Cumhurbaşkanı Seçimine Kilitlenmişken…

Tarih-Sayı: 
Nisan 2007-SAYI 4

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

Nasıl Bir Türkiye?

Akıllara takılan bir soru var, Cumhurbaşkanı seçimine kilitlenen Türkiye yeni bir dönüm noktasında mı?

10’uncu Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, “Rejim hiç bu kadar tehdit altında olmadı” diye endişesini dile getirerek görev süresini tamamlıyor. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Yaşar Büyükanıt basın toplantısında, Anayasa gereği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanı olan Cumhurbaşkanlığına, “Cumhuriyetin temel değerlerine, Anayasadaki laik ve demokratik değerlere, üniter devlet hedeflerine bağlı, ama bunları ‘sözde’ değil, ‘özde’ benimseyen” bir kişinin seçilmesi gerektiğinin altını çizme gereği duyuyor.

Atatürk’ün emaneti Cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkan halkımız, 14 Nisan 2007 günü Cumhuriyet Mitingi ile Anıtkabir’e giden caddelere sığmıyordu. Bu görkemli kalabalık, siyasi açılış törenlerinde görülen bindirilmiş kıtalar da değil, ulusal duygularla oluşmuş bir topluluktu. 2 km uzunluğundaki Türk bayrağını taşıyanlarla birlikte 800 bin ile bir milyon kişi arasındaki görkemli kalabalık Ankara’da toplanıp, 370 bin kişi Anıtkabir’i ziyaret ederek, Atatürk ilke ve devrimlerinden sapılamayacağı mesajını veriyordu.

Cumhuriyet Mitingi, yasama ömrünü neredeyse tamamlamış bir Meclis’te, 2002 seçimlerindeki geçerli oylara göre, seçmenin dörtte bir oyu ile iktidara gelmiş AK Parti’nin, Cumhurbaşkanlığına seçeceği kim olursa olsun, ulusun kolay kabullenip sindiremeyeceğini dünya âleme gösteriyor. Bu miting, düzenleyicilerini ve parsa koparmak umuduyla halkın arasına katılan başarısız muhalefet liderlerini aşarak, halkın demokratik hakkını kullandığı yasal eylem olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Bu eylem çok iyi değerlendirilmeli! Nitekim, Başbakan yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener de, Cumhuriyet Mitingi’ni herkesin saygıyla karşılaması gerektiği belirterek, “Bu kalabalık ne istiyor diye düşünmemiz gereken bir olay” diyor.

Cumhuriyet tarihinin bu en büyük mitingini, basın ve medya dışı sermaye yatırımlarına girişmiş patron TV’leri ile iktidara bağlı konumdan bir türlü kurtulamayan TRT kanalları canlı yayınlamaktan kaçındı. Üstelik, aynı kanalların Hrant Dink cinayeti sonrası yapılan cenaze törenini, Türk halkının yadırgadığı “Hepimiz Ermeniyiz” pankartları taşıyan topluluğun yürüyüşünü canlı yayınladıkları henüz unutulmadı. Nedeni ne olursa olsun, Türk bayrakları ile  yapılan bu görkemli Cumhuriyet yürüyüşünün, sözü edilen kanallarca canlı yayınlanmaması kınanması gereken bir tutumdur.

