Dünyada ve Türkiye'de "Şimdi ne olacak?" beklentisi…

Tarih-Sayı: 
Ağustos 2008 Sayı 20

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

Sevgili okurlarım, Türkiye’nin meteorolojik olarak en sıcak günlerini yaşadığımız Ağustos ayının gündeminde; Rusya – Gürcistan çatışmasıyla sarsılan dengeler, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmama, ama suçunu sabitleme kararının ardından siyasi ortam ve “Türkiye Elektrik Enerjisi 10 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu (2008-2017)” başlıklı TEİAŞ – APK Dairesi Başkanlığı’nın raporu var. Bütün bu konuların ortak payandası: “Şimdi ne olacak?” sorusu. Kısacası, Ağustos ayında “Savaş” var “ve Barış” yok; “Suç” var “ve Ceza” yokumsanır; elektrik projeksiyonunda nükleer yok, yenilenebilir yokumsanır, ama çokça termik var. 

KAFKASLARDA PATLAYAN VOLKAN: GÜRCİSTAN

Türkiye’de olduğu gibi başka ülkelerde de bu yaz evlenecek olan çiftler çoğunlukla, uğur getirir ya da gizemli bir anı olur gibi düşüncelerle, 08.08.08 tarihini nikah günü seçmişlerdi. Gürcistan’da da benzer düşüncelerle bu tarihte dünya evine girmeyi bekleyenler vardı, ama o tarihte Rus tankları Gürcistan’a giriyordu. Birileri Kafkasya’nın bu dağlı insanlarına, mutluluğu çok görmüştü.

Gürcistan hep sorunlu bir yer oldu ve
Sovyetler’den  sorunlu doğup, sorunlu yaşadı

Taş devrinden bu yana yerleşim yeri olan Gürcistan, antik çağda Romalıların egemenliğinde ve daha sonra Bizans etkisinde küçük feodal krallıklarla yönetilmiş. Araplar 654 yılında Tiflis Emirliği’ni kurmuş. 1122 yılından Moğol istilasına kadar, bir ucu Erzurum’da, bir ucu Azerbaycan’da, bir ucu da Çerkezistan’da (Çerkesya’da) olan Birleşik Gürcistan Krallığı hüküm sürmüş. 1453’de İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı ile İran arasında sıkışmış kalmış, batısı Osmanlı’nın, doğusu İran’ın denetimine girmiş. Çarlık Rusyası önce İran egemenliğindeki bölgeyi almış, 1977-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde Batum dahil batısını da ele geçirmiş. 1917 Rus Komünist Devrimi’nden sonra, Gürcistan 1918’de bağımsızlık ilan etmiş, 1920’de Sovyetler tarafından tanınmış, ama 1921’de Kızıl Ordu Gürcistan’ı işgal ederek Sovyetler’e katıvermiş.

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girmesiyle, 1990 yılında Gürcistan’da güçlü bağımsızlık hareketleri başlar ve 1991 yılında yeniden bağımsızlığını kazanır. İlk Devlet Başkanı Gamsahurdia’nın radikal milliyetçi politikası ülkede iç savaş çıkarıyordu. Osetler, Abhazlar ve Acarlar bağımsızlık istiyorlardı. Aslında Gürcülük etnik bir aidiyet değil, karışık kökenleri içeriyor. Gamsahurdia, 1992’nin başında yönetimi bırakmak zorunda kalırken, geçmişte Sovyetler'de Dışişleri Bakanlığı yapmış Gürcü politikacı Şevardnadze görevi devralıyordu. Şevardnadze, Acaristan ve Abhazya (Abhazistan) özerklik sorunlarını çözüyor, ama özerk bölge Güney Osetya’nın bağımsızlık talebi, Rusların desteğiyle her gün güçleniyordu. Çünkü, Kuzey Osetya da Rusya’ya bağlı bir özerk bölgeydi. 

2003 parlamento seçimlerindeki yolsuzlukları kınamak üzere başlayan hareket, Kadife Devrim de denilen Gül Devrimi’yle Şevardnadze’nin iktidarına son veriyor, bu hareketin öncüsü Saakaşvili, 2004’de yapılan seçimle Devlet Başkanlığı’na geliyordu. Saakaşvili’nin devrimci kisvesinden soyutlanamadığı söylenir. Gül Devrimi sonrasında ekonomik konuların ihmal edildiği de bir başka gerçek.

Bu ortamda, Güney Osetya’nın ayrılıkçı tutumuna tepki, devrimci havayı korumak adına sıcak tutulur. Saakaşvili, Osetlere bağımsızlıktan vazgeçmeleri koşuluyla tam otonomi vermeyi önerirse de, Acaristan’da özerk yönetim devrildikten sonra bölgenin özerkliğinin fiilen yok olması, halkı Müslüman olan Acaristan Yönetimi’nin Bayrağı’na haç eklenmesi, Güney Osetya halkının Gürcistan’a inanmamasına neden oluyor, gerginlik ve çatışmalar sürüyordu. Bir başka özerk bölge olan Abhazya yönetimi de Gürcülere güven duymuyor, onlarla da sürtüşme bitmiyordu.

