Gerginliğin İktidar Boşluğuna Dönüşmekte Olduğu Türkiye’de Sıkıntılar Azalmıyor, Artıyor!...
Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
ÇANAKKALE’DEN 301’E VE ERMENİSTAN’A
Dergimizin geçen sayısının baskıya girdiği 31 Mart günü, Vatan gazetesindeki bir haberle bu yazıma başlamak istiyorum. Tüm sayfayı kapsayan haber, “Yazık.. Çanakkale bile bölündü” manşetini taşıyordu. 18 Mart Çanakkale Zaferi için bu yıl 30 Mart’ta alternatif anma töreni düzenlenmişti. Tören, Çanakkale’de farklı rüzgârlar estirmiş, bir yanda kara çarşaflı, sıkmabaşlı, sarıklı, takkeli ve cüppeli gruplar ”tekbir” getirirken, karşı taraf da “Dağ Başını Duman Almış” marşıyla yanıt vermişti. Haberin resimleri bu manzarayı gösteriyordu, karanlık manzara. Çanakkale geçilememişti, ama ne yazık ki 93 sene sonra bölünmüştü.
Çanakkale Zaferi’ni Atatürk’e ve Türk Ordusu’na değil de, dini mucizelere dayamak, gerici ve dinci kesimin süregelen tutumudur. 27 Nisan günü yine Vatan gazetesinde, “Peygamberimiz 1915’te Çanakkale’de savaşmışmış” manşeti altında, “savaştı” diyen Burdur Müftüsü’nün açıklaması yer alıyordu. Bu her şeyden önce Hz. Muhammed’in yüceliğine karşı saygısızlık. Parti tabanı dinci kesime dayanan Başbakan Erdoğan 18 Mart’ta Çanakkale’de, AKP İl Teşkilatı yemeğinde, laiklik karşıtı odak olmak iddiasıyla açılan kapatma davasına gönderme yaparak, yargıya hücumunu örtülü şekilde dile getirip, vatan savunmasının ancak imanla yapılabileceğini söyledikten sonra, “Hadi inkâr etsinler bunu. Herhalde buna da ‘laikliğe aykırıdır’ demezler” dememiş miydi?
Değerli yazarımız Turgut Özakman, adını hatalı bulduğum “Çılgın Türkler” adlı kitabıyla yeni kuşaklara Kurtuluş Savaşı’mızı çok güzel anlatmıştır. Ancak, bir Türk olarak “çılgın” sıfatını neden asla kabul etmediğimi, daha önce bu köşemde bir ilişkiyle yazmıştım. Bugünlerde Turgut Özakman’ın tarih edebiyatımızda yeni bir abide oluşturacak “Diriliş – Çanakkale 1915” adlı yeni kitabı Türkiye’de okunuyor. Bence mutlaka incelenmesi gereken bir eser. Eserin önsözünde Sayın Özakman, Çanakkale hakkında ciddi, dürüst ve saygıdeğer araştırmaların dışında üç tür sapkın yaklaşım bulunduğunu söylüyor. Bunları şöyle sıralamış: 1) Çanakkale’yi Mustafa Kemal’siz, Mustafa Kemal’i yok sayarak anlatmaya yelteniş. 2) Çanakkale’de Mustafa Kemal’in rolünü küçültmeye yelteniş. 3) Çanakkale’yi bir mucizeler, kerametler sergisi halinde anlatmaya yelteniş.
Üstat Özakman, bu sonuncu yaklaşıma bir de örnek vermiş. Güya, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’ya rüyasında Allah tarafından buyruluyor ki, “Ey Cevat, depolardaki 26 mayını denize döşe”. İnanan bir Müslüman için Allah peygamberleri ve kutsal kitapları aracılığıyla buyurur ve o da Hz. Muhammed ile bitti. Demek ki, bizim dinci sapıklarımız ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed’den sonra başka peygambercikler bile çıkarabilecekler. Bu gericiler için söylenecek çok şey var da, ne yerimiz, ne zamanımız ve ne de etik anlayışımız izin vermiyor. Sayın Özakman, yukarıda sıraladığımız yeltenişler dışında, Çanakkale’yi Kurtuluş Savaşı’nı gölgede bırakacak, neredeyse silecek kadar abartmalı yaklaşım olduğunu da kaydediyor. Peki, Çanakkale’de yol gösteren Tanrı, çarpışan peygamber, Anadolu işgale uğrarken yok muydular? Bu sapkınlıkları yapan gericilerin tüm amaçları, başta laiklik olmak üzere Atatürk ilke ve devrimlerini ortadan kaldırabilmek için önce Atatürk’ü küçük düşürmeye çalışmak. Çanakkale bunun için istismar ediliyor, orada Mustafa Kemal’in eseri görmezden gelinirken, hurafelerle gerçek gözlerden kaçırılmak isteniyor.
Çanakkale’nin istismarına bir örnek de TRT’deki bir diziden verelim. Türk askerinin Çanakkale Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıkları ekrana taşımayı amaçlayan, “Dur Yolcu” adlı TRT dizisinde, Binbaşının küçük kız çocuğunun başını bile bağladılar. Hem de ne tesadüf ki, türbana özgürlük diye laikliğe karşıt biçimde sıkmabaş için Anayasa değişikliğinin yapıldığı, laik-antilaik çatlağının giderek açıldığı bir dönemde. İnanışın gereği değil, dinciliğin simgesi olduğu biline biline laik Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet televizyonunda bu yapılabildi!... Senarist mi böyle yazmıştı, yapımcı ya da yönetmen mi böyle göstermek istemişti, ya da üst taraflardan direktif mi gelmişti, bilinmez, ama ben diziyi seyretmekten vazgeçtim. Benim gibi çok kişinin de bıraktığını sanıyorum.
