Türk Demokrasisi Yeni Bir Dönemeçte

Tarih-Sayı: 
Mayıs 2007-SAYI 5
  • 22 Temmuz’a giden yolda önümüzdeki sorunlar ve sorular!...
  • Nabucco’da perde kapanıyor, Ali Baba perdesi mi açılacak?

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

22 TEMMUZ'A GİDERKEN…

3 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimi’nin ardından, Nisan 2007’ye kadar Türkiye’de siyasi istikrar vardı da, 12 Nisan 2007 günü Genelkurmay Başkanı’nın, “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı” Cumhurbaşkanı seçilmesini istemesi, 14 Nisan 2007 günü Ankara Tandoğan’da toplanan yaklaşık bir milyon kişinin gerçekleştirdiği Cumhuriyet mitingi ile mi bu istikrar bozuldu? Halkın yüzde 26 oyuyla Meclis’te yüzde 66 sandalye kazanan bir iktidarın parlamentodaki oy çoğunluğu siyasi istikrar mı demektir? Elbette parlamento çoğunluğu siyasi iktidarı oluşturur, ama her zaman istikrarı oluşturmaz. Şu klasik sözü hatırlamakta yarar var; “İktidar partisi hükümet olabilir, ancak iktidar olamayabilir”!...

Türkiye’de de istikrar değil, tek parti hükümeti vardı. Makro ekonomide göreceli düzelmeler varsa, bu da olmayan siyasi istikrarın sonucu değil, bütün umutlarını AB’ye bağlayan tek parti iktidarının, devayı IMF reçetelerinde bulmasının sonucuydu. Ancak, bu sonuçlar ulusal çıkarlar, halkın refahı ve ekonomik gelişmenin sürdürülebilirliği açısından tartışılır. Her şey AB rüyası adına yapıldı, ama büyük umutlar bağlanan o AB rüyası sabun köpüğü gibi sönüverdi. AB şimdi Türkiye’ye karşı kale planlamakla meşgul. Herhalde, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Almanya Başbakanı Merkel inşa edilecek kalenin ayrıntılarını tartışıyorlardır. Tabii Viyana’dan Plassnik, Atina’dan Karamanlis, Lefkoşa’dan Papadopulos ve Avrupa’daki Ermeni dostları da asistanlıklarını yapıyordur.

Sözümüz dış politikaya değinmişken, dış politikadaki sorunun sadece Türkiye’yi nasıl dışlayacaklarını kapalı kapılar ardında planlamaya çalışan AB olmadığını vurgulayalım. ABD’nin işgalindeki Irak’ın artık Kürdistan diye anılan kuzeyinde çöreklenen Kobra, Türkiye’ye karşı çatal dilini çıkarırken, Rum oyunlarının bitip tükenmek bilmediği Kıbrıs’ta, bu kez petrol şemsiyesi altında yeni oyun başlatılmış bulunmakta. Türki Cumhuriyetlerin Türkiye’ye ilgileri törpülendiği gibi, Orta Asya ve Avrasya’da çıkarlarımıza ters düşen gelişmeler izlenmekte.

Dış siyasette sorunların ağırlaştığı bir ortamda, Türkiye’nin iç çekişmelerden uzak, istikrarlı bir iktidara ihtiyacı olduğu kuşkusuz, bu arayış acaba 22 Temmuz’da sonuçlanabilecek mi? Halkın çoğunluk desteğinden yoksun, ama parlamentonun göreceli çokluğuna sahip AK Parti iktidarının, Cumhurbaşkanlığı seçiminde görüldüğü gibi, siyaseti uzlaşma değil, dayatma zihniyeti olarak anlaması parlamenter demokrasiyi kilitledi de, bu kilit 22 Temmuz Milletvekili Genel Seçimi ile açılabilecek mi?

İçerdeki siyasi kavga, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve özellikle laiklik ile bağlantılı olduğundan, kaosa dönüşmüş durumda. Özde değil sözde laik olan bir kesimce, Atatürk ilke ve devrimlerinin haksızca, gizliden gizliye eleştirildiği dönemden geçtiğimiz doğru. Ancak halkımıza, kimliğinin öncelikle ne olduğu, “Türk mü, yoksa Müslüman mı” diye sorulacak olursa alınacak yanıt, çoğunlukla ve öncelikle “Türk” olacaktır. Onun için, “Ne mutlu Türküm diyene” derken gurur duyuyoruz. Halkın çoğunluğu, kalbinde yaşattığı Müslümanlık veya diğer inançlarla, dine saygının da bir gereği olarak, İslam’ın siyasete ve yönetime bulaştırılmasını istemiyor Türkiye’de 80-85 yıl önce kapatılmış bu tür tartışmaların tekrar yaşanması elbette üzücü, ama Atatürk devrimi karşıtlarının rövanş alma arzusu bitemedi. 

