Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
Dünyanın bu yöresinde, sanki üzerimizde küresel bir halat çekme yarışı var. İki kutuplu dünya yok. Tek kutuplu dünya dense de, çoklu güç odakları söz konusu. Onun için halatın ucunda karşılıklı iki güç odağının elleri değil, birden fazla güç odağının elleri var ve çekilip gerilen halat semadan yöremize, Avrasya olsun, Ortadoğu olsun, Türkiye olsun, Yavru Vatan Kıbrıs olsun, yani dünyanın bu coğrafyasına, gerginlik tozları serpiyor. O tozlar gerginlik tohumları gibi yeşerebiliyor da. Gerginlik ortamında oluşan sorunlar sarmalında, bir helezon üzerinden yuvarlanıp kayarcasına gelişen olaylara kısaca bakalım:
TELEKULAK PARANOYASI
Haziran ayına girerken, Türkiye telefon dinlemeleri ile çalkalanıyordu. CHP dinlendiğini iddia ederek, gensoru hazırlığına kalkmışken, MHP, “Biz de dinleniyor olabiliriz” diyordu. Gazetelerde kızılötesi uzaktan dinleme sistemi V2, cep telefonu dinleme sistemi, ev telefonu dinleme, böcek (bug) gibi araçların tanıtımı yapılıyordu. Devletin üst kademesindeki siyaset adamları ve bürokratlardan, işadamlarına ve basın mensuplarına yayılan bir dinlenme fobisine ilişkin haberler işleniyor, sansasyon sürüyordu. Herkesin aklına “Bende mi dinleniyorum?” sorusu geliyordu. Emniyet’e ve MİT’e dinleme için izleme yetkisi verilirken, Jandarma’ya yetki verilmeyerek çifte standart uygulandığı da yazılanlar arasındaydı.
Suç ve suçlunun izlenmesi adına mahkeme kararıyla dinleme hukuksal bir araç, ama onun da sınırları vardır. Nitekim, Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, “Ülke genelini kapsayacak şekilde izleme yetkisi verilemez” diyerek, Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozdu. Bu karar Adalet Bakanlığı’nın başvurusu üzerine Jandarma’nın yetkisi için alınmış olmakla birlikte, içtihat oluşturarak, itiraz halinde Emniyet ve MİT yetkisi için de emsal alınabilecek nitelikteydi.
Bu gelişmeden çıkaracağımız sonuç, demokratik bir ülkede, tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş eski komünist sistemlerdeki gibi, özel hayatı bile hiçe sayan dinlemelerin yapılmaması gerektiği. Toplumun bir dinleme fobisi ve paranoyası içine itilmesi, gerginliği artırmaktan başka işe yaramaz. Hele hele devletin kurumları ile kavgalı, Anayasa’nın temel ilkelerine uyum sağlamakta zorlanan ve hakkında kapatma davası açılmış bir siyasi partinin iktidarında dinlemelerin yaygınlaşması, parti diktatörlüğü oluşturma girişimi olarak görülür ki, rejim adına tehdit gibi algılanır. Nitekim öyle de oldu. Artık önümüzde iletişim güvenliği sorunu da var.
BİR ŞİKAYET VE BİR TRAVMA, İKİ İKON
Haziran ayının taşlı topraklı siyaset yolunun başına ve sonuna, AKP’nin iki üst düzey adamınca konulan iki ikon, Türkiye’ye karşı haksızlığın simgesi olarak rahatsızlık yarattı. İlk ikonu Babacan, ikinci ikonu Fırat koydu.
Haziran ayının başında konulan ikon, türban yasağını yabancılara şikayet içindi. Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Mayıs ayının sonunda Avrupa Parlamentosu Dışilişkiler Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, “Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlükleriyle ilgili sorunlar yaşıyor” dedi. Oysa, din ve ibadet özgürlüğünün en geniş anlamda yaşandığı Türkiye’yi Babacan’ın yabancılara şikayet etmesi, önceki dışişleri bakanları tarafından “vahim” olarak nitelendirildi. Başbakan Erdoğan’a siyasi yasak gelirse, başbakanlık için adı geçen Babacan bu mu dedirtti.
Babacan’ın özgürlük takıntısı, türbanın kamusal alanda yasak oluşuydu, ne dinle, ne de ibadetle ilgisi olmayan, Başbakan Erdoğan’ın “velev ki simge olsun” diye itiraf ettiği dinci siyasetin sembolüydü. Muhalefet Babacan’ı istifaya davet ederken, sürpriz destek, Başbakan Erdoğan’dan, “Ülkemdeki değişik dini gruplar nasıl sorunlarını gündeme getiriyorsa, bu ülkenin yüzde 99’unu teşkil eden Müslümanlar, yani bizler, sorunlarımız yok diyemeyiz” sözleriyle geldi. Söz konusu açıklamaların, Anayasa Mahkemesi’nin Türban Davası’nı görüşme öncesinde yapılması ilginçti.