Rusya’nın ayılaştığı Gürcü savaşı

Ağustos’un başında ayrılıkçı Oset milislerle Gürcü kuvvetleri arasında çatışmalar yaşanırken, Saakaşvili’nin “Güney Osetya’yı özgürleştirme operasyonu” adı altında ordusuna bu bölgenin işgali talimatını vermesi, Gürcü ordusunun özerk yönetimin başkentini kuşatması, bu çatışmada ölü sayısının bini aşması, ölenlerin arasında  barış gücü adı altında 12 Rus askerinin bulunması, ABD ve Avrupa yanlısı tutumu nedeniyle Saakaşvili iktidarı ile Gürcülere ders vermek için fırsat kollayan Rusya’yı harekete geçiriyordu. 8 Ağustos’ta Rus savaş uçakları Güney Osetya’daki Gürcistan birliklerini bombalıyor, 150 kadar Rus tankı Gürcistan’a giriyordu. “Ayı”, Rusçasıyla “Medved”, Rusya’da kahramanlık sembolüdür ve ayı kelimesini severler, Medvedev de olduğu gibi insanlarına isim olarak verirler. Bizde ise bu kelime kaba-saba, anlayışsız kimselere, gereksiz güç uygulayanlara karşı ayıplama yollu kullanılır. Halk dilimize Moskof ayısı boşuna yerleşmemiş bir deyim olmalı. Şimdi şunu vurgulayalım; Rusya, Gürcistan savaşında ayılaşmıştır.

Ruslar ölçüsüz güç kullanıyor, Kafkasya’da Çeçenistan benzeri görüntüler yaşanıyor, siviller hedef alınıyordu. Dünya, Rusya’dan böylesine sert bir yanıt beklememekle yanılmıştı. Gürcistan kent kent bombalanıyor, apartmanlar yıkılıyordu. Çatışmadan zarar gören Osetler de, “Ayrılıkçı değil, mağduruz” diyorlardı. Savaşın üçüncü gününde Karadeniz’deki petrol sevkiyatı limanı Poti yerle bir oluyordu.  Rus savaş gemileri Gürcistan’ın Karadeniz sahilini ablukaya almıştı. Öte yandan Abhaz milisler, Gürcü birliklerine saldırmaya başlamıştı. 10 bin asker ve yüzlerce tankla Gürcistan’a giren Ruslar, Abhazya’dan da ikinci cepheyi açıyorlardı. Gürcüleri destekleyen Acaristan bölgesi de bombardımandan nasibini alıyordu. Gürcistan’ın Gori kenti işgal ediliyor ve binlerce sivil kenti terk ederken, kent yağmalanıyordu. Başkent Tiflis’i ülkenin batısına bağlayan demiryolunu da tahrip ediyorlardı. Gürcistan kaçarcasına Güney Osetya’dan geri çekilirken, Abhaz-Gürcü çatışması sürüyordu.  Batı, Gürcistan’a umduğu desteği savaş ortamında vermedi ve Saakaşvili’nin hesapları altüst oldu.

Nazlı ateşkesten sonra arka bahçe projesine Amerika’nın sert yanıtı

Gürcistan ateşkes istiyordu. Kafkas Savaşı’nın dördüncü gününde Rusya ateşkesi reddediyor ve Başbakan Putin, “Ateşkes mümkün değil, askerlerimiz bölgede kalacak” diyordu. 11 Ağustos’ta Saakaşvili, AB dönem Başkanı Fransa’nın Dışişleri Bakanı Kouchner ve Finlandiya Dışişleri Bakanı Stubb ile görüşmesinde, ateşkes ilanıyla ilgili belgeyi imzalıyordu. AB Dönem Başkanı sıfatıyla Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, 12 Ağustos’ta altı maddelik Barış Planı’nın kabulü için Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Medvedev ve Başbakan Putin’i ikna ediyor, Rusya da ateşkesi kabul ediyordu, ama hemen askerlerini geri çekmiyordu. “Saakaşvili kendi iyiliği için gitsin” diyen Putin, Güney Osetya’da Gürcü askeri istemediklerini açıklıyordu. Ruslar, Gürcistan’ın Güney Osetya’yı işgaliyle birlikte, altı gün süren savaşın en önemli cepheleri olan Güney Osetya’ya ve Abhazya’ya bağımsızlık istediklerini açıklıyorlardı.

Kısacası Rusya, ayıca davranışıyla kazandığı zaferden sonra dünyaya, “Arka bahçem Kafkasya’da düzenleme yapacağım” mesajını veriyordu. Nitekim Rus Dışişleri Bakanı Lavrov pervasızca, “Bundan sonra Gürcistan’ın toprak bütünlüğü diye bir şey olamaz, bunu unutun” diyordu. ABD Başkanı Bush, Gürcistan’ın üçte birinde egemen olan Rus güçlerinin derhal ülkeyi terk etmelerini isteyerek, kabadayılıkla ve gözdağı vermekle, 21’inci yüzyılda dış politika yürütmenin kabul edilemeyeceğini belirtiyor, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü desteklediklerini açıklıyor, Birleşmiş Milletler’in Gürcistan’daki özerk bölgeleri Gürcistan’ın toprağı olarak tanıdığını hatırlatıyor, “Gürcistan’ı yalnız bırakmaya niyetimiz yok” diyordu. Ancak, savaş bittikten sonra ABD’nin NATO Büyükelçisi Volker, “Gürcistan’ı, Güney Osetya’yı güç kullanarak geri almaya çalışmaması yolunda defalarca uyardık” açıklamasını yapıyor, böylece kabahatliyi işaret ediyordu. Rusya 11’inci günde Gürcü topraklarından çekiliyordu, ama sınırda tampon bölge oluşturarak, üç bine yakın barış gücü askeri bırakıyordu.