27 Nisan’da Genelkurmay Başkanlığı, sonradan “E-Muhtıra” diye adlandırılacak olan Basın Açıklaması’nı internet sitesinde yayınladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerinin ve özellikle laikliğin tartışma konusu yapıldığı, bazı çevrelerce yıpratılmak istendiği, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde öne çıkan laiklik tartışmasının endişe ile izlendiği, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu konuda taraf ve laikliğin kesin savunucusu olduğu ifade ediliyordu. E-Muhtıra siyasetin ortasına bomba gibi düştü, yöneticiler ve siyasiler panikleyerek sıçradılar, sonra çare Genelkurmay’ın Başbakanlığa bağlı olduğu açıklamasında arandı. Askerin kendisi dahil kimse askeri müdahale istemez de, önceki askeri müdahalelerde Genelkurmay devletin hiçbir makamına bağlı olmayıp özerk miydi acaba?

Öte yandan 14 Nisan’da Cumhuriyet’in ilkelerine ve laikliğe sahip çıkan, AK Parti iktidarını eleştiren Tandoğan mitinginin, Erzurum mitingindeki gibi bindirilmiş kıtalarla yapılmadığını, Tandoğan ve Anıtkabir’den ışıyan ulusal istençle ve bir milyonu aşkın katılımla 29 Nisan’da İstanbul Çağlayan’da, birbuçuk milyonluk katılımla 13 Mayıs’ta İzmir Gündoğdu’da zirveye çıkan Cumhuriyet mitingleri gösteriyordu. Bu mitingler başka illerimize de yayıldı. Hiçbir siyasi oluşuma ve siyasi partiye mal edilemeyecek bu mitinglerde halkımız, demokrasiyi sekteye uğratan askeri müdahalelere de karşı çıkarak, “Ne Şeriat Ne Darbe” diyordu. Bu gerçekte toplumun sesi. Yükselen tansiyonu yatıştırmak için erken seçim tek reçeteydi. Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile kesinleşen Anayasa’nın öngörüsüne göre, Cumhurbaşkanlığı seçimi de, Meclis’te iktidarın ulaşamadığı 367 milletvekili katılım şartına bağlanınca, seçimden başka reçete zaten kalmıyordu. Şimdi, herkes seçim reçetesi uygulanınca deva bulup bulamayacağımızı soruyor.

Seçim sonrası ortaya çıkabilecek siyasi yelpazenin ne getireceği bilinmediğinden, alelacele bir Anayasa değişikliğine gidilerek, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak yasal düzenleme yapıldı. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi elbette güzel bir yöntem. Türk halkı artık kendi Cumhurbaşkanını kendisi seçebilmeli. Avrupa’da örnekleri olduğu gibi, bu seçim Başkanlık Sistemi anlamına da gelmiyor. Ancak, halkın seçimi ile parlamenterizmin sorun çıkarmadan bağdaşması için, Kuvvetler Ayrılığı prensibine uygun biçimde başka düzenlemelerin yapılması gerektiği kuşkusuz. Üstelik tarafsız olması zorunlu koşul olan Cumhurbaşkanının, adaylık ve seçim sürecinde siyasi partilerin fonksiyonları da, bu tarafsızlığa gölge düşmesine neden olmayacak biçimde sınırlandırılmak zorunda. Adayların aylarca öncesinden ortaya çıkıp, toplumda tartışılması şart.

Bu koşullar yerine getirilmeden Cumhurbaşkanını halka seçtirmeye kalkışmak, hele hele Meclis’te seçilemeyen bir kişi yeni bir dayatmayla aday gösterilmeye kalkışılırsa, bu gelişme acaba Türkiye’yi hangi meçhule götürür? 16 Mayıs günü 10’uncu Cumhurbaşkanımızın asli süresi doldu ve şu anda, yenisi seçilinceye kadar görevi yürütüyor. 20 Mayıs itibariyle Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin yasa kesinleşmedi. Sıkışık zamanlama, 11’inci Cumhurbaşkanını halkın seçmesine elverecek mi? Kaldı ki, sadece Cumhurbaşkanının seçim biçimini düzenleyen bir yasadan öte, sisteme ilişkin gerekli diğer yasal düzenlemeler ve devlet çarkının işleyişine ilişkin  uyumlandırma yapılmadan, “artık demir almak günü geldi” diye, Cumhurbaşkanını halka seçtirmek, “meçhule giden gemiyi parlamenterizm limanından kaldırmak”, ülkeyi ne gibi risklerle karşı karşıya bırakır acaba?