Türkiye’de bu tartışmalar yaşanırken, türbanlı eşiyle Japonya gezisine çıkan Cumhurbaşkanı Gül ve eşi, Japon gazetecilere, “İnançlı Müslümanlar” olarak takdim edildiler. Türkiye’deki Müslümanları kim inançlı ve inançsız diye ayırıyor ve yabancıların kulağına fısıldıyordu acaba? O inancın simgesi imanla ilişkisi bulunmayan bez parçası türban mıdır ki bu ayrım yapılıyordu?
Şimdi gelelim yolun sonundaki ikona. 22 Haziran’da New York Times’ta bir demeci yayınlanan, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, “Atatürk Devrimleri’nden Türk halkı travma yaşamıştır” diyordu. Oysa tarihin kayıtları, o günlerin coşku dolu film ve fotoğrafları, kitaplara geçen anılar ortada iken, hiçbir dayanağı olmayan bu saçma sapan iddianın amacı, gazeteye haberi yazan Sabrina Tavernise’nin ifadesiyle, Türkiye’de lâikler ile AKP taraftarları arasında yaşanan ve kan davasını andıran çekişmeyi alevlendirmek olmuyor muydu? Şu iyi bilinmeli ki, Türkiye’de Atatürk Devrimleri travma yaratmadı, ama Atatürk Devrimleri’ni sinsice etkisizleştirmeye çalışan, siyasi simge türbanı başörtüsü özgürlüğü diye ortaya atıp anayasa değişikliğinde hukuka karşı hileye başvuranlar travma yaşattı.
Fırat , kıyafet ve dil (herhalde yazıyı kastediyor) değişimlerini eleştirdikten sonra, “Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” diyordu. Dini ibadetle bağlantısı olmayan tekke ve türbelerdeki cemaat toplantıları toplu ibadet mi gösterilmek isteniyordu? Müslümanlar toplu ibadetlerini fesat ve hizip yuvası tekke ve türbelerde değil, camilerde yaparlar. Cumhuriyet ona en büyük özgürlüğü tanımıştır ki, Türkiye’de okuldan çok cami var.
New York Times’ın köşe yazarlarından Roger Cohen, 23 Haziran tarihli yazısında, “Türkiye’de gururlu lâikler ile dindar Müslümanlar arasında bir savaş yaşanıyor. Savaşın amacı ise devlet ve caminin sınırlarını belirlemek” yorumunu yapıyordu. Yazısında bir de, “Türkiye, ılımlı bir Müslüman demokrasi için laboratuvardır” saptaması vardı. Yazının sonu, “Türkiye’nin ruhu için yapılan mücadele bitecek gibi değil, ama bu mücadele açık yapıldığı sürece sağlıklıdır” diye tamamlanıyordu. Batı Türkiye’nin adının önüne “Ilımlı İslam” takısını getirmeye çok hevesli de, Atatürk Türkiye’sinin boynuna o yaftayı asamayacağının bilincinde değil.
GENELKURMAY ATESE-SAREM SEMPOZYUMU’NDAN
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi (SAREM) tarafından, 5-6 Haziran 2008 tarihlerinde İstanbul’da Harp Akademileri Komutanlığı ATATÜRK Harp Oyunu ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen, “Ortadoğu; Belirsizlikler İçindeki Geleceği ve Güvenlik Sorunları” konulu uluslararası sempozyum gerçekleştirildi. Bu sempozyuma 52 ülkeden gelen katılımcı vardı. Sempozyumun açış konuşması, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından yapıldı.
Türkiye adının önüne sıfat takılamaz!
Orgeneral Büyükanıt, Türkiye için lâik ve demokratik yapının, denge unsuru olduğunu belirtti. Türkiye’nin lâik yaşamı seçen ülke olarak, İslam dünyasının tek örneği olduğunu vurguladı ve “ılımlı İslam örneği peşindekilere”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne sıfatlar takılmasına müsaade edilmeyecektir” diyerek uyarıda bulundu. Orgeneral Büyükanıt konuşmasında, Ortadoğu’nun sorunlarını birbirine bağlı yumak haline gelmiş sorunlar olarak nitelendirdi ve artan enerji ihtiyacı ile bölgedeki petrolün önemine dikkat çekti. Ortadoğu’da mevcut yapı kalıcı duruma gelirse, istikrarsızlığın süreceğini söyleyerek, mevcut duruma da iç dinamiklerden çok, dış dinamiklerin etkisiyle gelindiği tespitini yaptı.