İslam ülkelerine Türkiye’yi örnek “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” gibi gösterme ve buna dönüştürme hevesinde olan dış güçlere karşı, Anıtkabir önünde Türk bayrakları ile yüz binlerce Türkün sergilediği görüntü, New Yok Times gazetesinde “Şimdi iki ayrı Türkiye var” denilerek, Türk toplumunda İslam rolü konusunda derinleşen bölünme biçiminde yansıtılmıştır. Demek ki, böl-yönet operatörleri iş başında. Oysa, 14 Nisan’da Türk halkının isteği, “Ilımlı İslam” rolünün reddi, Ilımlı İslam aldatmacasıyla “Radikal İslam”a zemin hazırlamaya kalkışanlara karşı uyanık olunmasıdır. 14 Nisan’da ortaya çıkan görüntü, iki ayrı Türkiye değil, demokrasi içinde çok sesli bir tek Türkiye’nin varlığıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var, “derinleşen bölünme”nin dile getirildiği zaman! Tam da Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt Paşanın, “Kuzey Irak’a askeri operasyon yapılmalı. Fayda sağlar. Bir hudut ötesi operasyon için siyasi kararın ortaya çıkması lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir” dediği zaman!... 16 Nisan 2007 tarihli gazetelerde, Türkiye’nin dost tanıdığı ABD eski Başkanı Clinton’un bile, “Kürdistan ve Kürdistan’a yakın bölgelere ABD güçlerinin konuşlandırılması”nı istediği, “Türkiye’nin Irak’a girmesinin, bölgeye felaket getireceğini” söylediği haberleri vardı. Karşılarında bölünmüş değil, yek vücut Türkiye göreceklerinden kuşkuları olmasın. Türkiye’nin başına dert olan Kuzey Irak sorunu, bu ay dergimizde Araştırma Dosyası’nın konusu ve röportajlarla geniş bir şekilde incelenmiş durumda.

Türkiye’nin gergin günler yaşadığı yadsınamaz bir gerçek. Dergimizin 2’nci ve 3’üncü sayılarında Gündem köşemizde, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi” ve “Seçim Sürecindeki Beklentiler” üzerine görüşlerini aktardığımız 9’uncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, 16 Nisan günkü görüşmemizde, “Sayın Cumhurbaşkanım, bugünkü durum için bir kısa değerlendirme yapar mısınız?” soruma, “Bugün yapmayalım onu Hoca, meçhullerle dolu bir şey, çıksın her şey ortaya ondan sonra yapalım” dedi ve değerlendirmeyi gelecek sayımıza bıraktı.

Bugün meçhul olan (bilinmeyen) şey, sadece Cumhurbaşkanı adayları ve kimin Cumhurbaşkanı olacağı değil, Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası suların durulup durulmayacağı? Uzlaşmaya bile gerek görülmeksizin yapılacak seçimle gerginliğin bitmeyeceği, tırmanabileceği korkusu var! Peşinden yeni milletvekili seçimleri ne getirecek? Bugünkü iktidar çoğunluğunu yitirirse ki, yitirmesi sürpriz olmayacak, şimdi seçilecek Cumhurbaşkanının konumu tartışma konusu olmayacak mı? Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasının istikrarı, “meçhul” denklemin en önemli bilinmeyeni. Oysa, Türkiye’nin siyasi istikrarsızlığa değil, istikrara ihtiyacı var.

Herkes gerginliğin demokratik yollardan aşılmasını ve yine demokratik yollarla istikrarın sağlanıp korunmasını istiyor. Duayen devlet adamı Demirel’in önerdiği gibi, Cumhurbaşkanını halkın seçeceği bir sistem yaratılmış olsaydı, bugün bu gerginlik yaşanmayacaktı, ve de Türkiye, “Bu işin sonrası acaba ne olur?” kaygısına kapılmayacaktı. Elindeki parlamento çoğunluğu ile Anayasa değişikliğine ön ayak olarak, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak bir AK Parti ise, Cumhuriyet tarihine adını altın harflerle yazdırma fırsatı yakalayacaktı. Yapamadı ve bundan sonra AK Parti, yıpranma süreci içinde nereye doğru gider, bilinmez!...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Hannover Sanayi Fuarı’ndaki Türkiye standının açılışında yaptığı konuşmada, Alman yatırımcıları Türkiye’ye çağırıp, “Enerji ve inşaatta yatırım fırsatı var, Türkiye’ye gelin” demiş. Nükleer enerjide atılan adımlardan ve görüşülen Alman girişimcilerden söz etmiş. Türkiye’nin siyasi istikrarına, yabancıların yerli yatırımcılardan daha çok güvendiği de söyleniyor. Enerji yatırımlarının geleceğinin ise, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Milletvekili seçimleri sonucu ortaya çıkacak siyasi tablo ve istikrara bağlı olduğu bir gerçek. Sorunlarını demokratik ortamda çözecek, seçimlerle laik ve demokratik değerlere, üniter devlet hedeflerine özde bağlı bir yönetim oluşturacak Türkiye, 21’inci yüzyılın Büyük Türkiye’sine giden yolda gerekli yatırımlar için güveni artmış bir ülke olacaktır.