Türkiye, belirsizliklerle karşı karşıya, neyse ki, bugün için ekonomide bir kriz yok, ama belirsizlik ortamını piyasaların sevmediği kuşkusuz. Yatırımcılar ve Türkiye’deki yatırımlara kredi verenler risk değerlendirmelerini yenilemişlerdir veya mutlaka yeniliyorlardır. Bu ortamda umarız, dışarıdan gelebilecek bir ekonomik dalga, seçim ekonomisi uygulanmasa da bıçak sırtında görülen dengeyi, bir anda dengesizliğe dönüştürmez. İşte, G8 ülkelerinin maliye bakanları küresel ekonominin yolunda olduğunu, bununla beraber oynak petrol fiyatlarının büyümeyi vurabileceğini söylüyorlar. Petrol olur, başka bir şey olur, ama umarız dünya borsalarında beklenmedik zamanda beklenmedik krizle karşılaşılmaz ve Türkiye’ye de bir dalga gelmez. Yoksa IMF tahmini olan, 2008’de paranın satın alma paritesine göre kişi başına gelir 10 bin dolara ulaşamaz. Tabii, gelir dağılımının bozulduğu bu ortamda, söz konusu ortalamanın bir anlamı olabilir mi, o da tartışılır.

İç politikadaki gelişmelere ilişkin olarak yaptığımız iki röportaja da köşemizde yer vermek istiyoruz. Global Strateji Enstitüsü’nden E. Tümgeneral Armağan Kuloğlu ile E-Muhtıra ve darbe - demokrasi ilişkisi üzerine aşağıdaki söyleşiyi yaptık:

Ültanır: Sayın Paşam, son bir ay içerisinde Türkiye’de önemli gelişmeler ortaya çıktı. Cumhurbaşkanını seçemedik. Meclis, Milletvekili Genel Seçimi kararı aldı. 27 Nisan’da Genelkurmay Başkanlığı E-Muhtıra yayınladı. 29 Nisan’da İstanbul Çağlayan’da ve 13 Mayıs’ta İzmir Gündoğdu’da bir milyonu aşkın kişinin katılımıyla, 14 Nisan Ankara Tandoğan mitinginin devamı olarak,  Cumhuriyeti korumak ve laikliğe sahip çıkmak için görkemli mitingler yapıldı. Bu mitinglerde “Ne Şeriat Ne Darbe” pankartları taşındı ve bu slogan atıldı, böylece demokrasiye de güçlü bir şekilde sahip çıkıldı. Bir asker olarak, bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Kuloğlu: Ülke bildiğiniz üzere dörtbuçuk yıldır belli bir yönetim tarafından idare ediliyor. Bunun uygulamalarına baktığınız zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden ve laiklik ilkesinden oldukça sapıldığını ve hatta bu terimlerin, bu yaklaşımın yozlaştırıldığını görüyoruz. Bu durum da halkımız tarafından, özellikle duyarlı halkımız tarafından takip ediliyor. Bu sürecin sonu bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi ile tamamlanmaya kalkılınca, Cumhurbaşkanlığına da aynı düşünceden, ayni siyasi gelenekten birisinin seçtirilmesi suretiyle, Çankaya’nın da bu şekilde işgali ortaya çıkınca, bir noktada üçlü sac ayağı kurulmuş oluyordu: Başbakanlık, Meclis Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı.

Cumhurbaşkanlığı, son derece önemli bir makam. Cumhurbaşkanı rektörleri atıyor, Anayasa Mahkemesi üyelerini atıyor, kanunları onaylıyor, Anayasa Mahkemesi’ne veriyor ve bunun yanında da birtakım hakları var. O bakımdan siyasetin içinden gelmesi ve bugünkü Meclis siyasetinin devamı şeklinde hareket etmesi, Cumhuriyetin ve ülkenin bir sigortası durumunda olan şahsın, sigorta konumunun artık bozulması anlamına gelir. O bakımdan Cumhurbaşkanının siyaset dışında olması lazım. Siyaset dışında olamayacağına göre, böyle bir uygulama da Türkiye’yi geriye götürecek bir uygulama olarak nitelendirildi.

