Türkiye’de Siyasette, Ekonomide ve Enerjide Kaos Var!...

Tarih-Sayı: 
Mayıs 2008 Sayı 17

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

KAOS NEDİR?

Ne çelişkidir ki, Atatürkçülüğün bayrak yapıldığı 12 Eylül döneminde, Atatürk ilke ve devrimlerine, affedersiniz 12 Eylül darbecileri devrim kelimesini kaldırıp yerine Arapça’dan gelen “inkılâp” kelimesini koymuşlardı, oysa bu davranış bile Atatürk’ün dilin yabancı diller egemenliğinden (boyunduruğundan) kurtarılması ilkesine karşı bir davranıştı, darbecilerin kullandığı kelimeyi kullanarak söyleyeyim, Atatürk ilke ve inkılâplarına uygun diye yaptıkları her iş, aslında Atatürkçülük ile çelişkiliydi. Bugün Türkiye’ye yapıştırılmak istenen, ama laiklik adına şiddetle reddettiğimiz “Ilımlı İslam” yaftasının zemini, 12 Eylül darbesiyle boyanmaya başlanmıştı.

Şimdi bu söze niye gerek duydum? Her şeyde kaos var diye başladığım yazıma, “kaos” kelimesinin sözlük anlamı ile giriş yapmak istiyordum. Kütüphanemde “Türkçe Sözlük”e bakmak istedim. İşte o zaman görüp hatırladığım bir ayrılık beni bu düşüncelere götürdü. 12 Eylül’e kadar Atatürk’ün vasiyetiyle varolan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu adı altında ve Atatürk’ün vasiyetine uymayan yapıda darbecilerce birleştirilerek yeniden oluşturuldu. O güne dek Türk Dil Kurumu’nda görev yapan pek çok Atatürkçü dil adamı da, mali kaynağını kaybetmiş olsa da, maddi olmasa da, duyularla sezilebilse de, soyut çatıyı koruyabilmek, Atatürk’ün vasiyeti doğrultusunda devrim anlayışını sürdürebilmek adına Dil Derneği’ni kurdular. Çünkü, dilin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması, ancak devrimci anlayışla yapılabilirdi.

Bugün için Türkiye’de ele alabileceğiniz iki Türkçe sözlük var. Birisi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu’na ait, öbürü Dil Derneği’ne ait. Her iki sözlük de iki cilt ve sayfa sayıları da birbirine yakın. Bu sözlükleri elime alınca, yukarıdaki sözler klavyemin tuşlarına kendiliğinden dökülüverdi. Her iki sözlükte de “K” harfi ile başlayan ikinci ciltlerinde, Yunanca’dan Fransızca yoluyla dilimize yerleşen “kaos” kelimesinin karşılığı; “Yun. 1. Evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu. 2. mec. Karışıklık, kargaşa” şeklinde açıklanmış. Dil Derneği’nin sözlüğünde mecaz olarak kargaşadan sonra “karmaşa” kelimesine de yer verilmiş. Ülkemizde bugün yaşanan, ama keşke yaşamasaydık dediğimiz gelişmeler; karışıklık, kargaşa ve karmaşa değil mi? Şimdi pencerelerimizi tek tek açarak manzaralara bakalım:

SİYASET PENCERESİNDEN

Dergimizin 16’ncı sayısının baskıya verildiği 29 Nisan tarihli gazetelerde, dikkat çekici bir haber Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in Fortune Dergisi’nin Mayıs sayısında yer alan röportajda söyledikleriydi. Sayın Çiçek röportajında özetle,  “Güneydoğu’da AKP’den başka hangi partinin olduğu biliniyor. AKP’nin yokluğundaki problemler iyi düşünülmeli” demek istemişti. AKP, kapatılmamak için bir de Kürt kartını belki gören olur diye masaya mı sürüyordu?  Öte yandan AKP, süre uzatması istemeden ve 2 Mayıs gününü beklemeden, 30 Nisan’da ön savunmasını, “İddianameye cevaplarımız” konu başlığıyla Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na sunuyordu. Başbakan, “Belirsizliklerin en kısa sürede ortadan kalkmasını istediklerini, Ağustos başlarında davanın sonuçlanmasını beklediklerini” söylüyordu. AKP’nin kapatılma sürecinin hızlandırılarak, yeni oluşuma bir an önce geçilmesini istediği yorumları yapılıyordu.

Türkiye bu sene 1 Mayıs’ı “Taksim Savaşı” ile yaşadı. Ayaklar baş olmayacaktı, olmak da istemiyorlardı, ama “Ayaklar ayak altına alındı”. Neden? İktidarın topluma gözdağı vermek isteğiyle polisin sert davrandığı Taksim’de hastaneye bile gaz bombası atılırken, çevrede çay içen de, yemek yemeye çalışan da polis copuyla dayak yedi. Polis, turiste tokat attı, yere düşen genç kızı tekmeledi. Bunu yapan polisler de hâlâ bulunamadı, bulunmak istendikleri kuşkulu. İşçilere hakkı olan gösteri için Taksim Meydanı’nı açmamanın amacı neydi?... Hükümetin sağduyu gösteremediği 1 Mayıs’ta işçi liderleri sağduyu göstermemiş olsaydı, can kayıpları yaşanabilecekti. Hükümetin, “İşçiler AKP’yi hedef alır mı?” paranoyasına karşın, DİSK Başkanı, “Taksimde töreni yapabilselerdi AKP’nin kapatılmamasını isteyeceklerini” açıkladı. Aslında bu demokrasi sevdasından mı, yoksa ılımlı İslam modeliyle Batı tipi demokrasi olamayacağı görememekten mi? Her neyse bir çelişki.

