Cumhurbaşkanlığı Seçimi Öncesi…

Tarih-Sayı: 
Şubat 2007-SAYI 2

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

Gazetecilikte çok kullanılan bir söz vardır, “mürekkep yalama” diye. Gazete ve matbaa hep iç içe olduğu için ortaya çıkmış bir söz olmalı. Mürekkep yalamış olmanın anlamı, tek kelime ile “bağımlılık”tır. Yani, bu işe bir kere bulaştınız mı, bir daha bırakamazsınız. “Aydın” kelimesini kendimiz için kullanabilir miyiz? Bilemem ve umarım okurlarım narsisistlik (özseverlik) olarak değerlendirmezler, ama bizler ya da bizim gibi olanlar; düşünmeden, fikir üretmeden, görüş geliştirmeden yaşayamaz. Özgürce düşünmek, tertemiz doğada serin havayı ciğerine doldurmak kadar rahatlatıcıdır, yaşamın vazgeçilemez eylemidir. Sadece düşünmek, zihninde fikir üretmek, belleğinizde toplamak yetmez, onları özgürce başkalarına açabilmeli, insanlarla paylaşabilmelisiniz. Bu nedenle, 301’in tekrar düzenlenmesini isteyenler haklı. Fikirler süs olsun diye değil, işe yarasın diye üretilir. Ürettiği fikirleri yayınlamak, biz mürekkep yalamışlar için büyük mutluluktur.

EkoENERJİ ekibi olarak geçen ayki birinci sayımızla bu mutluluğu bir kez daha yeniden yaşamaya başladık. Okurlarımızdan bizzat gelerek kutlayanlar, telefon, faks, elektronikposta kanalıyla ulaşan kutlama mesajları, mutluluğumuzu artırdı. Elbette sadece mutluluğumuzu değil, kararlılığımızı ve gücümüzü de. Çok teşekkür ediyoruz.

EkoENERJİ’nin arkasında kim var?

Bazı okurlarımız, arkamızda kimin olduğunu soruyor. Biz, kamuoyuna görüş sunmak, enerji sektörüne ve liberal enerji piyasasına hizmet etmek için varız. Özel girişimcilikten ve serbest piyasa ekonomisinden yana olarak, ekonomik hayatı ve sektörü yönlendirici yayın yaparken, ilgili politik gelişmeleri de mercek altına alıyoruz. Dolayısıyla, politik olaylara ilgi duyan kamuoyunun, enerji sektörü ve piyasasının arkamızda olacağını düşünüyoruz. Arkamızda iş dünyasının bir patronu yok, yani yanlı patron dergisi değiliz, liberal piyasa yanlısı sektörde tarafsızız. Okurlarımız ve enerji sektörü kuruluşları bizi desteklediği, dergimize sahip çıktığı, özgücümüzün yettiği sürece var olabileceğiz. Aylık ekonomi politik enerji dergisi olarak, beklediğimiz gibi, geniş bir spektruma yayılmış okuyucu kitlemizin oluşmaya başladığını, okuyucularımızdan gelen olumlu tepkilerden görüyoruz. 

Medya patronlarının, yazılı ve sözlü basın işleri dışında, çeşitli iş alanlarında faaliyet göstermeleri, ya da işadamlarının kendi kamuoylarını oluşturmak amacıyla medya patronluğuna soyunmaları karşısında, okuyucunun yeni gördüğü bir yayın organının arkasında kimin var olduğunu araştırmasını yadırgamıyoruz, bilakis takdir ediyoruz. Çünkü, patron dergilerine ve gazetelerine güveni sarsılan okuyucu, haklı olarak tarafsız yayın arayışında. Bir bakıyorsunuz, rakibinin enerji şirketini çekemeyen patronun gazetesi, karşı tarafı kötüleme kampanyasına girişivermiş, ya da kendi projesini öne çıkaran yazılara yer vermiş. İşte bunlar güveni sarstığı için tarafsızlığı görülen EkoENERJİ, giderek ilgi odağı olacaktır inancındayız.