Uzun zamandan beri takip edilen, özellikle kadrolaşma hareketleri ve temel ilkelerden uzaklaşma hareketleri Cumhurbaşkanlığı seçimiyle de noktalanmak istendi. Buna duyarlı halkımız bir dur demek istedi. Evet, bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri de internetten E-Muhtıra olarak tabir edilen bir açıklama yaptı. Bu açıklama son anki bir mesele değildir. Bugüne kadar durumun takip edildiği ve böyle bir açıklamanın hazırlandığı, açıklamanın gelişen olaylara göre güncelleştirildiği ve son gelişmeye adapte edilmek suretiyle de internete verildiğini anlıyoruz.

Evet mitinglerde, “Ne şeriat ne darbe” sloganları var, doğrudur. Ancak, ne darbe derken, Silahlı Kuvvetlerin bu yaklaşımının yanlış olduğu anlamında algılanmamalıdır. Bu halk tabii ki şeriat istemiyor. Ama, bunun sonucunda askerin müdahalesine kadar yol açacak bir gelişmeyi de arzu etmiyor. Onun için bir sivil toplum hareketi olarak bu mitinglerin düzenlenmesi ve halkın sesinin, bütün kişiler, bütün yetkililer ve bütün dünya tarafından duyulması, bu gidişata son verilmesi arzu edilmesinin bir sonucudur.

Silahlı Kuvvetler de zaten darbe heveslisi değildir, böyle bir heves içinde değildir. Arzu edilen bir yöntem de değildir. Bugüne kadar olan askeri müdahaleleri de kendi şartları içerisinde mütalaa etmek lazım, onları yanlış algılamamak lazım. Silahlı Kuvvetler de illa darbe yapacağım diye bu açıklamayı yapmamıştır. Bu gidişatın yanlış olduğunu ve konunun takipçisi olduğunu, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesine bağlı olduğunu ve Cumhuriyetin ilkelerinden kesinlikle taviz verilmeyeceğini ifade eden yaklaşımlardır. Bunun da sonuna kadar takipçisi olduğunu ve bu konunun tarafı olduğunu söylemiştir. Bu illa darbe yapılacağı anlamında değildir. Gerekli yerlerde ve zamanlarda Silahlı Kuvvetler de görüşünü bildirmek, açıklama yapmak ve Cumhuriyeti kollama ve koruma görevini her ne olursa olsun yerine getirmek mecburiyetinde olduğunu da ifade etmiştir. Bu çünkü yasal görevidir.

Ültanır: Paşam, darbe korkusu, Türk demokrasisi üzerinde “Demoklesin Kılıcı” gibi,  hep olacak mı?

Kuloğlu: Şimdi, darbe ile demokrasiyi karşı karşıya getirmeyin. Bir ülkenin önce varlığı, sonra bütünlüğü, sonra güvenliği gelir. Bunlar Atatürk milliyetçiliği ve Cumhuriyetin temel ilkeleri bütünleştirilir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler bu temelin üzerine inşa edilir. Bunlardan sapma olduğu vakit, Cumhuriyetin temel ilkeleri bozulduğu vakit, siz demokrasi vardır Cumhuriyetin temel ilkelerini ortadan kaldıralım, laikliği ortadan kaldıralım, benim parlamentoda çok fazla milletvekilim var, ben bununla her şeyi yaparım, laikliği bile kaldırırım, hilafeti bile getiririm anlayışı içerisinde hareket ederseniz, demokrasiyi düzeni değiştirecek bir vasıta olarak kullanmaya kalkarsanız ve de parti diktatoryasına doğru giderseniz, bunun karşısında bir müdahale ile karşılaşırsınız! Ama, bu bir darbe mi olur, halkın bir tepkisi mi olur, o ayrı bir konu. Ama, illa demokrasinin karşısında darbeyi bir korkulu bir rüya gibi göstermek, yanlış bir yaklaşımdır diye düşünüyorum. Darbeye karşı olma yaklaşımını, darbeyi gerektirecek şartların oluşmasına karşı olmak anlamında düşünmek daha doğru olacaktır.

Ültanır: İzninizle bir ekleme yaparak, Türk Silahlı Kuvvetleri aynı zamanda demokrasinin koruyucusudur diyebiliriz. Öyle değil mi?