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Lagendijk ve AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Mayıs ayında da AKP kapatma davasına karşı çıkan tutumla ve çirkin biçimde Türk yargısını hedef alan demeçlerini sürdürdüler. AB Komisyonu Başkanı Barroso ise, “İslam ile laiklik bağdaşıyor mu, dünya görecek” açıklamasını yaptı. İslam ile laiklik Atatürk Türkiye’sinde 85 sene bağdaştı, ta ki AKP laiklik karşıtı tutumun simgesi türbana serbesti amacıyla Anayasa değişikliği yapıncaya kadar. Şimdi, Türkiye’nin antilaik tutuma karşı bağışıklık direncinin gerginliği yaşanıyor. Başbakan Erdoğan da bu sonucu görmüş olmalı ki, Mayıs’ın ilk haftasında artık, “Yani Anayasa değişikliği yapmayacağız, Türkiye’yi germeyeceğiz” diyordu.

Mayıs ayının en önemli gelişmesi, AKP adına bir başka şanssızlık olan, “Yargı Reformu Strateji Taslağı”nın Olli Rehn’e sunulması idi. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından sunulan taslakla hükümet, AB müktesebatının 23’üncü faslı olan “Yargı ve Temel Haklar” başlığının incelemeye açılmasının hedeflendiğini söylüyordu. AB yetkilileri Türk yargısına AKP’yi koruyucu saldırılar yaparken, bu taslağın içeriğinin Türkiye’de açıklanmadan, yargı ve hukuk çevrelerinin görüşleri alınmadan oluşturulup sunulması, hükümetin yargıya karşı misillemesi şeklinde değerlendirildi. Türkiye Barolar Birliği (TBB) ile Yargıçlar ve  Savcılar Birliği (YARSAV) bu harekete karşı sert tepki gösterdiler.

Taslak Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun değiştirilmesinden askeri mahkemelerin kışla dışına çıkarılmasına kadar bir dizi değişiklik içeriyordu. Yine bu taslakla Yargıtay ve mahkeme arasında yer alacak istinaf mahkemeleri getirilmek istenip istenmediği merak konusu. AB’nin istinaf mahkemelerini istediği biliniyor. Yargıtay’da temyize gitmeden kararı yerel istinaf mahkemelerine götürmek adalete hız katmak diye sunulabilir, ama istinaf mahkemeleri daha çok eyalet sistemini kullanan devletlerde görüldüğü için tartışma yaratacak bir konudur. Ancak, istinaf mahkemesi konusunda bir büyük çelişki, henüz kanunu olmayan istinaf mahkemelerinin ilki için Diyarbakır’da bina inşaatına başlandığına ilişkin iddia. Internet kanalından Türkiye’ye yayılan ve düşündürücü olan bu iddiaya göre, inşaatın tabelası Diyarbakır’a dikilmiş durumda. Bu tabelada Adalet Bakanlığı’nın adı  “Faydalanıcı” olarak geçerken, finanse eden olarak da Avrupa Birliği ve hibe sözleşme bedelinin 7 milyon 284 bin Euro olduğu yazılmış. Henüz kanunu olmayan böyle bir mahkemenin inşaatına başlandığı eğer doğruysa, hemen durdurulmalı.

Bu karmaşa ortamında Türkiye, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’i ağırladı. Fransa ve Almanya’nın Türkiye’ye hasmane tutumları karşısında, Avrupa’nın lider devleti İngiltere’nin Türkiye’ye gösterdiği ilgi ve dostluk, AB üyeliğinde verdiği destek açısından, bu ziyaret elbette çok önemlidir. Ancak, o dostluk ne kadar içtenliklidir ve ne kadar İngiltere’nin çıkarlarına yöneliktir acaba? Biz ziyaretle ilgili olarak ne Cumhurbaşkanı Gül’e verilen “Şövalyeleri Büyük Haç Nişanı”ndan, ne de Sayın Gül'ün simokin giymesinden ya da eşinin kıyafetinin Batılı tarzdan yoksun bulunarak, İngiliz basınında eleştirilmesini irdeleyecek değiliz.

İşaret etmek istediğim konu, Kraliçe’nin İstanbul’da konakladığı, ayrıca Cumhurbaşkanı Gül ve eşi onuruna davet verdiği, HMS Illustrious savaş gemisiyle ilgili. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz savaş gemileri Çanakkale Boğazı’nı geçememişlerdi. Bu dostane ziyarette, Çanakkale Boğazı’ndan Montrö  Anlaşması esnetilerek geçen HMS Illustrious, geçerken saygı gösterip de neden Türk Bayrağı çekmedi? Bir başka konuyu da anımsatmadan geçemeyeceğim. Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesi, Türk halkından toplanan bağışlarla ve parası peşin ödenerek İngiltere’ye Sultan Osman ve Reşadiye adlı iki savaş gemisi sipariş edilmişti. İngiliz tersanelerinde bu gemiler yapıldı, ama İngiltere gemileri Türkiye’ye teslim etmediği gibi, peşin aldığı parayı da geri ödemedi. Acaba davete katılan kaç kişi, HMS Illustrious’a adımını attığında bunu hatırladı, ya da bu nedenle ziyafette lokmasını yutarken zorlandı?