Susturuldu mu, Sus Payı mı?

Sanki 1 Nisan şakasını andırır bir haber; 1 Nisan 2007 akşamı hiç de beklenmezken, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Sabah Gazetesi ve atv’nin de içinde bulunduğu Türkiye’nin en büyük medya grubundan biri olan Merkez Grubu şirketlerine el koydu, yani devlet geriye aldı. Turgay Ciner ve Dinç Bilgin arasındaki anlaşmazlığın tetiklediği olayın irdelemesine girecek değiliz. 2 Nisan günü basında, “TMSF’nin mallarına el koyduğu Turgay Ciner’in açıklama yapmayacağını söylediği, yakınlarının ise, ‘Cumhurbaşkanı seçimi öncesi bizi susturdular’ tepkisini gösterdikleri” haberi yer aldı.

Bir kere, TMSF bağımsız bir kuruluş. Öte yandan Merkez Grubu’nun basın ve medya yayınlarında AK Parti iktidarı eleştirilmiyordu ki, iktidardan yana yayın yapılıyordu!... İşte 2 Nisan tarihli Sabah gazetesinde (el konulmadan önce hazırlanmış son nüsha), “Doğalgazda orta yol Türkiye’ye kazandırdı” haberi. Enerji Bakanı Hilmi Güler’in, “doğalgaz fiyat formülü” dosyasını açmakta haklı olduğuna ilişkin bir haber yorum. Bu haberde Türkiye’ye 2005 yılında 212 milyon dolar kazanç sağlandığı yazıyor, ama aynı konu için Meclis’e sunulan araştırma önergelerinde kayıptan söz edildiği hatırlarda.

3 Nisan tarihli Sabah’ta, “Park, Çöllolar’da yılda 17.2 milyon ton kömür üretecek” haberi, yan yana konulan Enerji Bakanı Hilmi Güler ve Turgay Ciner fotoğrafları ile süslenmiş. Afşin-Elbistan A santralı doğru dürüst çalışmadığı için şimdiye kadar onun sahasından beslenen Afşin-Elbistan B santralinin yakıt ihtiyacını karşılayacak olan Çöllolar  kömür sahasının işletilmesine ilişkin ihaleyi, Ciner Grubu şirketlerinden Park Teknik’in kazandığı açıklanarak, Türkiye için yeni sayılan döner kepçeli ekskavatör teknolojisinin kullanılacağı anlatılıyor.

Ciner yönetimindeki Sabah ile Doğan yönetimindeki Hürriyet’in sürtüşmelerine uygun biçimde, 4 Nisan tarihli Hürriyet’ten bir haber; “Çayırhan’ı lisanssız çalıştıran Ciner’e Afşin-Elbistan Santrali kapısı da açılıyor”. Çöllolar kömür sahası için EÜAŞ’ın açtığı ihaleyi kazanan Ciner Grubu şirketlerinden Park Teknik ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı arasında imzalanacak sözleşmeden söz eden haber, “Kulislerde Enerji Bakanı Hilmi Güler’in ihalenin iptali konusunda ısrar ettiği konuşuluyor” cümlesiyle bitiyor.

Ve 5 Nisan tarihli Sabah’ın haberi; “Park’tan madenciliğe 500 milyon $’lık yatırım”. Haberin spotu şöyle; “Afşin-Elbistan’daki ‘Çöllolar Kömür Sahası’nın işletilmesine ilişkin sözleşme imzalandı. Enerji Bakanı Güler, Hazine’den tek kuruş çıkmadan, Park Teknik’in 500 milyon dolar yatırım yapacağını açıkladı. “2010’da tamamlanacak”, “Park Teknik 3 Yıldan Önce Bitirir” alt başlıkları ve imza töreninde Bakan Güler ile Ciner’in el sıkışırken çekilmiş fotoğrafları.

