Seçim Sandığından Çıkan: YENİ AK SAYFA

Tarih-Sayı: 
Temmuz 2007-SAYI 7

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

21 Temmuz’a kadar dergimizin bu sayısını toparladık, ama “Gündem” yazımızı  23 Temmuz’da tamamlamaya karar verdik ve noktayı da öyle koyduk. Çok partili dönemde bundan önce yapılan 15 seçimin 4 tanesi ilkbaharda, 9 tanesi sonbaharda, bir tanesi de kışın başında yapılmıştı. Genelde sonbaharda seçime gitmeye alışmış Türk seçmeni, bunalımı çözmek amacıyla 16’ncı seçim için ilk kez yaz ortasında, yakıcı Temmuz sıcağında, yurt genelinde sıcaklık 44-24 derece arasında, ama çoğunlukla 30 derecenin üstünde iken, 22 Temmuz günü sandık başına gitti. Sıcaklık yüksekti de siyasi tansiyon düşük müydü? Elbette hayır. Ayrıca, herkes beklenmeyen bir sonuçla karşılaşılacak mı diye heyecanlıydı da!... Gelişen teknoloji ile yüksek sıcaklığın çaresi ısı pompasında, yani gündelik deyişle klimada bulunmuştu. Siyasetin kliması da en önemli demokratik mekanizma olan seçimdi, Türkiye’de siyasi tansiyonu normal düzeyine çekiverdi. Siyasi ortamı gerginleştiren kamuoyu tepkileri, Cumhuriyet Mitingleri, E Muhtıra, asker gelir mi gelmez mi tartışmaları karşısında, Türk seçmeni demokrasi reçetesine uygun olarak, TBMM’nin meşruiyetini güçlendirerek yanıt verdi.

22 TEMMUZ’A GELİRKEN…

Geçmiş seçimlere baktığımız zaman, 1946 dan 1977 senesine kadar seçimlerden sadece 1957 seçimi üç yıl sonra yapılırken, diğerlerinin hepsi dört yılda bir yapılmış. O tarihteki deyişiyle 27 Mayıs 1960 devrimi bile bu açıklığı değiştirmemişti, 1961’de seçime gidilmişti. Sadece 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi bu süreci bozuyor, Türkiye 1977’den sonra altı yıl arayla 1983’de milletvekili genel seçimine gidebiliyordu. 1983 sonrasında, 2002 seçimi hariç diğer seçimlerin hepsi yine dört yılda bir yapıldı.  2002 seçimi ise üç yıl sonra yapılmıştı. “İstisnalar kaideyi bozmaz” diye bir söz vardır. Türkiye’de dört yılda bir seçim yapılması gelenekselleşmiştir. Dinamik bir toplum olan Türk toplumunda her dört yılda bir seçmen profili ve seçmenlerin eğilimi değişiyor. Meclis’in yapısının da buna uyması gerekiyor. Siyasetin polemiklerle yıpranmaması için de seçim dönemi fazla uzatılmamalı. Türkiye’de son dönemde yaşadıklarımız bunu kanıtladı.

2002 Milletvekili Genel Seçimi’nde, yüzde 10 seçim barajı koşulunda, yüzde 34.4 oy oranıyla, TBMM’de 365 milletvekilliği kazanan ve Meclis’in yüzde 66.36’sını kapsayan AK Parti, kendisinin de beklemediği bir şekilde iktidarı elde etmişti. Ancak, 22’nci dönem Meclis’inde seçmenin yüzde 46’sının temsil edilememiş olması, milletin temsilinde adaletsiz bir tablo ortaya çıkarmıştı. Meclis’teki sandalye çokluğu, temsilde adalet olmayınca tam bir istikrar sağlayamıyordu. Beş yıla yakın süredir sayısal çokluğunu siyasi istikrar diye gören ve gösteren iktidar, iç siyasette, siyasetin vazgeçilmez uzlaşma kültüründen uzak bir politika izliyordu. Siyasi geleneğe de bakmaksızın, Anayasa en az beş yılda bir dediği için seçimi beş yıl sonra yapmayı hedeflemişti. Oysa, önünde kritik bir eşik olan Cumhurbaşkanlığı Seçimi vardı ve hedeflenen Milletvekili Genel Seçimi’nden altı ay önce yapılmak zorundaydı. Güç tazelememiş bir Meclis’te bunun sorun yaratacağı biliniyordu ve bekleniyordu, ancak iktidar uyarıları umursamadı.

Dört yılı aşkın süreyle eskiyen parlamentoda AK Parti’nin 352’ye düşmüş bulunan sandalye sayısı, Cumhurbaşkanlığı Seçimini başlatabilmek için Anayasa Mahkemesi’nin öngördüğü ve Anayasa Hukukumuza artık bir içtihat olarak yerleşen 367 çoğunluğu sağlamaya yetmiyordu. Ancak, AK Parti tek başına kendi adayını  Cumhurbaşkanı seçebilmek adına, Anayasa Mahkemesi müdahale edinceye kadar Cumhurbaşkanlığı seçim turlarını başlatmıştı bile. Anayasa Mahkemesi’nin “367 Davası” diye adlandırılan davanın gerekçesinde belirttiği gibi, “ulusal uzlaşmayla seçilmesi gereken Cumhurbaşkanı”nı AK Parti’nin kendi anlayışı doğrultusunda, diğer siyasi partilerle uzlaşmaya gitmeksizin seçmeye kalkışması, tökezlemesinin ötesinde bir siyasi bunalıma da kapı açmış oldu. Siyasi tansiyon bu bunalım nedeniyle yükselmişti. Oysa, Milletvekili Seçimi dört yıl sonra geçen sonbaharda yapılmış olsaydı, yenilenmiş Meclis’te bu bunalım yaşanmayacaktı ve Türkiye ekonomisi 2007 yılını boşu boşuna kaybetmeyecekti.