AKP’nin önünde kaç seçenek var? Kapatılır ve siyasi yasaklar getirilirse, yeni hükümet kimin başkanlığında nasıl kurulur? Ara seçime mi,  erken seçime mi gidilir? Türbana yorumlu ret, AKP’ye yardımın kesilmesiyle bu kriz atlatılabilir mi? Herkese “oh” dedirtecek bir çözüm olabilir mi? Bu sorular Mayıs ayı boyunca tartışmalara, demeçlere, görüşlere konu oldu. Sisli karmaşa ortamı sürerken, en önemli gelişme 21 Mayıs tarihli Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisi ile patladı. Bildirinin başında Cumhuriyetin temel niteliklerinin tartışmalara ve yeni tanımlamalara konu edilmesinden, Yargı erkine yönelik sistemli saldırıların ivme kazanmasından duyulan kaygıyla yayınlandığı açıklanıyordu.

Bildiride, Yeni Anayasa girişiminin yanlışlığı, lâiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılması isteminin, AKP’ye kapatma davası açması nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na karşı toplumda tepki ve husumet oluşturmaya çalışılmasının, Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu Komiseri’ne “Yargı Reformu Strateji Taslağı” adıyla sunulan taslağın kabulünün mümkün olmadığı vurgulanıyordu. Bildiride, yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediği söyleniyordu. Buna karşın güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık edilmediği belirtiliyor, yargı  bağımsızlığının takipçisi olunacağının altı çizilerek son buluyordu.

Yargıtay, yürütmeye yandaş yargı isteği konusunda hükümeti hukuk açısından uyarmıştı, ama hükümetten gelen yanıt “Yargıtay siyasi parti gibi davranamaz, hukuk dışı siyasi bildiri” oluyordu. Bir gün sonra Yargıtay’ı Danıştay basın açıklamasıyla destekliyor, ardından Üniversitelerarası Kurul’da rektörler Yargıtay’a destek veriyorlardı. Siyasi tansiyon Yargıtay’ın haklı bildirisinden değil, hükümetin yapılan uyarıyı anlamamasından yükseliyordu. Bu yüksek tansiyon ortamında AKP’den “Kapatılırsak yeni parti kurarız, yine iktidar oluruz” sesleri yükseliyordu da, nereye kadar? İş asıl o zaman şirazesinden çıkmayacak mı?

EKONOMİ PENCERESİNDEN

Nisan ayı tamamlanırken Bloomberg’in analizinde, geçen yıl dolar karşısında yüzde 21 değer kazanan Türk lirası için bu yılın iyi olmayacağı ve liradaki düşüşün AKP hükümetinin iyi yöne doğru gitmediğinin göstergesi olduğu belirtiliyordu. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, “Gerçekçi olalım, büyüme eskisi gibi olmaz” diyordu. Sabancı Holding Başkanı Güler Sabancı, “Biz yüzde 4’ün altında büyüme bekliyoruz” açıklamasını yaptı. Bu zaten sorun demektir. Nitekim, imalat sanayi üretim artışı yüzde 2.4’de kaldı, adeta küçük ve orta ölçekli sanayinin kepenkleri kapanmış durumda.  Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ise, “Cari açık bu yıl 50 milyar dolara yakın olabilir” görüşünü öne sürdü, ama petrol fiyatının artmasıyla cari açığın bu yıl 50 milyar doları aşması söz konusu.

Merkez Bankası global piyasalardaki dalgalanma, petrol ve gıda fiyatlarındaki artış nedenleriyle, enflasyon hedefini yıl başındaki yüzde 4’den yüzde 9.3’e yükseltti ve yüzde 4 hedefini 2011 yılına erteledi, tabii tutarsa!...  Çünkü geçen ayki verilerle yıllık bazda TÜFE yüzde 9.88’e, ÜFE yüzde 14.56’ya ulaştı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş de, gelişmiş ülkelerin finans piyasaları tıkanıklığını engellemek için emtia balonunu şişirdiklerini, bunun Türkiye gibi ülkelerde enflasyonu artırma riski yarattığını söyledi.