Kuloğlu: Tabii, Türk Silahlı Kuvvetleri demokratik düzenin devam etmesini arzu eden, demokrasiyi koruyan bir müessesedir. Ama, bizim ülkemizde bunun korunması ve devam etmesi için laiklik ilkesinin mutlak olarak uygulanması gerektiğini de ifade eden ve Cumhuriyetin temel ilkelerinden vazgeçilmeyeceğini ifade eden bir yapıya ve düşünceye sahiptir. O bakımdan darbe ile demokrasiyi karşı karşıya getirmek, yanlış bir yaklaşımdır. Önemli olan ülkeyi, son çare olarak görülen askeri müdahale noktasına getirmemektir.

9’uncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in burada irdelediğimiz iç siyasi gelişmelere ilişkin görüşleri de şöyle:

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, iç siyasetteki son gelişmeler hakkında görüşlerinizi alabilir miyim?

Demirel: Türkiye çok kötü bir noktaya getirildi. Bütün dünyanın konusu oldu. Dünyada 192 tane ülke var. Bunların 101’inde cumhurbaşkanını halk seçiyor. 48 kadarını da parlamento seçiyor. Bir kısmında da zaten cumhurbaşkanı yok, krallıklar var. Türkiye, Cumhurbaşkanını seçemeyen bir ülke olarak dünyanın sahnesine çıktı. Türkiye’nin itibarı bakımından çok kötü oldu.

Şimdi, bugün (16 Mayıs 2007) itibariyle Cumhurbaşkanının görevi bitti. Görevi biten Cumhurbaşkanı yenisi seçilinceye kadar göreve devam edecek diye Anayasada kayıt var. Böyle bir durumla da karşılaşılmadı, ilk defa oluyor. Şimdiye kadar görevi biten Cumhurbaşkanı gitti, onun yerine mekanizma vekalet olarak kimi getiriyorsa o gelmişti. Şimdi bu vekil değil, göreve asaleten devam ediyor. Başka çare de yoktu, bir şekil olacaktı, o şekillerden birisi bu. Halbuki bu görevi kim yapacaksa, onun seçilip yerine oturması sağlansaydı güzel olurdu.

Ben bundan yedi sene evvel, benden sonra gelecek Cumhurbaşkanının ahenk içerisinde, intizam içerisinde seçilmesi sağlanmış ve Çankaya Köşkü’nün büyük salonunda 1500 tane davetlinin önünde Cumhurbaşkanlığını benden sonra seçilen Cumhurbaşkanına devrederken, “İnşallah bu gelenek olur” dedim. Yani, “zamanı gelince tartışmasız, gürültüsüz, patırtısız Cumhurbaşkanlığı el değiştirir, böyle medeni bir şekilde giden gelene emaneti devreder. Burası Atatürk’ün mekânıdır. Bu mekânda milletin tümüne hizmet edecek, ülkenin tümünü kucaklayacak kişiler gelir, bu şerefli görevi yaparlar” dedim.

Türkiye, henüz 11’inci Cumhurbaşkanını seçiyor. Bu seçimlere baktığınız zaman, birçok arızalar olmuştur. 1960’da olmuştur, 1980’de olmuştur, 1973’de de birtakım zorlamalar olmuştu. Ancak bu defa Cumhurbaşkanı seçilebilmeliydi, seçilemedi. Şimdi önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek? Ne zaman seçilecek? Meçhul. Ülke bir meçhulün içine gitti.

Genel Seçim ise, çok sıkışıklığa getirildi. Eğer gene 2002’deki tablo çıkacaksa, işte 2002’deki tablonun geldiği yer belli. Aslında Türkiye’de Cumhurbaşkanının seçilemeyişinin sebebi 2002 tablosudur. Yani, 2002’deki seçim yüzde 26 oyla yüzde 66 sandalye getiren bir seçimdir. O sebepledir ki bu Cumhurbaşkanı seçimi yapılamadı. Temsilde adalet ve istikrar, ikisi birbirinden ayrılmayan şeylerdir bunlar. Bir üçüncüsü de, seçimin ehil bir idare çıkarması lazım. 2002 seçimi temsilde adaleti çıkarmadı. Bana göre iyi bir idare de çıkarmadı. Eğer iyi bir idare çıkarmış olsaydı, bu durum hasıl olmazdı. Şimdi büyük bir gayretle siyasi partiler bir şeyler yapmaya uğraşıyorlar. Hayırlı olsun, millet için memleket için diyorum.