Yedi yıl önce Dünya ENERJİ dergisini çıkarmaya birlikte karar verdiğimizde, “Basın Duayeni ve Saygın Gazeteci” Nezih Demirkent’e çalışma odasında sormuştum: “Bütün gazete sahipleri başka işler ve başka yatırımlar peşinde, sizin de böyle bir girişiminiz ya da niyetiniz var mı? Örneğin, enerji sektörüne girmeyi düşünür müsünüz?” diye. Babacan ve güven veren tavrıyla hemen, “Ben gazetecilikten başka iş bilmiyorum ki. Benim mesleğim gazetecilik, onun hakkını vermeye çalışıyorum” demişti. Rahmetlinin mesleğinin hakkını tam verdiği kuşkusuzdu ve o gün bu sözleri ile bana güven vermişti. 2000 yılında Dünya Topluluğu içinde o güvenle yazı yazmaya başlamıştım. Nezih Demirkent ilkeleri olarak bellediğim; haberde ve yorumda sansasyon ve şantajdan kaçınmayı, eleştirirken kişileri yıpratmamak kadar, belirli kişi ve gruplara çıkar sağlama sonucu verebilecek yazılardan kaçınmayı, temel edinmiştim. Bugün bunlar EkoENERJİ’nin de ilkeleri.

Dünya ENERJİ dergisini çıkarırken ve Dünya gazetesi’nde köşe yazıları yazarken, 2003 yılında tirajı büyük bir gazetenin genel yayın yönetmeni beni telefonla arayarak, gazetesi için doğalgaz konusunda yazılar yazmamı istemişti. Kendisi ile daha önce tanışmamıştık, ama “doğalgazın aleyhine en iyi yazıları sizin yazabileceğinizi söylediler” demişti. Hayret!... Hiçbir kaynağın karşısında olmadığımı, hepsine belli ölçülerde ihtiyaç olabileceğini, bir dergi çıkartıp başka bir gazetede köşe yazarı olduğumu söyleyerek, teklifine teşekkür edip reddetmiştim. Bir patron için kalem oynatmadım ve oynatamam. O yönetmeni de bana, önceden beni tanıyan patronu yönlendirmişti ve yatırımlarının önünün açılması için doğalgaz rekabetini istemiyordu.

İçinde bulunduğumuz Şubat ayının ilk haftasında CHP Genel Başkanı Baykal, bir gazetecilik skandalını açıkladı. 2003 yılında bana teklif yapan gazeteden daha büyük tirajlı bir gazetenin ve Türkiye’nin ünlü bir köşe yazarına, patronu Başbakan ve Maliye Bakanı aleyhine yazı yazmaması için baskı yapıyormuş. Yazarın köşesine göz diken başka yazarların varlığı iddiası da ortaya atıldı, ama baskının nedeni açıklanmadı. Bu baskının altında, söz konusu gazetenin akaryakıt dağıtım şirketinin başına dert olan vergi sorunu mu yatıyor acaba? Böyle olmasa bile, insanın aklına gelen bu. 

Nedeni ne olursa olsun, haklı ya da haksız olsun, bir gazeteciye şunu yaz, ya da bunu yazma demek, basın etiğine sığmaz. Sayın Baykal’ın dile getirdiği baskı gerçekten varsa kınıyoruz. Birilerine yaranarak iş yapmak adına, gazeteciyi baskıyla susturmak ile yazdıkları nedeniyle susturmak için katledilişini lanetlediğimiz Hrant Dink olayı arasında, şiddetin büyüklüğünden başka fark da göremiyoruz. Hrant Dink olayı demişken, değinmeden geçemeyeceğimiz bir konu var. O da cenaze töreninde taşınan “Hepimiz Ermeniyiz” pankartı!  Bütün etnik kökenlere saygılıyız, ama bunu kınıyoruz. Çünkü, “Kusura bakmayın biz Türküz” diyecek değiliz, biz “Ne mutlu Türküz” demekten gurur duyuyoruz!...

Sözümüz nereden nereye geldi, ama yukarıda iki değişik gazetenin anlattığım tutumu, patron gazete ve dergilerine olan güveni sarsıyor. Basında “Yeni Nezih Demirkentlere” ihtiyaç olduğu kuşkusuz. EkoENERJİ hiçbir patrona bağlı olmadığı gibi, enerji sektöründeki bütün şirketlere eşit uzaklıkta. Enerji sektörünün, enerji piyasası aktörlerinin sorunlarını dile getirmek kadar, sektörün kendi içindeki ve öteki sektörlerle iletişimine katkıda bulunmayı da amaç edinmiş durumda. Hiçbir enerji lobisinin sözcüsü değiliz, hiçbir enerji kaynağının özel savunucusu değiliz. Tüm enerji kaynaklarından çevre ile uyumlu şekilde yararlanılması gerektiğine inanıyoruz, belli bir kaynak adına yapılan lobiciliği bilimsel, teknik ve ulusal ekonomi açılarından yararlı değil, zararlı görüyoruz. Çünkü, dünyaya tek gözle bakılamaz.