Türk ekonomisi bir açmaza girmişken, ekonominin bütün kritik rakamları ters revize edildi. Artık ekonominin yeni çıpası “faiz dışı fazla” yerine “bütçe açığı” olacak. Faiz dışı fazla hedefi yüzde 4.2’den yüzde 3.5’e, bütçe açığının GSYH’ye oranı da yüzde 1.9’dan yüzde 1.4’e düşürüldü. Bu değişiklik harcama için yeni kaynak yaratma amacını taşıyor. Normal olarak önümüzdeki yıl yerel seçimler var. AKP Kapatma Davası nedeniyle ara ya da erken milletvekili genel seçimleri de yapılabilir!... Kısacası, hükümet kesenin ağzını açma kararı verdi ve Türkiye harcama dönemine sokuldu. Bu durumun Türkiye ekonomisinin kırılganlığını artırdığı bir gerçek. Faiz dışı fazla oranının düşürülmesi, başta TÜSİAD olmak üzere iş çevrelerince zamansız ve yanlış olarak karşılandı, mali disiplinde gevşeme diye değerlendirildi. Devlet Bakanı Şimşek, “Reformların hayata geçirilmesi için bir miktar gevşemeyi makûl görmeli” itirafında bulundu. IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giogianni, “kısmen gevşeme” değerlendirmesi yaptı.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Brezilya’nın artık IMF’siz yola devam ettiğini belirterek, “Türkiye kendi ayakları üzerinde duran bir ülke olmalı. Çıtayı kendisi çizmeli ve uymalı” dedi. Daha önceden ortaya çıkmaya başlamış bulunan bu niyete yanıtı, hemen aynı günde IMF Dış İlişkiler Direktörü Mesud Ahmed verdi. “Türkiye’de ekonomi politikası üretenlerin özellikle cari işlemler ve enflasyonun etkileri konusunda  dikkatli olmaları gerekir” açıklamasını yaptı. Reel sektör bıçak sırtında iken, ekonomi belirsizliğe sürüklenmişti. Merkez Bankası yönetimi ile hükümetin ekonomi yönetimi arasında da görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, saatlerce kapıda bekletildikten sonra Bakanlar Kurulu’na verdiği brifingde, “Ben hesap veriyorsam, siz de vermelisiniz” diyerek, “Yol haritası belirleyin ve bunu takvimlendirin. Buradaki hedeflere uymazsanız hesap verin ve nedenlerini açıklayın” önerisi yapıyordu. Merkez Bankası yine faiz artırıyor ve Türkiye faizde dünya liderliğini koruyordu.

IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giorgianni, Times Gazetesi’ne verdiği demeçte, “Türkiye kararını ne kadar erken verirse, o kadar iyi olur. 10 milyar dolarlık bir anlaşmanın yerini alacak programın Türkiye’de hazırlanması ve bu konuda hızlı karar verilmesi gerekir” diyordu. Ancak ne var ki, kapatılma fobisindeki AKP Hükümeti’nin program hazırlığı su yüzüne çıkamıyordu. Bu arada,  TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, siyasi ve ekonomik istikrara ihtiyaç olmasına karşın bulunmadığından yakınıyor, “Krize girmemiz, cari açığı finanse edebilmemiz için 45 milyar dolar kaynağa ihtiyacımız var” diyordu. TÜSİAD Başkan Yardımcısı Ferit Şahenk de, “Uluslararası finans çevrelerinin desteklediği kapsamlı bir ekonomik programın açıklanıp uygulanması” önerisinde bulundu.

Ekonomiden çok siyasetin konuşulup tartışıldığı ayı tamamlarken, TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Sanayi Politikası Semineri’ndeki konuşmasında, “Ekonomi politikalarında popülizm işaretleri var” uyarısı yaptı. Daha sonra İSO Başkanı Tanıl Küçük de popülizm uyarısına katılıyor ve “IMF çıpası kalktı, ekonomide olumsuz tabloyla karşı karşıyayız” diyordu. Başbakan Erdoğan 27 Mayıs’ta, beş yıllık iktidarları boyunca ihmal ettikleri GAP projesinin, dört koldan yatırımla dört yılda tamamlanacağını söyleyerek, hükümetin göstermelik ve abartılı bir Eylem Planı’yla, yapılabilirlikten çok siyasi kazanç arayışındaydı. İşadamlarının GAP planına ilk tepkisi, “Uygulamayı görmek istiyoruz, sonra adım atarız” oldu.

ENERJİ PENCERESİNDEN

Bu ay enerji sektörü haberlerinin başında, Avusturya Cumhurbaşkanı Fischer’in Anıtkabir ziyaretinde, kendisine eşlik eden Enerji Bakanı Sayın Güler’in yanında, eşinin de kırmızı türbanıyla protokol yürüyüşüne katılıp yasağı delme girişimi geliyor. Türbanla mozoleye çıkılması, Genelkurmay Başkanlığı’nın açıkladığı gibi uyarılmasıyla mı son buldu, yoksa Sayın Güler’in ricasıyla mı bilinmez. Olayın Sayın Güler’in dediği gibi magazin boyutundan öte ciddi bir boyutu var. O ciddi boyut, bir skandalın önlenmiş olması. Anıtkabiri ziyarette türban yasağı yok, ama resmi ziyarette ve protokolde yer alması mümkün olmadığına göre zorlama niye?

ARTIK TÜM YOLLAR NÜKLEER ENERJİYE ÇIKIYOR

30 Nisan’da basında, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi (SAREM) Araştırma Kurulu Başkanı’nın açıklamasına dayalı olarak, “Asker de nükleer enerjiyi ‘ciddi bir seçenek’ olarak gördüğünü açıkladı” haberi yer alıyordu. SAREM’in ülke sorunları ve stratejik konular üzerinde ciddi araştırmalar yapan bir merkez olduğu biliniyor.  SAREM’den gelen bu açıklama, fanatik nükleer enerji karşıtlarının doğruyu görebilmelerine neden olacak mı? At gözlüklü ve yaygaracı sözde çevreci ve tutarsız yenilenebilir enerji yandaşları, rasyonel düşünemiyor ve göremiyorlar ki!...