Çanakkale, Türk’ün, Türklüğün yazdığı destandır. Mustafa Kemal’in dehasının ve Türk askerinin kahramanlığının, Türklüğün eseridir. Bunu anlayamayanlar, bugün Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinden, “Türklüğe hakareti” suç olmaktan çıkarmaya çalışıyorlar. Herhalde ondan sonra, “Bu pısırık Türkler, erenler, evliyalar, şeyhler, şıhlar olmasaydı, Çanakkale’de Zaferi kazanamazdı” diyecekler ve suçtan, cezadan kurtulacaklar, bir taşla iki kuş vuracaklar, öyle mi?...
Türklüğe hakaretten söz açılmışken Ermeni’lerin 24 Nisan’da yaptığı edepsizliğe ve küstahlığa değinmeden geçemeyeceğim. Sözde Soykırım Anma Töreni diye Erivan’da yere serilen Türk Bayrağı’nı çiğnediler ve yetmedi, Azerbaycan Bayrağı ile Türk Bayrağı’nı yan yana asıp yaktılar. Ermeni kökenli Türk vatandaşı gazetecimiz Hrant Dink katledildiği zaman bu köşede hain saldırıyı kınarken, cenazesinde taşınan “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarını ve atılan o sloganları da kınamıştım. Acaba, şimdi “Hepimiz Ermeniyiz” diyen o vatandaşlarımız ne hissediyorlar, vicdanları Türklük adına sızlamıyor mu?
Ermenistan Cumhurbaşkanlığı seçimini ılımlı politikadan yana olan Levon Ter Petrosyan’a karşı, Serj Sarkisyan’ın kazandığı açıklanınca Ermenistan karışmış, seçim sonucu bir süre resmen ilan edilememişti. Türk düşmanlığı tescilli olan Sarkisyan’ı Cumhurbaşkanlığı mazbatasını almadan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kutlamasını anlayamadığımı burada yazmıştım. Bayrağımızın Erivan’da çiğnenip yakılmasından üç gün önce Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Ankara’da konuğu olan Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik ile düzenlediği basın toplantısında, bir soru üzerine Sarkisyan’ın hükümetiyle ilişkileri kastederek, Ermenistan’ın yeni Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan’a gönderdiği mektup hakkında açıklama yapıyor, “Bu yeni dönemde Türkiye’nin Ermenistan ile olan ilişkilerini normalleştirmesi amacıyla diyaloğa hazır olduğumuzu mektupta belirttim” diyordu. Ermenistan’daki Türk düşmanlığı yoğun yeni dönem ortada iken, Türkiye neden Ermenistan’a açılım için öneride bulunuyordu? Yoksa, Avrupa Birliği ve ABD bunun için de Türkiye’ye gizli baskı mı uyguluyorlardı?
TÜRKİYE YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ, AVRUPA BİRLİĞİ HADDİNİ BİLMELİ…
Türkiye’nin bugün için Avrupa Birliği üyeliğine uzanabilecek yolu, ince uzun bir yol değil, dikenli, mayınlı, sonu da peş peşe Majino hattı ve Berlin duvarı ile kapalı bir yol olarak görünüyor. AKP, kapatma davasından sonra yine kendini devletin diğer anayasal kurumlarına karşı koruma güdüsüyle, cankurtaran simidi gibi gördüğü Avrupa Birliği’ne sarılmaya kalkıştı. Oysa son iki yıldır Türkiye yerinde sayıyordu. Avrupa Birliği için olmasa da, Avrupa Birliği standartlarında Türk insanı adına yapılması gereken reformlar yapılmıyordu. Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, 1 Nisan’da basın mensuplarına, “AKP siyasi olarak ayakta durmak istiyorsa, reformları sürdürüp Türkiye’yi Avrupalı yapmak istediğini kanıtlamak zorunda” diyordu.
Avrupa Birliği ile ilişkilerin tıkanmasının nedeni sadece reformlardaki duralama değildi. Reformlar elbette yapılmalı ve gecikmemeliydi, ama yapılsa da Türkiye’nin önü açılmayacaktı. Avrupa Birliği ile müzakerelere 3 Ekim 2005’te Türkiye ile birlikte başlayan Hırvatistan’ın açtığı müzakere başlıklarının sayısı 18’e çıkmışken, Türkiye 6 başlıktan öteye geçemedi. Müzakereye açılan başlıklardan bir tanesi, hem de “Bilim ve Araştırma” gibi politik zorluğu olmayan konudaki bir başlık, geçici olarak kapatılmış durumda. Şimdi iki başlık daha açma umudunun teknik nedenlerle Haziran’a kaldığı söyleniyor.
