Enerjinin ve Siyasetin Gündemindeki Çarpıklıklar

Tarih-Sayı: 
Mart 2007-SAYI 3

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

Siyasetin gündemindeki çarpıklıklar nedeniyle, Türkiye’de sanal mutluluğun örtemediği bir tedirginlik var. Bu da seçimlerin her zaman huzur getirmeyeceğinin bir göstergesi. Ayrıca, siyasi istikrarın parlamentodaki sandalye sayısına bağlı olmayışının da kanıtı.

Enerjide Beklentiler ve Açmazlar
Tedirginlik tüm sektörleri olduğu gibi, elbette enerji sektörünü de etkiliyor. Enerji sektörü ayrıca ne olacağının beklentisi içinde, olmaması gereken bekle-gör sürecinde. 60’ıncı Hükümet’in Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı yine Dr. Mehmet Hilmi Güler. Kendisine EkoENERJİ adına gönderdiğim kutlama faksında; görevinin başarı dolu ve hayırlı olmasını diledikten sonra, “Enerji sektörümüzü bir aile gibi görecek olursak, bu olması gereken liberal ve demokratik platformda, sizin yerinizi korumanızdan ve izninizle bir benzetmeyle bu ailenin başkanlığını sürdürecek olmanızdan, memnuniyet duyduğumuzu da belirtmek isterim” diye ekleme yapmıştım. Yanıt faksında Sayın Güler, yeniden seçilmiş olmasından dolayı göstermiş olduğumuz yakın ilgimize teşekkür ediyordu.

ATEŞTEN GÖMLEK
Demokratik ailemiz içerisinde eleştirilerimizi anlayışla karşıladığından hiç kuşku duymadığım Sayın Bakanımız, yalnız bu sefer sırtına ateşten gömlek giymiş bulunuyor. Çünkü, başta elektrik arz güvenliği olmak üzere, enerjinin ciddi sorunları var. 2002 yılında 58’inci Hükümet’ten AK Parti iktidarı görevi devralırken, elektrikte arz güvenliği sorunu yoktu, bilakis fazla elektrik arzından şikayet vardı ve yap-işlet-devret tipi olsun, yap-işlet tipi olsun, otoprodüktör olsun, hatta kamu santrali olsun, tipine bakılmaksızın tüm doğalgaz santrallerinin üzerine gidiliyor, üretimlerinin azalmasına neden olunuyordu, ama ülkede yine de elektrik sıkıntısı oluşmadı.

AK Parti’nin birinci iktidar dönemi, dişe dokunur yeni elektrik santrallerinin yapılmadığı, ucuz elektrik aldatmacasıyla Hazine’ye sübvansiyon yükü bindirilirken, yerli-yabancı özel sermaye yatırımcısının caydırıldığı dönem oldu. Geçen dönem Sayın Güler’in Bakanlığı’nca hazırlanan ve Yüksek Planlama Kurulu kararıyla uygulamaya konulan, “Elektrik Enerjisi Sektörü Reformu ve Özelleştirme Stratejisi Belgesi” serbest piyasanın önünü kesiyordu. Piyasa oluşup çalışmazken, Elektrik Piyasası Kanunu ile kamunun elektrik yatırımlarının önü de zaten kapatılmış olduğu için, yeni santrallere kavuşamayan Türkiye, arz güvenliğinden arz güvensizliğine itiliyordu. Dünya Bankası ve Devlet Planlama Teşkilatı gelen tehlikeyi duyuruyordu, ama yeterince ciddiye alınmadığı gibi, gerekli önlemler de alınmıyordu. Bunun sonucu 2009’da başlaması beklenen kesinti ve kısıntılar, artık 2008 yılının kaçınılmaz beklentileri. 3-4 yıldan önce santral inşaatı tamamlanamadığından, Türkiye 2011-2012’ye kadar bir darboğazdan geçecek.

“Allah, öbür dünyaya bırakmaz, insanın yaptığının karşılığını bu dünyada verir veya ödetir” şeklinde çok güzel bir sözümüz vardır. İnananlar için itibar edilen bir sözdür bu. Sayın Bakan enerji sektöründe geçen dönem yaptıklarının karşılığını hiç kuşkusuz bu dönem alacak. Biliyorsunuz, bir atasözümüz de “Ne ekersen onu biçersin” diyor. Elektrikleri kesmek, bu kesinti şeffaf planlı ve programlı olmasa da, bu yıl gizlice yapılan “gezdirilen karanlık” şeklinde uygulansa da, inanıyoruz ki bir Enerji Bakanı için en acı şey, elektriklerin kesilmesi ve o mesuliyetin üstlenilmesidir. Zam yapmak da bir Bakan için acı ilaç içmeye benzer, yine sıkıntı yaratır. Sayın Bakan bu dönem hem zam yapmak ve hem de elektrikleri kesmek zorunda kalacak. Dileriz o zaman yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesini kaybetmesin, ya da bu darboğazları fazla daraltmayacak çözümleri bulabilsin.

PATLAYAN BALONLAR
Hemen belirtelim, bu çözüm İran’da iki büyük santral kurmakla olmaz. Bakın, ABD Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, Eylül’ün son haftasında, İran enerji sektörüne 20 milyon dolardan fazla yatırım yapan şirketlere yaptırım uygulanmasını zorunlu kılan bir yasa tasarısını kabul etti. Tasarının ABD Senatosu’ndan da kolay geçmesi bekleniyor. Başkan Bush ise zaten böyle bir yasa istiyor. Sayın Bakan, seçimler sırasında İran’dan gaz alma balonunu patlattığında söylediği gibi, “Biz Amerika’ya bağlı değiliz, ABD yasası bize bağlamaz” diyebilecek mi acaba? Dese bile, yine Eylül’ün son haftası Amerika’da olan Başbakan Erdoğan’ın, “ABD iş dünyası bizi acil olarak keşfetsin istiyoruz” sözü karşısında kıymeti harbiyesi olur mu? Amerika’nın İsrail’in taşeronluğuyla İran’ı vurma hazırlıkları da konunun cabası. İran’da santral kurmak işi de, İran’dan Nabucco hattı için gaz almak işi de, böylece bitmiş oluyor. Daha doğrusu balon patladı!...

Enerjide patlayan balonlar bir değil, iki değil ki!... Nerede enerji özelleştirmeleri? Şimdi de “al, onar, işlet, sonra devret” modeli uygulanacakmış, model oluşturma çalışmaları sürüyormuş… Nerede Türk Petrol Kanunu ve petrol aramalarında yeni hamle? Sayın Güler, Seçim öncesi 29 Mayıs günü Ankara’da IPETGAS07 Kongresi’ni açarken, Türkiye’nin 2015 yılında kendi petrol tüketimini kendisinin üreteceğini söylüyordu. Hükümet programına bile alınmayan, içeriği genel hatları ile doğru olmasına karşın Cumhurbaşkanının vetosundan sonra bazı çevrelerin karşı çıkışından mıdır, yoksa petrol ruhsatı ticareti yapan yandaş petrol çantacılarına yeni imkânlar hazırlamak için midir, bilinmez, Türk Petrol Kanunu iktidarca unutuldu. Petrol sektörü nasıl geliştirilecek?

Enerjide patlayan balonlar o kadar çok ki, yenilenebilir enerji balonu, rüzgâr balonu, yerli kömür balonu ve maalesef çok geç kaldığımız ve daha somut adımı atılmamış olan nükleer enerji balonu gibi, ama biz enerjideki çarpıklıkları bir yana koyarak, tüm ülkede tedirginlik yaratan siyasetteki çarpıklığa, yeni anayasa değişikliğine değinmek istiyoruz.