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Güç Reaktörü Bilgi Sistemi (PRIS) verilerine göre 16/05/2008 tarihi itibariyle, 30 ülkede 439 reaktör ünitesiyle 372202 MWe nükleer kurulu güç var. 13 ülkede toplam kurulu gücü 28393 MWe olacak 34 yeni nükleer reaktör inşası sürüyor.  Bu 13 ülke arasında  1165 MWe’lık bir reaktör ile ABD, Avrupa’da ise Bulgaristan ve Finlandiya’dan başka 1600 MWe’lık bir reaktörle Fransa da yeni nükleer santral kuran ülkeler arasında yer alıyor. Nükleer enerji karşıtları yıllardır, ABD’de ve Fransa’da yeni santral inşa edilmediği tezini savunuyorlardı, o tezleri de böylelikle çöktü. 18 ülkede geçici olmayıp kesinlikle kapatılmış 119 adet eski reaktör bulunuyor ve bunların güçleri de 35165 MWe. Ancak, bu 18 ülkeden 16 tanesi başka ve yeni ya da yenilenmiş santralleriyle nükleer enerji üretimine devam ediyorlar. 52 MWe’lık mini santralini kapatan Kazakistan ve toplam kurulu gücü 1423 MWe olan eski nesil dört  santralini kapatan İtalya şu anda nükleer enerji üretimi yapmıyor. Bilanço bu. Nükleer kurulu güç sürekli artıyor ve kapatılan santrallerin  toplam gücünün yüzde 80’i kadar da yeni kurulu güç inşa halinde.

Dünya Nükleer Birliği (WNA) tarafından 20 Mart’ta açıklanan verilere göre, 2006 yılında nükleer santrallerde üretilen 2658 milyar kWh elektrik ile dünya elektrik tüketiminin yüzde 16’sı karşılanmış bulunuyor. Elektrik tüketimindeki nükleer enerji payı IAEA-PRIS verilerine göre, ülkelere bağlı olarak yüzde 1,9 (Çin) ile  yüzde 76,8 (Fransa) sınırları arasında değişiyor. İnşa edilen nükleer santrallerin dışında, WNA verilerine göre planlaması kesinleşmiş (planned) yeni nükleer güç reaktörlerine gelince, 18 ülkede toplam kurulu gücü 99095 MWe olacak 91 reaktör yer alıyor. Henüz teklif, planlama ve karar aşamasında olan (proposed) reaktörler ise, 29 ülkede 228 adet olup toplam kurulu güçleri 198995 MWe olarak açıklanmakta. Bu 29 ülke arasında,  3 reaktör ve 4500 MWe kurulu güç ile Türkiye de yer alıyor.

Dünyanın global ısınması karşısında, çözümü yenilenebilir enerjide arayanlar şimdi bu verilere nasıl bakacaklarını, hatta nasıl inanacaklarını bilememenin sıkıntısı içinde hayal kırıklığı yaşıyorlar. Bilim, teknoloji ve ekonomi, insanlığa doğru ve tutarlı çıkış yolunu göstermiş bulunuyor. O yol artık hiç kuşkusuz nükleer enerji yoludur. Daha dün nükleer karşıtlarının söyledikleri çıkış yolu rüzgâr enerjisi,  çözüm değildir. Bunu yenilenebilir ve özellikle de güneş-rüzgâr-hidrolik enerji konularında akademik çalışmaları olan, beş yılı aşkın süre Rüzgâr Enerjisi ve Su Santralleri İşadamları Derneği (RESSİAD) Başkanlığı yapmış, konuyu çok iyi bilen bir kişi olarak söylüyorum.

2008 yılı başlarken, dünyanın rüzgâr santralleri kurulu gücü 90521 MW ve 2007 yılında dünyada kurulan yeni rüzgar gücü de 16193 MW idi. 1 Kasım 2007 tarihinde dünyanın bir başka ülkesinde görülmeyen çılgın yaklaşımla, EPDK’ya 750 rüzgâr santrali ile 79100 MW’lık başvuru yapılmıştı. Proje taciri kapkaççı çantacıların körüklediği rüzgâr çılgınlığı, şimdi “Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” ile hizaya sokulmak isteniyor. Bu çılgınlığı körükleyen sadece çantacılar değildi. Yanlış politikalar ve uygulamalarla Türkiye’yi elektrikte arz güvensizliğine sürükleyen, geçmişte kendi Bakanlık internet sitesinde yaptırdığı anketlerde bile başarılı bulunmayan, Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler de, enerjideki başarısızlığı gözlerden gizlemek için rüzgâr, güneş, jeotermal gibi elektrik arz güvenliğine, hocaları mahkûm Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın deyimiyle, pansuman tedavisi bile olamayacak kaynakları öne çıkaran demeçler ve açıklamalarla, özellikle rüzgâr çılgınlığına destek verdi.

PETROL FİYATLARI NEDEN ARTIYOR, ARTIŞ DURDURULABİLİR Mİ?