Halen, deniz ve hava limanlarımız Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bandıralı gemi ve uçaklara açılmadığı için sekiz müzakere başlığı askıda. Askıya alınan başlıklar içinde “Gümrük Birliği” gibi işleyen bir mekanizmanın olması da çelişkili ve ilginç. Müzakereye açılmayan 20 başlık var. Bunların arasında “Ekonomi ve Parasal Politika, Rekabet Politikası, Enerji, Yargı ve Temel Haklar, Dış Güvenlik ve Savunma Politikası” gibi önemli konular bulunuyor. “Kurumlar ve Diğer Konular” gibi iki başlık da sürecin sonunda ele alınmayı bekliyor.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Türkiye’nin reformları kararlı şekilde sürdürmesiyle 10-15 yıla kadar üye olmasını beklediğini bir hafta önce açıkladı. Yani, eğer kabul edilirse Türkiye en erken 2023 yılında Avrupa Birliği üyesi olabilecek. Hırvatistan’ın ise 2010 yılında tam üye olabileceği belirtiliyor. Kısacası, tam üyelik için Zagreb’e 2010, Ankara’ya 2023 diyen Avrupa Birliği’nin kabul edilemez ayrımcılığı, açıkça görünür şekilde ortada.
Bu ilişkinin geleceğine değinmeden önce Avrupa Birliği’nin haddini bilmeksizin Türkiye’ye müdahaleye kalkışmasına değinelim. Anayasa Mahkemesi’nin oybirliğiyle AKP’nin kapatılmasıyla ilgili iddianameyi “kabul edilebilir” bulmasından sonra, Avrupa Birliği davayı etkileme girişimlerini başlattı. Bunda AKP’nin Avrupa Birliği’ne karşı seçimi kazanmış mazlum rolü oynamasının ve ilk anda yargıya saygı göstermek yerine tehdit edercesine karşı çıkışının etkisi de vardı.
Avrupa Birliği laiklik karşıtı eylemleri, Venedik kriterinin şiddet unsuru ile bütünleştiremediğinden gerçeği göremiyor, Olli Rehn, “Biz AKP’yi değil, demokrasiyi savunuyoruz” diyordu. Oysa, laiklik karşıtı irticai ya da İslami yönetim demokrasiye karşı şiddettir. İran’da seçim olsa da demokrasi var mı? Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, Nisan’ın ilk haftasında yayınlanan bir demecinde “İrticai faaliyet sürüyor” diyor ve gerçeği vurguluyordu.
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, kapatma davasını, Avrupa açısından sıradan ve normal olmayan bir dava diye tanımlıyor, “En çok oy alan parti hakkında kapatılma davasına tabii ki şaşırıyor ve endişeleniyoruz” diyordu. Avrupa Birliği Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Javier Solana, “AKP’nin kapatılması Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere büyük bir darbe vuracak” açıklamasını yapıyordu. Lagendijk, davayı yüz kızartıcı bulduğunu söylüyor, “yargı darbesi” diye niteliyordu. AKP’nin kapatılmasının müzakere sürecini yavaşlatsa da kesintiye uğratmayacağını ekliyordu.
Ve AKP suçüstü yakalanıyordu. Gerçi, AKP’nin kendi çıkarı için uluslararası kurum ve kişileri, gerek duyduğunda devletin kurumları dolayısıyla devlete karşı doldurmaktan çekinmediği biliniyordu. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Luís Miaria de Puig, AKP’li parlamenterlerin kapatma davasına tepki için bildiri talepleri olduğunu açığa çıkardı. Puig, “Türk heyetinden bu yönde istek geldi. Tüm Avrupa AB kurumlarının görüş açıkladığını, bizim de görüş açıklamamızı istediler. Hatta TBMM Başkanı’nın bu konuda bizi Ankara’ya davet edeceğini belirttiler” diyordu. Bu talebi heyet değil, heyetteki AKP’li parlamenterler yapmışlardı. Sonuçta pek de bir şey ifade etmeyen, yaptırımı olmayan, “Türkiye’de parti kapatmaları sürüyor, daha fazla reforma gerek var” diyen bildiri yayınlandı, ama bunu 318 üyeden sadece 21 parlamenter imzaladı.
Elbette, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri iktidar partisinin çıkarı için değil, Türkiye’nin çıkarı için sürdürülmeli. Ancak, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi içine almak istemediği için 2010 yerine 2023 yılına itelediği, çıkarlarını korumak için Türkiye’yi dışlamadığı, ama samimi davranmadığı da bilinmiyor değil. Türkiye’ye tam üyelik yerine, imtiyazlı ortaklık vermek istiyorlar. Türkiye de imtiyazlı ortaklığı reddediyor. Çok zorda kalırlarsa, sınırlandırılmış koşullarla “tam üyelik” adı altında ikinci sınıf bir üyelik sunarak, Türkiye’yi razı etmeye çalışacaklarını görmek için vizyon sahibi olmaya gerek yok. Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın davetlisi olarak Nisan ayında Ankara’ya gelen Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik, TÜSİAD’ın onuruna verdiği yemekte, “Her zaman tam üyeliğe bir alternatif gerekir. Tam üyelik süreci sonuçlanmadığı takdirde imtiyazlı ortaklık niçin bir opsiyon olarak düşünülmesin?” demekten geri kalmıyordu. Tabii buna karşı, “Masanın üzerinde tam üyelik kontratı duruyor” demek çare ve çözüm değil.
