Ancak durum yine iç açıcı değildi. Geçen yıla göre tarımsal üretimde artış olmuşsa da, sanayi geçen yılın gerisindeydi, inşaat sektörü durmuştu. ISO Başkanı Tanıl Küçük, 23 Temmuz’da 500 büyük sanayi kuruluşunu açıklarken, sanayicinin 2007 yılında üretimden değil, faaliyet dışı gelirle kurdan, yani kambiyo kârlarından kazandığını itiraf ediyordu. Ekonomik daralma ilk çeyrekte hissedilmemişse de, giderek kıskaca dönüşüyordu. Borsada ilk 6 ayda 100 milyar doların uçması, ekonominin kötü gidişatının göstergesiydi.
TÜİK tüketici fiyatları bazında 6 aylık enflasyonu yüzde 6 olarak açıklarken, Merkez Bankası enflasyonun elektrik zammı nedeniyle 0.5 puan daha artacağını söylüyordu. Merkez Bankası’nın Beklentiler Anketi ise, yıl sonu itibariyle enflasyonun yüzde 11’e dayanacağını gösteriyordu ve Merkez Bankası da artık iki rakamlı enflasyon bekler olmuştu. OECD’nin ekonomik gelişmeleri yansıtan raporunda, mali koşullardaki kötüleşme ve siyasi belirsizlikle, Türkiye için risk priminin ve faizin yükseldiği vurgulanıyordu. OECD gelecek için; krizsiz senaryo, dış şok senaryosu, cari açık senaryosu ve olumlu senaryo olmak üzere dört senaryoda dış borcun ne olabileceğine ilişkin tahminlerini sıralıyordu. Bu senaryoların ortak yanı, dış borcun GSYH’ye oranının 2010 yılına kadar daha da yükselecek olması. OECD ayrıca özel sektörün dış borcuna dikkat çekiyor. Kısacası OECD, her yol borca çıkıyor uyarısını yaparken, artan risk priminin dışarıdan borç bulmayı zorlaştıracağı tehlikesine işaret ediyor. Bakan Şimşek, “Risk primimiz düşecekse, IMF ile stand-by anlaşması yapılabilir” diyordu.
Devlet Bakanı Şimşek, siyasi belirsizliğin ekonomiye maliyetinin 100 milyar YTL olduğunu söylerken, ikinci çeyrekte ekonomik büyümenin hız keseceğini de açıklıyordu. 100 milyar YTL’nin 20 milyar YTL’si Hazine’ye binen yük, 80 milyar YTL’si ise borsa şirketlerinin değer kaybıydı. Ayrıca ciddi döviz çıkışı olduğunu belirtiyordu. Şimşek’e göre Kapatma Davası, faizleri 5.5 puan yükseltmişti. Bütün bunlara rağmen, IMF’nin 2008 yılı tahminlerine göre Türkiye, kişi başına düşen 10738 dolar GSYH ile 55’inci sırada yer alıyordu. Ancak, cari açık artıyordu. Petrol ve doğalgaz fiyatları Temmuz’un ilk yarısında tavan yapıyor, petrolün varili 145 doları aşarken, doğalgazın fiyatı 13.57 dolar/milyon Btu (485 dolar/1000 m3) düzeyine çıkıyordu. Ancak, ayın sonuna doğru petrol 122 dolar/varil’e, doğalgaz 9.24 dolar/milyon Btu (330 dolar/1000 m3) düzeyine gerileyecekti. Temmuz’da bu beklenmedik gelişmeyle petrol 22 günde 23 dolar düşüş gösterdi. Dolar da düşüş gösteriyordu. Global krizin semptomları değişmeye başlamıştı. Türkiye’nin petrol faturasının ise, bu yıl 32 milyar dolara ulaşması beklenir olmuştu.
Bakan Şimşek ayın ilk yarısında yaptığı açıklamada, geçen 12 ayda enerji ithalinin maliyetinin 41.5 milyar dolar olduğunu ve bu nedenle cari açığın 50 milyar doları aşacağını söyledi. Ayrıca, doğrudan yabancı sermaye girişinin cari açığın yüzde 20’sinde kalacağını açıkladı. Yabancı sermaye girişi hız kesmişti, buna karşın Türk sermayesinin dışa göçü de hızlanmıştı. 2008’in ilk beş ayında 1.7 milyar dolar yerli sermayenin dışarı çıktığı rapor ediliyordu.