Enerjide yasalaşma süreci tamamlanıyor

Geçen ay serbest piyasa oluşumu adına bir an önce beklenen dağıtım ihaleleri ne yazık ki iptal edilmişti, bu ay ise petrol arama ve üretim sektörünün bir an önce beklediği, ama TBMM çatısı altında 30 ay bekletildikten sonra nihayet çıkarılan, Türk Petrol Kanunu’nun dört maddesi Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Dağıtım ihalelerinin iptali de, Türk Petrol Kanunu’na ilişkin veto da sürpriz gelişmeler sayılmaz. Çünkü, gerek elektrik sektöründe ve gerek petrol sektöründe bu olumsuz gelişmelerin beklentileri vardı. Bu gelişmeler olmasaydı, sektörler asıl o zaman şaşıracaklardı. Keşke olmasaydı da, ülke adına daha fazla zaman kaybedilmeyeceği için sevinseydik.

Türkiye 21’inci yüzyıla, demokrasi ve insan hakları kadar vazgeçilmez olan pazar ekonomisi temelli yeni enerji politikaları ile girmişti ve bu süreç çağdaş boyutta geliştiriliyor. Art arda çıkarılan kanunlarla belirlenen yeni enerji politikalarımız, devlet politikası olarak üstünlük arz ediyor. 2001 yılında çıkarılan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu, AK Parti iktidarı öncesinin yasalarıdır. Başlanan bu yeniden yasal yapılanma sürecini başarıyla devam ettiren AK Parti iktidarı, 2003 yılında 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu’nu ve 2005 yılında da 5307 sayılı Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Kanunu’nu çıkardı, böylece petrol türevi yakıtlar piyasasının kanunları tamamlanmış oldu.

Türkiye’de 1954 yılında, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından beri liberal ekonominin teknokratı ve bu ekolün önderi olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın yol göstermesiyle, Başbakan Adnan Menderes Hükümeti, örnek bir liberal yasa olan 6326 sayılı Petrol Kanunu’nu çıkarmıştı. CHP de buna karşı uzun yıllar sürecek, petrolde devletçilik öngören, milli petrol savaşını başlatmıştı. Bulunmayan, olmayan petrol üzerine yapılan milli petrol savaşı, anlamsız bir mücadele olarak tarihe geçmiştir. Liberal politikalarla petrol bulunup üretim artarken, devletçi politikaların arama ve üretimi düşürdüğü, geçen 50 küsur yılın verileri ve 50 yılda Petrol Kanunu üzerinde yapılan 106 değişiklikle kanıtlanmıştır.

6326 sayılı kanunun önemli bir bölümü, 2003 yılında çıkarılan Petrol Piyasası Kanunu’na aktarılınca, geri kalanı ile arama ve üretimi düzenleyecek yeni bir yasa ihtiyacı doğmuştu. Petrol arama ve üretim sektörümüzü çağdaş boyuta getirecek yeni bir kanun olarak, 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu çıkarılmış bulunuyor. Bu yasa Türkiye için gerekli ve yararlıdır. Petrol arama ve üretiminin önünü açacaktır. Kanuna ve dört maddesinin Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından veto edilmesine ilişkin görüşlerimiz, Ayın Paneli’nde yer aldığı için burada tekrarlamayacağız. Veto karşısında gerekenin hızla yapılmasını, yasanın teşviklerinin budanmamasını bekliyoruz. Çünkü, Türkiye tekrar “milli – yabancı” petrol şirketi ayrımına gidemez, getirilen teşviklere de petrol sömürüsü gözüyle bakılamaz.