Avrupa Birliği Türkiye ilişkileri, Avrupa’nın değil, Türkiye’nin isteği ile kesilebilir. ABD Alman Marshall Fonu’nun Türkiye’de 2007 yılı ortasında yaptığı bir araştırmaya göre, Avrupa Birliği üyeliğine destek, nüfusun yüzde 40’ı seviyesine düşmüştür. Öte yandan devletlerarası ilişkilerde anlaşmalara bağlılık ve karşılıklı taahhütlerde ciddiyet esastır. Türkiye’nin bugün gelinen noktada, Avrupa Birliği sürecini yeniden değerlendirmesi ve yeni bir strateji belirlemesi gerektiği kuşkusuz. Türkiye’yi yönetemeyen bugünkü AKP iktidarı, muktedir (erkli) olamadığı için, böyle bir stratejiyi belirleyemez. Kaldı ki, kendi hükümetlerinin Eylem Planı’nı bile yapmayı beceremediler. O zaman yeni strateji belirlenmesi iktidar boşluğunun ortadan kalkmasına bağlı demektir. Yeni bir strateji için iki yol var gözüküyor:
1) Bu seçenek, yola tavizkâr bir politikayla değil, Türkiye’nin çıkarlarını savunan kişilikli bir politikayla devam etmek, şeklinde tanımlanabilir. En zor yol da bu olacaktır, ama Avrupa Birliği’ne birinci sınıf tam üye olmak Türkiye’nin çıkarınadır, uygarlık açısından gelecek kuşaklara borcumuzdur. Ulusal onurumuzla ve ulusal bütünlüğümüzle oynatmadan bunu başarmak gerekir.
Türkiye’de vatandaş olarak Türk-Kürt ayrımı olmadığını görmek istemeyen Barroso, TBMM’deki konuşmasında, “Kürt menşeli Türk vatandaşlarının kültürel ve siyasi haklarının temin edilmesi”ni istemişti. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri karargâhını ziyaretinde açıkladığı gibi, “Kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba bireysel alanı aşacak ve ulus devlet ile üniter devlet yapısını tehlikeye sokacak haklar tanımasını beklememeli”. Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamakla görevli asker kadar, politikacılarımız da bunu söyleyebilmeli, ama ne yazık ki Barroso TBMM’den uyarılarak değil, AKP ve DTP milletvekillerinin alkışlarıyla ayrıldı.
Barroso TBMM’deki konuşmasında, “Kıbrıs'ta tarihî bir fırsat yakalanmıştır ve tarihi bir siyasi yükümlülükle karşı karşıyayız. Berlin sonrasında Lefkoşe'deki duvar, Avrupa'yı bölen son duvardır” diyordu. Barroso’nun duvar dediği Yeşil Hat’tır. Yeşil Hat, Berlin duvarı gibi yıkılmaz, ama dostluk hattına dönüşebilir. Dönüşmemesinin sebebi, Rumlar ve onları içine alarak destek çıkan Avrupa Birliği’dir. Barroso’nun Avrupa Birliği adına isteği, Rumların tüm Ada’ya egemen olmasıdır. İşte Türkiye-Avrupa Birliği ilişkisi bunun için askıda bulunuyor. Eğer, Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkileri Kıbrıs’ta çözüm koşuluna bağlanmasaydı, biz müzakerelerde Hırvatistan’ı geçebilirdik.
Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimini içine almakla, koskoca Avrupa’yı azınlığın inisiyatifine teslim etti. Bugün, 1999’daki Dönem Başkanı Lipponen’in Avrupa Birliği üyeliği Kıbrıs sorunundan ayrı tutulacaktır” taahhüdü hatırlanmıyor, hatırlanmak istenmiyor. Bu darboğazı aşmak Avrupa’nın sorunu. Avrupa Birliği üyeliği için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lağvedilip, Birleşik Kıbrıs’ın oluşturulmasına Türkiye razı olmayacağı gibi, 11 Haçlı Seferi’nde Haçlı ordularının Anadolu’ya geçmeden önce konaklama yeri olan Kıbrıs Adası’ndan Türk askerinin çekilmesini de Avrupalı dostlarımız beklememeli. Askeri stratejik önemi olan ve petrol ticaret yolu üzerinde bulunan Ada’dan İngilizler askeri üslerini kaldırıyorlar mı ki Türk askeri çekilsin? Üstelik Kıbrıs Adası Türkiye’nin güvenliği açısından büyük önem taşırken, Türkiye böyle bir ödün verebilir mi? Türkiye’deki tavizkâr iktidara benzer bir başka tavizkâr iktidar Kuzey Kıbrıs’ta var, ama bu ödünü vermeye muktedir değillerdir, güçleri yetmez. Bugün Türkiye-Avrupa Birliği ilişkisi geleceği belirsiz, karanlık bir süreçten geçiyor.
2) Bir başka seçenek olarak, Avrupa Birliği tam üyeliği konusunda ısrarlı olunmaması, ama Avrupa Birliği tarafından önerilen imtiyazlı ortaklık statüsünü de kabul etmeyerek, koşulları bizim tarafımızdan belirlenecek, karşılıklı ve dengeli çıkarlara dayalı “Özel Üyelik” statüsü düşünülebilir. Ancak, Türkiye tarafından böyle bir seçeneğin tartışılmaya başlanmasının, birinci seçeneğin gündemden düşmesi demek olacağını da unutmamak gerekir. Bunun düşünülebilmesi, Türkiye’nin ve Avrupa Birliği’nin sonuna kadar taahhütlerini yerine getirmeye samimiyetle çalışmalarına karşın, ilişkinin daha ileri bir noktaya götürülemeyecek şekilde tıkanması durumunda söz konusu olabilir.