Petrol fiyatlarındaki tırmanışa aylardır bu köşemizde dikkat çeker olduk. Mayıs ayında da artış sürdü. Bloomberg verileriyle serbest piyasada petrol 1 Mayıs günü 113.60 USD/varil idi. 30 Nisan’daki 114.25 dolar olan fiyatın altına düşmüştü. 1 Mayıs günü yine Bloomberg verileriyle doğalgazın fiyatı 10.89 USD/milyon Btu (388,90 USD/1000 m3) düzeyinde bulunuyordu. Aynı gün OPEC’e ait 13 değişik petrolün ortalama fiyatını gösteren OPEC Sepet Fiyatı ise 105.93 USD/varil olmuştu. 9 Mayıs’tan itibaren petrol fiyatı 120 dolar düzeyinin üzerine çıktı ve 9 Mayıs günü Bloomberg sabah 124.88 USD/varil diye ilan ettiği fiyatı, akşama doğru 125.96 USD/varil düzeyine yükseltti. 9 Mayıs’ta OPEC Sepet Fiyatı 119.07 USD/varil olmuştu.

20 Mayıs’a kadar petrol fiyatı serbest piyasada 124-127 dolar arasında değişim gösterdi. 21 Mart’ta ise 130 dolar sınırı aşıldı ve 130.03 USD/Varil fiyatından işlem gördü. 22 Mayıs’ta 133.15 dolar zirve olarak tanımlanıyordu, ama zirveye 26 Mayıs’ta 133.27 USD/varil ile çıkıldı. Spot piyasada ise 135 dolar düzeyine çıkıldığı iç ve dış basında yer aldı. OPEC Sepet Fiyatı 127.59 USD/varil düzeyini aşmadı. 26 Mayıs’ta doğalgazın fiyatı da 12 dolar sınırını aşarak, 12.05 USD/milyon Btu (430.43 USD/1000 m3) oldu. Ancak 27 Mayıs’ta Bloomberg  verileri ile petrol 128.85 USD/varil ve doğalgaz da 11.80 USD/milyon Btu (421.0 USD/1000 m3) düzeyine iniverdi. Petrolün 133 -135 dolar düzeylerine çıkması alarm verirken, birden altına düşebileceği de görüldü. Şimdilik bu iniş çıkışların 126-133 dolar arasında dalgalanmasını beklemek daha gerçekçi görünüyor, ama petrolün yılın ikinci yarısında 140 dolar düzeyini yakalaması da bekleniyor.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 Kasım ayında 24-26 dolar olan petrol fiyatlarının, doların değeri son altı yıl içinde ciddi düşüşler göstermiş olsa da, bugün 130 dolarları görmesi sadece Türk ekonomisini değil, dünya ekonomisini zorlayan bir gelişme. Çünkü 2002-2008 dolar enflasyonu göz önüne alındığı zaman bile, bugünkü petrol fiyatı 2002 yılı dolar değeriyle yine de 100 dolar düzeyine erişmiş, hatta bir-iki dolar da aşmış görünüyor. Spekülasyonlar bir yana petrol fiyatları ciddi bir artış trendi içerisinde bulunuyor. Petrol fiyatının artış nedeni sadece doların değer kaybı değil. Bir diğer önemli neden arz-talep dengesizliği, ama hiçbir ülkede akaryakıt istasyonlarının önünde kuyruklar yok. Piyasa yüksek fiyatta dengelemesini yapıyor.

Peki petrol gerçekten pahalı mı? Bakın bir varil 159 litre karşılığıdır. Bugün 29 Mayıs ve Bloomberg’e göre bir varil petrolün fiyatı 129.80 dolar, dün ise 127.05 dolardı Bu fiyatı iç piyasamızdaki başka sıvı ürünlerle karşılaştıralım. 159 litre yani bir varil Kızılay doğal maden suyunun fiyatı 225 dolar, Coca Cola 150 dolar, bira 550 dolar, kolonya 1650 dolar, zeytinyağı 1700 dolar, viski 4300 dolar ve rakı 4600 dolar civarında, markaya göre yukarı çıkan, biraz aşağı düşenleri de olabilir. Ancak petrol yeraltından çıkarılan doğal kaynak olsa da, kendiliğinden çıkıp akmıyor ki, rafineriye gelen petrolü de bir sanayi ürünü gibi kabul etmek lazım. Parfüm fiyatıyla kıyaslamayalım, ama bir sanayi ürünü olan parfümün de petrolden 15 bin kat daha pahalı olduğunu söyleyelim. Petrol fiyatları artışını sürdürsün demek istemediğimizi de vurgulayalım. Bugün tahammül edilen artışın, 150 dolardan sonra tahammül edilemez düzeye geleceğini de düşünüyoruz. Petrol fiyatında  bu artış trendini anlayabilmek için talep ve arz cephelerine bakmak gerekir.

Talep cephesinde, Çin ve Hindistan’dan başka gelişmekte olan ülkelerde de talep artışları var. Hatta yüksek petrol fiyatları nedeniyle zenginlikleri katlanan Ortadoğu’da petrol ve petrodolar zengini ülkelerin yaşam standartları yükseldiğinden, kendi iç petrol tüketimleri de artmakta. Alternatif enerjilerin kullanıma sokulması ise, yani biyodizel ve biyobenzin gibi yakıtlar aslında enerji konusu olmaktan çok magazin konusu, uzun vadeli çözüm aracı hiç değil. Hele gıda fiyatlarının artışı karşısında, tarımsal gıda ürünlerine dayalı enerji tarımı ve biyoyakıt teknolojisi terk edilmek zorunda kalınacak görünüyor. Bunun yerine gıda olmayan tarımsal ürünlerden ve gıda tarımı alanlarını sınırlandırmaksızın, ikincil ürün tekniği ve alternatif yöntemlerle yeni bir enerji tarımı planlanıp geliştirilse bile, biyoakaryakıtın katkısı hiçbir şekilde yüzde 1-3 düzeyini geçemez. Günümüzün  fizıbıl teknolojisinde petrol ve doğalgazın alternatifi yine petrol ve doğalgazdır.