NATO ile kopma noktasına gelen diyalog ve
karşılıklı füzelerle tekrar “Soğuk Savaş”a mı?

Rusya’nın güç gösterisi sadece Gürcistan’ı ezmek amaçlı değildi, hem Batı’ya ve hem de Sovyetlerden ayrılmış eski Sovyet ülkelerine gözdağı vermeyi amaçlıyordu. Geçen 17 sene zarfında Rusya petrol ve doğalgaz satışıyla zenginleşmiş, üzerindeki borçları ve ezikliği atmış, dünyanın eski kutbu olarak, emperyalist reflekslerini Putin yönetimiyle yeniden kazanmış, “Ben artık varım” diyordu. Batı ise sorunu savaş meydanında değil, diplomasi sahasında çözmek, ama Rusya’ya daha büyük bir gözdağı vermeye kararlı görünüyordu.

Gürcistan, Rusya Federasyonu’nun başını çektiği Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan ayrıldı. 19 Ağustos’ta NATO dışişleri bakanları Moskova’ya uyarı ve Tiflis’e destek için toplandı. İttifak içinde farklı görüşler nedeniyle,  Rusya ile diyalog kapısını kapatmayan NATO, ilişkileri Moskova’nın atacağı adımlara endeksleyerek, “işlerin eskisi gibi yürümeyeceği” mesajını verdi. Oysa, ABD Dışişleri Bakanı Rice, ittifakla Moskova arasında ilişki ve karar organı olan NATO-Rusya Konseyi’nin  dondurulup askıya alınmasını istiyordu. Buna karşın Rusya’nın NATO Daimi Temsilcisi Büyükelçi Rogozin, “Eğer NATO canilerle işbirliği yapmak istiyorsa, bunu engelleyemeyiz, ama canilerle çalışan bir kurumla da işbirliği yapmayız” diyordu.

ABD, Polonya ile füze kalkanı anlaşması üzerinde 18 ay süren pazarlıkları hızla tamamlayarak anlaşıyor ve ABD Dışişleri Bakanı Rice ile Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski imzaları atıyor, tarihi anlaşma sonrası Polonya Cumhurbaşkanı Kaczynski ve Rice hararetle birbirlerini kutluyorlardı. Anlaşmaya göre, Polonya’nın kısa menzilli füzelere karşı korunması için kurulacak füze kalkanına ek olarak, bu ülkeye bir de Patriot füze bataryası konuşlandırılacak. Rice, füze sisteminin kimseyi hedef almadığı savunma amaçlı olduğunu vurgularken, törende yaptığı konuşma da Rusya için, “Ruslar güvenilirliklerini kaybediyor, saçmalığın sınırlarında dolaşıyorlar” diyor ve “Rusya’nın Gürcistan’daki hareketlerinin bedelini ödeyeceğini” ekliyordu. ABD Çek Cumhuriyeti’ne de füzeleri tespit edecek bir radar üssü kuracak. ABD’nin soğuk savaşta ikinci perdeyi oluşturacak füze kalkanı projesi kapsamında, Türkiye’de de tesis kurmayı planladığı ve istediği biliniyor.

ABD’nin Polonya anlaşmasıyla füze kalkanı projesini gerçekleştirmeye başlaması, Rusya’yı misillemeye itti. Rusya sadece diplomatik tepki göstermeyeceğini açıkladıktan sonra, Bağımsız Devletler Topluluğu içinde Moskova’ya en çok yakınlık gösteren Belarus’ta karşıt füze kalkanı oluşturmak için, Rusya Devlet Başkanı Medvedev ile Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’nun anlaşmaya vardıkları açıklandı. Rusya’nın ABD füze kalkanına  vermek istediği sert yanıt bununla da kalmıyordu. 1945 Potsdam Konferansı’nda Sovyetlere bırakılan, şu anda  federasyonun en batısında, ama federasyonla kara bağlantısı olmayan, eski Alman Doğu Prusyası’nda, şimdi Litvanya ile Polonya arasında bulunan Kaliningrad Oblast diye bir yönetim birimi var. İşte Rusya, Kaliningrad’a 5500 km menzilli füzeler yerleştirmeyi kararlaştırdı. Böylece tüm Avrupa Rus füzelerinin menzilinde olacak.

Krizde Türkiye’nin konumu ve ortaya çıkan sorunlar

Gürcistan, tarihi dostluk bağlarımız olan sınırdaş bir ülke olduğu kadar, Gürcü, Abhaz ve Oset kökenli vatandaşlarımız da var. Öte yandan Gürcistan Cumhuriyeti ile geçen yıl 936 milyon dolar olan dış ticaret hacmi, bu yılın ilk altı ayında 722 milyon dolara ulaşmıştı ve savaş olmasa 1.5 milyar dolara doğru uzanıyordu. Gürcistan ayrıca, Türkiye’nin Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya açılan kapısı.

Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı, Şahdeniz Erzurum Doğalgaz Boru Hattı, Türkiye’yi Asya’ya bağlayan demiryolu projesi hep bu güzergâh  üzerinden geçiyor. Savaş sırasında bir ara boru hatları güzergâhına ilişkin,” yok yaklaşıldı, yok vuruldu, bu savaş aslında enerji savaşı” gibi spekülasyonlar yapılmaya çalışıldı. Hemen şunu vurgulayalım ki, boru hatları “medved”in ayağına, pençesine diken gibi batar. Onlar medved’in yaklaşamayacağı, dokunmaya ise hiç teşebbüs edemeyeceği Kafkasya’daki dikenli hatlardır.