Genelkurmayın uluslararası sempozyumunda; Ortadoğu’daki mevcut eğilimler ve belirsizlikler, Ortadoğu’ya yönelik politikalar ve güvenlik açısından bölgenin geleceğine etkileri, Ortadoğu kaynaklı sorunların uluslararası güvenliğe etkileri, Ortadoğu kaynaklı sorunların güvenlik bağlamında Türkiye’ye etkileri ve Türkiye’nin bölgedeki rolü tartışıldı. Sempozyumda iki yabancı katılımcı arasında geçen ilginç bir sorudan özellikle bahsetmek istiyorum.
Türkiye’nin görüşlerine paralel görüş sergileyen İtalyan Dr. Giovanni Ercolani, Amerika’nın Irak dahil, davet edilmeden ya da Birleşmiş Milletler kararı olmadan hiçbir ülkeye asker göndermediğini iddia eden, ama iddiası yapılan tartışmalarla havada kalan, Amerikalı Prof. Dr. Jack Croush’a yönelttiği ilginç bir sorusu oldu. Ercolani, “Türkiye’nin kendi toprakları üzerinde bölgesel güç olmasını kabul eder misiniz?” diye soruyordu. Türkiye’nin Güneydoğu komşusunun ABD olduğunu kabul etmeyen, Irak olduğunu iddia eden Prof. Dr. Crouch, bu soruya cevap vermek istemeyince, Ercolani, “Cevabı sizin yerinize ben vereyim, etmezsiniz” dedi. Geçmişte Bush yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı olarak görev yapmış Prof. Dr. Crouch bu yanıta itiraz etmedi.
Radikal İslamcılar ılımlıları saflarına katıyor!
Sempozyumun kapanış konuşmasını Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun yaptı. Kapsamlı ve vizyonlu konuşmasında Orgeneral Saygun, Kıbrıs’ta bile İslam dayanışması göremediğimizi, din kimliğinin mezhep ayrımcılığı nedeniyle çimento olamadığını, Ortadoğu’da Türkiye, İran ve İsrail dışında 22 Arap ülkesinin bitmeyen fikir ayrılıklarından biraraya gelemediklerini, tarihin “Bereketli Hilal”i Ortadoğu’nun bugün zengin petrol yatakları ile dikkat çektiğini, yapay sınırlarının etnik çatışmaları tetiklediğini ayrıntılarıyla anlattı. Batı’nın bugünkü köktendinciliği İslamın iç meselesi olarak gördüğünü de söyleyen Orgeneral Saygun, radikal İslam’a karşı ılımlı İslam konusuna da değinerek, “Radikaller ılımlıları saflarına katıyor” dedi. Türkiye’nin Ortadoğu’yu karanlık oyunlar sonucu kaybettiğini belirten Orgeneral Saygun, “Geri dönüşü de hiç düşünmemiştir” diyerek, “Güvenliğe katkı yapma potansiyeli var. Kendisini etkileyen gelişmelere kayıtsız kalamaz” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
5 HAZİRAN TÜRBAN KARARINDAN
KAPATMA DAVASINA UZANAN YOL
5 Haziran günü akşamüstü, Anayasa Mahkemesi Türban Davası’nda kararını açıklıyor, 2’ye karşı 9 oyla türbanı bir kez daha reddediyordu. Anayasa Mahkemesi’nin o gün yaklaşık yedi saat süren görüşmesi sonucunda alınan kararda, “9 Şubat 2008 günlü, 5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanunun 1’inci ve 2’nci maddeleri Anayasa’nın 2, 4 ve 148’inci maddeleri gözetilerek iptal edilmiştir. Ayrıca yürürlüğü de durdurulmuştur” deniliyordu. Mahkeme AKP Hükümeti açısından verilebilecek en sert kararı vererek, düzenlemeyi iptal etmişti. Cumhuriyetin değişmez niteliği lâikliğin korunması için verilen bu karar, rejim adına yargı güvencesiydi.