Tedirginlikle Başlayan Siyasi Süreç
28 Ağustos’tan sonrasına kısa bir göz atalım. Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı’ndan üç gün önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın mesajı yayınlanıyor ve Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı 28 Ağustos günü gazetelerin manşetlerinde yer alıyordu. Büyükanıt Paşa, “Türk ulusunun birliğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik yapısını bozmak için yürütülen sinsi planlar her gün farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, koruyup kollama görevinden taviz vermeyecektir” diyordu. O gün Cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü tur oylamasında Sayın Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti’nin 11’inci Cumhurbaşkanı olarak seçiliyor, yemin törenine askerler katılmıyor, yemin töreni sonrası Meclis’teki konuşmasında Cumhurbaşkanı Gül, laikliğin tanımını din özgürlüğünü genişleterek yapıyor, ardından jet devir-teslim töreniyle akşam Çankaya köşküne çıkıyordu.

ASKERİN TAVRI
Sayın Gül, 29 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı sıfatıyla Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) mezuniyet törenine katılıyor, Cumhurbaşkanlığı yemin törenine katılmayan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile Cumhurbaşkanının bir araya gelişi gergin atmosfer doğuruyor, öncekilere “Sayın Cumhurbaşkanım” diye hitap eden askerler, Sayın Gül’e, “Sayın Cumhurbaşkanı” diye hitap ederek “nım” hecesini esirgiyorlardı. Üstelik 28 Şubatın Paşası unvanı yakıştırılan Eğitim ve Doktrin Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu, Gül’e değil, Büyükanıt Paşa’ya selam veriyordu. Orgeneral Büyükanıt da ne diploma vermeye giderken, ne de yerine dönerken, Cumhurbaşkanı Gül’e selam vermiyordu. Cumhurbaşkanı Gül’ün, cumhurbaşkanlığının ilk günü askerden gördüğü davranış ters olmuştu.

Gül, cumhurbaşkanlığının ilk gününde, Başbakan Erdoğan’ın sunduğu, Başbakan dışında 24 bakandan oluşan yeni kabineyi onaylıyordu. Başbakan, önceki hükümet döneminde ekonomik kalkınma ve demokratik reformları gerçekleştirdiklerini vurgulayarak, “Yeni dönemde daha çok özgürlük ve refah için çalışacağız” diyordu. Başbakan “özgürlük” derken, herhalde kendilerinin “sivil anayasa” dedikleri, oysa artık bir parti anayasası taslağı olduğu inkar olunmayan AK Anayasa’yı kastediyordu. Bugün Türkiye’nin gündeminde tedirginliğin asıl kaynağı olan yeni anayasa üzerinde yaptığımız röportajlarla, dergimizin bu sayısında konuya geniş yer vermiş bulunmaktayız.

30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerinde ise, GATA’da esen soğuk rüzgârlardan eser kalmamıştı. Törenlere Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan, askerin türbana karşı tepkisi nedeniyle eşsiz katılıyorlardı. Yeni hükümetin programı 31 Ağustos’ta Başbakan Erdoğan tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde okundu. Çoğunlukla soyut ifadelerden oluşan program, somut stratejiler, somut hedefler ve somut projeler içermiyordu. 60’ıncı Hükümet Programı’nı, dergimizin bu sayısında ayın paneli konusu yaptık, akademik kariyeri olan üç eski bakanın görüşlerini aldık. Panelde vurguladığımız gibi, programın enerji bölümü de çok yetersiz görünüyor.

3 Eylül günü TBMM’de hükümet programının görüşülmesinden sonra, 5 Eylül günü yapılan güven oylamasında, İkinci Erdoğan Hükümeti kullanılan 535 oydan 337’sinin kabul demesiyle, güven oyunu almış oluyordu. 6 Eylül’den itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi tatile giriyordu, ama Meclis dışında hazırlatılan ve Eylül’ün ilk haftasından itibaren önce madde madde, sonra tamamı basına sızdırılan anayasa taslağı ile Türkiye yeni bir gerginliğin içine sokuluyordu.

Anayasalar Zinciri ve AK Anayasası Taslağı
Osmanlı döneminde 1876’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu da denilen ilk anayasadan sonra, Türkiye’nin birinci anayasası 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul olunan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur. İlk defa bu anayasada, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” denilmiştir. Bu ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Kurtuluş Savaşı koşullarına özgü nitelikteydi. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Türkiye Devleti’nin Cumhuriyet olduğunu vurgulayan 1924 Anayasası çıkarıldı. Her iki anayasa da Atatürk’ün eseriydi. Kişi hak ve özgürlükleri, ilk kez 1924 Anayasası’nda yer alıyordu. Her iki anayasa da kuvvetler birliği prensibine göre düzenlenmişlerdi.

27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve halk oylamasıyla kabul olunan 1961 Anayasası, kuvvetler ayrılığı prensibine dayanıyordu. 1961 Anayasası klasik hak ve özgürlüklerin yanısıra, sosyal hak ve özgürlükler de getiriyordu. Bence ideal bir anayasaydı ve bu kanıda olan çok hukuk adamı da tanıdım. Ne yazık ki, 12 Eylül 1980 darbesi, yine bir başka Kurucu Meclis tarafından hazırlanan 1982 Anayasası’nı getirdi. Kuvvetler ayrılığı prensibi korunmakla birlikte zedeleniyor, sosyal hak ve özgürlükler kısıtlanıyordu. Bu anayasa da halk oylamasıyla kabul olundu.

Ben 1982 Anayasası’na red oyu vermiş olmanın onurunu hâlâ taşısam da, yüzde 92 oranıyla halk oylamasında kabul olunan 1982 Anayasası, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 13 defa büyük ve önemli değişikliklere uğradı. İçeriği ile sivilleşmiş durumda olsa da, üzerine yapıştırılan askeri anayasa etiketinden kurtulamadı. Belki de Kenan Evren ve arkadaşlarını yargılamadan koruduğu içindir.

Literatürde askeri anayasa, sivil anayasa gibi bir ayrım yok. Ancak, bugün Türkiye’de sivil anayasa isteyenler daha çok, Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı tarikat egemenliği ve ümmet düzeni isteyen dinciler ile soldan sağa dönmüş ikinci cumhuriyetçilerden, ulus devlet ilkesine karşı çıkan ayrılıkçılardan oluşuyor. Elbette aralarında iyi niyetle 1961 Anayasası gibi ideal anayasa özlemi taşıyanlar da bulunabilir, ama bugünkü T.C. Anayasası ile devlet yönetilemez değil. Öyle olunca, yeni ve sivil anayasa isteyenlerin hedefi de, karşılarına aldıkları rejim oluyor. Anayasa değişikliğiyle Cumhuriyetin temel ilkeleri çerçevesinde bir hesaplaşma süreci başlatılmış bulunuyor ki, bu yol hiç kuşkusuz mayınlarla dolu tehlikeli bir yol.

ISMARLANAN ANAYASA TASLAĞI
AK Parti’nin “Ismarlama Anayasası”, büyük bir olasılıkla “bastır parayı al anayasayı” yöntemiyle beş akademisyene yazdırılmış bir taslak. Akademisyenlerin bu taslağı yazmak için para, yani telif ücreti almaları kınanacak bir durum değil. Kaldı ki hakları. Çünkü, kendileri AK Parti’nin mensubu olmadıklarından, profesyonelce uzmanlık alanlarını ilgilendiren bir iş teklifini sipariş koşulları kapsamında yerine getirirken, AK Parti’ye hizmet bağışında bulunmayıp elbette para alacaklardır.