Şu anda TBMM’de çıkarılmayı bekleyen iki önemli enerji yasası daha var. Bunlardan biri “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Tasarısı”, diğeri “Enerji Verimliliği Kanun Tasarısı”dır. Nükleer enerji ile ilgili birinci tasarı, henüz esas komisyon olan Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda bekliyor. Verimlilikle ilgili ikinci tasarı ise, bu komisyondan geçmiş olup tali komisyonların raporunu beklemektedir. Her iki tasarı da önemli enerji politikaları içermektedir. TBMM çatısı altında bekleyen, gerek nükleer enerji ve gerekse enerji verimliliği tasarılarının, cumhurbaşkanlığı seçimine kadar yasalaştırılması gerektiği kanısındayız.

Yasaları çıkarmak kadar, çıkarılan yasaları uygulamak da önemlidir. AK Parti iktidarı, kendisinden önce çıkarılan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu üzerinde öze ilişkin, serbest piyasayı sınırlandırıcı değişikliklere gitmiş, ama bu yasalarda öngörülen politikaları uygulamakta geç kalmış, çekingen davranmış ya da uygulamaya yanaşmamıştır. Bu daha çok Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın tutumundan kaynaklanmakla birlikte, hükümet ve iktidar partisi de aksayan uygulamalardan sorumludur. Elektrik dağıtım ihalelerinin akıbetini de bu politika belirlemiştir. Yoksa, Başbakan Erdoğan’ın ihaleleri durdururken söylediği, dağıtım hatlarının  yeraltına alınması bir gerekçe olamaz. Öylesine büyük bir iş de, bir-iki yılda bitmez ve onun için gereken yatırıma kaynak bulmak da kamu kuruluşlarını zorlar. Hele, TEDAŞ şimdiden 8.5 milyar YTL’yi aşkın açıkla kıvranırken. Bazı çevreler, dağıtım ihalelerinin bu yıl cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yapılacağını da konuşuyor.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Yukarıda dağıtım ihaleleri için söylediğimiz gibi, Türkiye’de çok şey cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlendi. Yatırımcılar da cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’deki istikrarı bozar mı kaygısı içinde. İktidardaki AK Parti ile muhalefet arasında cumhurbaşkanlığı konusunda ipler gerilmiş durumda. Başbakan Erdoğan aday olacak mı olmayacak mı? Her gün basında buna ilişkin ya bir açıklama ya da bir yorum çıkıyor. TBMM Başkanı Arınç da aday olarak ortaya çıktı. Bir üniversiteye ait olduğu için itibar gösterdiğimiz, Selçuk Üniversitesi’nin cumhurbaşkanlığı için yaptırdığı anket var. Anket sonucuna göre; Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına “evet” oranı yüzde 17.1, Sayın Arınç’ın cumhurbaşkanlığına “evet” oranı ise yüzde 16.8 saptanmış. Sayın Gül de yüzde 5.6 oy toplayabilmiş. Sayın Erdoğan önde, ama yüzde 50’nin çok altında. Çok tartışılan bu konu için, duayen devlet ve siyaset  adamı, aynı zamanda enerji duayeni olan 9’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel ile “Gündem” köşemizde yayınlamak üzere, Güniz Sokak'taki konutunda, Şubat ayı başında şöyle bir söyleşimiz oldu:

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Türkiye’de tansiyonu yükselten bir konu yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın adaylığı çevresinde yoğun spekülasyonlar sürüyor, çeşitli senaryolar konuşuluyor. Demokratik bir ülkede her türlü tartışmanın yapılması olağandır, ama burada ortaya çıkan zıtlaşma ülkenin yatırım ortamını olumsuz etkiliyor. Yerli yabancı yatırımcı, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasını bekler durumda. Şimdi, Nisan ayı  gündeminde olan cumhurbaşkanlığı seçimi için görüşünüzü almak istiyorum. Bu arada sizin bir demeciniz yayınlandı, “Erdoğan cumhurbaşkanı seçilecek” diye.