Ortaya çıkan bunalım karşısında halkın milyonluk Cumhuriyet Mitingleri ile ülkede istikrarın olmadığını, bilakis Cumhuriyetin temel niteliklerine ilişkin kaygının bulunduğunu dile getirmesi, bunu haksızca siyasi ranta dönüştürmek isteyen ana muhalefet partisi ve küçük ortağı, yani CHP ve DSP ile sol partiler ve gruplar yüzünden, muhafazakâr kesimin ve kısmen merkez sağın tepkisini çekiyordu. Ordu’nun da bazı kaygıları vardı ve bu da aynı dönemde E-Muhtıra ile ortaya çıkınca, muhalefet bundan da siyasi rant arayışına giriyordu. Ama, Ordu’nun 27 Nisan Muhtırasını demokrasiye müdahale olarak gören halkın büyük kesiminde AK Parti’ye destek artıyordu. Muhtıra öncesi kamuoyu yoklamalarında seçmenin yüzde 30’unun oyunu alabilecek görünen AK Parti, bu tarihten sonra hızla yükselişe geçti ve yüzde 40’lara tırmanmaya başladı.

Bu gelişmeyi iyi değerlendiren ve ortaya çıkan krizi yönetmesini bilen AK Parti iktidarı, Ordu’ya karşı ılımlı, uzlaşmacı ve istekleri karşısında yapıcı bir tutum sergilerken, kendi tabanına mağdur ve mazlum duruma düştüğü mesajını veriyordu. Ana muhalefetin tutumunu dayatmacı bulan ve komplo kuruyor diye halka şikayet eden AK Parti iktidarı, “Cumhurbaşkanını halk seçsin” tezine sarılarak ve bunun için gerekli ön adımları eksik de olsa atarak, halktan olumlu puan topluyordu. Ana muhalefet ise tüm bunların kendi aleyhine, AK Parti lehine sandığa yansıyacağını göremiyordu bile. Böylesine bir karmaşa ortamı içerisinde dört yıl dokuz ay sonra seçime gidiliyordu.

AK Parti, bu sürede ekonomiyi düzlüğe çıkaran ve büyümeye açık bir uygulama sergilemiş, enerji sektöründe olduğu gibi pek çok alanda yasaları yenileyerek olumlu işler yapmış, dış ilişkilerde çelişkiler ve çıkmazlar yaşasa da çok yönlü dış politika sergileme çabasında bulunmuş, öyle ve tam olmasa bile içte ve dışta başarılı bir görüntü vermişti. AK Parti’nin altının farklı olduğu iddia olunsa da, üstü cilalanmış başarı görüntüsü ki, hakkındaki ithamlar ve açıkları karşısında sığınağı oluveriyordu. İşsizlik, gelir dağılımdaki adaletsizlik, artan dış borçlar ve cari açık, enerjide sürüklenmekte olduğumuz darboğaz, özelleştirmelerde yapılan hatalar geniş halk kitlelerine ve seçmene yeterince anlatılamıyordu. Hatta her gün kan akmasına neden olan terör konusu bile sağduyu ile tartışma konusu yapılamıyordu. Krize yönelik stratejilerden medet uman muhalefet AK Parti’yi sıkıştıracak konuları halka anlatmakta beceriksizdi. Laiklik ve Cumhuriyetin temel ilkeleri üzerindeki tartışmalarda kısır döngünün dışına çıkılamıyordu.

İktidarı süresince AK Parti, çağdaş global dünyanın temel ilkeleri olan; demokrasi, insan hakları ve pazar ekonomisine sarılmış görünüyordu. Türkiye’nin siyasi yelpazesinde merkez sağda bulunan boşluğu doldurmaya yönelmesi de kendisine avantaj sağlıyordu.  Elindeki iktidar olanaklarıyla birlikte AK Parti rakip tanımaz bir konuma yerleşiyordu. Ana muhalefet ise, bu süre içinde başarılı görünüm kazanamamış, seçim öncesine kadar hizipçi bir particilik anlayışından soyutlanamayarak kendi tabanında güç kaybetmiş, kendisine yönelim sağlayacak yeni projeler geliştirememiş, hatta kendisini yenileyememiş, piyasa ekonomisi için güven verici olamamış, hırslı bir sen-ben kavgasının ötesinde yaratıcı muhalefet sergileyememişti. İşte böyle bir ortamda 22 Temmuz seçimine gidiliyordu.

Henüz 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimi yapılmadan, sürdürülen seçim kampanyalarının değerlendirilmesine ve seçim sonrası yapılması gerekenlere ilişkin olarak, 9‘uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel ile geçmişte Bakanlık ve Başbakan Yardımcılığı yapmış uluslararası alanda tanınan devlet ve siyaset adamlarımızdan Hikmet Çetin’in son hafta içinde görüşlerini almıştık.

SÜLEYMAN DEMİREL DİYOR Kİ!...  (17 Temmuz 2007)

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, 22 Temmuz seçimine beş gün kaldı. Gelecek hafta dergimiz piyasaya çıkarken, seçim sonuçları da belli olmuş olacak. Ben şu anda sizin bu konuya ilişkin son değerlendirmenizi ve yeni seçilecek olan parlamentoya öğütlerinizi almak istiyorum.

Demirel: Evet tabii. Seçim kampanyasını takip ediyorum. Ülke sathındaki sıcaklara rağmen fevkalade hareketli ve canlı bir kampanya gidiyor. Siyasi partilerin çalışmasına halk rağbet ediyor ve hemen hemen meydanları dolduruyor. Türk demokrasisi bakımından güzel bir şey. Seçimin önemini iyi kavramış bulunan halkımız bu defa da önüne önemli bir fırsatın geldiğinin farkındadır.