Hazırlanan taslak 137 maddeden oluşuyor. Gerekçesinde, “1982 Anayasası’nın devleti birey ve onun anayasal hürriyetleri karşısında korumaya odaklanmış olması karşısında, birey odaklı liberal ve demokratik ruha sahip yeni bir anayasanın yapılmasının büyük önem taşıdığı” vurgulanıyor. Ayrıca, “böyle bir anayasanın, tamamen demokratik yöntemlerle ve geniş bir toplumsal ve siyasal uzlaşma süreci yoluyla yapılması gerektiğinde kuşku yoktur” deniliyor. Oysa, ısmarlama taslakla bir parti çatısı altında kotarılma yöntemi seçildiğinden, toplumsal ve siyasal uzlaşma başlangıçta reddediliyor. Bugün bir Kurucu Meclis toplanmayacak olsa bile, geniş tabanlı bir ‘Anayasa Çalıştay’ı oluşturulabilir ve taslak orada hazırlanabilirdi. Tabii, mutlaka yeni bir anayasaya ihtiyaç varsa, kaldı ki o ihtiyaç kuşkulu…

Yoksa kimilerine göre ihtiyaç, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlayan ilk üç maddesinde geçen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, “Başlangıç” metninde belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, dilinin Türkçe olarak tanımlanışı üzerinde değişikliğe gidebilmek amacıyla, bunlara “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” diye dokunulmazlık getiren 4’üncü maddesinin hukuki mugalata ile ortadan kaldırılmasında mı? İhtiyaç, ABD ve AB tarafından istenmeyen üniter yapımız yerine federasyona zemin hazırlamak mı? İhtiyaç, din ve inanç hürriyeti diye tarikatlara ve şeyhlere hayat vermek mi? İhtiyaç YÖK’ü etkisizleştirmek ya da kaldırmak ve üniversitelerden başlayarak, kamu kurum ve kuruluşlarında türbanı serbest bırakmak mı? İhtiyaç, yargı bağımsızlığı diye Anayasa Mahkemesi gibi yüce mahkemeyi siyasallaştırmak mı? Ya da ihtiyaç “Ilımlı İslam Modeli”ne bürüneceğiz diye Türkiye’yi Malezyalaştırma mı? Nedir ihtiyaç?...

ÖNCELİK ANAYASADA MI EKONOMİDE Mİ?
Sivil anayasa tartışmaları, beraberinde rejim tartışmalarını getirdiği için Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tepki koyarak, “Taslağı askıya alın” dedi. TİSK ayrıca, “Anayasayı bırak, ekonomiye bak” diyordu. TİSK’e göre hükümet enerjisini işsizlik, istihdam, büyüme, yatırım, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik için harcamalıydı. TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı İşadamı Mustafa Koç ve TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, küresel likiditenin daralması üzerine, “Hükümetin somut kriz tedbirine şahit olmadık” diyorlardı. Sayın Yalçındağ Eylül’ün ilk haftası yaptığı açıklamada, “Anayasa değişikliğine ilişkin sürecin şeffaf olması ve geçmiş dönemle hesaplaşma anlayışı içinde hazırlanmaması” uyarısını dile getirirken, ekonomik duruma da değinerek, “Bu dönemde ekonomide bazı ertelenemez öncelikler var” diye, ekonomik konuların önceliğine dikkat çekiyordu. Kaldı ki Devlet Planlama Teşkilatı’nın Ağustos ayı raporu, ekonomide durgunluk sinyalini gösteriyordu. Yılbaşından beri yedi aydır iç talep daralmıştı. Hükümet bir tercihle karşı karşıya kalıyordu, önce anayasa mı, önce ekonomi mi?

BİR BAŞKA KAOS
Bu arada sivil anayasa hazırlığı süredursun, Türkiye, 21 Ekimde Cumhurbaşkanını halkın seçmesi, milletvekili seçimlerinin dört yılda bir yapılmasını öngören Anayasa değişikliği için sandık başına gidecek. Bu referandumdan “evet” çıkarsa ne olacak? Hiç kuşkusuz kaos çıkacak!... Meclis’in seçtiği 11’inci Cumhurbaşkanının yerine, referandumdan 45 gün sonra halk yeni bir 11’inci Cumhurbaşkanı mı seçecek, yoksa 12’nci Cumhurbaşkanını mı ya da halka seçim yaptırılmayıp, bitmeyen senfoni gibi tükenmeyen Cumhurbaşkanlığı tartışması mı sürüp gidecek?

Son siyasi gelişmeler ve anayasa değişikliği konusunda 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in görüşlerini aldık. Her ay olduğu gibi, bu ayki gündemimiz için de bir değerlendirme yapmalarını istedik. Aşağıda sunuyoruz:

Süleyman Demirel Ne Diyor?
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Dergimizin Gündemi’nin en önemli bölümü, okuyucularımızın dikkatle izledikleri bölüm, okurlarımızdan bize gelen olumlu tepkilerden biliyoruz ki, sizin son siyasi gelişmelere ilişkin görüşlerinizin yayınlandığı söyleşimiz oluyor. Gazeteler bu bölümden alıntı yaparak haber oluşturuyorlar. Örneğin, geçen ay burada yayınladığımız, “Yüzde 47’nin karşısında yüzde 53 var” sözünüz, Eylül’ün ilk haftasında bir gazetemizde geniş yer kapsayan haberdi. Şimdi, son bir ay içindeki siyasi gelişmeleri ve anayasa tartışmalarını nasıl değerlendirdiğinize ilişkin görüşünüzü alabilir miyim?

TÜRKİYE TEDİRGİN
Demirel: Bundan önce son yaptığımız değerlendirmede Cumhurbaşkanı seçimi henüz yapılmamıştı. Seçim öncesi rahatsızlıkların, seçim sonrasında ne kadar ortadan kalkacağı hususundaki şüphelerimi ifade etmiştim. “Seçim Türkiye’ye huzur getirmeliydi. Seçim öncesindeki tartışmalar yeniden başlamamalıydı” dedim. Seçim süreci halen bugün de devam ediyor. Yani, parlamento teşekkül etmiş, Başkanlık Divanı seçilmiş, bu parlamento Cumhurbaşkanını seçmiş ve daha sonra hükümet kurulmuş, bugün de seçim öncesinin tartışmaları değişik bir şekilde sürüyor. Aslında seçim öncesindeki tartışmaların, rahatsızlıkların ana noktası Cumhurbaşkanı seçimiydi. Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı, bitti ve 22 gün vakit geçti, bu tartışmalar başka bir istikamete döndü, durmadı. Şimdi Türkiye tedirgin. Keşke bunu söylemek durumunda olmasaydım.

Bu sabahki (20.09.2007) gazetelere baktığımız zaman, tedirginliği çok bariz şekilde görürüz. Gazetelerin medyanın bütün iyi niyetine rağmen, bakınız gazetelerden bir tanesi, “Dün Türkiye’de…” diye başlıyor. Başlıklar: “Bir Komutan Gül’ün Eşini Protesto etti, Baş Savcı AKP’ye Gözdağı Verdi, Rektörler İktidara ‘Çalışma dursun’ dedi. Buna karşı da, Erdoğan ‘Herkes işine baksın’ dedi”. Herkes işine baksın demeyle mesele hallolmuyor!...