Türkiye’nin Rusya ile çok yönlü gelişmiş bir ekonomik işbirliği var. Tabii ki en önemlisi, enerji işbirliği. Türkiye 2007 yılında Rusya’dan batı hatlarıyla 13.8 bcm (milyar metreküp), Mavi Akım hattıyla da 9.4 bcm gaz alarak, doğalgaz ithalatının  yüzde 64’ünü gerçekleştirmiş bulunuyor. 2008 yılı programına göre Rusya’dan alınacak doğalgaz, batı hatlarından 14 bcm, Mavi Akım’dan 12 bcm olmak üzere 26 bcm diye kontrata bağlanmış durumda. İlk altı ayda Haziran sonu itibariyle alınan gaz 12.3 bcm. Türkiye petrol ithalatının da en büyük bölümünü Rusya’dan yapıyor. 2007 yılında ithal olunan 23.4 milyon ton ham petrolün 9.3 milyon tonu Rusya’dan alındı. Türkiye enerji ithalatında Rusya’ya büyük ölçüde bağımlı bulunuyor.

Gerek Gürcistan ve gerekse Rusya Türkiye ile önemli ilişkileri bulunan iki ülke. Rusya ile ticari ilişkiler ağırlık kazanırken, Gürcistan ile ticari ilişkilerin yanısıra, siyasi ve askeri ilişkiler de var. Gürcistan’a Türkiye’nin askeri eğitim dahil, askeri yardımı olduğu biliniyor. Ancak Türkiye bu yardımı, Saakaşvili iktidarı Güney Osetya’da kontrolü sağlama adına Rusya ile savaşa girişsin diye yapmış değil.  Bu denkleme bir de Türkiye’nin stratejik müttefiki ABD eklenince, çok değişkenli çapraşık yapı ortaya çıkıyor ve şimdilik çözümsüz olan bu denklem, Türkiye’nin bölgedeki hareketini zorlaştırıyor. Üstelik Türkiye güneydoğusundaki Irak ve yanı başındaki İran nedeniyle tehdit altında iken, şimdi Rusya ile Batı’nın Gürcistan üzerinden çekişmesi, kuzeydoğusunda Türkiye’ye karşı bir başka tehdit oluşturmuş bulunuyor. Kısacası, Türkiye arada sıkışmış durumda.

Bu sıkışıklığın sonucu olarak Başbakan Erdoğan, 1999 yılından kalan ve patenti  Sayın Demirel’e ait olan Kafkas İttifakı Projesi’ne sarıldı da,  1999’da gerçekçi bir girişim olarak görülen bu proje, dış siyaset yorumcularınca bugün hayali olarak değerlendiriliyor. Başbakan Erdoğan’ın girişimi, diplomatik nezaketle karşılansa da, iyi niyetle söylenmiş bir söz olarak algılansa da, bugünkü koşullarda somut ve gerçekçi tarafı pek görülmüyor. Çünkü, Rusya bölgede Türkiye’ye bir konum kazandırmak istemez. Rusya’nın ağırlığı olacak bir Kafkas İttifakı’nı ya da Paktı Amerika kabul etmez. Kaldı ki, Amerika Başbakan Erdoğan’ın girişimini şaşkınlıkla ve pek de umursamaz durumda izledi. Gürcistan, “Rusya çekilmedikçe”; Rusya ise “Saakaşvili yönetimi devrilmedikçe” ittifak ya da pakt olmaz diyorlar.

Türkiye, Irak Tezkere Krizi’nden sonra, Amerika ile yine büyük bir krizin eşiğine geliverdi. Amerika, Gürcistan’a yardım için  her birinin tonajı yaklaşık 70 bin ton olan USS Mercy ve USS Comfort adlı iki askeri hastane gemisini Boğazlar’dan Karadeniz’e geçirmek istiyordu. Bu gemilerin geçmesine izin verilmesi demek, Ruslara da “Montrö’yü revize edelim” diye istekte bulunma hakkını vermek demekti. Türkiye karşı çıktı, Pentagon’un ısrarına rağmen ABD Dışişleri Bakanlığı, “ABD Montrö’ye uyacak” açıklamasını yaparak, zamanında gereksiz yeni bir krizi önledi.

Amerika’nın Gürcistan’a insani yardım göndermesi için, başka üç savaş gemisini Karadeniz’e geçirmesine izin verildi. İstanbul Boğazı’nı geçerek Karadeniz’e açılan ilk gemi, 90 füze rampası, 6 makineli tüfek ve 2 uçaksavarın bulunduğu 8 bin 915 tonluk “USS McFaul 74” adlı destroyer oldu. Ardından 3 bin 250 tonluk  US Costguard Cutter Dallas adlı sahil güvenlik gemisi boğazlara geldi. Ayrıca, 18 bin 400 tonluk ABD’nin en son teknolojisiyle donatılmış iletişim ve istihbarat amaçlı Mount Whitney gemisi de geçecek. Söz konusu ilk iki gemiye geçiş izninin, Gürcistan-Rusya çatışması öncesinde ve NATO Görev Gücü kapsamında verildiği, şimdi insani yardım malzemesi de ulaştıracakları açıklamalar arasında yer aldı.

İran gazı, Rus gazına alternatif olabilir mi?