Daha evvel de konuştuğumuz gibi diğer seçimlerden biraz farklıdır. Türkiye’de yapılan bu 16 seçimin özelliği olanları vardır. Mesela bir 1961 seçimi, bir 1973 seçiminin özelliliği var. Bu 16’ıncı seçim, vakti geldiği zaman yapılan bir seçim değildir. “Vaktine kadar bekleyeceğiz” denildiği halde, beklenemeyen bir seçimdir.  Yani bir bunalımı sonuçlandırmak, sıkıntıyı bitirmek için yapılan bir seçimdir.

Seçimler çok kere ülkelerin siyasi ve sosyal hadiselerinde çaredir, rahatlık getirirler. Seçim neticeleri ne olursa olsun, Türkiye’yi bu bunalıma götüren hadiseleri iyi bilmek lazımdır. Türkiye’yi bunalıma götüren hadiselerin içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin tartışılması olayı vardır. Birtakım şüpheler, birtakım kaygılar, birtakım tereddütler de olmuştur. Halkın önemli bir kesimi bundan rahatsız olmuştur. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelmiş tehditler vardır. Zihinlerde, “acaba nereye gidiyoruz” gibi birtakım tereddütler doğmuştur.

Siyasi iktidara karşı güvensizlik sayılabilecek birtakım emareler, devletin kurumları ile siyasi iktidar arasında önemli kopmalar olmuştur. Devletin kurumları, Devletin Cumhurbaşkanı, askeri hışımlarını ortaya koymuşlardır ve bunların hepsi Nisan, Mayıs ayları içerisinde olmuştur. Sonra 16 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı seçilmesi gerekirken, Cumhurbaşkanı Seçiminde başarılı olunamamıştır.

Şimdi, bütün bunlardan çıkaracağımız netice şudur:  Böyle bir durumda seçim yapılıyor. Önceki seçimlerde hiçbir şey bu kadar müessir olmamıştır. Müessir olacak milyonluk mitingler hiç Türkiye’de yapılmadı. Halk kendiliğinden bu milyonluk mitingleri yaptı. Bunların seçim üzerinde tesirinin olmayacağını söylemek zordur. Ama, seçim neticelerinin ne olacağı belli olmasa da umuyorum ki, seçim neticeleri bunları anlamsız hale getirmez. Seçim öncesinin hangi nispette, hangi ölçüde seçime etkisi olacağını göreceğiz.

Şimdi, seçim esnasındaki duruma gelince, seçim esnasında tartışılan şeylerde, ülkenin bazı sorunları ikinci planda kalmak zorunda bence. Terör birinci sorundur, uçtur. Terörü uç yapan onun altıdır. Altını deşince, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelmiş bulunan bir hadisesi vardır, PKK olayıdır. PKK olayının arkasında neler var, kimler var? Bunlar Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Onun içindir ki, Kuzey Irak’ta meydana gelen hadiseler de Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Gene terör olayına bağlı olarak rahatsız etmektedir.

Terör olayı da Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelmiş bir tehdit olduğu için çok önemlidir. Yani, Türkiye ideolojik dayanağı olan bir terörle karşı karşıyadır. Türkiye toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurulmak istenmektedir. Bunun bir nüvesi aşağı yukarı Irak’ta görünüyor, henüz bir şekil almamış olmakla beraber görünüyor. Yani, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar bir sıkıntıyla karşı karşıyadır. Bu görülmüştür ve meydanlarda çok tartışılmıştır. Türkiye bu terörü nasıl ortadan kaldıracak? Türkiye bölünmez bütünlüğünü nasıl muhafaza edecek? Bu hususta çeşitli düşünceler ortaya konmuştur. Kararlılık da ortaya konmuştur.

İkinci tartışılan şey daha çok Cumhuriyetin temel niteliklerine ait daha önce başlamış bulunan tartışmalar devam etmiştir. İktidar, Cumhurbaşkanlığı seçimini, kendisini mağdur duruma düşürmüş gibi göstererek halkın önüne çıkmıştır. Halka sığınmaya, halktan kendisini koruma hakki istemeye gitmiştir.

Tabii güncel konular içerisinde siyasi partilerin genel başkanlarının birbirlerine yönelttiği ağır ithamlar vs. bunlar seçimlerde olan şeylerdir. Her memlekette yapılan seçimlerde bu çeşit şeyler oluyor. Bunları tasvip etmesek bile, yani karşılıklı ithamlar, seçim ortamı geçtikten sonra genellikle ortadan kalkıyor.

Şimdi, seçim sonrası için düşüncelerimizi söyleyelim. Umuyoruz ki, bütün bu seçimler esnasında yapılan kırıcı hareketlerin hepsi 22 Temmuz günü biter. Türkiye’nin barışa, iç huzura ihtiyacı vardır. Partilere, bütün vatandaşlarıma benim telkinim; seçimdeki kırgınlıkları unutun! Ülkenin huzura, sükûna ihtiyacı vardır, bu huzuru, sükûnu sağlayın! İktidar kim olursa olsun, Türkiye’nin birinci talebi huzurdur.

Tabii ki seçilip gelen Meclis’in ilk görevi, Başkanlık Divanını teşkil ettikten sonra, seçim meydanlarında en çok konuşulan, Meclis’i seçime götüren Cumhurbaşkanlığı Seçimidir. Meclis, Cumhurbaşkanı seçmeyi deneyecektir. Tabii, Cumhurbaşkanını seçmeyi başarabilmelidir. Seçim sonrasında ülkede istikrar olsun, istikrar sadece hükümet kurulabilmesinden ve Meclis’in çalışabilmesinden ibaret değildir. Herkesin kabul edebileceği temsilde adalet olsun. İstikrarın şartı da o, temsilde adalet.  Ondan sonra ehil bir iktidar çıkarabilsin. Seçimden beklenen budur.