Bu Türkiye Cumhuriyeti bir kurumlar devletidir. Bakın, bir komutanın Cumhurbaşkanının eşini protesto etmesi çok önemli bir hadisedir. Başsavcının söylediği şeyler çok önemli bir hadisedir. Rektörlerin söylediği şeyler fevkalade önemli bir hadisedir. Yani üç tane kurum; askerler, yargı ve üniversiteler rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Bu 22 Temmuz öncesinde de böyleydi. Anlaşılıyor ki, Türkiye sükûnet içinde bir seçim yapmış olmasına rağmen, milletin ülkeyi kimin yöneteceğini söylemiş olmasına rağmen, ülke hâlâ çalkantılar içerisinde. Buradan şu çıkıyor. Demek ki siyaset iyi götürülmüyor.

Bakınız bir diğer gazete ne diyor? “Ankara Garnizon Komutanı protokolü terk etti”. Cumhurbaşkanı Kıbrıs’a gidiyor, Kıbrıs’ta askerler karşılamıyor, uğurlamıyor. Kıbrıs’tan geliyor, burada karşılamaya giden Genelkurmay temsilcisi protokolü terk ediyor. “Başsavcı: Oligarşi izlenimi doğurur” yaptığınız iş diyor. YÖK Başkanı “Teziç: Türban serbest olamaz” diyor ve bunları önemsemek lazım. Şu gazetenin başlığının böyle olduğu bir Türkiye’de huzur ve rahat vardır, herkes işine baksın demek mümkün değil.

Seçim siyasi iktidarı tayin etmiştir. Siyasi iktidara, ‘bir dönem daha yani ben sana git deyinceye kadar bu ülkeyi yönet’ demiştir. Seçimi nasıl anlamak lazımdır konusunu ben size daha önce söyledim. Yalnız seçim, bugünkü siyasi iktidara iktidarı vermiştir de, krallık veya padişahlık vermemiştir.

Ültanır: Efendim, bizim geçen sayımızda yazdığımız daha sonra başka yerlerde de kullandığınız bu sözünüz, gerçekten demokrasinin en basit tanımı olan özgün sözlerden, çok güzel bir söz.

ÜLKEDE ÇATIŞMA VAR
Demirel: Gene söylüyorum, krallık ve padişahlık vermemiştir. Seçim ne kadar büyük oyla desteklenmiş olursa olsun, siyasi iktidar çoğulcu devletin yani kurumlar devletinin unsurlarından biridir. Anayasanın 6’ncı maddesinde, “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” deniliyor. Bu çoğulcu (plural) idareyi yapabilmek, yürütebilmek lazım. Üzüntüyle söyleyeyim ki, benim devletimin bugünkü görüntüsü plural idareden ziyade bir parçalılık gösteriyor. Zaten seçim öncesindeki sıkıntı da buydu.

Seçim öncesinde Cumhurbaşkanı bir tavır takınmıştı. Bu tavır belki bazı sorunlar yaratabiliyordu, ama bugün Cumhurbaşkanı yeniden tartışmaların odağında. Şimdi, son 20-22 güne birazcık genelde bir bakalım, bu süre zarfında 30 Ağustos dolayısıyla askeri okullarda merasimler oldu. GATA’da olan merasim fevkalade önemlidir. Başkumandan Cumhurbaşkanı ve Silahlı Kuvvetlerin sorumlu olduğu yer Hükümet. GATA’da Cumhurbaşkanının maruz kaldığı muamele, bence çok düşündürücüdür. Sonraki kısımları onu telafi etmiyor. Zaten sonraki kısımlarında da askerlerin “işimiz var” deyip başka yere gitmeleri ve kutlamaya iştirak etmemeleri de düşündürücüdür. Bu bir tavırdır ve bu devam ediyor. Kıbrıs’ta ve dün de burada.

Şimdi sadece Türkiye’nin gazetelerinden bir tanesi değil, başka bir gazete, “Askeri Harekat: Türbanlı eşi Hayrünnisa Gül’le gittiği için KKTC’de asker tarafından karşılanmayan ve uğurlanmayan Cumhurbaşkanı Gül, Ankara Esenboğa Havaalanı’nda da şok yaşadı. Ankara Garnizon Komutanı Korgeneral Aslan Güner, Gül’ün eşiyle tokalaşmamak için protokoldeki yerini terk etti”. Bunlar aslında iktidarı küçük düşürmek maksadıyla falan yazılmış şeyler değil. Olayı veriyor, burada yorum yok. Gene başka bir gazetede, bütün bunlara rağmen, “Başbakan: Türban sorunu ilk işimiz” diyor. “YÖK Başkanı: Türban yasağı değiştirilemez” diyor. “Yargıtay Başsavcısı: Yasaklar yasal hale getirilemez” diyor. Başbakan ise ‘Türban sorunu ilk işimiz’ diyor. Çatışma var ülkede. Kurumlarla siyasi iktidar halen çatışmaktadır. Zaten bu çatışmayı ortadan kaldırmak için seçim yapılmıştı.

Şimdi, yine üzerinde hassasiyetle durulması lazım gelen şey, Malezya tartışmalarıdır. Bu tartışmalar, öncesinde hiç yoktu. Türkiye’deki gelişmeler, toplum içindeki gelişmeler, birtakım çevrelerce, acaba Malezya’ya mı döneceğiz, yani din toplum içerisinde ne kadar çok etkin olmaya devam edecektir veyahut da dinciler toplumun içerisinde ne kadar baskı unsuru olmaya devam edecektir gibi kaygılar var. Bunu bir karşı devrim şeklinde gösterenler de var. Bu kaygıları, bu tedirginlikleri hoş karşılamıyorum.

KADIN CUMHURİYETİN SİMGESİ
Üzerinde duracağım diğer çok önemli bir mesele, bugün için, yarın için ve öbür gün için Türkiye Cumhuriyeti devletinin simgesi ‘kadın’dır. Cumhuriyetin simgesidir kadın. Kadının dört duvar arasından çıkarılıp çağdaşlığa ulaştırılması, insan haklarına uygun bir şekilde kadın-erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılması, o eşitsizlik bizim eski toplumumuzun önemli vasfıdır, gender-equity dedikleri, yani kadın-erkek eşitliğine gidilmesi Büyük Atatürk’ün attığı en önemli adımdır ve Türkiye Cumhuriyeti kadını toplumuna almıştır. Bu uygar bir olaydır.

Şimdi Çankaya’da resepsiyon veriyorsunuz, kadın yok. Türkiye’nin milli bayramı, 30 Ağustos Bayramı, Cumhurbaşkanı yani Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı, Başbakan Silahlı Kuvvetlerden Meclis’e karşı sorumlu kişi, Silahlı Kuvvetlerin tertiplediği bir milli kutlamaya eşleriyle davet edilmiyor, eşlerini götüremiyorlar. Bunlar iyi manzaralar değil.

Netice itibariyle ne oluyor? Kadını bir taraftan toplumun dışına çıkarmaya çalışıyorsunuz!... Bu intiba var. Öbür taraftan da, ‘hayır biz buna razı olmayız’ diyenler var. 80 senelik Cumhuriyette bu tartışmalar hiç olmadı. Bu zamana kadar Çankaya’da kadınsız resepsiyon da olmadı. Şimdi önümüzde Cumhuriyet Bayramı var, Cumhuriyet Bayramı yeni birtakım sıkıntılar ortaya getirecektir. Bu zamana kadar Cumhurbaşkanı ile askerler arasında böyle bir sürtüşme Türkiye’de hiç olmadı. Bunlar yeni şeylerdir, ama iyi şeyler değildir. Onun için toplum huzursuz.