Rusya-Gürcistan çekişmesi, Türkiye’nin Gürcistan’la askeri ilişkileri ve şimdi Rusya ile diyaloğu bozulan NATO’nun önemli bir üyesi olması nedeniyle, Rusya’dan gaz alımında sürprizlerle karşılaşma olasılıkları da düşünülebilir. Daha Gürcistan olayı ortaya çıkmadan,  Rusya bu yıl sonunda Türkiye’ye vereceği gazın fiyatını artırmak istemekteydi. Artık, Gürcistan hırsıyla bu isteğinde daha çok iddialı olacak ve direnecektir. O zaman Rus gazına karşı bir alternatif var mı sorusu gündeme gelmektedir. Hemen belirtelim ki, Rus gazının alternatifi İran gazı değildir.

Gürcistan-Rusya ateşkesinden sonra, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Türkiye’ye geldi. Bu İranlı molla, Anıtkabir ziyareti kriziyle karşılaşmasın diye, İslami dayanışma anlayışı içinde, İstanbul’da konuk edildi. Çeşitli anlaşmalar imzalandı, ama üzerinde çok durulan enerji anlaşması imzalanamadı. Çünkü, söz konusu doğalgaz anlaşması pazarlıktan çıkamadı. Anlaşmayı ABD’nin engellediği de iddia olundu. Söz konusu anlaşma Türkiye’nin çıkarlarına tersti. Türkiye’ye kendi Güney Pars gaz sahasını geliştirtip, çıkacak gazı orada satın alarak, Türkiye’ye fahiş fiyatla satmak isteyecek İran ile anlaşmak, acaba neye hizmet olurdu? Öte yandan Türkmenistan gazının İran üzerinden swap yapılarak Türkiye’ye getirilmesi de, Türkmen gazı alternatifini yok etmekten başka nedir ki? Şimdi, İran’dan aldığımız gaz da aslında Türkmen gazı, bunu çoğaltmak, hele bunun için Türkiye’nin devreden çıkarak, üzerinden geçecek hatla İran’ın Avrupa’ya İsviçre’den başlayarak gaz satışına imkân vermesi, Türkiye’nin etken ve fiili enerji koridoru olma projesiyle bağdaşmaz. Rus gazı, İran gazından eski deyişle daha ehvenişerdir.

TÜRKİYE AKP İLE YOLA DEVAM EDİYOR

Geçen sayımızda, Türkiye’de siyasetin iki dava ile kilitlendiğini işlemiştik. Temmuz ayı biterken ve AKP kapatılır kapatılmaz senaryoları tartışılırken, 30 Temmuz’da “Ergenekon’da Baykal da var” cümleciği (“Taraf’lı!”) bir gazeteye manşet oluyordu. Kapatma davasında ise hukuk-toto oynarcasına sonuç tahminleri yapılmaya başlanmıştı. Yine 30 Temmuz günü akşamüstü herkes televizyonların başına kilitlenmiş, açıklanacağı duyurulan AKP kapatma davasının sonucunu bekliyordu. Uzun süren meraklı bekleyişten sonra, saat 18:00 sularında heyecanlı bir şekilde televizyon kameralarının karşısına geçen Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Davaları beklemeyin, Anayasa’yı değiştirin” öğüdüyle siyasi bir konuşma yapıyor, bu dava nedeniyle hakarete maruz kalmalarından da yakınıyordu. Saat 16:15’den beri salonda sonucu bekleyen basın mensuplarının konuşmasından sıkıldığını fark etmiş olmalı ki, birden, “AKP kapatılmadı efendim” diyerek, kararı açıklamaya geçiverdi. Tabii ki, bu söz AKP çevrelerinde bayram havası yaratıyordu, ama Türkiye gerginlikten kurtulmuş değildi. Ancak üzerinden korkuyu atan AKP, hemen Meclis’i tatile sokuyor, siyaseti durgunlaştırmaya çalışıyordu.

AKP kapatılmadı da aklandı mı?

Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’u, “AKP laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı” demişti. Bir tek Başkan Kılıç bu karara katılmamıştı. Böylece 1’e karşı 10 oyla, AKP suçlu bulunmuştu. Oylamanın nasıl bir sıra içinde yapıldığı açıklanmadı. Açıklanınca da herhalde çok tartışılacaktır, ama oylamada AKP’yi suçlu bulan 10 üyeden 6 tanesi  kapatılsın diye oy kullanırken, 4 üye de Hazine  yardımı kesilsin diye oy kullanmıştı. Bir gün önce kararın 6-5 şeklinde çıkacağı basında manşete taşınmıştı. Sonuç dışarıya sızdırılmış mıydı? Her ne olursa olsun, çoğunluğun değil, azınlığın dediği geçerli oldu. İktidar partisi kapatılmaktan kurtuluyor, ama suçu sabitlenerek, ağır bir uyarı alıyordu. Bu kararın temyizi yok. AKP’nin suçlu bulunmasına karşın, bu suçu işledikleri öne sürülen kişiler hakkında siyasi yasaklama getirilmemesi, Anayasa’da açık hüküm olmasa da, Anayasa’ya uygun muydu, yoksa değil miydi? Bu içtihat çok tartışılacaktır. 