22 Temmuz Seçimi bu şartları yerine getirir mi? Getirirse ülke için iyi olur.  Ama, 2002 tablosu yeniden çıkarsa, o zaman tabii ki 2002 tablosunun sebep olduğu sıkıntılar yine Türkiye’nin önünde olacaktır. Umarım ki, 2002 tablosu değil de, Türkiye’yi rahatlatıcı bir tablo ortaya çıkar. Bilhassa temsilde adalet bakımından  bununun çıkması önemli, onun üzerinde ısrarla duruyorum, bu çok önemli.

Gayet tabii siyasi partiler gelecek, bir de bağımsızlar gelecek. Hangi bölgelerden, hangi yerlerden bağımsız adaylar seçilip gelecek onu henüz bilmiyoruz.  Ama, en çok görünen o ki, seçime girmeyen DTP (Demokratik Toplum Partisi) bağımsızları seçime sokmak suretiyle Meclis’te grup kurmaya çalışacak, öyle görünüyor. Şimdi o kanaldan gelecek olan bağımsızların Meclis’te gerginlik yaratmamaları lazım. Gene o kanaldan CHP milletvekili olarak 1991 seçimlerinde gelenler, sonra büyük sıkıntılara sebep oldu. 1994’de kopmalar, dokunulmazlıkları kaldırılanlar oldu, hapishanelere götürüldüler sıkıntılı hadiseler yaşandı.

Seçilip gelen milletvekiline kimsenin bir diyeceği yok. Yalnız bu Anayasal Devlet’tir. Meclis de Anayasal Devlet’in Meclisi’dir. Meclis’in üyeleri bir cemaatin, bir etnik grubun temsilcileri olamaz. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü, tekil devlet şartı mutlaka korunacaktır. Korunacak şartın bir tanesi de din ve ırk esasına göre parti kurulması mümkün değildir. Yani,  ırkçılık yapan veyahut da din istismarı yapan siyasi partilere yaşama hakkını Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tanımamıştır. Böyle de olagelmiştir. Umarız ki, aşağı yukarı devletin kilidi olan bu iki önemli hedefe kimse bir tehdit teşkil etmez.

Şimdi DTP’den seçilip gelecek olan bağımsız milletvekilleri kendilerine nasıl bakacaklardır? Bütün Türk milletinin milletvekili olarak mı, yoksa bir etnik grubun mümessilleri olarak mı bakacaklardır? Bu çok önemli. Eğer etnik grubun mensupları gibi bakacaklarsa, o zaman PKK’ya nasıl bakacaklardır? Bunu şunun için söylüyorum. Çünkü, seçim öncesinde tartışılan bir numaralı konu budur. Bu tartışma Meclis’in içerisine intikal edecektir. Nasıl konuşacaklarına bağlı. Şimdi bu bağımsız milletvekillerine, Türkiye nasıl bakacaktır? Türkiye bunlara PKK’nın siyasi kanadı gibi mi bakacaktır, yoksa diğer milletvekilleri, ister bağımsız, ister bir partiye mensup milletvekilleri, Türkiye’nin millet vekilleri gibi mi bakacaktır? Bu aslında Türkiye’deki huzurun ve sükûnun bana göre anahtarıdır.

Görmek istiyorum ki, seçilip gelen bağımsız milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’na uygun, 66’ıncı maddesinde, 80’inci maddesinde zikredilen şekilde hareket edeceklerdir. Yeminlerini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tayin ettiği şekilde yapacaklar ve ona sadık kalacaklardır.

Tabii ki seçim seçimdir. Seçim sonrasında, seçim öncesine ait başka şeyler de tartışılabilecektir. Ama, bütün bunlar gene de dünyaya karşı, “Türkiye seçim yaptı, zor şartları varken, seçimin içinden bu huzuru çıkardı” dedirtebilmelidir. Bu şartlar içinden gelecek siyasi iktidarın önünde bence önemli sorunlar duruyor. Önemli sorunlardan bir tanesi ve başta geleni bu akan kanı durdurmaktır. Yani, terör olayı durdurulmalıdır. Birinci surun bu.

Türkiye, küresel rekabete ayak uydurabilecek şekilde, her şeyini ayarlamak mecburiyetindedir. Onun içindir ki Türkiye’nin bu seçilen Meclis’i, çağın icaplarını iyi anlamış ve onun gerektirdiği reformları yapabilecek kapasitede bir Meclis olacaktır. Türkiye’nin her şeyini daha iyi yapmak mecburiyeti vardır. Daha iyi eğitime, daha iyi kalkınmaya, daha iyi sanayileşmeye, daha iyi tarıma, her şeyde daha iyi olmaya mecburuz. Reform Türkiyesi olmaya mecburuz.

Türkiye’nin önemli ihtiyaçları bulunmaktadır. İşsizlik gibi, cari açık gibi, kamu maliyesi gibi sorunları halledecek adımlar atılmalıdır. Nihayet Türkiye’nin sıkıntı içinde bulunan kesimlerine, alt gelir gruplarına, köylülere, işçilere, memur ve emeklilere, küçük esnafa refahın indirilmesi yollarını arayacaktır. Yani, daha iyi idare edilen bir Türkiye, gelecek hükümetlerin yapması lazım gelen işlerdir.

Umarım ki, bütün bu çetrefil yollardan geçilir ve daha iyi bir Türkiye’ye doğru, önümüzdeki 10 sene içerisinde, bugün dünya ekonomisinde bulunduğu 16-18’inci sıralardan ilk 10’un içerisine girecek şekilde mesafe alınır. Temennim bu istikamettedir.

Ültanır: Çok teşekkürler Sayın Cumhurbaşkanım. İzninizle bir sorum olacak. Bu yeni dönemde 11’inci Cumhurbaşkanının bu Meclis tarafından Meclis’in içinden veya dışından seçilmesi gibi önemli bir konu var. Seçilecek Cumhurbaşkanının Meclis içinden mi, yoksa Meclis dışından mı olması size göre daha uygundur?