Artık, cari açığın finansmanı için Merkez Bankası rezervleri kullanılıyordu ve rezerv ilk 5 ayda, 4 milyar dolar azalmıştı. Ancak, cari açığın rezervle karşılanması, döviz kurunu patlatma tehlikesi taşıyordu. Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Nazım Ekren önce, “Yabancı yatırımcı eskiye oranla gelmiyor, enstrümanların formatını değiştirdi, bekliyor” açıklamasını yaptı. Bir hafta sonra da, cari açık sorununu çözmek için özel sektör temsilcilerinin ve üniversite öğretim üyelerinin katılacağı “Cari Açık Komisyonu” kurulacağını söyledi. Üretim artmadan, yabancı para girişi olmadan, cari açık sorunu nasıl çözülecekse? Türkiye’de çözülmesi olanaksız ya da çözülmesi istenmeyen işler komisyona havale edilmez mi?
Devlet Bakanı Şimşek, Goldman Sachs şirketinin araştırmasına dayanarak, Türkiye’nin 2050 yılında Japonya ve Almanya’yı sollayacağını söylüyor. Sizce sollayabilir mi? Yoksa, umut fakirin ekmeği mi?
ELEKTRİKTE YAŞANAN DARBOĞAZ ŞOVLA ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILIYOR
2008 yılının ilk yarısı tamamlanırken, Türkiye’nin kurulu gücü 41041 MW olarak açıklanıyordu. İlk altı ayda kurulu güce yapılan yeni ekleme, sadece 280 MW olmuştu. Oysa Türkiye’nin kurulu gücünün yıllara göre gelişim dizisine bakılacak olursa, 6 ayda bunun 5-10 katının eklendiği çokça yıl görebilir. 2008’in ilk yarısı itibariyle, 9’uncu Beş Yıllık Plan hedeflerine göre eklenmesi gerekirken, eklenemeyen 3814 MW güç açığı var. Söylemekten dilimiz, yazmaktan parmağımız yoruldu, ama bir kez daha vurgulayalım; 41041 MW kağıt üzerindeki nominal güç, etiket gücü. Bundan elde edebileceğiniz aktif güç 31000 MW kadar. Ne sıcak, ne de soğuk hiç yedeğimiz yok. İşte 23 Temmuz günü talep artınca, santrallerden en fazla 30517 MW elde edilebildi. Talep karşılanamayınca da arıza gezdirilmesi (pardon bazı yörelerde genel arıza) uygulamasına geçildi.
Enerji Bakanı Güler, “Gezdirme mezdirme yok” dedi ya, herhalde ayıp olmasın diye, arıza servisini aradığınızda, “genel arıza var” yanıtını alıyorsunuz. Ne hikmetse, o genel arızalar hep bir saat kadar sürüyor ve bir semtte bitince, diğer bir semtte başlayıveriyor. Bakan Güler ise, televizyon ekranlarında ve gazetelerdeki fotoğraflarında hep gülümsüyor, niye diye merak ediyorum, 6 ayda 280 MW kurulu güç ekleme başarısına mı, toplam 239, pardon 239.2 MW kurulu rüzgâr gücüyle, yani genel kurulu gücün binde altısı oranındaki bir güçle, rüzgârda depar atmamıza mı, yoksa ağlanacak halimize mi?
Rekabetçi serbest elektrik piyasasını çökerterek katleden, 5784 sayılı “Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 9 Temmuz’da muhalefetin katılımıyla TBMM’de kabul edildi ve 26 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bakan Güler, yeni çıkarılan Elektrik Piyasası Kanunu ile herkesin enerji yatırımcısı olacağını söyledi. Hayır, bu doğru değil. Herkes yatırımcı olmuyor, kamu kesimi özel sektörle yine haksız rekabete sokulacak şekilde yatırımcı konumuna getirildi. Programında serbest piyasa yazmasına karşın, enerjide devletçi politika uygulayan AKP için, 20 maddelik 4628 sayılı liberal Elektrik Piyasası Kanunu’nu, 30 maddelik Yeni Elektrik Piyasası Kanunu ile iğdiş etmek şaşırtıcı değil. CHP ise, kendini enerjide devletçilik anlayışından soyutlayabilmiş, çağın ekonomik tercihlerine ayak uydurabilmiş değil. AKP’yi piyasayı çalıştırmadığı için sorgulayacağı yerde, AKP’nin başarısızlığını örtmek için günah keçisi seçtiği özel sektörü suçlamasına, kösteklemesine imkân veren kanuna destek oluyor. MHP, zaten AKP’ye payanda olmaktan kendini her nedense kurtaramıyor.