Artık AKP yargı kararıyla tescillenmiş biçimde, “Laiklik karşıtı bir parti”. Laiklik, Atatürk ilkelerinin özünde ve Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddelerinin temelinde yer aldığına göre; AKP, Cumhuriyet ile çelişen bir parti konumundadır. AKP’nin bu konumundan Türk halkının çoğunluğunun hoşnut olmadığı bir gerçek. AKP bu yargı damgasını silemez, ama bundan sonra Anayasa’nın temel ilkeleri ile çelişmeyecek biçimde varlığını sürdürebilir mi? Bunu sürdürebilmek ya da sürdürememek, Shakespeare tarafından yaratılan oyun kahramanı Hamlet’in dediği gibi AKP için, “olmak ya da olmamak” sorunudur. Dolayısıyla, kulağı çekilen AKP, Hazine yardımının yarısından mahrum kalmakla, yani 23 milyon YTL ile “ucuz kurtuldum” diye sevinmemeli. Siyasi yasaklamadan kıl payı kurtulanlar sevinebilirler, ama AKP’nin geleceği ve AKP camiasının çoğunluğu için karar hiç de olumlu görülmemeli. Yüce Mahkeme kararı ile suçlu bulunarak sabıkalanmış, ayağına anti-laik prangası vurulmuş bir AKP var. Bu AKP’liler adına sevinilecek bir durum değil, bizce tam tersi. Kimse siyasetle göz boyamasın.

Yeni piyasaya sürülecek banknottan Atatürk resmini çıkarma girişimi

AKP’nin Atatürkçülük’le çekişmesi ve  çelişmesinin sonucu mudur, o yorumu veya yargıyı okurumuza bırakalım, 2009’da YTL’den TL’ye geçişte  piyasaya sürülecek 200 TL’lik banknotlara Atatürk resmi konulmayacağı, Yunus Emre veya Nene Hatun resimlerini içeren tasarımlar yapıldığı açıklandı. Hayatı ve kişiliği pek bilinmeyen Yunus Emre, Selçuklu Devleti’nin dağılıp Osmanlı Beyliği’nin filizlenmeye başladığı dönemde Anadolu’da yaşamış, Türkmen ozan ve eren diye tanınır. Mutlaka, “ermiş” bilindiğinden seçilmiştir. Nene Hatun, 93 Harbi diye bilinen 1877-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Erzurum’daki Aziziye Tabyası’nın savunulmasına, 20 yaşında yeni evli ve çocuklu olmasına karşın, savaşa katılan kahramanca çarpışmasıyla adını tarihe yazdıran aziz bir Türk kadını. Herhalde, resminde başıbağlı olduğu için seçilmiştir.

Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdi en büyük parası olacak banknotuna, Atatürk’ün değil de bir ermiş kişinin ya da bir başıbağlı Türk kadınının resminin konulmak istenmesinin ardındaki niyeti,  nasıl açıklayacaklar acaba? Kaldı ki, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Türkiye’de Banknotun üzerinden Atatürk portresi, bir tek Cumhuriyet’in kurucularından Atatürk’ün silah arkadaşı İnönü döneminde, Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye Cumhuriyeti devam ediyor mesajını vermek için çıkarıldı, ama  Milli Şef de olsa İnönü portresinin konulması, Türk halkı tarafından kabullenilmemişti, Demokrat Parti iktidarında Atatürk portresi ile değiştirildi. Bugün için alım değeri en yüksek olacak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası banknotuna, Atatürk resminden başka bir resmin konulması, halkımızın büyük çoğunluğu tarafından yine kabul görmeyecektir. Bu olay, Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınmak istenmesine de benzemez, çok daha vahimdir.

AKP’nin eylem planı kaldığı yerden devam
edebilir mi, yoksa Anayasa Kavgaları’na dönülür mü?

Temmuz ayı verileriyle enflasyon TÜFE’de yüzde 12.06, ÜFE’de yüzde 18.41 gibi  çift rakamlı sürece girmişken; önce, “cari açık başarımızın ürünüdür” diyebilen, sonra IMF ile yeni stand-by anlaşması için çalışma yapılmasını görmezden gelerek, “cari açık IMF programının yan ürünüdür” diye çark eden ekonomi anlayışı varken; bir yandan da Kıbrıs başta olmak üzere istenilen tavizler verilmeden AB ile yapılacak işbaşı sonuçta çıkmaz olarak kalacakken; ekonomide durgunluk yaygınlaşmaktan öte derinlik kazanırken; küresel krizin etkileri de dalga dalga gelmeye başlamışken; Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonucu AKP ile sorunların aşılacağını düşünmek, bırakın aşırı iyimserliği, en azından hayal görmek olur. Anayasa Mahkemesi kararından sonra Türkiye’nin kredi notu “negatif”ten “durağan”a yükseltilmiş olsa da, Türkiye’nin toparlanmaya girmesi zor. Kaldı ki, AKP’nin geleceği için referandum niteliği kazanması beklenen yerel seçimler için, şimdiden popülist politikalar başlatılmışken, toparlanma pek beklenmemeli.

Aslında, AKP’nin niyeti hemen ortaya çıkıverdi. Yani yasama döneminde partilerle sağlanacak mutabakatla, kapsamlı bir anayasa değişikliğine gidilmek isteniyor. Ancak, suçlu damgası alnında olan AKP, anayasa değişikliği için kiminle mutabakat sağlayacak acaba? Hiçbir konuda uzlaşamadığı CHP ile mi, yoksa türban değişikliğinde kazık attığı payandası MHP ile mi? Üniversitelere türbanı sokamayan AKP, türbancı profesörlerin bazılarını rektör atayarak, daha dün yaşanan sıkıntılardan hiç ders almadığını kanıtlamıyor mu? Son altı yıldır görüldüğü üzere, fiiliyatı ile gizli niyeti farklı olan AKP, “Demokratikleşme Paketi” adı altında, 40 maddelik bir anayasa değişikliği için hazırlıklara başlamış bulunuyor. Bu pakette AB ile ilişkileri güçlendirmek için insan hakları üzerinde yasal düzenlemelere ağırlık verileceği, siyasi partiler ve seçim yasalarında değişikliğe gidilerek, baraj başta olmak üzere antidemokratik düzenlemelerin ortadan kaldırılacağı, milletvekilleri dokunulmazlıkları üzerinde kısmi düzenlemeler yapılacağı söyleniyor da, taslak ortaya çıkmadan gizli niyetler anlaşılamaz.