Peki şimdi, “Gazeteye karşı kömür sahası sus payı olarak verildi” denilebilir mi? Bu soruyu sektörde dedikodusu yapıldığı için gündeme taşıdık. Ancak, unutulmaması gereken bir gerçek var. Önce vurgulayalım,  Turgay Ciner, Türkiye’ye kazandırmak için kömür madenciliğinin önemine inanan ve bu yönü ile takdir ettiğimiz bir işadamımızdır. Ciner Grubunun Park Teknik ve Park Termik şirketleri, Çayırhan’da mucize yaratmışlardır. Kömürde ve madencilikte yabancı şirketlerle yarışabilecek yeni teknolojilere yer vererek başarı sağlamaktadırlar. İhaleyi de hakkı ile kazandıkları anlaşılıyor. Yoksa, rakipleri dişli şirketler yaygara koparırlardı. Bizce ne Sabah susturuldu, ne de Sabah’a karşı sus payı diye kömür sahası verildi, ama tartışması sürer. Oysa, aşağıda tartışmaya açtığımız daha önemli bir konu var.

Çöllolar’ın İhalesi Doğru Politika mı?

Suya dayalı GAP Projesi’nin enerji yönü ile kömüre dayalı Afşin-Elbistan Projesi’nin enerji boyutu hemen hemen aynı. Afşin-Elbistan’dan yılda 30 milyar kWh elektrik üretilmesi hedefleniyor. Afşin-Elbistan’da A santralinin Kışlaköy sahası 346 milyon ton, B santralinin Çöllolar sahası 544 milyon ton, C santralinin sahası 680 milyon ton, D santralinin sahası 680 milyon ton ve diğer sahalar 526 milyon ton olmak üzere toplam 2 milyar 776 milyon ton işletilebilir kömür rezervi bulunuyor. Havzada rehabilitasyon bekleyen ve çalışamayan 1355 MW’lık A santrali ile sınırlı şekilde çalıştırılabilen 1440 MW’lık B santrali kurulu. Yeni bir erteleme olmazsa, A santrali rehabilitasyon işlerinin ihale tarihi 22 Mayıs 2007 olarak ilan edilmiş bulunuyor. Rehabilitasyonu tamamlandıktan sonra A santrali ve gelişmiş teknolojiye dayalı biçimde yeni inşa edilmiş B santrali özelleştirilecektir.

Şimdi, beşe bölünmüş Afşin-Elbistan kömür havzasının bir bölümü, üstelik gelecekte özelleştirilecek santrale ait olan bir bölümü, Çöllolar ihalesiyle 3 yılı yatırım, 25 yılı işletme olmak üzere 28 yıllığına bir özel sektör kuruluşuna bırakılmış bulunuyor. Oysa, havzanın tamamına yönelik bir planlama yapılması gerekirken, havzada kurulu bulunan mevcut santraller hiç dikkate alınmadan, kömür temini için özel sektöre ihale yapılmış olması, santral özelleştirilmesiyle birlikte olası hukuksal uyuşmazlıklara gebe görünmektedir.

Kömür santrali kaynağa bağlı olduğundan, kömür sahası ile arasında, hukuktaki mütemmim cüz ilişkisine benzeyen teknik ve ekonomik bütünlük ilişkisi vardır. Özelleştirilmesi düşünülen mevcut A ve B santrallerine kömür sağlayan sahaların özelleştirme kapsamında düşünülmesi, santral işletmeciliğini alacak olan kuruluşun, kömür sahasının işletilmesinden de sorumlu olması gerekirdi. Ancak, B santralinin kömür ihalesi ayrı ve önce yapılarak, özelleştirmede santrale üçüncü kuruluş tarafından kömür teslimi öngörülmüştür. Bu durum santral özelleştirmesine teklif verecek kuruluş için risk oluşturur. Dolayısıyla, yarın B santralinin özelleştirmesine kalkışıldığında, santrali besleyecek kömür sahasını işleten özel sektör kuruluşu dışındaki yerli ve yabancı kuruluşlardan teklif gelecek mi? Kömür sahasını işleten kuruluşun dışında başka teklif veren olmayabilir de. O zaman rekabet dışı, adresi önceden belirli bir özelleştirme söz konusu olmaz mı? Kömür temin sözleşmesi ile santral işletme sözleşmesinin paralel yapılması ve bu işlerin aynı tüzel kişi tarafından yürütülmesi gerekmekteydi.