ANAYASA OTORİTESİ KAYBOLMAMALI
Şimdi, bu arada anayasa değiştirmeye çalışıyorsunuz. Anayasa milletin tümünü bağlayan bir dokümandır. Elinizde bir ihtilal sonrası, bir Kurucu Meclis tarafından yapılmış bir Anayasa var. Referanduma gitmiş yüzde 92 oy almış. Eğer halkın istemediği bir anayasa idiyse, bu yüzde 92 oy nereden çıktı? Siz ona bakmayın, halk mecbur oldu, öyle verdi, bunu anlamak mümkün değil. Yani, mecbur olup da verdiğini anlamak mümkün değil. Koskoca bir millet yüzde 92 oyu niye verir?

Anayasanın içinde değişecek kısımlar da vardır. Anayasalar zaten bir semavi kitap değildir. Ama, her on senede bir veya her 20 senede bir anayasa yapmak aklımıza geliyor. Bu sefer de anayasa saygısını ve anayasa disiplinini kaybediyoruz. Anayasa otoritesini kaybediyoruz. Üstün kanun otoritesini kaybediyoruz. Anayasa bir uygulama kanunu değildir.

Bugün bu Anayasa ile neyi yapamıyorsunuz? Daha çok özgürlük istiyoruz. Burada herkesin dikkatini bir şeye çekerim. Özgürlük ve yönetilebilirlik çizgisine. Özgürlüğe en azamisi ile ben taraftarım. Yalnız, eğer ülkeyi yönetilemez hale getirirseniz, o zaman demokrasi, bir özgürlükler rejimi olmaktan çıkar, bir anarşi rejimi olur. Türkiye bunları yaşamıştır. Devletin demokratik otoritesini çok fazla etkileyecek birtakım uygulamalara gitmek, düzeltmelere gitmek yanlıştır. Ülkeyi yönetilemez hale getirmemek gerek.

Bugün Türkiye’nin bu Anayasa’nın nesinden şikayeti varsa, onları düzeltmek lazım. Kaldı ki bir siyasi parti iktidarısınız, arkanızda yüzde 47 oy var ve hepsi sizin dediğiniz istikamette düşünse bile, yüzde 53 var karşınızda. Yani bir siyasi parti iktidarı olarak yapacağınız bir anayasa, parti anayasası olmaktan ileri geçmez.

Daha önceki anayasalara asker anayasası dediniz. Burada haklılık da vardır. Ama, asker bunu halka götürmüş, halka tasdik ettirmiştir. Asker götürdüğü için halk bunu tasdik etmiştir demeye hiç razı olmuyorum. Halk tasdik ettiği zaman, halkın anayasası olmuştur. Zaten askerin anayasası, halkın anayasası diye bir ayrım yapmak çok yanlıştır.

1982 Anayasası üzerinden 25 sene geçti. 1982 Anayasası bana 10 sene yasak getirdi. Ben isyanımı ortaya koydum ve onu ortadan kaldırmanın hukuki yollarını aradım. Ben onun savunuculuğunu yapamam. Benim yaptığım sistem savunuculuğudur. Yine söylüyorum, 1982 Anayasası’nın birçok yerleri düzeltilmiştir. Yeniden düzeltilecek yerleri varsa, parlamentoda ve kamuoyunda bir konsensus meydana getirerek düzeltmek lazımdır.

HEDEF TESETTÜR
Bir siyasi partinin yapacağı anayasaya bakın şimdiden ne kadar çok itiraz var. Daha şimdiden bu anayasa ‘türban anayasası’ haline gelmiştir. Yani okullarda türbana izin vermek için ‘kıyafet anayasası’ haline gelmek üzeredir. O da tartışılıyor. Bu da şimdiden, doğmadan çocuğu öldürmüşlerdir. Çünkü yöntemleri yanlıştır.

Türkiye’de korkular var. Korkular şu: Bu türbanla başlayan olayın hedefi tesettürdür. Yani, kadının tümüyle örtünmesidir. Bugün tümüyle örtünmesidir, yarın dört duvar arasına konmasıdır. Zaten başka ülkelerdeki cereyan da budur. Onun içindir ki, keşke bu kaygıları uyandırmasalardı. Türkiye’nin bence birinci meselesi bu değildir. Halkın sıkıntılarına inmek lazımdır. Halkın sıkıntılarını dile getirdiniz, şunları yapacağız, bunları yapacağız diye. Onlara eğilmek lazımdır.

Orta yerde böyle bir manzara var. Umarım ki, önümüzdeki günlerde bu tartışmalar uygar bir istikamette cereyan eder ve Türkiye’yi çok fazla rahatsız etmez. Onu ummak istiyorum.

İtiraz tesettüredir ya da itiraz giyinmeye kuşanmayadır. Aslında laik dediğimiz olay, eğer din ile devletin ayrılması ise, yani karşıtı pozitif hukuk yerine şeriat hukuku getirmekse, Türkiye’de pozitif hukukun yerine şeriat hukukunu kimse getiremez. Ama, laiklik bundan ibaret değil. Aslına bakarsanız, çağdaşlık (modernite) daha geniş bir kavram ve laiklik dahi bu çağdaşlığın içinde. Düşünce tarzı, yaşam tarzı, kılık kıyafet tarzı, hareket tarzı bir uygar toplumu ortaya koyuyor. Onun içindir ki, Devrim Kanunları çıkarılmış. Bu Devrim Kanunları 1961 Anayasası’nda, 1982 Anayasası’nda muhafaza edilmiş, korunmuş.

Şimdi, itiraz aslında yaşam tarzına, giyim tarzına, düşünce tarzınadır. Eğer itiraz buna ise, bu çağdaşlığa (modernite’ye) karşı olmaktır. Çağdaşlık, bence Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devrim (inkılap) vasfını, gelişme vasfını ifade eden en önemli kelimedir. Ona karşı çıkılmamalıdır.

ÇAĞDAŞLIKTAN SAPILMAMALI
“Demokrasi var, istediğimiz gibi yaşayacağız”. İstediğiniz gibi yaşama bugün hiçbir toplumda yok. Çünkü, istediğiniz gibi yaşama başkalarına zarar getiriyorsa, kamu düzenini bozuyorsa, uygar ülkeler o zaman birtakım kanun ve nizam (law and order) düzeni getiriyorlar. Herkesin hakları var, görevleri var, sorumlulukları da var. Nerede başlar hakkınız, nerede biter, bunları tayin ediyor. İstediğiniz gibi yaşama, ben Türkiye’de herkes için söylüyorum, fistanla dolaşmak istiyorum, 80-100 sene evvelki kıyafetle dolaşmak istiyorum derseniz, “hayır”. Ben bu alfabeyi kullanmak istemiyorum, eski alfabeyi kullanmak istiyorum derseniz ona da “hayır”. Yani modernite’yi, Cumhuriyetin modernlik vasfını ifade eden hususları istemiyorum diyorsanız, buna millet razı olmayacaktır. Çağdaşlıktan geri gitmeyelim. Benim mesajım bu.