Yargı, hukuk devletine yakışır hukuksal kararla görevini yaptı
22 Temmuz seçimi öncesindeki beklentilerin aksine, 22 Temmuz sonrasında AKP’ye zaman zaman payanda olmaktan çekinmemiş MHP, “Karar hukuksal değil, siyasi” diye yaygarayı basıyor, AKP’liler kararı “Yargı darbesi” olarak nitelendiriyor, akıl hocası hukukçuları, “Mahkeme yetkisini aşmış, yetki gaspında bulunmuştur” diyorlardı. Başbakan Erdoğan da, “Karar parlamentonun Anayasa yapma yetkisine müdahaledir” değerlendirmesini yapıyordu. Oysa karar, siyasi bir olaya ilişkin olarak hukuk devletine yakışır nitelikte hukuksaldı. Yargı darbe yapmıyor, Cumhuriyetin niteliklerini, lâikliğin yanısıra demokrasiyi yanlış yollara sapılmasından koruyordu. Mahkeme yetkisini aşmamış, yetki gaspında bulunmamıştı. Bir kere Anayasa’nın değiştirilemez kurallarının hukuka hile yoluyla değiştirilmeye kalkışılması, şekil yönünden sakattı, iptal gerektirirdi. İkincisi, Anayasa’nın değişmez kurallarının koruyuculuğu, kuvvetler ayrılığının geçerli olduğu bir rejimde ve demokrasi ortamında, yargıya ait bir yetkiydi. Dolayısıyla iptal kararıyla yetki gasp edilmemiş, var olan yetki hukuksal prosedüre uygun şekilde kullanılmıştı
5 Haziran akşamı ATASE-SAREM Sempozyumu nedeniyle Genelkurmay Başkanı’nın ev sahipliğinde Harbiye Orduevinde kokteyl ve resepsiyon vardı. Hilton'a bakan havuzlu taraçadaki kokteylde gazeteciler, Orgeneral Büyükanıt’ın ve kuvvet komutanlarının görüşlerini almaya çalışıyorlardı. Orgeneral Büyükanıt, “Yasal kararlara saygılı olmak zorundayız. Türkiye lâik, demokratik, sosyal hukuk devletidir. Onların yorumlanması mümkün değil, malumun ilanıdır” derken, kendisinden 30 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığını devralacak Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ da, “Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı var, bu karara saygılıyım” diyordu.
Karara olumlu ve olumsuz yaklaşanlar
ABD karara mesafeli yaklaşıyor ve Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Sean McCormack “Türkiye’nin iç meselesidir” derken, kendisine AKP Hükümeti’nden daha fazla taviz verecek bir başka hükümet bulamayacağının bilincinde olan Avrupa Birliği tepki ortaya koyuyor, Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruitjen, “Türkiye’de Yeni Anayasa’ya ihtiyaç var” diyerek, AKP’ye destek vermekten öte yol gösteriyordu. TÜSİAD’ın görüşünü Yönetim Kurulu Üyesi Ayça Dinçkök açıklıyor, “Anayasa Mahkemesi’nin kararı hepimiz için bağlayıcı bir nitelik taşıyor. Tabii ki bu hukuki bir süreç, buna müdahale etmemiz lazım” diyordu. “Müdahale etme” sözüyle, Anayasa Mahkemesi’ni ve/veya kararlarını etkisizleştirecek bir anayasa değişikliğinin sakıncalı olduğunu vurgulamış oluyordu.
Türbana kesin anayasal yasak getiren karar, AKP içinde kapatma sinyali olarak algılanıyor ve AKP’den gelen tepkiler dinmiyor, AKP istikrarı tamamen yok eden siyaset kazanını kaynatmaktan çekinmiyordu. Hakkında siyasi yasak istenen, AKP şahinlerinden TBMM Eski Başkanı Bülent Arınç, “Anayasa Mahkemesi, TBMM’ye verilen yasama yetkisini iptal etmiştir… Böyle bir rejime, böyle bir sisteme Cumhuriyet denebilir mi?” diye çıkış yapıyordu. Dış basın da türban kararını işaret sayarak, “Kapatma da gelebilir” yorumunu yapıyordu. İçeride İslamcı basın yargı darbesi tezini işlerken, “Açık olan bir savaşın başladığıdır. Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir” diye yazanlar da vardı.
Anayasa Mahkemesi’ne karşı önlem arayışları
AKP çatısı altında Anayasa Mahkemesi’nin yapısını ve yetkilerini değiştirecek geniş çaplı bir anayasa değişikliği tartışılıyordu. AKP’li Meclis Başkanı Köksal Toptan, “Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı. Bu kararla kuvvetler ayrılığı ilkesi sorgulanabilir hale gelmiştir” diyerek, Yeni Anayasa ile çift kamaralı meclis, yani yeniden Cumhuriyet Senatosu’nun kurulmasını öneriyordu. AKP gözünü sistemi toptan değiştirmeye dikmişti. TBMM Adalet Komisyonu’nun AKP’li Başkanı Ahmet İyimaya, Anayasa Mahkemesi kararları için Meclis’e, “Askıya alıcı veto” yetkisi tanınmasını öneriyordu. Bu gelişmelerden görüleceği gibi, AKP şaşırmış durumdaydı. AKP’nin Tayyipçiler ve Gülcüler diye bölüneceği görüşleri de ortaya atılıyordu.
Anayasa Mahkemesi’ne yönelik eleştiriler zirveye çıkınca, 13 Haziran günü bir basın açıklaması yayınlamak zorunda kalan Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, görüş ve eleştiriler açıklanırken, toplumun kin ve nefret duygularını tahrik etmeyen sorumlu, düzeyli ve hukuka saygılı davranılmasının, toplumsal barışın vazgeçilemez koşulu olduğunu vurgulayarak malum çevrelere hatırlatıyordu.