Ültanır: Milletvekili Genel Seçimi kararı alındıktan sonra, Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan Anayasa değişikliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Zaten siz, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini istiyordunuz. Keşke zamanında uyarınıza kulak verilseydi. Halkın seçmesine karşıt görüşler de var.

Demirel: Evet, bence Cumhurbaşkanı seçiminin halk tarafından yapılmasının parlamenterizme uygun olmadığının söylenmesine hiç aklım ermiyor. Yani, profesörlerin, büyük hukukçularımızın bir kısmı, “parlamenterizme uygun değildir” diyor, ama Avrupa’da 17 tane ülkede Cumhurbaşkanını halk seçiyor. Onlarda halkın seçmesi parlamenterizme uygun da, Türkiye’de niye uygun olmayacak?

Kaldı ki, yönetmede aradığımız şey, demokrasinin temel prensiplerini muhafaza ederek, yani açıklığı, berraklığı, korkusuzluğu, halkın hür ve serbest olmasını, dürüst seçim yapılmasını, adaleti, bunları muhafaza ederek, huzuru, sükunu sağlayarak, yani bunların hiçbirisinden taviz vermeyerek yapılması gereken şey, iyi yönetimi sağlamaktır. İyi yönetimi sağlayamadığınız taktirde, parlamenterizm sizi kurtarmaz. Parlamenterizm iyi yönetimi sağlıyorsa, o iyidir. Bu ülkelerin hepsinde parlamenterizmde düzeltme yapmışlar. Klasik parlamenterizmden bir miktar başka istikamete çıkmışlar ki, daha iyi işlemesini temin etmişler.

Şimdi, ben şuna inanıyorum. Eğer bir ülke iyi yönetilmiyorsa, iyi yönetilmemesinde usul hataları varsa, bu usul hatalarını muhafaza etmek, bu ülkede o yönetim şekline karşı itimatsızlık uyandırır, bir yerde yönetim şekline halkın karşı çıkmasıyla neticelenir.

Ültanır: Bu Ankara, İstanbul ve İzmir’de milyonları aşkın vatandaşlarımızın katıldığı mitingler, o karşı çıkma değil mi?

Demirel: Evet, bir karşı çıkıştır. Aslında bakarsanız, Türkiye’de milyonluk mitingler bu zamana kadar hiç olmadı. Bu mitingler, öyle birtakım insanların marifeti de değil. Sadece birtakım insanlar şurada miting var diye ilan ettiler. Bu mitingleri, o  mitinglerin kürsüleriyle değerlendirmek de yanlış. Halk orada bir bunalmışlığı, bir korkuyu, bir kaygıyı ortaya koydu. Bu herhalde iyi idarenin emaresi değil. Netice itibariyle bu idare iyi idare değildir. İyi idare olmadığını da bunlar gösteriyor. Onun için yapacağınız iş iyi idareye gitmektir. Bence Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi iyi idareye giden bir adımdır.

Ültanır: Peki, Sayın Cumhurbaşkanım, halkımız da Cumhurbaşkanını kendisi seçmek istiyor ve girişim yapılmış oldu, ama bu Anayasa değişikliği sonuca götürülemez ve yeni Cumhurbaşkanını halk yerine yeni seçilecek parlamento seçerse, bunu halka izah etmek, daha doğrusu parlamenter sistemin gereği diye halkımızı ikna etmek mümkün olabilir mi?

Demirel: Mesele şudur: Ya Meclis seçsin, ya halk seçsin diye bir duruma getirdiler. Çok sıkışıklığa geldi, bu defa Meclis seçsin de, bundan sonra halk seçsin diyebilirler. Çünkü, iki seçim var, ne kadar arayla bu seçimler yapılacak. Eğer sadece Cumhurbaşkanlığı Seçimi olup da, Genel Seçim olmasaydı, bu rahatlıkla yürürdü. Yani, bir seçim bıkkınlığı getirir miyiz acaba veya seçime alakayı azaltır mıyız gibi endişeler olabilir.

Ama, netice itibariyle eninde sonunda Türkiye’de Cumhurbaşkanını halk seçecektir. Çıkarılmış olan kanun bence şu veya bu şekilde yürürlüğe girecektir, girmelidir de. Çıkarılmış bulunan kanun veto edilir, daha sonra Anayasa Mahkemesi’ne, “Anayasa aykırıdır” diye götürülür ve Anayasa Mahkemesi de “evet bu parlamenterizme aykırıdır” der, bunlar hep Türkiye’de olabilecek şeyler.  Ama, bu şeyler yanlıştır. Doğrusu, eninde sonunda halk seçeceğine göre, şimdiden bunu kabullenmektir.