Rödovans karşılığı özel sektöre yaptırılıp işletilmek istenen C ve D santrallerinin ihalesinin Mart sonunda yapılacağı ilan edilmişken, 1000 MW üzeri yerli kömür santralleri için tasarlanan teşvik hükmünün, bir geçici maddeyle eklendiği  Nükleer Güç  Santralleri Kanunu Cumhurbaşkanlığı sorunu nedeniyle çıkarılamadığından, bu iki santral ihalesi 29 Mayıs 2007’ye ertelendi. Yeni Cumhurbaşkanı 17 Mayıs’ta göreve başlayacak ki, sözünü ettiğimiz yasanın çıkarılıp yürürlüğe konulması, ardından şartnamelerin değişmesi, ihale sürecini uzatacaktır. Değerlendirme için rödovans dışında ESA (Elektrik Satış Anlaşması) süresinin miktarı ve satış fiyatının da teklif edilmesi gerekmektedir. Bu nedenlerle yeni erteleme elbette söz konusu.

AK Parti iktidarı milletvekili seçimi öncesi bu ihaleleri gerçekleştirmek istiyor, ama yatırımlarla siyasi rantlar karıştırılmamalı ve eksik ihaleye gidilmemeli. Afşin-Elbistan C ve D ile ileride planlanacak ek santrallerin su temini ve maden işletmeciliği dahil tüm sorunlarına ilişkin olarak, ölçek ekonomisinden yararlanılarak planlama yapılması, havzanın parçalanmaması gerekir. Havzanın plansız, politikasız bölüştürülmesi, kaynağın prodüktif, rantabl ekonomik işletmeciliği açısından sorun yaratacağı gibi, işletmeleri paradoks ortamında hukuksal sorunlarla çalışamaz hale getirir.

Anketle Politika mı Belirleniyor?

Enerji Bakanı Hilmi Güler, özel sektörün elektrik yatırımlarının yetersizliğinden yakınıyor da, maliyet esaslı şeffaf tarifeye ve rekabete dayalı serbest piyasanın oluşumu yerine, kamu ağırlıklı ve subvansiyona dayalı monopolist piyasa ve popülist politikada ısrar edildiğinden, geçtiğimiz yıllarda özel sektör yatırımları gelişemedi. Yine de bugün için özel sektörün yatırımları takdir edilmesi gereken boyuttadır ve küçümsenemez. Peki kamu ne yapmıştır? DPT’nin Ekonomik ve Sosyal Göstergeler ve 2007 Yılı Programı adlı kaynakları ile bu soruyu yanıtlayalım:

Kamu sabit sermaye yatırımları içinde enerji yatırımlarının (kömür, petrol, su dışında sadece elektrik yatırımları olarak) 2000 yılında yüzde 15.2, 2001 yılında yüzde 15.1, 2002 yılında yüzde 20.8 pay aldığı görülüyor. Bu noktada AK Parti iktidarı başlıyor. Bu döneme gelinceye kadar kamu sabit sermaye yatırımları içinde enerjinin payının yüzde 15-20 arasında seyrettiği anlaşılıyor. 2003 programı, 2002 yılında hazırlandığından olmalı, 2003 yılında kamu sabit sermaye yatırımları içinde enerji yatırımlarının payı yüzde 16.7 düzeyinde gerçekleşmiş. Bundan sonrası tamamen AK Parti politikasının sonuçları ki, kamu sabit sermaye yatırımları içinde enerji yatırımlarının payı 2004’de yüzde 13.4, 2005’de yüzde 12.4, 2006’da gerçekleşme tahminine göre yüzde 10.8 olmuş. Yani kararlı bir düşüş izlenmiş. 2007 yılında ise kamu sabit sermaye yatırımları içinde enerjiye yüzde 12 pay ayrılması programlanmışsa da, trend daima program altında gerçekleşme gösterir. Arz güvenliğini, arz güvensizliğine kimin dönüştürdüğü görülmüyor mu?