Siyaset AKP Kapatma Davası’na kilitlenince
Siyaset kazanının fokurdadığı bu ortamda AKP kapatma davasına karşı savunmasını hazırlıyordu. AKP, 402 sayfadan oluşan esas hakkında savunmasını 16 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’ne sundu. Görüşleri, Ortodoks Marksizm’e benzetilen Cumhuriyet Başsavcısı’na hakaret ediliyor ve Başsavcı’nın lâiklik anlayışının pozitivist ve militan olduğu öne sürülüyordu. AKP savunmasında iptal kararı çıkan türban konusuna hiç değinmeyerek, o lekeyi üzerinden atabileceğini sanmıştı. Türbanı savunmaya almamakla, Anayasa’ya karşı hukuki hile yaptığı tezini gözlerden ırak hale getirmeye çalışıyordu.
19 Haziran’da toplanan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında, Konsey Başkanı Mustafa Koç, “Kendimizi rejimi yıpratmayı göze alacak kadar mı kaybettik?” diye soruyor, siyasilerin adeta akıl tutulması içine girdiğini ve bu oyunun kazananının olmayacağını söylüyordu. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, “Anayasa Mahkemesi’ni yıpratmayalım. Bu gidişle Türkiye yönetilemez hale gelir” diye uyarıyordu. Toplantıda, toplumsal mutabakat belgesi oluşturmak için AKP’nin de sıcak baktığı “Yeni Anayasa Konvansiyonu” gündeme getiriliyordu.
Haziran’ın sonuna kadar uzanan siyasi gelişmeler gösteriyor ki, Türkiye’de siyaset AKP’nin kapatılması davasına kilitlenmiş durumda. İçeride erken seçim olur mu tartışmaları yapılıyor. AKP’nin payandası MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 23 Haziran’da Akşam Gazetesi’nde yayınlanan demecinde, “Erken seçimi zorlarsan AKP parçalanır” uyarısını yapıyordu. Ardından da, Sayın Erdoğan’ın bir bilen olarak kenarda oturmasını, AKP üzerinden yeni bir yapılanma, yeni hükümet modellerinin Türkiye gündemine taşınmasını öneriyor ve “Bir siyasi partinin parçalanması ve enkazı üzerinden diğer bir siyasi parti gelecek belirlememeli” diyordu. Bahçeli’nin AKP’ye yönetim önerisi, AKP gibi bir partiyi sahiplenmek arzusundan kaynaklanan bir dürtünün yansıması mıydı? Elbette bilinmez, ama AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın yanıtı sert oldu. Erdoğan, “Milletin yüzde 47 oy verdiği bir partiye ve liderine bu tür gayrimeşru teklifler yapmak demokratik değerlere sığmaz. Kimin kenara çekileceğine millet karar verir” dedi. Bu yanıt, MHP’nin Cumhurbaşkanı seçiminde ve iptal olan türbana ilişkin anayasa değişikliğinde payandalığına teşekkür oluyordu herhalde.
AKP kapatılırsa, yeni bir parti mi kurulacak? Kapatılan bir partinin üyeleri yeni parti kurulabilirler mi? 23’üncü dönem Meclisi’nde böyle bir partiyle yer alabilirler mi? Kurarlarsa hukuka hile diye kapatılır mı? Yoksa, kağıt üzerinde adı ve kapısında tabelasından başka varlığı olmayan mevcut siyasi partilerden biri devşirilerek yeni bir örgütlenmeye mi gidilecek? Artık kararan ampul ambleminin yerine, yeni örgütlenmeyi güneş amblemi mi simgeleyecek? Bu soruların yanıtları, Türkiye siyasetinin bilinmeyenlerini oluşturuyor.
Yabancıların senaryoları ve ortalığı karıştırmaları
Türkiye’de demokratik sistem içinde yeni senaryolar yazılırken, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a bağlı AR-GE kuruluşu Rand Corporation tarafından, “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi” adlı 135 sayfalık bir rapor hazırlandığı basında yer aldı. Bu raporda ortaya konulan dört senaryo var. Bu senaryolar; 1) AKP ılımlı ve AB’ye yönelik bir yol izler, 2) Sinsice İslamlaştırmaya yönelik saldırgan bir gündem izler, 3) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılır, başka bir isimle yeniden ortaya çıkar, ama AB ilişkilerinde gerginlik yaşanır, 4) Sosyal ve siyasal gerilimler öyle artar ki, ordu ya postmodern müdahalede bulunur ya da darbe yapar. Bu senaryoların hangisine evet denilebilir ki?