Demirel: Biliyorsunuz size defalarca söyledim ve ben şunu savundum geldim, Cumhurbaşkanını halk seçmelidir. Yine aynı fikirdeyim. Bunda birçok faydalar vardır, ama buna itirazlar da var, ama ben Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi taraftarıyım. Türkiye rahatlar.

Yalnız şimdi önümüzde bulunan durum şu: Meclis teşekkül etti. Başkanlık Divanı teşekkül etti. Cumhurbaşkanı seçmeden başka iş yapamaz. Cumhurbaşkanını seçmesi birinci görevi.

Ültanır: Yani, Cumhurbaşkanı boşluğu oluşmamalı mı diyorsunuz. Anayasa Mahkemesi’nin son kararı doğrultusunda, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için yapılan Anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulması konusu da var.  Buna göre bir seçime gidilebilir mi?

Demirel:  Anayasa’da kayıt var. Mevcut Cumhurbaşkanı yenisi seçilinceye kadar devam eder. Türkiye’de halen bir Cumhurbaşkanı boşluğu yok.

Ültanır: Bir boşluk olmadığına göre, halk seçsin diye şu anda Meclis seçmeyip de, Anayasa değişikliğinin referanduma götürülmesine kadar eski Cumhurbaşkanı ile bekleyebilir mi?

Demirel:  Bekleyemez bence. Yani, bu Cumhurbaşkanı boşluğu ne zamana kadar yok? Meclis yeniden teşekkül edip Cumhurbaşkanını seçecek duruma gelinceye kadar yok. Yeni Meclis toplanacak. Yeni Meclis Başkanlık Divanını seçecek. Ondan sonraki gün Cumhurbaşkanı seçimine geçilmesi lazım. Benim anlayışım öyle, ama başkaları başka türlü anlayabilir. Eğer halk oylamasına gidip, halk oylamasından sonra halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesine müsait şekilde anlıyorlarsa hukukçular meseleyi, ben ona karşı değilim.

Ama, Türkiye yeniden bir bunalıma daha gitmeden Cumhurbaşkanını seçebilmeli. Bir de şunu söyleyeyim; Türkiye, her konudaki çareyi, mutlaka anayasal yollardan giderek aramalı. Fevkalade yolları, fevkalade usulleri hiç denememeli. Anayasal yolların içerisinde çare vardır. Anayasal yolların içerisinde çareyi bulmalı. Eğer bu seçim çare değilse, Türkiye bundan sonra da başka bir seçime gidebilmeli. Yani, çareyi halkta aramalı ve seçimden de bıkmamalı. Bu kuyudan su çıkacak.

Ültanır: Yani, “Demokrasi kuyusundan mutlaka su çıkacak” diyorsunuz.

Demirel: Çareyi demokrasi içinde aramalı, çareyi seçimde aramalı, çareyi halkta aramalı. Fevkalade usuller, fevkalade yollar aramamalı.

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, arzu etmesek de, zihinlerde bir karabasan var. Daha başında bir  yerde;  Meclis Başkanı’nın seçiminde, Cumhurbaşkanı seçiminde, hükümetin oluşumunda yollar çıkmaza yönelirse, olumsuzluklar olursa….

Demirel: Yönelmemesi, olmaması, başka çareler aranmaması lazım. Meclis’in nasıl teşekkül edeceğini bilmiyoruz. Olmaması lazım! Daha doğrusu normal yollar ve usuller içerisinde çare ararken, bu yolların tıkanabileceğini öngörmek yanlıştır. Tıkandığı taktirde çare vardır. Ama, evvela tıkanmayacağını öngörmek lazım.

HİKMET ÇETİN DİYOR Kİ!...  (18 Temmuz 2007)

Sayın Hikmet Çetin ile gelecek ay yayınlanmak üzere, yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri üzerinde bir söyleşi yaptık, ama söyleşimizin sonunda dış ilişkilerde Cumhurbaşkanının rolüne ilişkin bir sorumuzu yanıtlarken, Cumhurbaşkanının seçilememiş olması nedeniyle Sayın Çetin’in  sözü geldi, seçimlere ve seçim öncesi kampanyaya dayandı. Bu ayki “Gündem”imize röportajın tamamını değil, ama içinden seçtiğimiz bazı bölümleri, güncelliğini yitirmeden aktarmak istiyoruz. Sayın Çetin 22 Temmuz seçim kampanyası için şu görüşleri dile getirdi:

Çetin: Ben Türkiye’de 1957’den beri seçim izliyorum, böylesine aslında ilkesiz, böylesine sen-ben kavgalı bir seçim görmedim. Biri kolundaki saat, yaşının bilmem kaç olduğu, işte ip vardı yoktu, işte ben bıraktım sen bırakacaksın, Türkiye’nin temel sorunları, iç ve dış, ekonomik, ben konuşulduğunu görmedim. Öyle bir programla çıkıp da kavgayı bırakmayı görmedim. Liderler kavgası…. Türkiye’nin meselesi bunlar mı? Türkiye’de bugün insanların işsizlik sorunu var. İnsanların geçim derdi var. Gelir dağılımı sorunu var. Ödemeler dengesi açıklarının ulaştığı boyutlar var. Sıcak paranın  Türkiye ekonomisi üzerindeki bozucu etkileri var. Dış politikada Irak, Ortadoğu, Filistin, Avrupa Birliği hiç bunların ben konuşulduğunu, kimsenin de benim programım şudur dediğini de duymadım. Tamamen aslında böyle akıl almaz şekilde kısır ve Türkiye’ye yakışmayan bir kampanya yürütülüyor bana göre…