Ültanır: Değerli mesajınız için çok teşekkürler Sayın Cumhurbaşkanım. İzninizle kısa sorularım olacak. Bu anayasa değişikliği meselesi öyle bir noktaya gidiyor ki, Cumhuriyet’in temel ilkelerine karşı olanların, maalesef bu ilkelerle hesaplaşmasına dönüşüyor. Öyleyse bu süreç beraberinde korkarım ki, iç çatışmalar da getirir. Mutluluğun olmayışı, tedirginliğin oluşu, böyle bir beklentiden mi geliyor?

Demirel: Hayır, zaten aslında farklı düşünceler Türkiye’de vardır. Farklı düşüncelerden birisinin, diğeri üzerinde tahakküm kurmaya kalkışması yanlıştır. Yanlış olan, tahakküm kurma arzularıdır. Yani, “Biz mademki yüzde 47 oy aldık, bizim düşüncemiz, bizim dediğimiz gibi Türkiye olacaktır”, hayır. Hakların özüne dokunamazsınız! Cumhuriyet’in birtakım hassasiyetleri var. O hassasiyetlere dokunamazsınız! Bugünkü hadise; o hassasiyetlerin korunması hususunda fevkalade dikkatli olan gruplar var, o hassasiyetlerden rahatsız olanlar var. Bunlar karşılaşıyor, çatışma dediğimiz olay bu. Yani, Türkiye bir huzura, sükûna, bir beraberliğe gideceği yerde, maalesef seçim sonrasında, seçim öncesindeki çatışma, seçim sonrasına nakledildi.

Ültanır: Boyutları da büyütülerek.

Demirel: Evet, daha da değiştirilerek. Böyle olmamalıydı. Böyle olmaması için elde tedbirler vardı, almadılar.

Ültanır: Türkiye’yi tedirgin edip gerdiği, çatışma yarattığı için anayasa değişikliğine gidilmesi aslında bir siyasi hata mıdır?

Demirel: Bence şu anda anayasa değişikliği, neden Türkiye’nin acil ihtiyacı, onu bilmiyorum. Yani, bu mevcut Anayasa ile neyi yapamıyorsunuz? Pekâlâ mevcut Anayasa’nın sizin elinizi kolunuzu bağlayan maddelerini değiştirebilirdiniz. Yani, bu Anayasa’yı ortadan kaldırıyoruz, yeni anayasa getiriyoruz. Türkiye’de bunu ihtilaller yaptı. Yüzde 92 oy almış bu Anayasa. Bu hissiyatı halka böyle vermemek lazımdı.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım dediğiniz gibi yüzde 92 oy alan bir Anayasa kaldırılacak, ama şu anda iktidarın oy oranı yüzde 47 düzeyinde. Kendi içinden hiç fire vermese ve buna yüzde 15-20 daha eklense bile yüzde 50 ya da 60’larla kabul edilecek bir anayasa, Türkiye’de geçerliliğini sürdürecek gibi gözükmüyor herhalde!

Demirel. Evet, öyle görünüyor.

Ültanır: Parti Anayasası dediniz zaten. O zaman her iktidar partisinin kendi anayasasını getireceği bir sürece girilir ki, bu da devletin sürekliliği ile bağdaşmaz ve en önemlisi birliği zedeler. Anayasalar eskidikçe değer kazanır, oturur, köklenir.

Demirel: Anayasa Türkiye’nin birliğini temsil eden bir anayasa. Yani, hepimizin anayasasıdır. Bir tarafından bu senin anayasan, ‘AK Anayasası’. Bir kısım insanların asker anayasası dediği gibi, yüzde 92 oy verilmiş olmasına rağmen, asker anayasası diyebiliyor. Sen istersen yüzde 60 oy al, buna AK Anayasası diyecekler. Anayasayı aslında bu duruma getirmenin manası yok.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, şeriat özlemcileri ile birlikte ikinci cumhuriyetçilerin desteği ile yapılmak istenen bu değişiklik, bence sanki çıkmaz sokak gibi. Bir başka konuda da sorum var. Şimdi yine mevcut Anayasa’daki bir değişiklikle ilgili ve sınır kapılarında oy verilmesine başlanan, Cumhurbaşkanlığı seçimi halk tarafından yapılsın diyen 21 Ekim halk oylamasına da değinebilir miyiz?

Demirel: Evet, şimdi bir de o olay var, gene Cumhurbaşkanlığı seçimi hadisesinde. 21 Ekim’de referandum yapılacak. Bu referandumla, aynen çıkan kanun kabul edilirse, “11’inci Cumhurbaşkanını halk seçecek” diyor. Buyurun buradan da bir sürtünme doğuyor.

Ültanır: O konuda hukukçular da ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmı kabulü halinde yeniden Cumhurbaşkanı seçimi yapılması zorunludur derken, bir kısmı buna gerek yok diyor. Tabii o zaman Anayasa Mahkemesi ne der, bilinmez’…

Demirel: Evet, bir kısmı yapamazsınız, bir kısmı yaparsınız diyor. Bu da yine Cumhurbaşkanlığı üzerinde yeni bir tartışmadır. Nasıl olur, bilmiyorum…

Evet Sayın Demirel böyle düşünüyor ve böyle söylüyordu. Konuşmasının başında askerin tavrına ve buna bağlı tedirginliklere dikkat çekiyordu. Asker bu tutumunu sürdürecek miydi ve asker anayasa için ne düşünüyordu? Bu sorunun cevabını da Global Strateji Enstitüsü’nden E. Tümgeneral Armağan Kuloğlu’ndan aldık.

Armağan Kuloğlu Ne Diyor?
Ültanır: Paşam, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Türkiye’de bir gerginlik vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında bu gerginlik bitmedi, Silahlı Kuvvetlerin Cumhurbaşkanına karşı bir tavrı var. Sayın Demirel bugün sabah yaptığımız görüşmede, “GATA’da Cumhurbaşkanının maruz kaldığı muamele, bence çok düşündürücüdür” diyordu. Yine Cumhurbaşkanı Gül’ün Kıbrıs’a eşiyle gidiş gelişinde, askeri törenler nedeniyle sergilenen tavır da dikkat çekici. Siz, Silahlı Kuvvetlerin içinden çıkmış bir kişisiniz, tabii kendi görüşlerinizi söyleyeceksiniz, ama konuya asker gözüyle bakabilen bir kişisiniz. Asker bu tutumunu hep sürdürecek mi? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

ASKERİN DURUŞU VE GÖRÜŞÜ DEĞİŞMEZ
Kuloğlu: Durum ne olursa olsun, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görüşünde, anlayışında ve davranışında bir değişiklik beklenmemelidir. Türk Silahlı Kuvvetleri aslında bilinen duruşunu ve görüşünü 12 Nisan’da Sayın Genelkurmay Başkanının basın toplantısıyla açıkladı, bir noktada hatırlattı. Anayasa çalışmalarından evvel yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce de, 27 Nisan’da da bu tutumunu ortaya koydu. Fakat, bütün bunlara rağmen sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu. Bunun devamında da sizin belirttiğiniz olaylar yaşandı.