Bakın,  ben bunu 20 senedir söylüyorum. Eğer benim bunu iki senedir tekrar söylemeye başladığım zamanda, iki sene öncesinde bu kanunu çıkarsalardı hiç bu durumlarla karşılaşılmazdı. Biz zaten sorunu kendimiz icat ediyoruz, sorunsuz duramıyoruz. Evvela kaybediyoruz, sonra buluyoruz ve sonra seviniyoruz. Bulduğumuz, kendi kaybettiğimiz oluyor. Bir türlü iki yakamız bir araya gelmiyor.

Sayın Kuloğlu ve Sayın Demirel’in söyledikleri bunlar.

NASIL BİR PERDE AÇILACAK

Tabii ki enerji oyununun perdesinden söz ediyoruz. Son dört yıl içinde enerjideki yasal düzenlemelerle, enerji işlerindeki uygulamaları birbirinden ayırarak değerlendirmek gerekir. AK Parti iktidarının enerji sektörüne ilişkin yasal düzenlemelerdeki büyük performansına karşın, AK Parti hükümetinin enerji işleri başarısızlıklarla dolu. Bu arada Nisan ve Mayıs aylarında Türkiye yeni ve önemli enerji kanunları kazandı. 18 Nisan 2007 tarihinde TBMM, 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu’nu kabul etti, Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girdi. Enerji kullanımında yeni bir çığır açacak yasa olduğu söylenebilir. TBMM, 8 Mayıs 2007 tarihinde de 5654 sayılı Nükleer Güç Santralarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanunu’nu kabul etti. Türkiye için çok önemli ve gerekli olan bu yasa, Cumhurbaşkanının onayına sunulmuş bulunuyor.

Dünya Bankası, “2009-2011’de elektrikte arz yetersizliği var” diyor. Yerli uzmanlarımız, “bu yetersizlik 2008’de açıkça ortaya çıkar, ama 2007 yaz aylarında da başlaması sürpriz olmaz” görüşünde birleşiyor. Gelin görün, Türkiye’nin kamu elindeki elektrik santralleri yarı kapasitede çalışıyor. Enerji Bakanlığı’nın termik ve hidroelektrik santrallerin emre amadeliklerinin saptanmasına ilişkin Nisan ayı raporları da bu gerçeği ortaya koyuyor. Dörtbuçuk yılda elektrik piyasasının oluşumu için gerekli adımları atamayan Enerji Bakanlığı, Türkiye’yi karanlığa sürüklemiş bulunuyor. Seçimden sonra yaşanacak karanlık günlerin sorumlusu, gelecek hükümet ve gelecek Enerji Bakanlığı yönetimi olmayacak. Çünkü, büyük kurulu güç gibi gözüken kamu santralleri enkaz halinde. Bu durum, dörtbuçuk yıldır baskı altında tutulan elektrik fiyatlarının, pahalanmasına de neden olacak. TEDAŞ’a yüklenen zarar da, BOTAŞ’a yüklenen zarar da bunu gerektiriyor.

Bu ay köşemizde, Türkiye’nin enerji terminali olmasını gölgeleyen bir gelişmeye değineceğiz. Nisan ayında Rus, Türkmen ve Kazak liderler, Türkmen gazını Avrupa’ya Rusya üzerinden ulaştıracak bir boru hattının inşası için anlaştılar. Bu anlaşmayı kotaran kişi de, artık “gazman” lakabı verilen Rusya Devlet Başkanı Putin, Rusya’nın Orta Asya gazı üzerindeki hâkimiyetini sürdürebilmesi için, zaten Rusya’ya yakınlığıyla bilinen yeni Türkmenistan Devlet Başkanı Verdimuhammedov  ile Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’i ikna etmeyi kolayca başardı. Hazar kıyıları boyunca yeni bir doğalgaz güzergâhı oluşturulacak. Özbekistan gazının da Türkmen gazının bağlandığı Orta Asya Gaz Merkezi’ne bağlanacağı söyleniyor. Avrupa Rusya’nın kontrolünde gaz almaya mahkum edilmiş oldu.