Tabii böyle bir durumda hem Avrupa’nın ve hem de Türkiye’nin kayıpları olacaktır. Bu seçenek, Avrupa Birliği’nin nimetlerinden kısa dönemde yararlanmayı getirebileceği gibi, uzun dönemde katlanılamayacak külfetler getirmesi tehlikesini de taşır. Örneğin, yer yer bizim aleyhimize işleyen bugünkü Gümrük Birliği gibi. Tartışmakta yarar var, ama Türkiye’nin bunu bir (B) planı olarak benimsemesine gerek yok. Çünkü, (B) planı olanlara (A) planını uygulatmazlar.
GERGİN VE POLİTİK KARMAŞA YAŞAYAN TÜRKİYE’DE EKONOMİ İNİŞTE
Ekonomi dünya genelinde de Türkiye’de de birinci sorun olmaya devam ediyor, ama hem dışarıdan ve hem de içeriden gelen haberler iyi değil, beklentiler kötüleşiyor ve güven kayboluyor. Dünyada global ekonomik krizden sonra bir de gıda krizi ortaya çıktı. Nisan ayının en önemli haberi büyümeye ilişkindi. Türkiye ekonomisinin 2007 yılında yüzde 4.5 büyüyebildiği açıklandı. Bu yeni serilerle kozmetik makyaja uğramış bir rakam. Bu rakam ekonomi çevrelerinde inandırıcı bulunmadı. Eski seri ile büyüme yüzde 3.5 düzeyinde. Kriz yılları ki, büyümenin pozitif değil de negatif olduğu yıllar dahil, Türkiye’de uzun yılların büyüme ortalaması yüzde 5 düzeyindeydi. Bu sınırın altında kalındı. Çanların ekonomi için çaldığını söylüyorduk, ama artık kırmızı alarm veren bir ekonomimiz var. Üstelik çözümlenemeyen ekonomik sorunlar kronikleştiği için yavaşlamanın daha aşağılara doğru sürmesi gündemde. Türkiye’de milli gelir hesapları revize edilip kozmetik makyajla bu yılki gelir beklentisi 941.6 milyar dolara yükseltilerek, sıralamada dünyanın 15’inci büyük ekonomisi olmaya göz dikilmişse de, ister 15’inci, ister yine19’uncu olsun, ekonomi maalesef hasta.
Şimdilik bu gidişe dur diyebilecek bir muktedir iktidar ve becerikli ekonomi yönetimi yok. Her nedense dış politika konularının dışında da demeç vermeye başlayan Dışişleri Bakanı Ali Babacan, “Türban er geç gündeme gelecekti. Böyle devam edemezdik” demiş. Geldi de ne odu? Muktedir iktidarları yok oldu. Şimdi sorunları nasıl çözeceksiniz görelim bakalım, ekonomi aydınlığa çıkabilecek mi? Ekonomik gidişat bozulmasın diye 22 Temmuz’da AKP’yi destekleyen ekonomi çevreleri ne düşünüyor acaba?
Bu arada Bakan Babacan doğru bir tespitte bulunmuş ve 28 Nisan’da basında yer alan açıklamasında, “Geçen yıl 22 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye girişi oldu. 2008’de bu kadar olmaz. Maalesef bu yıl grafikler aşağı dönmüş olacak” demiş. Böylece 2008’in büyüme için 2007’nin aranacağı yıl olacağını itiraf etmiş bulunuyor. Türkiye’de yabancı portföyünde önemli düşüş olduğu bir gerçek. Yabancı yatırımcıların İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Devlet İç Borçlanma Senetleri ile mevduat hesaplarında tutulan portföyü, 2007 sonunda 107 milyar dolarken, 2008 Mart sonunda 81.3 milyar dolara düşmüş bulunuyor. 26 milyar dolarlık erime Türkiye’de yatırıma harcanarak değil, Türkiye’den dışarı çıkan paralarla gerçekleşti. Bu küçümsenemeyecek bir erime. AKP’nin Katar gezileri, iktidar basını ve medyası oluşturma adına Katar Emiri’nin ortaklığı dışında, ülkenin yabancı sermaye açığını kapatmaya yardımcı olacak mı?
Her ne kadar makro reformlar bitti, sıra mikro reformlara geldi, onlar yapılmadığı için ekonomide sıkıntılar yaşanıyor denilse de, ekonominin yapısal sorunları sürüyor. Sonuçta enflasyon bir kez daha yolundan çıktı. Mart ayında enflasyon, Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) bazında yüzde 0.96, Üretici Fiyatları Endeksi (ÜFE) bazında yüzde 3.17 olarak gerçekleşti. Bu gelişmeyle yıllık enflasyon beklentisi TÜFE’de yüzde 9.15, ÜFE’de yüzde 10.50 oldu. IMF’in dikkat ettiği belirsizlik kriterinin üst sınırı olan yüzde 9.1 aşıldı. Nisan ayı verileriyle enflasyonun daha da yüksek çıkması şaşırtmayacak. Bundan sonra Türkiye yüzde 10’un üzerindeki enflasyonu yaşayacak. Standard & Poor’s (S&P), enflasyon açıklamasıyla eşzamanlı olarak, siyasi ortamdaki gerginliği de neden gösterip Türkiye’nin kredi notunu negatife çevirdi. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, “S&P’nin kararı talihsiz ve aceleye gelmiş” diyordu.