Bunu ikiye ayırmak lazım. 1) Sayın Abdullah Gül şu anda Cumhurbaşkanıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri de bir Cumhurbaşkanına nasıl davranılması, ilişkilerin nasıl düzenlenmesi gerekiyorsa, o şekilde düzenlemek mecburiyetindedir. Çünkü, meşru olarak ve hukuken Cumhurbaşkanıdır, bunu yapmak durumundadır. Ancak, hem Sayın Abdullah Gül’ün fikirleri, düşünceleri ve geçmişteki beyan ve davranışlarının, hem de eşinin ve çevresinin durumunun Atatürkçü düşünce sistemi, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla bağdaşmadığı bilinen bir gerçektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri ise Atatürkçü düşünce sistemini savunmakta, Atatürk Milliyetçiliğini savunmakta, Atatürk ilke ve inkılaplarının koruyucusu olduğunu ve bunu sonuna kadar da takip edeceğini ifade etmektedir. O bakımdan Sayın Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanı sıfatıyla olması gereken yer ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bunun karşısındaki tutumu ile Sayın Cumhurbaşkanının eşi ve olabilecek diğer hareket tarzlarına karşı davranışı arasında mutlaka fark bulunacaktır. Hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki protokolde ve yemeklerde ortaya çıkan durumu, hem de bundan önceki durumu bu çerçevede değerlendirmek lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri de bu tutum ve davranışını, bu çizgiyi iyi çekmek suretiyle sürdürecektir diye değerlendiriyorum.

Ültanır: Paşam, şimdi bir de askeri anayasa, sivil anayasa tartışmasına dayalı biçimde yeni anayasa hazırlanıyor. Bu konuda da görüşünüzü almak istiyorum. Askeri anayasa varsayılan 1982 Anayasası halk oylamasında yüzde 92 oyla kabul edilmişti, ama bugün iktidarın hazırlattığı ‘AK Anayasa’ en iyimser bakışla, referandumda en fazla yüzde 50-60 düzeylerinde oy alabilir

Kuloğlu: Evet, bu anayasa halkoyuna sunulabilirse ve evet oyu, hayır oyundan fazla çıksa dahi, yeni anayasanın geçen seferki gibi yüksek bir oyla kabul görmeyeceğini tahmin ediyorum.

Ültanır: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin böyle bir anayasa değişikliğine bakışı, sizce nedir? Bu konuyu tahlil ettiniz mi? Bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Kuloğlu: Evet, ben de bu konuyu tahlil etmeye çalışıyorum. “Acaba Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu anayasa karşısındaki tutumu, davranışı ve görüşü ne olabilir?” diye. Ancak, ortada olan bir gerçek var. Sivil anayasa tabirinden ne anlaşıldığı? Aslında sivil (civil) çağdaş demek, civilization (çağdaşlık-uygarlık)’tan gelen bir konudur. Yani, hazırlanmakta olan bu anayasanın çağdaş anayasa olarak ortaya çıkartılması gerekiyor. Fakat, sivil anayasa ile biraz önce sizin ifade ettiğiniz gibi, daha öncekiler askerler tarafından hazırlanmıştır, şimdi siviller tarafından hazırlanan anayasa gibi, algılanmaya ve millete de böyle anlatılmaya çalışılıyor. Birinci yanlışlık burada.

İkinci yanlışlık, 1982 Anayasası’ndan kim şikayetçi? Sokaktaki vatandaşa gidin bir sorun! Bir şikayeti var mı? Aynen size söyleyecek, “Abi ne anayasası, benim bir şikayetim yok, bir rahatsızlığım da yok. İşte memleketi büyüklerimiz idare ediyor” diyecektir. Hatta “ben ekmek kavgası veriyorum, o işlere aklım ermez” de diyebilecektir.

DİNCİ, BÖLÜCÜ ANAYASASI
1982 Anayasası’ndan rahatsız olan kesim; birincisi, Atatürkçü düşünce sistemine karşı olan kesimdir. En başta bu. İkincisi de ulus-devlet, üniter yapı ve ülkenin bölünmez bütünlüğünün bir sigortası olarak gördükleri bu Anayasa’nın maddelerinin kalkmasını, bu özünden uzaklaşılmasını arzu eden kesimdir. Dolayısıyla yeni hazırlanmakta olan anayasa, dinciliğin ve bölücülüğün önünü açacak nitelikte bir anayasa olarak ortaya çıkmaktadır. Nereden anlıyoruz diye baktığımızda, bir kere “Başlangıç” kısmının metne dahil olmadığı belirtiliyor ve Başlangıç kısmında yer alan Atatürk ilke ve inkılapları ile ilgili ifadeler ortadan kalkmış oluyor.

Atatürk ilkeleri ile bağdaşmayan küreselci, aşırı liberal, aşırı sol, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, mevcut rejimle ve sistemle barışık olmayan, değişik nedenlerle geçmişte kendi aleyhlerinde oluşmuş olaylar nedeniyle mevcut rejimden ve düzenden intikam alma hırsında olanlar, bu anayasanın değişmesini arzu etmektedirler.

Anayasanın ideolojisi olmaz, anayasa yansız olmalı diyenler, Kemalizm’in, yani Atatürkçü düşünce sisteminin yok edilmesini arzu etmektedirler. Dinciliğin yanında bölücülüğün önünü açmak isteyenler de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, anayasada yapacakları değişikliklerle bütünlüğü, milli birliği ve güvenliği sağlayan silahlarından arındırarak, savunmasız bırakmak istemektedirler.

Hazırlanan anayasanın neresine bakarsanız bakın, Atatürk ilke ve inkılapları ve Atatürk milliyetçiliği konusu kalkmıştır. Neresine bakarsanız bakın, bu yeni anayasa önerisinde özgürlükler konusu ön planda tutulmak suretiyle, kendi düşüncelerini yansıtan ve kendi arzuladıkları yaşam tarzını Türkiye’ye getirmek isteyen bir durumun önünü açmak için ortaya konmuş birtakım hükümler içermektedir. O bakımdan bu anayasanın, halk tarafından kabul görüp görmeyeceği konusu başka, çünkü halkın bu anayasayı bütünüyle tahlil etmesi, algılaması, değerlendirmesi mümkün değil.

Öte yandan Avrupa Birliği, küreselleşmenin sloganları olan demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan uygulanmasını istediğinden, anayasamızda bu yönde değişiklikler yapılmasını talep etmiştir. Çünkü Avrupa Birliği, güçlü, ulus devlet ve üniter yapısını muhafaza eden bir Türkiye arzu etmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü Avrupa Birliği’nin istediği bir şey değildir. Ülkenin bölünmesinin önünü açarak parçalara ayrılması, federatif bir yapı içinde bulunması istenmektedir.

Laikliğin sulandırılması da, ılımlı İslam anlayışı çerçevesinde zararsız İslam olarak görülmesi ve diğer Müslüman ülkelere örnek olabilir düşüncesi ile arzu edilmektedir. Bu anayasa değişikliklerinin, hatta değişiklikten de öte yeni bir anayasa isteğinin, bir noktada Avrupa Birliği’ne yaranmak için ve ondan “aferin” almak için yapıldığını söyleyebiliriz.

Görsel ve yazılı basının aşağı yukarı yüzde 90’a varan kısmı bu iktidarın elinde olduğundan, aynı seçim döneminde olduğu gibi, halkın beyni yıkanacaktır ve psikolojik propaganda aracı olarak kullanılacaktır. Bu Anayasa’nın değiştirilmesinin ihtiyaç olduğu ve bu Anayasa’nın bir askeri anayasa olduğu, bu Anayasa’nın Türkiye’nin önünü tıkadığı ifade edilmek suretiyle, halkın oyu kazanılmaya çalışılacak, bu propaganda sonunda referandum da olsa, halk tarafından kabul edilebilmesi için her yola başvurulacaktır.