Türkiye bu bunalımdan, Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin törpülenmesine izin vermeden, demokrasisini güçlendirerek çıkmak zorunda. Onun için çözüm, darbeye kadar uzanabilecek süreçte değil, gerekirse peş peşe uzanabilecek seçimler süreciyle halkın iradesinde aranmalı. Bugün artık Türk seçmeninin yüzde 47’si AKP’yi desteklemiyor!... Lâiklik tartışmalarından çok enflasyon ve yüksek faiz sarmalındaki ekonomi halkı zorluyor. AKP’ye oy verenler de oy vermiş olmanın pişmanlığını duymaya çoktan başladılar. Bunu bilen AKP, kapatma davasının bir an önce sonuçlanmasını, sonra bir biçim değişikliği, erken ya da ara seçimle bu badireden iktidarını kurtarabilme çabasında.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 26 Haziran’da Türkiye’nin kazanımlarını tartışmaya açan bir karara imza attı. 318 üyeden sadece 71’inin katıldığı oturumda, Belçikalı parlamenter Luc Van den Brande tarafından hazırlanan ve “AKP kapatılırsa Türkiye’yi kara listeye alırız” tehdidi içeren, “Türkiye’de Demokratik Kurumların İşleyişi” konulu rapor, AKP’nin de katkısıyla 3 aykırı, 3 çekimser oya karşı 65 oyla kabul edildi. Türkiye delegasyonu içinde yer alan AKP’li parlamenterlerin raporu desteklediği ve kararın lehine oy kullandığı biliniyor. Delegasyonda yer alan CHP’li ve MHP’li parlamenterler ise yayınladıkları bildiride, kararı “kabul edilemez” diye tanımlıyorlar. Değişiklik önergesi ile rapora; lâik devlette, siyasi partilerin lâik olmayabileceği, anayasaya aykırı kararlar için davanın partiye değil, karara karşı açılması gerektiği görüşü eklenmiş bulunuyor. Kısacası, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi bir AKP bildirisi kabul etmiş oldu.
Dünyanın ünlü yatırım bankalarından J.P. Morgan, 23-25 Haziran’da hükümet ve askeri kanat, Merkez Bankası ve çeşitli analistlerle yaptığı görüşmelerden oluşan gözlemlerini, 26 Haziran’da bir rapor biçiminde yayınladı. Gazeteport internet sitesinde yer alan habere göre, Başbakan Erdoğan’a siyaset yasağı gelmesi koşulunda, seçimlerin yenilenmesine kadar geçecek sürede dokunulmazlığı olmayacağı için, hakkındaki yolsuzluk iddialarından yargılanması beklenebilir. Raporda, AKP’nin kapatılacağı ve Başbakan Erdoğan dahil siyaset yasağı istenen milletvekillerine yasak getirileceği yönündeki senaryo geçerliliğini korumakla birlikte, hâlâ AKP’nin kurtulabileceğine dair umut olduğu da vurgulanıyor.
YÜKSELEN ENFLASYON VE ARTAN FAİZ
İLE TEPETAKLAK OLAN EKONOMİ
Geçen ay ekonomi gündemini, özel sektörün, uluslararası finans çevrelerinin de desteklediği kapsamlı bir programın açıklanması talebiyle kapatmıştık. Ekonomide şimdiye kadarki reçeteleri kullanarak gelebileceğimiz yolun sonuna geldiğimiz, acilen yatırım odaklı yeni açılımlara ihtiyaç olduğu sanayi çevrelerince dile getiriliyordu. Merkez Bankası da beklentilerin bozulduğunu kabul etmişti. Maalesef Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, yeni program talebine tepki gösteriyor, programlarının belli olduğunu söylüyor, yaptıklarından örnekler sıralıyor ve “İçi boş söylemleri bir kenara bırakmamız lazım” diyordu. Oysa talep içi boş değildi. Türkiye’nin en azından hızla mikro reformlara ihtiyacı vardı.
Tükenen enflasyon hedefi ve fiyasko
Haziran ayının ilk haftasında yayınlanan enflasyon verileri; TÜFE’de yüzde 1.49, ÜFE’de yüzde 2.12 oluyor, üretici fiyatları ile yıllık enflasyon yüzde 16.83’e çıkarak, Türkiye’yi enflasyonla mücadelede 4.5 yıl geri götürüyordu. TÜFE’de de düzeltilmiş olarak yıllık yüzde 9.3 olan enflasyon beklentisine karşın, yüzde 10.74’e ulaşılmıştı. AKP’nin enflasyon hedefi tükenmiş, 5 yıllık bir fiyasko ilan edilmişti. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, “Enflasyona yenildik” diyor, yaz aylarında enflasyonun artacağını ekliyor, faizlerin yükseleceği uyarısını da yapıyordu.