S&P’nin raporuna göre, global kredi sıkışıklığının artması halinde Türkiye, bundan en çok etkilenecek ülkeler arasında. Çünkü, Türkiye likiditede en kırılgan 5’inci ülke olarak gösteriliyor. IMF Avrupa Direktörü Michael Deppler de, “Lig atladınız, ama zafiyetlere dikkat” diyor. Sırası gelmişken söyleyelim, riski yüksek Türkiye’nin önümüzdeki süreç için IMF ile yeniden anlaşması kaçınılmaz görünüyor. S&P’nin Türkiye analisti Farouk Soussa bir gazeteye verdiği demeçte, Türkiye’nin kırılganlığını dış kaynaklı sıkıntılardan başka, özellikle içerideki cari açığa bağladı ve cari açığın yabancı yatırımcının Türkiye’ye karşı iştahını azalttığını söyledi. Soussa’nın önerisi, hükümetin ekonomik ve mali taahhütlerini tekrar kararlı biçimde teyit etmesi. İktidar gücü azalan hükümetin teyidi yeterli olacak mı? O da iktidar boşluğu sorunu.
İktidar boşluğu demişken, Nisan ayının ilginç bir demecinden söz etmeden geçmeyelim. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, “Türkiye’de ciddi bir muhalefet boşluğu yaşanıyor. Bu durum TÜSİAD söylemlerinin daha siyasi algılanmasına neden oluyor. Keşke daha yapıcı söylemleri olan bir ana muhalefet partisi olsaydı” dedi. Sayın Yalçındağ’ın bu açıklaması TÜSİAD’ın görüşü müdür, yoksa kendi kişisel görüşümüdür bilmiyoruz. Kendi kişisel görüşü ise, siyasete soyunuyor ve zemin yokluyor demektir.
Sayın Yalçındağ, “TÜSİAD bir siyasi parti değil, gönüllü sivil toplum kuruluşu. Bizim herhangi bir partiye yakın ya da uzak olmamız söz konusu değil” açıklamasını da yapmış, ama söylediği TÜSİAD’ın resmi görüşü ise, TÜSİAD önce iktidar boşluğunu görmeden, ekonomik sorunların iktidar boşluğundan kaynaklandığını vurgulamadan, nasıl sadece muhalefet boşluğunu görebiliyor ki? TÜSİAD’ın vizyonunun bu kadar dar olabileceğini kabul edemeyiz. İktidar boşluğu, yönetememek ve yanlış yönetmekten ortaya çıkar. Seçmen oyu yüzdesi ve parlamentodaki sandalye sayısı boşluğu kapatmaz. Sayın Yalçındağ, “Gerginlikten” diyor, ama ben o kelime yerine “Hem iktidar ve hem siyaset boşluğundan” tümcesini koyarak, sözünü tamamlayayım; “Türkiye ekonomisini bekleyen riskler yeterince algılanamıyor ve bu riskleri yönetmek için tatmin edici bir çaba gösterilmiyor”.
ENERJİ SEKTÖRÜ YÖNETiLEMİYOR, PİYASADA KARMAŞA DEVAM EDİYOR
Enerji yönetiminin çok çalışırmış görünümü bir aldatmaca, Türkiye’de enerji sektörü yönetilemiyor. Altı yıldır sektörde ne yapıldı? AKP’nin kendi döneminde temeli atılmış ve bitirilmiş 500-1000 MW’lık bir büyük elektrik santrali var mı? Elektrik piyasası işlerliğe kavuştu mu? Elektrikte ve doğalgazda piyasaların yüzde kaçı serbest? Bu altı yılda arz güvenliği yerine arz güvensizliği ve karanlık beklentisi, arıza gezdirmesi diye elektrik kesintisi getirilmedi mi? Çocukluğumuzdaki Walt Disney’in Mickey Mouse karakterini anımsatan Enver mi çözecek arz güvenliği sorununu? Verilen elektrikte kalite ne kadar?
Ağızlardan düşürülmeyen, su ve rüzgâr gibi doğal kaynakların kullanımı emeklemekten kurtulamazken, bu alanlarda çantacılar denilen lisans tacirlerine piyasa oluşturmaktan başka ne yapıldı? Enerji Bakanı Dr. Güler hâlâ, “Rüzgâr pazarı 20 milyar dolar” diyerek, çantacı pazarına katkı yapmış olmaktan öte geçemiyor. Rüzgâr elektriği nükleer elektrikten ucuz mu, ya da rüzgâr projelerinin fizibıl olabilmesi için ne kadar subvansiyon daha vermek lazım gibi konulara hiç değinmiyor.
Nerede yeni Petrol Kanunu? Nerede sektörün özelleştirmeleri? Son altı yıl içinde enerji sektörüne ne kadar yatırım yapılması gerekirken, ne kadar yatırım yapıldı? Hoca olduğumuzdan sayfalarca soru sorabiliriz. Bu soruların yanıtları da AKP iktidarı adına hep olumsuz olacaktır. Sorular bir yana, bu ayki bazı önemli gelişmelerle “Gündem” köşemizi tamamlayalım.