Sayın Çetin Türkiye’deki demokrasiyi de aşağıdaki biçimde değerlendirdi ve ardından biz bir-iki soru ile birlikte seçim sonrasına ilişkin görüşlerini de sorduk:

Çetin: Bugün ben demokrasinin pek öyle olduğu kanısında değilim. Bir kere iki nedenden değilim. Aslında halk ikinci seçmen. Halk seçmen değil. Liderlerin hazırladığı listeye bu Pazar günü, yani ayın 22’sinde onay verilecek. Hiçbirisinin ne aday olanların, ne vatandaşın hiçbir katkısı yok. Çoğu aday olduğunu gazeteden öğreniyor. Hangi yerde olduğunu gazeteden öğreniyor. Dünyada böyle demokrasi yok. Dünyada yüzde 10 barajı da yok. İşte yüzde 10 barajla geçen seçimde ne oldu? Yüzde 46’nın Parlamento dışında kaldığı bir ülkede nasıl demokrasi tam olarak var denir. Yüzde 34 küsur bir parti aldı, yüzde 19 küsur bir diğer parti. Yüzde 46 Parlamento dışı.

Ültanır: Temsilde adalet olmuyor işte o zaman.

Çetin: Bu yüzde 10 barajı öyle bir şey ki, yani teorik olarak bir parti 550 milletvekili çıkarabilir. Böyle bir sisteme gerçek demokrasi nasıl denir. Teorik olarak mümkün. Partilerin altı tanesi yüzde 9 civarında kaldı, yüzde 54 demektir. Bir parti yüzde 45 hatta, yüzde 40 aldı, bütün 550 tane milletvekilini Meclis’e gönderir. Ne yapacaksınız? İstikrar sağladık mı denecek? Yani, toplumda olmayan istikrarı parlamentoda sayısal olarak sağlayamazsınız. Onun için Türkiye’de bunlar hiç konuşulmuyor. Yüzde 10 barajı ancak ona muhatap olup baraj altında kalanlar o dönemde konuşuyor, sonra kendisi barajı aşınca tekrar unutuyor.

Ültanır: İstikrar dediniz de, seçimlerden sonra önümüzdeki yıllarda istikrarı görebilecek miyiz? 

Çetin: Bu seçim tahmini çok zor bir seçim. Yani neden zor, neden güç? Kaç partinin yüzde 10 barajını aşacağını bilemiyoruz, çünkü ona bağlı. Örneğin bugün üç parti veya üç buçuk parti aşarsa, bağımsızlarla beraber üç buçuk diyorum, o zaman öyle görülüyor ki, yani eğer istikrarı tek bir parti hükümetinde görüyorsanız olabilir.

Ültanır: Tek parti hükümeti mutlaka istikrar demek midir?

Çetin: Öyle diyorsanız, öyle alıyorsanız…

Ültanır: Hayır ben istikrar demiyorum, öyle almıyorum.

Çetin: Hayır, yani öyle alınırsa, olabilir. Ama, üçten fazla parti girerse, o zaman alacağınız oy ne olursa olsun, tek bir partinin hükümet kurma olasılığı, aşağı yukarı güç veya olanaksız hale gelebilir. Türkiye’nin elbetteki istikrara ihtiyacı var.

Ültanır: Bir tahmin; bu seçimin  getireceği sonuca Türkiye en fazla iki yıl dayanır, Türkiye en geç iki yıl sonra tekrar erken seçime gider. Bir devlet adamı ve politikacı olarak böyle bir ihtimal görür müsünüz?

Çetin: Yani, birincisi tekrar çıkacak tabloya bağlı. İkincisi siyasi partilerin, Meclis’e girecek partilerin 23 Temmuz’dan başlayarak, vatandaşa dönüp, “İşte bizim kusurumuza bakmayın, o kavgalar seçim meydanlarında kaldı. Biz şimdi ülkenin yararının ve ülkenin geleceğinin gerektirdiği konularda diyaloga da açığız, işbirliğine de açığız, birlikte çalışmaya da açığız derlerse, o zaman devam eder. Bu kavgayı 23 Temmuzdan itibaren devam ettirirlerse, o zaman seçim dönemine dayanması, sonuna kadar götürmek çok güçtür. Bunalım buna bağlı.

Yani, şimdi, Cumhurbaşkanlığı meselesi, sayınız ne olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamı bir uzlaşma makamıdır. Yani, matematik değildir o. Olabildiğince toplumun büyük kesiminin benimseyebileceği, tabii ki yüzde yüz sağlayamaz, ama bence parlamentonun vereceği ilk sınav Cumhurbaşkanlığı seçimidir. O konuda uzlaşmaya açık ve toplumun büyük kesiminin benimseyebileceği, tabii ki Türkiye’nin Cumhurbaşkanı diye Çankaya’ya çıkaracağımız konuda bir uzlaşma, bence belirttiğiniz o dönemi nasıl geçireceğimizin ilk örneğini oluşturacaktır.

Maalesef geçmiş dönemde bu konuda iyi bir sınav verilmedi. Görüldü ki sayı meselesi değilmiş. Yani ne yaptı? Cumhurbaşkanı seçemeyen bir parlamento oldu. İsterseniz bildiri deyin, isterseniz muhtıra deyin, buna muhatap olan bir Meclis oldu. Aynı şekilde de Anayasa Mahkemesi’ne mahkemelik olmuş bir Meclis oldu. Şimdi böyle bir seviyede bırakıldı. Bunlardan ders alarak bir uzlaşma kültürü ve uzlaşmayla ülke sorunlarını birlikte, tabii ki ayrı politikalar da konulabilir, devam ettirilebilirse devam eder, ama ettiremezlerse belirttiğiniz gibi 4-5 sene gidemez.