“Umut fakirin ekmeği, ye Mehmet ye.. ” diye bir sözümüz var ya, böyle bir ortamda umut IMF’den geliverdi. IMF, Türkiye’de paranın satın alma gücü paritesine göre, GSYİH büyüklüğünün 2013 yılında 1 trilyon 311 milyar dolara çıkacağını, Türkiye’nin büyük ekonomiler arasında 16’ncı sırada yer alacağını söylüyordu, ama ilk 10’un dışında kalıyordu. 10’uncu sırada İtalya olacaktı. Üniversite’ye öğrencisi olduğum 1961 yılında, Türkiye planlı kalkınma dönemine adım atarken, üçüncü beş yıllık kalkınma planının tamamlanmasıyla, İtalya’nın yakalanacağı söyleniyordu. Kalkınma planlarının dokuzuncusundayız, ama 10’uncusu da olsa İtalya’yı yakalamamız olanaksız. Söz buraya gelmişken, Devlet Planlama Teşkilatı’na artık gerek var mı demeden geçemeyeceğim. Devlet Planlama Teşkilatı yerine, Ulusal Ekonomi Stratejileri Kurumu oluşturmanın zamanı gelmedi mi?
Pompalanan faiz
Haziran ayının ilk yarısı tamamlanmadan, iç ve dış olumsuzluklarla tansiyonu yükselen piyasalarda, Merkez Bankası’nın artırımına odaklanan faiz, 1.5 yıl öncesine dönerek yüzde 21 düzeyini aştı. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, AKP’nin Kapatılma Davası ile ilgili olarak yatırımcının, ”Biraz bekleyeyim, bakayım” pozisyonunda olduğunu söylerken, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, sıcak para çıkışı olduğunu, yılbaşından bu yana net giriş olmadığını açıklıyor, “Hazine’nin sattığı bono ve tahvilin yüzde 88’i Türklerin, Türk firmaların, Türk vatandaşlarının, bizim bankalarımızın elinde” diyordu. Öte yandan iç borçlanmanın maliyeti artarken, Türkiye ekonomisinde oluşan güven kaybı ve siyasi istikrarsızlık tasarruf sahibini yeniden dövize yönlendiriyordu. Döviz mevduat hesaplarında Mayıs ayında 5.4 milyar dolar artış olmuştu. Doğrudan yabancı sermaye girişi de, Hazine Müsteşarlığı’nın açıklamasına göre, yılın ilk 4 ayında, geçen yıla göre yüzde 47.5’in altında kaldı, kabaca yarı yarıya azaldı.
Sanayi kesiminden, “Merkez Bankası faizleri yükseltirse, birçok fabrika kapanacak” uyarısı gelirken, gizli işsizliği hesaba katmayan TÜİK’in son verilerine göre, 2004’de 21 milyon 791 olan istihdam sayısı 20 milyon 752 bine gerilemişti. AKP işsiz ve ümitsiz bir Türkiye yaratmaya hizmet etmişti. İSO’nun sanayide son 10 yıldaki üretim değişimlerini inceleyen çalışması, istihdamda büyük rolü bulunan tekstil, giyim eşyası ve deri sektöründe üretimin giderek gerilediğini ortaya çıkardı.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, Haziran ayı toplantısında faizleri 0.50 puan daha artırdı. Böylece gecelik faiz oranları yüzde 15.75’ten 16.25’e, borç verme faiz oranı da yüzde 19.75’ten 20.25’e çıkmış oldu. Piyasadaki faiz ise daima bu oranların üzerinde gerçekleşiyor. Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada, “Risklerin genel fiyatlama davranışlarını olumsuz etkilemesini önlemek amacıyla, gerektiğinde ölçülü faiz artışına gidilebilecektir” deniliyordu, yani devamı gelecekti. Ancak enflasyon dış şoklardan kaynaklandığında para politikasını sürekli biçimde sıkmak, ekonomide büsbütün durgunluk yaratabilecekti, ama Merkez Bankası bu riski ne denli görebiliyordu acaba?
Yatırım oranı düşüklüğü
19 Haziran’da TÜSİAD’ın Yüksek İstişare Kurulu toplantısında bir konuşma yapan eski devlet bakanlarından ve şu an BM’de UNDP Başkanı olan Kemal Derviş, “Büyüme yavaşladı, nedeni global kriz demek doğru değil” tespitini yapıyordu. Yatırım oranının iç tasarruftan çok, dış tasarrufla artacağını kaydeden Derviş, “Sürdürülebilir büyüme için mucize yok. Yüzde 22-23 yatırım oranıyla, yüzde 7-8 kalkınma olmaz. Bunun için Türkiye milli gelirinin yüzde 26-28’ini, hatta biraz daha fazlasını yatırıma ayırabilmeli” diyordu. Bu konuşmayı değerlendiren Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), “Türkiye’nin küresel yarışta mevcut yerini koruyabilmesi için bile yılda ortalama yüzde 7.8’lik GSYİH büyüme hızı gereklidir” açıklamasını yapıyordu.