Irak Petrol Bakanlığı’nın petrol ve doğalgaz sahaları ile ilgili ön başvuru yapan 120 petrol şirketi arasından, 35 tane IOC kuruluşunu seçmesi, bunların arasında Türkiye’den TPAO’nun ve TPIC’in yer almaması, Türkiye’de bomba gibi patladı. Petrol dünyası Irak’tan yeterlilik kazanacak şirketlerin seçimini bekliyordu. Başvurular 31 Ocak 2008’e kadar yapılmıştı, Irak Merkezi Hükümet Petrol Bakanlığı kimleri seçecekti? Seçimde ne kadar objektif kriterlerle hareket edecekti? Sonuçta 7 Amerikan, 4 Çin, 4 Japon, 3 İngiliz, 2 Avusturya, 2 İtalyan, 2 Rus, birer tane de Alman, Danimarka, Endonezya, Fransa, Hindistan, Hollanda, İspanya, Kanada, Kore, Malezya, Norveç kökenli olmak üzere, 18 ülkeden 35 firma seçildi. TPAO ve TPIC neden dışlandı? Sıralanan ülkelerin şirketlerinden daha yetersiz diye mi? Seçilen şirketlerin hepsinin finansal gücü, ülkemizde siyasi sömürüye maruz kalmış TPAO ve onun yan kuruluşu TPIC’den güçlü olabilir, ama çoğunun teknik gücü TPAO’nun düzeyinde mi acaba?
Normal koşullarda TPAO’nun bu 35 şirket içinde yer alması gerekirdi. Dikkat ederseniz, 36’ncı şirket olarak yer alması gerekirdi demiyorum. Seçimi Irak Merkezi Hükümeti’nin kendi inisiyatifi ile yaptığı söyleniyor. Ben buna katılmıyorum. Aksini iddia edenler kanıt olarak, ABD ve genellikle uluslararası petrol şirketlerinin tercihlerinin tersine, Irak Merkezi Hükümeti’nin petrol anlaşmalarında devlet hissesi, artı vergi sistemi ya da üretim-paylaşım sistemi yerine, risk servisi sistemini esas almasını gösteriyorlar. Bunu öne süren petrol uzmanı dostlarıma sormak istiyorum? Dünya’nın üçüncü büyük rezervine sahip ve petrol jeolojisi kolay olan Irak’ta, risk servis sistemini kabul etmeyip kaçacak şirket olabilir mi? O tür sistem seçimleri, Türkiye gibi petrolü yeterince kanıtlanamamış, arama riski büyük ülkelerde önem taşır. Irak’ta arayıp da bulamamak riski var mı acaba?
ABD Savunma Bakanlığı Eski Müsteşarı Douglas Feith, Irak savaşının mimarlarından olan bir kişi, yeni çıkan “War and Decision” (Savaş ve Karar) kitabında, “1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı, Türkiye yüklü bir mali yardım alacak ve Irak’ın geleceğinde söz sahibi olacaktı” diyor. Tezkerenin reddine Türk liderlerin de kendileri kadar şaşırdığını öne sürerek, sonuç üzerinde özeleştiri yapıyor ve sorumlu olarak da o günkü ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ı suçluyor. Türkiye tarafında da bu işin sorumlusu ve sorumluları var, ama kişisel isimlendirme yapmadan AKP iktidarı diyelim. Şimdi, ABD Türkiye’ye Kuzey’deki terör odakları ile mücadele için bile süreli ve sınırlı operasyon izni verirken, Türkiye’nin devlet şirketine Irak’ta kolay kolay petrol aratıp, kazanç sağlatır mı? Ya da böyle bir hak verirse, karşılığında hangi ödünü ister? Biz şu anda Kuzey Irak’ta bulunan özel sermayeli petrol şirketlerimizin ruhsatlarını korumalarını ve başka özel şirketlerimizin de Irak’a girmesini dileyelim.
Petrolden sözü açmışken, bu ayki petrol fiyatlarına da göz atalım. Okuyucularımız hatırlayacaklardır, geçen ay petrol fiyatlarının varil başına 100-110 dolar aralığına yerleştiğini söylemiştim. 1 Nisan ile 28 Nisan tarihlerine ilişkin ham petrol fiyatlarına bakarsak, serbest piyasayı gösteren Bloomberg verilerine göre varil başına 103.83 dolar ile 118.96 dolar arasında oynamış görünüyor. OPEC ülkelerine ait 13 değişik ham petrolün ortalama fiyatını gösteren OPEC Basket (Sepet) fiyatı ise ayni tarihlerde 100.36 dolar ile 110.01 dolar arasında olmuş. Petrol yakında 120 doları aşabilir. Serbest piyasada petrol 16 Nisan’da 115 dolar olmuştu. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın o günlerde, “Zaruri ihtiyaç olan petrol için 115 dolarlık fiyat ucuz” dediği gazetelere yansıdı. İran lideri Ahmedinejad şunu da ekliyordu: “Bazı ülkeler petrolü kendilerine dünyanın hediyesi olarak görüyor. Petrol hediye değil ihtiyaç”.