Petrolün arz cephesine bakarsak, petrol arzının sınırlanmasında çeşitli etkenler var. Arzı sınırlayan etkenlerin başında Irak’ın işgali ile petrol üretiminin çok aşağı düzeylere çekilmiş olması geliyor. Savaştan önce Irak’ın günlük üretimi Birleşmiş Milletler’in ambargosuna rağmen 2 milyon varilin üzerinde idi. Birleşmiş Milletler ambargosu kaldırılsa ve Irak işgal edilmeseydi, şimdi Irak’ın üretim düzeyi 4-5 milyon varil düzeyine çıkmış olurdu. Oysa, altı ay öncesine kadar 2 milyon varilin altında seyrettiği biliniyor. Bugün petrol arzının yeterince artırılamamasında Irak’ın etkisi çok büyük.  Diğer rezervi zengin ülkelerin üretim artırmalarını da öyle kolay görmemek lazım. Örneğin Amerika’nın tüm isteğine rağmen, petrol sahaları yaşlanmış Suudi Arabistan üretimini fazla artıramıyor.

Artan petrol fiyatlarına karşın OPEC dışında petrol üreten ülkelerin üretimlerinde de bir-iki yıldır önemli bir artış yok. Rusya üretimini artırmıyor ya da artıramıyor, Meksika Körfezi’ndeki üretimde gerileme var. Kuzey Denizi’ndeki üretim de ciddi azalmış durumda. Endonezya neredeyse petrol ihracatçısı bile kabul edilmiyor. OPEC ülkelerinden İran ve Nijerya’nın da üretim sıkıntıları var. Uluslararası terörden, petrolde devletçi rüzgâr demesek bile devletçi esintiye kadar olağan dışı etkiler de üretimi sınırlandırıyor. Arzın artan talebi aşarak, stokları artıracak biçimde yükselmesi beklenmemeli. Yeni umut petrol sahaları olan denizlerde ise, arama ve üretim yatırımları yüksek. Bu nedenle ucuz petrol devri gerçekten kapandı.
 
Mayıs ayının ikinci yarısında, ABD Senatosu’nda uluslararası büyük petrol şirketlerinin  temsilcilerinin katıldığı, fiyat artışı nedenlerini inceleyen bir komisyon çalışmasının yapıldığı biliniyor. Bu toplantıda üretici şirketlerin faaliyetini sürdürebilmesi için normal petrol fiyatının hangi düzeyde olması gerektiği sorgulanmış bulunuyor. Shell ve BP’nin 60-70 dolarlardan, Conoco Phillips’in 90 dolardan söz ettiği Chevron ile ExxonMobil’in rakam vermekten kaçındığı ifade olunuyor. Ama, bu konuda ne şirketler ve ne de uzmanlar arasında bir görüş birliği yok. 45-60 dolar bandının uygun olduğunu söyleyen de var, 50-70 dolar bandının uygun olduğunu da. Açık denizlerde üretimler için uzmanlar 80-90 dolar düzeyinden söz ediyor. Ortadoğu’da karasal alanda 35 doların yeterliliği de iddia olunuyor. Yapılan açıklamalara göre, petrol üretimi için normal fiyatın koşullara bağlı olarak 35-90 dolar gibi çok geniş bir açıklıkta oynayabileceği görülüyor. 

Üst sınır 90 dolar ise, nasıl oluyor da 130 doların üstüne çıkabiliyor? ABD’de mortgage krizinden sonra fonların, spekülasyonu daha güvenli gördükleri emtia borsalarına, özellikle petrol alanına yönelmeleri de etkili, pastadan pay kapma yarışındalar. Spekülasyonla şişen petrolün fırsat pastasından yüzde 60 kadar payı National Oil Corporations (kısaca NOC) denilen, devletlerin ulusal petrol şirketleri alıyor. Uluslararası petrol şirketlerinin payı yüzde 25, borsa spekülatörleri ve fon yönetimlerinin payı da yüzde 15 dolaylarında.

Artan petrol fiyatları karşısında homurdanmalar varsa da, kızılca kıyamet hangi sınırda kopar acaba? Şimdilik tahminlere göre tehlike beklentisi, petrolün 150 doların üzerine çıktığında sebep olacağı durgunluk ve resesyon. Dolayısıyla 150 doları aşmadan kızılca kıyamet kopmayacak. Ünlü dolar milyarderi  işadamı ve aynı zamanda finans spekülatörü olan George Soros, petrolün spot piyasada 135 doları görmesi üzerine The Daily Telegraph Gazetesi’nde yer alan demecinde, “Doların zayıflamasının, en büyük rezerve sahip Ortadoğu’nun petrol ihracatçısı ülkelerinde arz artışı olmamasının, Çin’in ve artan dünya talebinin  fiyat artışını bir yere kadar açıklayabildiğini, spekülasyonun fiyatlara giderek daha fazla etkili olduğunu söylüyor. George Soros, başta ABD ekonomisi ve arkasından İngiliz ekonomisi resesyona girmeden petrol fiyatlarındaki balonun patlamayacağını, köpüğün kaybolmayacağını belirtiyor.