BEYAZ İHTİLÂLDEN MİLLETİN MUHTIRASINA

Geçen dönem 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarını, Dünya gazetesindeki köşemde 7 Kasım 2002 tarihinde yorumlarken, yazımın başlığını “Beyaz İhtilâl ve Enerji” diye atmıştım. 2002 Kasım sayısında Dünya ENERJİ dergisindeki “Gündem” makalemin başlığı da, “Yeni Döneme Merhaba” olmuştu. 2002 Kasımında başlayan yeni dönem, Şevket Süreyya Aydemir’in “İkinci Adam” kitabında 1950 seçimleri için yaptığı “Beyaz İhtilâl” benzetmesi gibi, gerçekten halkın yaptığı bir Beyaz İhtilâl idi. Aradan dört yıl 9 ay geçtikten sonra 22 Temmuz 2007 seçiminde halk Beyaz İhtilâl’ine sahip çıkıyor, sürecin sürmesini istiyor, E Muhtıraya karşı Milletin Muhtırası’nı sunuyordu. Bu Türkiye’de herkesin saygıyla karşılaması gereken bir olgudur ve demokrasi adına da bir kazançtır. Nedeni ne olursa olsun, haklı ya da haksız olsun, halk demokratik işleyişe dışarıdan müdahale yapılmasını istememekte, müdahale olarak algılanacak davranışlara da prim vermemekte, bu tür davranışlardan medet uman siyasileri ise dışlamaktadır. Bizce 22 Temmuz seçim sonuçlarının gösterdiği tablo ile okunması gereken en önemli sonuç budur.

22 Temmuz seçiminin sonucu aynı gün saat 24’den önce alındı. Meclis’e üç partinin sırasıyla AK Parti, CHP ve  MHP’nin gireceği, DP’nin seçim barajını aşamayacağı, bağımsız grubun da oluşacağı kestiriliyor ve bekleniyordu. Bu beklenti aynen gerçekleşti. Partilerin oy oranları üzerinde anketlerle spekülasyon yapıldığı iddiası bulunuyordu. AK Parti’nin oy oranının yüzde 38.1 ile 47.9 arasındaki bir düzeye çıkabileceğini gösteren anketler olduğu gibi, bu oranının yüzde 31’de kalacağını gösteren anket de vardı. Çok tartışılan yüzde 47-48’lik anket sonucunun doğruyu yakaladığı kanıtlandı. Oy oranında AK Parti beklenenin üzerinde bir sıçrama yapmıştı. Sonuçlar sürpriz değildi ve muhalefetin başarısızlığının göstergesiydi.

22 Temmuz Seçimi’ne katılım oranı yüzde 84.37 gibi yüksek düzeyde gerçekleşti. AK Parti oyların yüzde 46.6’sını alarak 340 milletvekili ile yine birinciliği yakalıyordu. CHP yüzde 20.8 oy oranı ve 112 milletvekili ile yine ikinci parti ve ana muhalefet, MHP yüzde 14.3 oy oranı ve 71 milletvekili ile Meclis’e girebilen üçüncü parti oluyordu. AK Parti 2002 seçimine göre oylarını 12 puan artırmıştı, ama 2002 yılında çıkardığından 25 milletvekili daha az çıkarabiliyordu. Bunun nedeni MHP’nin barajı aşmış ve bağımsızların Meclis’e girmiş olmasıydı. AK Parti’nin seçim öncesi 352 olan milletvekili sayısı da 12 azalmıştı. Ancak, 52 yıl içinde siyasi geçmişe bakılacak olursa, AK Parti bir seçim dönemi içerisinde oyunu, 2002 tabanını 100 varsayarsak yüzde 29 gibi büyük oranda artırarak iktidarını sürdürme başarısını yakalayan tek parti oluyordu.

CHP 3 Kasım 2002’de yüzde 19.4 oy alarak, 177 milletvekili çıkarmıştı, seçim öncesi Meclis’te 148 sandalyesi vardı. DSP ile birleşmiş olsa da CHP yerinde saymış, hatta muhalefette gerileyen parti olmuştu. Şimdi 112 milletvekilinin içinden bir DSP grubu oluşturamayacak olsalar da, DSP’lilerin ayrılması bekleniyor. Seçim öncesi CHP-MHP koalisyonu umutları besleyen CHP tabanı, partinin uğradığı hezimet karşısında şaşkın ve kendi yönetimine karşı öfkeli. Aslında hezimete uğrayan Baykal’ın gerginlikten medet uman kriz politikası. Dört seçimdir üst üste yenilgi alan Baykal’ın ve ekibinin istifasını isteyenler elbette haklı. Nice Ak yıllara diyerek yola çıkan, güven ve istikrar içinde durmak yok, yola devam ilkesine sarılan AK Parti seçimin tartışmasız, hatta ezici galibi. CHP gibi hezimete uğrayan bir diğer parti de, Ağar’ın yönetiminde seçime giren DP oldu. Erkan Mumcu’nun oyununa gelen DYP-ANAP birleşmesi ve DYP’nin DP’ye dönüşmesi, Nisan-Mayıs aylarında yüzde 10’ların üzerinde olan oy oranını yüzde beşler düzeyine düşürmüştü. Baykal ve Ağar kendi tabanlarında bile sevilen liderler değildi. Ağar istifa edip çekildi, ama Baykal direnebilecek mi?