Yapılan anketlere göre kamuoyu, Anayasa Mahkemesi’nin uzlaşmacı karar verdiğini, kararın olumlu olduğunu kabul ederken, AKP’nin politikalarını yenilemesini, ekonomiye öncelik vermesini istiyor. AKP’yi yine seçimi kazanacak büyük parti görüyor. Kararsızlara rağmen bugün AKP’nin oy oranı hâlâ yüzde 40 civarında ise, bunun nedeni, Türk siyasetinin kısır yapısı, mevcut partilerin kendilerini yenileyememesi, iktidara alternatif olacak, halkı büyük ölçüde kucaklayacak güçlü bir alternatif partinin ortaya çıkarılamamış olması. Türkiye’de kağıt üzerinde parti ve dolayısıyla politikacı enflasyonu olmasına karşın, iktidara rakip bir partinin ortalıkta olmaması yanında, mevcut muhalefetin iktidarın belirlediği gündem peşinde sürüklenmek yerine, iktidarı arkasından koşturacak gündem yaratamaması, oyunu  artıramaması gibi çelişkiler yaşanıyor.

TÜRKİYE ELEKTRİK ENERJİSİ 10 YILLIK
(2008-2017) ÜRETİM KAPASİTE PROJEKSİYONU

Elektrik Piyasası Kanunu’yla Türkiye’nin “Üretim Kapasite Projeksiyonu”nun hazırlanması görevi Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) yükümlülüğündedir. TEİAŞ APK Dairesi tarafından hazırlanan, henüz resmen açıklanmayan Haziran 2008 tarihli, “Türkiye Elektrik Enerjisi 10 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu (2008-2017)” diye bir çalışması var.  Bu çalışmada talep gelişimi, son yıllar itibariyle üretim programlarının gerçekleşmeleri, Türkiye’de mevcut elektrik sisteminin üretim-tüketiminin incelenmesi, üretim ve dağıtım sistemi irdelemelerinden sonra, üretim kapasite projeksiyonunun hazırlanmasında kullanılan kabuller (varsayımlar) açıklanıyor. Sonra da baz talep ve düşük talebe göre, iki ana çözümün her biri iki değişik senaryo ile ortaya konmuş, toplam dört değişik çözüm bulunuyor. Bu çözümlerin ışığında sonuca gidilerek, üretim kapasite projeksiyonu çalışmasının arz güvenliği açısından incelemesi yapılmış. Çalışmada enerji talebi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bizce artık eskimiş olan MAED modeliyle hesaplanmış.

Talebin gelişimi

Türkiye’nin elektrik enerjisi talebi geçen 10 yıllık dönemde ve buna son iki yıl da dahil olmak üzere, dört yıl yüzde 8’in üzerinde artış göstermiştir. 2008-2017 süreciyle geleceğe yönelik talep tahminlerinde, baz talep artışı enerjide yüzde 7.4-7.8 arasında, puant talep de yüzde 7.2 ile 7.9 arasında alınmış. Buna göre Türkiye’nin  2008 yılında 204 milyar kWh olan enerji talebi, 2017 yılında 390 milyar kWh’e çıkarken, 2008 yılında 32478 MW olan puant talebi de, 2017 yılında 62782 MW’a ulaşacak görünüyor. Düşük talep kestirimlerinde ise, 2008-2017 döneminde enerji talebi artışı yüzde 6.3 ile 6.7 arasında, puant talebi artışı da yüzde 6.5 ile 6.7 arasında alınarak, 2017 yılında enerji talebinin 362.9 milyar kWh, puant talebinin de 58376 MW olacağı hesaplanmış. Bu iki seçenekli hesaplamaya dayanılarak şöyle bir yorum getirilebilir.  2017 yılında Türkiye’nin puant talebi 60 bin MW, enerji talebi 380 milyar kWh düzeylerinde olacak demektir..

Kurulu güç dağılımı termik ağırlıklı, yenilenebilir göstermelik

Üretim kapasite projeksiyonu hazırlanırken yapılan kabullenmelerde, mevcut üretim sistemine ek olarak, inşa halinde ve 2007 yılında lisansı alınmış, planlanan tarihlerde devreye girmesi beklenen üretim tesisleriyle yeni kapasite ilavesi öngörülmüş olmakla birlikte, ithalat ve ihracat dikkate alınmamış. Santraller termik grupta, linyit, taşkömürü ve asfaltit, ithal kömür, doğalgaz, jeotermal, fuel-oil, motorin, diğer termik santrallerle, biogaz ve atık santralleri, hidrolik santraller, rüzgâr santralleri diye sınıflandırılarak hesaba katılmış. MAED modeliyle bilgisayar çözümünden alınan sonuçları aşağıda açıklıyoruz:

Senaryo-1’e göre 2008 yılında 27607 MW olan termik kurulu güç, 2017 yılında 31559 MW’a çıkacak. Senaryo-2’ye gelince, 2008’deki 27480 MW termik kurulu güç, 2017’de 30827 MW olacak. İkisinin arasında 729 MW kadar az bir fark var. Her iki senaryoda da termik kurulu gücün içinde yer alan jeotermalin payı sadece 85 MW. Bakan Sayın Güler, 20 Ağustos’ta gazetelerdeki demecinde jeotermal için, ”Yeraltında uyuyan güzeli uyandırıyoruz” diyordu, bu nasıl uyandırmaysa?