Demirel: Ben öyle bir şey demedim. Yanlış verdiler, manşeti yanlıştı. Benim dediğim, bir cümleden ibaret de değil. Benim dediğim şey şu: Türkiye’deki bugünkü şartlarla eğer cumhurbaşkanını Meclis seçecekse, burada siyasi iktidar partisinin cumhurbaşkanı seçtirecek kadar gücü vardır. Başkaları bunu engelleyemez. Eğer bugünkü siyasi iktidar partisi bütün durursa, kimi seçeceğini bilemem, ama istediğini cumhurbaşkanı seçtirir. Bu yanlıştır, şu bakımdan yanlıştır:

1)    Bu parlamento bence cumhurbaşkanı seçmemelidir. Çünkü, bu parlamento hemen hemen müddetini tamamlamıştır, şurada altı ay müddeti kalmıştır. Seçerse, seçilmiş cumhurbaşkanını tartışılmış hale getirir. Halbuki, cumhurbaşkanı devletin başıdır, tartışılır hale gelmemelidir.
2)    Bu parlamentonun temsil gücü yoktur. Zaten parlamentonun tümü, halkın yüzde 40’ını temsil ederken, cumhurbaşkanı seçecek güç olarak görülen siyasi iktidar ise yüzde 26’sını temsil ediyor. Dört kişiden bir kişinin cumhurbaşkanı olur.
3)    Geçen sene başlayan, Türkiye’de cumhuriyetin temel niteliği üzerinde yapılan tartışmalar bitmiş değildir. Hatta, bu tartışmalar yeni başlangıçtadır ve önümüzdeki zaman içinde sürecektir. Bu tartışmalardan cumhurbaşkanı zarar görmemelidir.

Bu üç meseleyi dikkate aldığınız zaman, cumhurbaşkanını halk seçerse, kimse bir şey demez. Cumhurbaşkanı seçilecek kimse bütün Türkiye’yi kucaklamalıdır, bütün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olmalıdır. Bu ülkenin dağının, taşının ve bütün kişisinin, doğusunun batısının hepsinin cumhurbaşkanı olmalıdır. Ve laiklik düşüncelerinde tereddüt olmamalıdır. Çünkü, bütün inançları da eşit mesafede kucaklayabilmelidir. O zaman Türkiye rahat olur.

Ültanır: Çözümü halkın seçmesinde görüyorsunuz? Bunun için gerekli anayasal düzenlemeye ortam uygun mu, zaman yeterli mi acaba?

Demirel: Evet, çözüm halkın seçmesidir. Halk seçmez de, siyasi iktidarın ısrarı ile Meclis’e seçtirilirse, ne olur? Türkiye’de seçimden önce de, seçim esnasında da, seçimden sonra da tartışma olur. Tartışmaların hangi ölçüde olacağını bilemem, ama tartışma olur. Türkiye’deki genel kanaat de halkın seçmesidir.  Avrupa’da  26 ülkenin 17’sinde cumhurbaşkanını halk seçiyor.

Bunun için zaman uygundur. Gerekli anayasa değişikliği, istenirse bir haftada yapılabilir. Ama, bugünkü siyasi iktidar buna taraftar görünmüyor. Oysa, bu iktidarın milletvekillerinden 49’u, bakanlarından 9’u, 2000 yılında cumhurbaşkanını halkın seçmesini istemişlerdir, bugünkü Meclis Başkanı da bunlara dahildir, o zaman Adalet Komisyonu’na verilmiş bir önergeleri vardır. Cumhurbaşkanlığı için beş yıllık süreyi  yeterli görürüm, iki defa üst üste seçilebilmesi de mümkün olmalıdır.

Ültanır: Efendim, halkın seçmesi en güzel yol elbette. Bu yola gidilemeyeceğini düşünen bazı köşe yazarları, Meclis’te yapılacak seçim için tarafsız kişi üzerinde durarak, öneri şeklinde bazı isimler ortaya atıyorlar. Geçenlerde bir yayın organında, aradan süre geçtiğinden Demirel ikinci defa seçilebilir ve tarafsız cumhurbaşkanlığı için iyi  bir aday olur gibi bir yazı vardı. Bu konuda ne dersiniz?

Demirel: Ben böyle bir şeye talip değilim. Ben o münakaşalara da girmek istemem. Ben halkın seçmesini savunuyorum. Birtakım kimseler diyor ki, “kendisi için savunuyor”. Ben kesinlikle böyle bir şeyin içinde yokum. Benim milletim, devletim, bana her görevi verdi ve ben hepsini yaptım.  Ben istiyorum ki, yapılacak işin yolu doğru olsun, kişi doğru olsun, milletin başı ağrımasın, devletin başı ağrımasın.