Yeni Meclis’in önemli bir yapı taşı da bağımsızlar. Onlar da beklenmiyor değildi. Küçük partiler Meclis’e girmesin diye konulan yüzde 10 barajı, Kürtçülükle hiç ilgisi olmayan milli partilerin önünü keserken, DTP’nin bağımsız adayları ülke genelinde yüzde 3.7 oy oranına karşılık Meclis’te 23 sandalye kazanmış bulunuyorlar ki, bu yarınlarda DTP Grubu’na dönüşecektir. Bunların dışında yüzde 1.6 oy oranına karşılık dört bağımsız milletvekili var. Şimdi sorun DTP tabanından gelen milletvekillerinin nasıl bir tutum ve davranış sergileyeceği? Bunların arasında PKK üyesi olduğu için tutuklu yargılanan ve cezaevinde iken seçimi kazanan da var. DTP kökenli milletvekillerinin etnik grubun temsilcileri gibi davranmaya ve PKK’yı savunur bir tutuma kalkışmaları, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne bir tehdit olarak algılanacağından, Meclis’te ciddi sorunlar yaratabilir.

Ayrılıkçılığı farklılık diye yutturmaya kalkışacak, ayrılıkçılığa kesinlikle “hayır” demeyecek bir DTP grubu, TBMM çatısı altında barınamaz. DTP kökenli milletvekilleri, PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul ederler ve kendilerini bir etnik grubun temsilcisi değil de, Türkiye’nin milletvekilleri olarak görürlerse, kanayan Kürt sorununa demokratik çözüm bulma yolunda ileri adımların atılması olanaklıdır. Bu da Türkiye’nin kazancı olur.  Başbakan Erdoğan’ın 22 Temmuz akşamı AK Parti balkonunda yaptığı seçim zaferi söyleminde vurguladığı biçimde, “Bölücü terörle mücadele sürecektir, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” vazgeçilemez ilkelerdir. Başbakanın bu söyleminden başka CHP ve özellikle MHP’nin bu konudaki hassasiyeti, her türlü provokasyona karşı ulusal bir güvence oluşturmaktadır. DTP’liler 1994’den ders çıkarmalıdır.

MECLİSTEN VE İKTİDARDAN BEKLENTİLER

Seçim sonuçları tek bir cümleyle, halk istikrarın temelini tek parti iktidarında gördüğünden, “Türkiye istikrardan yana oy kullandı” şeklinde değerlendirilebilir. İş dünyasına göre proje üreten, ekonomide olumlu görüntü veren seçimi kazanmış bulunuyor. Artık, Meclis’ten ve iktidardan beklenen de istikrarı sağlamaktır. Bu kez oy veren seçmenin yüzde 87’sini, tüm seçmenlerin yüzde 73’ünü temsil eden bir Meclis yapısı var. İktidar partisi geçerli oyların yüzde 46.6’sını alırken, tüm seçmenlere göre halkın yüzde 39’undan onay almış bulunuyor. Geriye kalan yüzde 60 seçmenin hassasiyetlerini de göz önünde tutarak icraatını sürdürecek olursa, istikrara gölge düşmeyecektir.

Milletvekillerinin önemli bir kısmını yenilemiş, merkezden hatta soldan, İslami kisveyle hiç ilgisi olmayan kesimlerden transferler yapmış AK Parti, lider kadrosu dışında yönetimini de yenileyerek,  oy verenin yanında oy vermeyen seçmenle kucaklaşabilir ve kucaklaşmalıdır da.  Meclis’in ilk işi Başkanlık Divanı’nı oluşturmak olacak. Seçim sonrasının ilk gününde bile, Bülent Arınç’ın bu kez bu göreve getirilmeyeceği görüşü hakim. Cumhurbaşkanlığı seçimi içinse bir uzlaşma bekleniyor ve Abdullah Gül adı artık geçerli görünmüyor. Bunlar olumlu işaretler. Türk halkı TBMM’den  kavga değil, sorunlara çözüm bekliyor. Bu Meclis’in artık Türkiye’ye uygun sivil bir anayasa yapması isteniyor. AK Parti’nin anayasa konusunda taahhüdü de var. Bu da çekişen değil, uyuşan ve uzlaşan bir Meclis ortamında olabilir.

Geçen seferki olaylardan çıkarılacak dersle, dayatmalarla yokuşa sürülmeden, uzlaşma sağlanarak ve sorun yaşanmadan, Türkiye’nin büyük çoğunluğunun benimseyeceği bir isimle 11’inci Cumhurbaşkanını TBMM seçebilmelidir. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi için yapılacak referandum sonucu, kapsamlı anayasa değişikliğinden sonra 12’nci Cumhurbaşkanı için düşünülmelidir. Şimdi, Meclis’te kriz oluşmadan yeni Cumhurbaşkanının seçilmesi, Türkiye’yi çok istikrarlı yeni bir yola sokacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçiminden ayrı ve önemli bir sorun da, Kuzey Irak’a gereken operasyon olacak, bu dönem Meclis’in önüne öncelikle gelecek ilk işlerden birisi bu elbette. Kuzey Irak sorunu, yalnız bugünkü PKK olgusuyla sınırlanmaksızın, Türkiye’nin yarınlarda da başını ağrıtmayacak şekilde geniş ve entegre bir kapsamda düşünülmelidir.

Yeni kurulacak hükümette, mutlaka eski kabineden bazı isimler yer alacaktır, ama AK Parti milletvekillerinin yenilenmesine benzer biçimde, kabinenin de önemli ölçüde yeni isimlerden oluşmasında yarar var. Geçen dönemde biz örnek olarak Enerji Bakanlığı’nı gösterelim, ancak sadece Enerji Bakanlığı’nda değil, başka Bakanlıklarda da AK Parti’nin programına bile uygun düşmeyen, yanlış uygulamalar görüldü. Yeni kabine oluşturulurken bunlar göz önünde tutulmalıdır. Başbakan Erdoğan’ın da vurguladığı gibi, AK Parti’nin sorumluluğu artmıştır ve bunu en iyi şekilde yerine getirmek zorundadır.

Peki, Yeni AK Parti İktidarı beklentileri sağlayabilecek mi? Bu William Shakespeare’in piyes kahramanı Hamlet’e söylettiği gibi, “işte bütün mesele olmak ya da olmamak” gibi bir şey…