Türkmenistan gazı, Türkiye için dün de kaybedilmiş görünüyordu, ama bu kez tam anlamıyla kaybedildi. Türkiye’nin Türkmenistan’dan Avrupa için gaz alma umudu artık yok. Bu arada Azerbaycan gazı Türkiye’ye gelmedi, Hazar’daki kuyulardan üretimin yapılamadığı söyleniyor. Türkiye’nin Avrupa’ya gaz satışı için bel bağladığı Nabucco projesini gerçekleştirmek için Rusya’dan Mavi Akım’dan gelecek gaz dışında, İran’dan ve Irak’tan yakın zamanda güvenli ve sürekli gaz tedariki de mümkün değil. Mısır gazının da Türkiye yerine, Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşınması projesi var. Türkiye’deki gaz sektörü de henüz piyasa yapılanmasını tamamlamış durumda değil.

Türkiye bundan böyle Nabucco öldü diye bir bardak su mu içecek, yoksa Nabucco aldatmacası ile Rusya gazının Avrupa’ya taşınması için taşeronluk mu yapacak? Son yedi yıldır Orta Asya’yı,  devlet ve hükümet politikalarıyla çok ihmal ederek, Hazar kartını ne yazık ki kaybetmiş bulunuyoruz. Bu konuyu gelecek sayımızda araştırma dosyamıza katacağız.

Seçimlerden önce 14 Temmuz’da, Türkiye-Yunanistan doğalgaz hattının Karamanlis ve Erdoğan’ın katılımıyla açılması bekleniyor. Başlangıç kapasitesi sembolik olacak bu hattın, Güney Avrupa ringine bağlanması koşulundaki plato değeri bile, Nabucco için düşünülen kapasitenin üçte biri düzeyinde değil.

Enerji Bakanı aksini söylese de, bugün için öldü görünen Nabucco projesi, adını Giuseppe Verdi’nin ünlü Nabucco operasından almıştı. O operada Yahudi kölelerin söylediği “Va Pensiero” koro bölümü, bir zamanlar Avrupa’da milli marşlar gibi ilgi görmüştü. Nabucco projesinin temel atma, ya da hattın açılış töreninde mutlaka bu koro seslendirilecekti. Şimdi biz diyoruz ki, Nabucco öldüğüne göre, bundan böyle Ortadoğu’dan gaz getirerek, Avrupa’ya gaz verebilirsek eğer, yeni projemizin adını “Ali Baba Projesi” koyalım, Yunanistan projesi de bunun ilk halkası olsun ve törende Nabucco’ya nazire, bir Türk operası, Selman Ada’nın Ali Baba ve Kırk Haramiler Operası’ndan, “Açıl Susam Açıl” bölümünü seslendirelim.

Enerji Terminali Türkiye’nin önüne hep Putin çıkıyor. Mart sayımızda yazdığımız gibi, Putin’in Bulgaristan Burgas (Burgaz) - Yunanistan Alexandroupolis (Dedeağaç) hattına onay vererek, AK Parti iktidarının yanlış tercihi olan Samsun - Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’nı çıkmaza soktuğu biliniyor. Oysa Türkiye, Transtrakya dediğimiz Kıyıköy-İbrikbaba Projesine, Samsun - Ceyhan  projesiyle rekabet içinde yürü deseydi, bugün Türkiye kaybetmemiş, Bulgaristan ve Yunanistan da bize rağmen kazanmış olmayacaklardı.

Rusya’nın Transtrakya ısrarına ve Samsun-Ceyhan’a petrol vermeyeceğini söylemesine karşın,  İtalyanların da ortak olduğu Trans-Anadolu (Samsun-Ceyhan) Petrol Boru Hattı (TAP) temeli, 23 Nisan’da Enerji Bakanı Hilmi Güler ve İtalyan Ekonomik Gelişme Bakanı Pier Luigi Bersani tarafından törenle Ceyhan’da atıldı. Böylece petrol boru hatları tarihinde, doluluk oranı (throughput) garantisi olmaksızın atılmış ilk temel oldu. Herhalde garanti sağlanmış olsaydı, bu temeli başbakanlar atar, bakanlarına bırakmazlardı. Eğer hat tamamlanırsa, umarız Türkiye’ye özgü dolmuş arabası şoförleri gibi, Karadeniz’deki petrol tankerlerine, “Hadi bir-iki Akdeniz’e” diye çığırtkanlık yapılmak zorunda kalınmaz. Hoş rekabet dünyasında her yol mubahtır ya…