Buyurun, şimdi devlet santral mı yapacak? Yoksa ballı alım garantileri ve gerekirse devlet ortaklığıyla, yandaş sermaye çevrelerine santral mı kurduracak? Ulaşılacak sonuç, CHP ve MHP’ye ithaf olunur. İki davayı konuşmak varken, bunlara kafa yoracak ve dile getirecek olan parlamenterlerimiz nerede acaba?
Temmuz ayında Özelleştirme İdaresi iki dağıtım bölgesinin ihalesini sonuçlandırdı. Başkent Dağıtım A.Ş.’nin lisansının 30 yıllık süreyle devri ihalesini Sabancı Holding-Avusturyalı Verbund ortaklığı, Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş (SEDAŞ) lisansının yine 30 yıllığına devrine ilişkin ihaleyi de AKENERJİ, AKKÖK Şirketler Grubu ve Çekoslovak CEZ ortaklığı AKCEZ kazandı. Şimdi sırada MERAM Elektrik A.Ş. (MEDAŞ) var, ama bir an önce tüm bölgelerin özelleştirilmesi gerekiyor. Oysa, bu yıl 19 dağıtım bölgesinden sadece 4’ünün özelleştirilmesi hedeflenmiş durumda. Dağıtımdan daha önemlisi, elektrik üretim tesislerinin, yani santrallerin mülkiyet satışıyla özelleştirilmesi, ama ona başlanmak istenmiyor. Oysa, santrallerin üretimlerini nominal değerlerine yükseltecek, piyasada haksız rekabeti önleyecek, her türlü subvansiyonu ortadan kaldıracak özelleştirme o. Bakın, büyük hidroelektrik santrallerin özelleştirme dışında tutulacağı şimdiden ilan edilmiş durumda.
Ayın ilginç bir gelişmesi de, “Enerjide bir şey yapılmıyor diyenlere yanıt diye, 61 hidroelektrik santralin temel atma töreni” idi. Beş bölgeden canlı yayınla DSİ’de yapılan törene, daha doğrusu şova, Başbakan Yardımcısı Çiçek, Devlet Bakanı Şimşek, Maliye Bakanı Unakıtan, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Güler, Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu katılıyorlardı. Ne var ki, temeli atılan santral projelerinden çoğunun yapımına çok önceden başlanmış, içlerinde gerçekleşme oranı yüzde 75-77 düzeyine varmış projeler bulunuyordu. 61 santralin kurulu gücü 2778 MW, ama bu güç sadece 2008 yılının açığını kapatmaya yetmiyor. Basında, “Düzmece temel atma töreni, Bir garip temel atma töreni, Hazır santraller için temel atma töreni, Yapımı bitmek üzere olan projelere temel atıldı” gibi başlıklarla haber verildi. Kısacası temel atma şovu ile kamuoyu uyutulmak istendi.
Şov sadece elektrikle sınırlı kalmadı elbette. TPAO Suriye ile petrol araması yapacak, Irak’ta petrol aramalarına TPAO da giriyor, Türkiye’den İsrail’e petrol, doğalgaz, elektrik su götürecek, AKP yandaşı bir firmanın çıkarına yönelik, ama ulusal çıkarımıza ters, MED-STREAM projesi şovları da vardı. Onları gelecek sayılarımızda daha ayrıntılı ele alacağız. Yalnız şunu söyleyelim: Kremlin Devlet Başkanlığı sözcüsü Sergey Prikhodko, Temmuz ayında, “Nabucco sadece hayal aleminde mevcut” dedi. Pek haksız sayılmaz. Çünkü, şovlar gerçekleri örtmüyor…
Ara
TCMB Döviz Kurları
| Döviz | Alış | Satış |
| Dolar | 1.5066 | |
| Euro | 1.9334 |
Dünya Saatleri
| Turkey | |
| USA ET | |
| UK |
EkoEnerji 44 Yeni Sayı Eylül 2010