Şimdi kamu kesimi ne yatırımı yapacağının arayışı içinde. EÜAŞ’ın internet sitesine (www.euas.gov.tr) girip, “Ankete katıl” linkine tıkladığınızda, “Sizce ülkemizin yeni enerji yatırımları hangi kaynağa yönelmelidir?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz. ÖSS ve benzeri sınavlarla test sınavına alışkın olan insanlarımız için beş seçenek de sıralanmış: Kömür, Nükleer, Su-Enerjisi, Yenilenebilir, Doğalgaz. Bence bu sıralama Enerji Bakanlığı’nın ve EÜAŞ’ın gönlünden geçen ve empoze etmeye çalıştığı senaryo.  Birini seçip “Yanıtla” linkine tıklayınca, yüzde sonuçları değil, ama histogram grafikle anket sonuçlarını görüyorsunuz. Ben o grafiği okurlarım için rakama dökersem; en az oyu alan doğalgazın oyuna 5 puan dersek, bugün (18. Nisan 2004) için yenilenebilir enerji 15, su enerjisi 20, kömür 35, nükleer 75 puan almış. Empoze edilene göre sıralama farkı sadece nükleerin kömürü ikiye katlayarak öne geçmiş olması. Empoze sıralama yapılmayıp da random şekilde doğalgaz başa yazılsaydı, herhalde daha gerçekçi davranıp üçüncü sırayı alırdı. Ancak, nükleerin başa geçmiş olması sevindirici de, geçen ayki  gündem köşemizde belirttiğimiz gibi, 2008-2011 arz açığına çare nükleer değil, büyük olasılıkla doğalgaz santralleri olacak.

Yeni enerji yatırımlarında nükleerin başı çekmesi isteği, olumlu ve doğru bir istektir. Ancak, Türkiye’nin nükleer politikası netleşmiş değil. Cumhurbaşkanı Sezer, “TBMM’de yasalaştırılan 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu’nun ve 5584 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu’nun bazı maddelerini tekrar görüşülmek üzere geri yolladı, Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Tasarısı’nı yasalaştırsak, onun da bazı maddelerini veto ederek geri yollar” önyargısıyla Genel Kurul’da bekletilen tasarı, tam bir nükleer politika içermiyor. Belirsizlikler var. Bunun dışında, santralin kurulacağı yer olarak, alt yapısı hazır Akkuyu dururken, Sinop ortaya atıldı, ama Sinop’un hazır hale gelmesi uzun zaman alacak. Oysa, milletvekili seçiminden önce ilk nükleer santrali yapacak firma seçiminin yapılacağı söyleniyor.

Tasarıda seçilecek nükleer teknoloji konusunda TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) yetkili kılınıyorsa da, temel kriterler ortada yok. Geçmişteki dört başarısız girişim ve sonuçlandırılmamış iki ihaleden sanki hiç ders alınmamış gibi. Çünkü, tüm bu girişimler ağır sulu doğal uranyumlu reaktör (PHWR tipi CANDU reaktörü) mü olsun, yoksa başka tip reaktör mü olsun çıkmazına takılmıştı. Bugün için artık yeni nesli bile geliştirilmeyen CANDU sevdasının unutulmuş olması gerekiyordu, ama 15-16 Nisan 2007 tarihlerinde Zaman Gazetesinde Nuriye Akman’ın TAEK Başkanı Okay Çakıroğlu ile yaptığı röportaj, unutulmadığını ve gereksiz tartışmaların başlayacağını gösteriyor. O röportajda yeni teknolojiyi savunan Bakan ve TAEK Başkanı’na karşı, eski bir akademisyenin görüşüne sarılarak, “En yeni teknoloji demek, aslında en az denenmiş, yani henüz kendisini kanıtlamamış teknoloji, dolayısıyla risk demektir” görüşü öne sürülüyor. Bu korkunç derecede yanlış bir demogoji ve bilimsel olmayan bir görüş.  Nükleerde en yeni teknoloji riski en az olan teknolojidir. Tek sakıncası en pahalı teknoloji olmasıdır, ama eski teknoloji ile değil, yeni teknoloji ile nükleer enerjiye adım atılır.