Senaryo-1’de 2008 yılı için 14043 MW olan hidrolik kurulu güç, 2017 yılında 25077 MW’a çıkıyor. Senaryo-2’de hidrolik kurulu güç, 2008 yılında 14053 MW, 2017 yılında 22022 MW oluyor Hidrolik kurulu güçte öngörülen artışlar olumlu. Senaryo-1’de 2008 yılı için 1359 MW olarak öngörülen kurulu rüzgâr gücü, 2017 yılında 3547 MW’a ulaşıyor. 2008 için öngörülen değerin gerçekleşmesinin olanaksızlığı bir yana, 2017 yılı için öngörülen artış da bizce çok yetersiz. Senaryo-2’de rüzgâr santralleri için öngörülen durum ise, hiç kabul edilemez vahamette. Çünkü, 2008 yılı için 551 MW alınıyor, bu  yıl için gerçekçi bir rakam, ama 2009’dan, 2017’ye kadar 581 MW’ta sabit kalıyor. 9 yıl hiç rüzgâr santrali kurulmayacak demektir. Daniska çevreciler bunu kabul eder mi acaba? Demek ki, “Adamlar dağa taşa rüzgâr santrali kurmak için kolları sıvadılar” demekle, Meteoroloji’nin güvenilirliği sorgulanan ölçümleriyle harita boyayarak oluşturulan rüzgâr atlasıyla  bu iş olmuyormuş!... Bir diğer yenilenebilir kaynak olan biogaz ve atık santrali için 2008-2017 yılı için öngörülen değerler, Senaryo-1’de 138-290 MW, Senaryo-2’de 22-24 MW. Türkiye için bizce biogaz-atık santrallerinden başka, yetiştiriciliğe dayalı biomass santraller düşünülmeli, biomass enerji gelecekte dünya genelinde rüzgârdan fazla pay alacak.

Üretim ve kapanamayan açıklar

Artık neredeyse son çeyreğine girmek üzere olduğumuz 2008 yılını bir yana bırakırsak, Senaryo-1’e göre 2009 yılında, proje bazında 245 milyar kWh olan üretim kapasitesi, 2017 yılında 307 milyar kWh’e ulaşıyor. Ancak güvenilir üretim bazında, bu kapasite 2009 için 217 milyar kWh, 2017 yılı için de 272 milyar kWh. Senaryo-2’de ise, proje bazında üretim 2009 yılı için 243 milyar kWh iken, 2017 yılında 287 milyar kWh’e,  güvenilir üretim bazında ise, 2009 yılındaki 216 milyar kWh’den 2017 yılında 259 milyar kWh’e çıkmaktadır.

Geleceğe yönelik projeksiyon için iki çözüm ortaya konulmuş. Baz talebin esas alındığı Çözüm-1’in sonuçları şöyle: Senaryo-1 ile ve baz talep seçeneğinde, güvenilir enerji üretimine göre 2009 yılından, proje üretimine göre 2014 yılından başlayarak talep karşılanamamakta. 2016 yılından başlayarak da puant talebi karşılanamaz oluyor. Eğer baz talep, Senaryo-2’de yer alan santral kurulu güçleriyle karşılanmaya çalışılırsa,  puant açığı 2015 yılından başlarken, enerji açığı güvenilir üretime göre 2009, proje üretimine göre 2013 yılından başlamakta. Gelecek yıldan itibaren, güvenilir enerji üretimiyle baz talep karşılanamayacak.

Çözüm-2’de düşük talep esas alınmış. Senaryo-1’deki üretim kapasiteleriyle ve güvenilir üretimine göre enerji açığı, 2010 yılında başlarken, proje üretimine göre 2015 yılında başlamakta. 2017 yılından itibaren de puant açığı ortaya çıkmakta. Düşük talep ve Senaryo-2’ye dayalı çözüm alternatifi, güvenilir enerji üretimine göre yine  2009 yılından itibaren, proje üretimine göre 2014 yılından başlayarak enerji açığı göstermekte. Bu seçenekte puant açığı 2016 yılında başlamakta.

Çalışmanın ilginç yanı: Nükleer enerji yok!

Sevgili okurlarımın yukarıdaki açıklamaları, beklenen ve bilinen gerçeğin tescili olarak göreceklerinden eminim. Sürekli enerji sıkıntısı olmadığını söyleyen Bakanlık, onun için bu raporu açıklamaktan çekiniyor olmalı. Bence raporun en önemli yanı, 2017’ye kadar nükleer enerji üretimine yer vermemiş olması. Hani 2015’den itibaren nükleer enerji üretimi başlayacaktı!. Nükleer santraller için firmalar yarışma hazırlığı içinde, ama santral kurup işletmek isteyenler 24 Eylül tarihinde tekliflerini TETAŞ’a verecekler mi? Yoksa bu tarih ertelenecek mi? Öyle ya, “kebapçıya sipariş verir  gibi, nükleer santral sipariş edilmez ki!”... 3000 MW’ı 10 milyar dolara çıkacak böyle bir santral için, onca bilinmeyenle teklif hazırlamak hiç de kolay değil. Sektörde bu tarihin erteleneceği beklentisi var.