Petrole bağlı şekilde belirlenen doğalgaz fiyatlarına gelince, 1 Nisan ile 28 Nisan arasında bir milyon Btu enerji için 9.74 dolar ile 11.17 dolar arasında değişti. Türkiye’de kullanılan ölçü sistemiyle 1000 metre küpü 347.91 dolar - 398.99 dolar arasında değişim göstermiş demektir. Petrol ve doğalgaz bu kadar pahalanınca, tabii ki kömürün cazibesi artıyor. Soma’daki rezerv geliştirme çalışmalarından söz eden Enerji Bakanı Dr. Güler, bu nedenle olsa, yeni rezerv deyip Soma’dan gelen kömürü öpmüş. 20 Nisan’da gazetelerde öpüşünün resmi vardı. Bu ülkenin taşı toprağı öpülür, ama bir Bakan için marifet kömürü öpmek değil, çağdaş modern santrallerde değerlendirmektir. Hani nerede başlanmış öyle bir proje?
Nisan ayının enerjide önemli bir gelişmesi de, 01.04.2008 tarihi ile Başbakanlıktan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gereği için yollanan, “Elektrik Piyasası Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın 1/554 (Taksim/Esas) No. ile Meclis gündemine girmesi oldu. Devletin tekrar elektrik üretim yatırımı yapmasına yol açacak bu kanun değişikliği, elektrik piyasasına en haksız müdahale olmaktan öte, piyasayı katledecek bir girişim. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun ruhuna ve gerekçesine taban tabana zıt içerik ve gerekçeye sahip. Şimdi Meclis komisyonlarında tartışılıyor. AKP iktidarı, geldiği günden beri elektrik yatırımcısına güven vermedi, yatırım yaptırmadı. Şimdi de, “Türkiye’de arz güvenliği için özel sektör santral yapmadı, devlet yapacak” havasıyla ve popülist yaklaşımla kurtarıcı görünmek istiyorlar. Peki, devleti borç batağına saplayan AKP, Hazine’den para bularak, eski anlayışla santral kaça çıkarsa çıksın, devlet yapsın, müteahhitler kazansın şeklinde bunu becerebilecek mi?
Elektrik piyasasının oluşumunu engellemek için üretim tesislerinden önce dağıtım ihaleleri yapılsın diye strateji belgesi hazırladılar, fakat beceremediler. Üç bölgeye ilişkin dağıtım ihalesi geçen yıl 8 Ocak 2007 tarihinde ertelendikten sonra, Özelleştirme Yüksek Kurulu bu ay 22 Nisan’da aldığı bir kararla, Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş. (Ankara, Kırıkkale, Zonguldak, Bartın, Karabük, Çankırı, Kastamonu) ve Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş. (Sakarya, Bolu, Düzce, Kocaeli) ihale sürecine devam edilmesini öngörmüş bulunuyor. Bunlara ilişkin teklifler 10 Haziran gününe kadar verilebilecek. Bu arada İstanbul Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım A.Ş. özelleştirme ihalesinin ise iptalinin kararlaştırılmış olduğu açıklandı, ama nedeni ortada yok. Meram Elektrik Dağıtım A.Ş. (Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Aksaray, Konya, Karaman) ile Aras Elektrik A.Ş.’nin (Erzurum, Ağrı, Ardahan, Bayburt, Erzincan, Iğdır, Kars) ihale sürecinin yakınlarda başlatılacağı duyuruluyor. Özelleştirme alt yapısı olmadan para getirsin diye gerçekleştirilecek bu ihaleler, elektrik piyasasını geliştirecek eylemler değil.
Son olarak 12 Nisan tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan yeni elektrik lisanslarına da kısaca değinelim. EPDK tarafından 28 tane yeni üretim lisansı verilmiş bulunuyor. Bu 28 lisansın toplam kurulu gücü 1665 MWe (1779 MWm). Ancak bu lisansların içinde dişe dokunur 750 MWe gücünde bir ithal kömür, 270 MWe gücünde bir yerli linyit, yaklaşık 120’şer MWe gücünde iki adet hidroelektrik santral var. Geri kalanı 25 MW gücünden küçük bir rüzgâr santrali ile en büyüğü 65 MW olan küçük hidroelektrik santraller. Bu küçük hidroelektrik santrallerin 10 tanesi de 10 MW’dan küçük minihidroelektrik santraller. Hatta bir tane de 1 MW’dan küçük mikrohidroelektrik santral bulunuyor.
Görüleceği gibi arz güvenliğine katkı sağlayabilecek tek santral, 750 MWe (800 MWm) gücünde İzmir-Aliağa’da kurulacak ithal kömür santrali. Şimdi o santrali nasıl engelleyebiliriz çabasıyla çalışan ithal kömür karşıtlarının, “Kurulacağı yerde zeytin ağaçları varmış onları keseceklermiş” diyen sözde çevrecilerin yaygaraları ile ortalık çınlıyor… Greenpeace eylemcileri, evlerine girer gibi Bakanlığa girip çatısına pankart açarlarsa, nükleeri dahi savunamayan Bakanlıktan ithal kömürün savunulmasını, bu tür yaygaracıların haksızlığını kanıtlayacak açıklamalara ve çabalara girmesini bekleyebilir misiniz? Kendileri taş üstüne taş koyamayanlar, başkalarının yaptığı, ülkeye aydınlık getiren santrallere de katlanamıyorlar. İşte Türkiye karanlıklara böyle sürükleniyor...
29 Nisan 2008
Ara
TCMB Döviz Kurları
| Döviz | Alış | Satış |
| Dolar | 1.5066 | |
| Euro | 1.9334 |
Dünya Saatleri
| Turkey | |
| USA ET | |
| UK |
EkoEnerji 44 Yeni Sayı Eylül 2010