Yine aynı röportajda Okay Çakıroğlu, Westinghouse AP 1000 tipi ile ilgilenmekle suçlanıyor. Başbakan Erdoğan’ın gerek üç yıl önceki Fransa gezisinde, gerekse bu ay Almanya gezisinde verdiği demeçler, Fransız-Alman ortak kuruluşu AREVA tarafından geliştirilen, Avrupa Birliği nükleer santrali olarak da bilinen EPR santraline çağrışım yapıyor. Hemen belirtelim ki, gerek Westinghouse tarafından geliştirilen AP tipi ve gerekse AREVA tarafından geliştirilen EPR tipi nükleer reaktörler, basınçlı su soğutmalı (PWR), zenginleştirilmiş uranyum yakıtlı en son ve en güvenilir ileri teknolojileri içeren reaktörlerdir. Bunların karşısına yeni CANDU tipi konulamamıştır. Bugün dünyada inşa edilen 30 yeni nükleer santral reaktörünün toplam gücü 24 bin 251 MW(e). Bunların 19 tanesi basınçlı su soğutmalı reaktörler ve güçleri toplamı 17 bin 351 MW(e). Ağır Su Soğutmalı (PHWR) tipi 6 santral de inşa ediliyor, ama onların gücü sadece 2155 MW(e). Bu karşılaştırma bile hangi teknolojinin önde olduğunu gösteriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’de eski CANDU sevdalıları, yine kafa karıştırmaya devam edecekler. Bu tartışmalarla zaman kaybedilmemeli, hele nükleer santral işi çıkmaza sokulmamalıdır.

2007 yılının seçim yılı olması, gerek Afşin Elbistan C ve D santrallerindeki ihalelerin durumunda, gerekse nükleer santral için başlatılacak şirket veya şirketlerin seçiminde belirsizlik yaratan ve süreci uzatabilecek önemli bir etkendir. Bu nedenle 2007 yılını kayıp olarak gören yatırımcılar çoğunlukta. Türkiye seçim sathı mâilinin yanısıra, elektrikte arz güvensizliği sathı mâilinde de kayıyor. Öte yandan bütün dünyada enerji yatırımlarındaki artış patlaması, santral ekipmanlarının teminini ve sipariş sürelerini çok uzatıyor. Bırakın nükleer santrali, kömür santralini 6 yıldan, hatta doğalgaz santralini 4 yıldan önce işletmeye almak mümkün değil, şimdi sipariş verilecek rüzgâr türbini bile bulunamıyor. Zaman kaybı, dünden daha çok aleyhimize işliyor.

Yazımıza son verirken bir de öneride bulunalım: Doğru bir politikayla Afşin-Elbistan C ve D santralleri ile nükleer santrali özel sektörün yapması isteniyor da, koşulların özel sektör yatırımı için uygun ve çekici hale getirilmesi sorunu var. Hidroelektrik santraller de DSİ’nin ikili anlaşmaları ve özel sektör yatırımları ile gelişmekte. Öyleyse, EÜAŞ ne santrali kuracak? Bizce kendi anketinde doğalgazın önüne geçmiş yenilenebilir enerji santrallerini, özellikle rüzgâr santrallerini kurmayı düşünmeli. Nasıl olsa, EİE tarafından Rüzgar Atlası hazırlandı, Sayın Bakan bu atlası çok beğendi ve yatırımcılara rüzgâr yatırımlarını kârlı yatırım olarak da önerdi. Ancak Enerji Verimliliği Kanunu ile yenilenebilir enerjiye getirilen taban 5 Euro Cent/kWh, tavan 5.5 Euro Cent/kWh arasına sıkışan enerji fiyatıyla özel sektör rüzgâr santrallerini beceremiyor. EÜAŞ, Sayın Bakanı dinleyip rüzgâr santrallerini elâlemi hasetinden çatlatırcasına  peş peşe dizivermeli.