ASKERİN ANAYASA BAKIŞI
Kendi düşüncelerinin gerçekleşmesinin önünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni engel olarak gören ve bu nedenle askerin itibarının, halkın ona karşı olan sevgisinin ve etkinliğinin yok edilmesini isteyenler de, anayasanın değişmesini arzu etmektedirler. Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapar? Türk Silahlı Kuvvetleri şu anda anayasa ile ilgili herhangi bir görüş bildirmiş durumda değil. Ama bundan önceki beyanlarına baktığımız zaman, bunları yine görmemiz mümkün.

Eğer bu anayasa ikinci cumhuriyetçilerin arzu ettiği nitelikte bir anayasa olacaksa, dinci görüşü ön plana çıkaran ve dinci görüşle yaşam tarzını Türkiye’de yaşam tarzı haline getirmenin önünü açacak bir anayasa olarak ortaya çıkacaksa, bu anayasa bölücülere imkân tanıyan bir anayasa olarak ortaya çıkacaksa, mutlaka diğer kamu kurumları gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de bu konuda görüşünü bildireceğini ve böyle bir anayasanın Türkiye Cumhuriyeti’nin sigortası olmak ve kuruluş senedi olmak durumundan çıkmakta olduğunu ifade edeceğini değerlendirmekteyim. Çünkü, Türk Silahlı Kuvvetleri her vesile ile ulus devlet, üniter devlet, laiklik ve Atatürkçü düşünce sistemi konularında taraf olduğunu ve bundan sonrada olmaya devam edeceğini ifade etmiştir.

Anayasada yapılmak istenen değişikliklerden birkaç önemli konuya baktığımızda, bunlardan birinin Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin kısıtlanması olduğunu görmekteyiz. Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı, birleştiren, bütünleştiren, iç siyasetin dışında ve demokratik parlamenter sistemin ve rejimin sigortası konumundadır. Bu görevini özellikle usulü çerçevesinde, kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme, tetkik ederek onaylama veya iade etme, referanduma sunma, Anayasa Mahkemesi üyelerini seçme, ayrıca üst yargı organlarını atama, rektör atama gibi önemli icraatlarla yerine getirmektedir. Bu nedenle, siyaset dışından gelmesi veya siyasetten arınarak tarafsız bir tutumda olma yeteneğine sahip olması, Atatürk milliyetçiliğini, ilke ve inkılaplarını özde benimsemiş, Türkiye Cumhuriyetini içeride ve dışarıda çağdaş bir anlayışla, çevresindekilerle birlikte temsil yeteneğinde ve görünümde olması önem arz etmektedir.

Yetkilerinin kısıtlanması, bu düşünceleri benimsemeyen çevreler tarafından arzu edilmekte, böylece kendi diledikleri şekilde atamalar yapma, arzu ettikleri yaşam tarzı ve sistemin önünü açmak istemektedirler. Ancak, anayasal anlayışa özde sahip olmayan ve yukarıdaki nitelikleri taşımayan bir cumhurbaşkanının siyaset yolu ile bu makama gelmesi ve geldiği kesimin görüşüne göre hareket etmesi, rejim açısından tehlike göstereceğinden, yetki konusunun bu açıdan da değerlendirilmesinde fayda görülmektedir. Ayrıca, Cumhurbaşkanının Meclis yerine halk tarafından seçilmesi de, Cumhurbaşkanının konumunu siyasileştirecektir. Bu durum da parlamenter demokratik sistemle bağdaşmamaktadır. Bu yöntemin ancak başkanlık veya yarı başkanlık sistemlerine uygun olduğu değerlendirilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da uzun yıllar içinde, değişen dünya ve ülke koşullarına göre bir takım değişiklik ve uyum ihtiyaçları ortaya çıkabilir. Yapılan değişikliklerin uyumunu sağlamak için bir redaksiyon çalışması yapılabilir. Nitekim, 1982 Anayasasının 83 yerinde değişiklik olmuştur. Ancak, yapılacak yeni düzenlemeler hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesine, varlığına, bütünlüğüne, güvenlik içinde olmasına, Atatürk milliyetçiliği anlayışına, Atatürk ilke ve İnkılaplarına, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışına aykırı olamaz ve anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeleri ile tezat teşkil edemez.

Devletin varlığına, rejimin yozlaştırılmasına, çağdaş ve laik, sosyal hukuk devletinin yok edilmesine, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik fiili davranış ve eylemlere karşı çıkmak, devletin kuruluş ve yaşam felsefesini savunmak, siyaset yapmak değildir. Türk Devleti’nin varlığını sürdürmesi, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğünün sağlanması ve her türlü saldırıya karşı korunması, ulusu oluşturan her bir ferdin olduğu kadar, anayasal bütün kurum ve kuruluşların görevidir. Bundan kaçınılması sorumluluk getirir. Bu gerçeğin demokrasi adına saptırılmaya çalışılması kabul edilemez. Demokrasinin bu kesim tarafından kendini yıkıcı, tahrip edici ve bölücü amaçları için bir vasıta olarak kullanmasına müsaade edilemez.

KOLLAMA VE KORUMA GÖREVİ
Bu düşünceye paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de, kendisine yasalarla verilmiş “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak” vazifesi bulunmaktadır. Yapılan ve yapılması arzu edilen diğer değişikliklerle belgeler üzerinden alınmaya çalışılan bu vazifenin, düşünce ve anlayış olarak ortadan kaldırılamayacağını değerlendirmekteyim. Diğer taraftan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Anayasamızın özünü savunmak maksadıyla yaptığı sözlü, yazılı ve tavırlarla ortaya koyduğu davranışların da, siyaset olarak nitelendirilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. Demokrasinin karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bir korku unsuru olarak göstermenin de, yanlış bir yaklaşım olduğunu kıymetlendirmekteyim.

Türk Silahlı Kuvvetleri, demokratik düzenin devam etmesini arzu eden, demokrasiyi koruyan bir müessese olduğunu her zaman göstermiştir. Ancak, ülkemizde demokrasinin korunması ve devam etmesi için laiklik ilkesinin mutlak olarak korunması ve uygulanması gerektiğini, Cumhuriyetin temel ilkelerinden vazgeçilmeyeceğini ve ülke güvenliğinden taviz verilemeyeceğini benimseyen ve bunu gerektiğinde ifade eden bir yapıya ve düşünceye sahip olduğu da bilinmektedir.

STRATEJİ GERİ TEPEBİLİR
Şu anda ortalık bu yeni anayasa konusu ile çalkalanmaktadır. Ancak yönetim hâlâ ortada bir taslak olmadığını beyan etmektedir. Halbuki sipariş üzerine hazırlanan taslak, hem hazırlayanlar, hem de yönetimin ilgilileri tarafından bazen bütün, bazen de parçalar halinde kamuoyuna açıklanmaktadır. Buradaki stratejinin, konuyu toplumda ve çeşitli kurumlarda tartıştırmak, tepkileri ölçmek ona göre pozisyon almak veya değişiklik yapmak, sonuçta kendi arzularını en azından asgari yeterlilikte gerçekleştirecek bir taslağı oluşturmak olduğu değerlendirilmektedir. Ancak, durumun bu şekilde devam etmesi halinde, duyarlıkların artacağı, tepkilerin fazlalaşacağı, toplumda gerginlik oluşacağı ve anayasanın bu şekilde çıkmasını arzu edenlerin amaçlarına ulaşamayabilecekleri kıymetlendirilmektedir.