ABD ve İngiltere ekonomileri resesyona girmeden, Türkiye gibi ülkelerde petrol nedeniyle ciddi ekonomik gerileme yaşanabilir. Artan petrol ve doğalgaz fiyatı Türkiye’nin dış ticaret açığını ve dolayısıyla cari açığını artıracak, ama ondan daha önemlisi akaryakıt ve gaz fiyatlarının yükselmesiyle sanayi, tarım, ulaştırma çok olumsuz etkilenecek, her türlü emtianın fiyatları artacaktır. Petrol ve doğalgaz fiyat artışından başka, elektrikte DUY fiyatlarının zirvesi de bugünkü 175-180 YTL/MWh bandından 250-260 YTL/MWh bandına çıkacak, otomatik fiyatlandırmayla elektrik fiyatlarında ciddi artışlar yaşanacak ve pahalı enerji Türkiye’nin sanayi, tarım, hizmet üretimine ciddi bir darbe vuracak görünüyor. Pahalı petrolden doğan sorunu; ne gündemdeki alternatif enerjiler, ne rüzgâr, ne güneş ne de elektrikte girilen darboğazı gözlerden saklayabilmek için Bakan’ın sözünü ettiği, konuyu bilmeyen gazeteciler aracılığıyla gazete sayfalarına taşıttığı, 20 milyar dolarlık dev yatırım paketi söylentileri çözebilir…

TÜSİAD ÜÇÜNCÜ ENERJİ RAPORUNU YAYINLADI

TÜSİAD’ın birinci enerji raporu, DPT enerji uzmanı Vedat Şahin tarafından hazırlanmış ve 1994 yılında yayınlanmıştı. Bu ilk rapor “Enerji Sektöründe Geleceğe Bakış, Arz, Talep ve Politikalar” başlığını taşıyordu.

TÜSİAD’ın ikinci enerji raporu dört yıl sonra tarafımdan hazırlanmış, “20. Yüzyıla Girerken Türkiye’nin Enerji Stratejisinin Değerlendirilmesi” başlığı altında 1998 yılında ve Enerji Bakanlığı tarafından yalnız bir kez toplanan Türkiye Enerji Şûrası’ndan üç gün önce, 4 Aralık 1998 tarihinde basına açıklanarak yayınlanmıştı.

Aradan 10 yıl geçtikten sonra 22 Mayıs günü yapılan tanıtım toplantısıyla TÜSİAD, üçüncü enerji raporunu yayınladı. Bu rapor, TÜSİAD Enerji Stratejisi Dizisi denilen 3 dizin ve bir de ek dizin olmak üzere dört ana bölümden oluşuyor. Birinci dizide “Elektrik Piyasasının Serbestleştirilmesi ve Arz Güvenliğinin Sağlanması İçin Öneriler”, ikinci dizide “Türkiye İçin Elektrik Piyasası Mekanizmalarına İlişkin Öneriler”, üçüncü dizide “Türkiye Elektrik Piyasası İçin Özelleştirme Önerileri” ve  Ek dizide “Elektrik Piyasası Kanunu ve İlişkili Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Öneriler ve Gerekçeleri” yer alıyor. Rapor, EPDK’dan ayrılarak bir danışmanlık şirketi kuran Fulya Canan Baş ile Nedim Seçkin Ülgen tarafından hazırlanmış. Her iki yazar da daha önce TEK ve TEAŞ’ta hizmet yapmış ve EPDK’nın kuruluşuyla EPDK’da görev almış uzmanlar.

TÜSİAD’ın önceki enerji raporları genel enerji konularını içermesine rağmen, bu son enerji raporu sadece güncel elektrik ve piyasa sorunlarına ayrılmış. Bunda kuruluşuna geçmişte önderlik ettiğim, TÜSİAD Enerji Çalışma Grubu’nun üye yapısı ve elektriğe ağırlık veren tutumu da etkili olmuş görünüyor. Oysa, kömür, gaz, petrol ve örneğin bir rafineri sorunu, elektrik arz güvenliğinden daha küçük sorunlar değil. Bugün elektrik piyasasının serbest kesimi yüzde 15, ama doğalgaz piyasasında serbestlik henüz yüzde 1 düzeyinde.

Öte yandan, rapordaki konuların bilimsel olarak irdelenemediği, akademik kurallarla raporun hazırlanmadığı, bugüne ait önerilerin dışında geleceğe ilişkin vizyon ortaya konulmadığı görülüyor. Geçen altı yıllık EPDK ve Bakanlık uygulamalarıyla, elektrik piyasasının çıkmaza girmesi zaten kaçınılmazdı ve EPDK’nın oluşma aşamasındaki yapıdan, konuya yaklaşımından böyle olacağı  belliydi. Başından beri EPDK içinde yer alan değerli iki uzman yazar, acaba rapordaki bu önerilerini zamanında EPDK yönetimine aktarmışlar mıydı? Raporu elime alınca, aklıma gelen ilk soru bu oldu. Raporun ayrıntılı değerlendirmesine burada girecek değilim.