Gelir dağılımında artan çarpıklığın göstergesi
AKP’nin hedeflediği yüzde 4’lük büyümenin Türkiye’yi ne denli geriye ittiği, TİSK’in bu açıklamasıyla da ortaya çıkıyordu. Merrill Lynch ve Capgemini’nin düzenli olarak yayınladıkları, “Dünya Varlık Raporu”na göre, Türkiye’de varlık toplamı en az 1 milyon dolar olanların sayısı 2007 yılında 50 bin olarak bildiriliyor. Bu sayı AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 30 bin, 2006 yılında ise 42 bin idi. AKP iktidarında dolar milyoneri sayısı yüzde 67 kadar bir artış göstermiş bulunuyor. Böylece, Türkiye’de artık gelir dağılımındaki adaletsizliği göstermek ya da görmek için Lorenz eğrisinin çizilmesine gerek kalmadı. Bu sayı çarpıklığı yeterince gösteriyor.
26 Haziran’da TÜİK, paranın satın alma gücü paritesi temelinde 35 Avrupa ülkesine ilişkin kişi başına GSYİH hacim indeksi tahminlerini açıkladı. 27 AB ülkesinin ortalaması 100 alınırsa, bu değer Yunanistan için 98, Türkiye için 42. AB üyesi olan ülkelerden Romanya ve Bulgaristan’ın kişi başına hacim endeksleri Türkiye’nin altında. Türkiye, sıralamada 35 ülke arasında 30’uncu ülke olarak yer alıyor. Bu da yoksulluğun göstergesi.
IMF ile yeni çıpa oluşturma çalışması
Türkiye’yi borçlandırma mahareti gösteren AKP iktidarı, Temmuz-Ağustos aylarında yapılacak 39 milyar 936 milyon YTL’lik iç borç ödemesi karşısında panikleyerek, yeniden IMF’ye sarıldı. IMF ile ihtiyati stand-by çalışması başlatıldı. Buna mali destek açısından değil, risk primini düşürmek açısından gerek duyulduğu söylendi. Hazırlanacak “Orta Vadeli Mali Çerçeve Programı” ile bir çıpa oluşturulması amaçlanıyor. IMF, Türkiye’nin stand-by karnesine olumlu not veriyor, ama IMF ile yapılacak yeni bir anlaşmanın, raporun gecikmesi ve uluslararası piyasaların tatile girmesi nedeniyle, Eylül’den önce gerçekleşmesi zor görünüyor.
Başbakan Erdoğan, 25 Haziran’da katıldığı Economist Conferences toplantısının yuvarlak masasında, “Ben faizin enflasyonu tahrik ettiğine inananlardanım” diyordu. Faiz artışından da 14 Mart’ta açılan AKP Kapatma Davası’nı sorumlu tutuyordu. Oysa ekonomi kuramı, faiz için Başbakanın tam tersini söylüyor. Faizin enflasyonu düşürücü etkisi var. Başbakan Erdoğan’ın konuşması bu açıdan tartışılır oldu. Başbakan Erdoğan, parasal ilişkiler açısından IMF’ye ihtiyaç olmadığını tekrarlayarak, kısa bir zaman içinde IMF ile devam eden teknik çalışmaların tamamlanıp kararın açıklanacağını söyledi. Ayrıca, özelleştirme sürecine devam edileceğini, özel sektörün itici gücünden yararlanılacağını, devlet bankaları, otoyollar ve enerjideki işletmelerin özelleştirileceğini de belirtmiş bulunuyor.
TÜSİAD’ın ekonomik büyüme dinamikleri raporu
TÜSİAD’ın Merkez Bankası’nı da yanına alarak hazırlattığı, “Türkiye Ekonomisinin Büyüme Dinamikleri: 1987-2007 Döneminde Büyümenin Kaynakları, Temel Sorunlar ve Potansiyel Büyüme Oranı” başlıklı rapor Haziran ayında yayınlandı. 20 yıllık dönemi irdeleyen rapor, potansiyel büyüme oranının ancak yüzde 4 olduğunu kaydediyor. Bunun da üretim kapasitesinin geliştirilmesinde önemli sorunlar yarattığına dikkat çeken rapor, büyüme oranının yüzde 70’lik bölümünün sermaye birikiminden kaynaklandığını, son 6 yıl içinde bu katkının yüzde 87 dolayına ulaştığını, istihdamın katkısının yüzde 10 dolayında kaldığını söylüyor. Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme oranının üretim açığı yarattığı belirtilerek, irdelenen 20 yıllık dönemde bu kaybın kaba bir hesapla bir yıllık milli gelir düzeyine eşit olduğu iddia ediliyor. Raporda son 6 yılda ulaşıldığı söylenen göreceli yüksek büyüme hızının yüzde 25’inin, geçici faktörlerdeki iyileşmeden kaynaklandığı açıklanıyor. İşgücü niteliğinin artırılmasının yanısıra, makro ve mikro politikalar yoluyla üretim kapasitesinin artırılmasının önemine dikkat çekiliyor.
PAHALI ENERJİ DÖNEMİNE VE ENERJİ KITLIĞINA MERHABA
Ekonomide takas olsun ya da parayla olsun, bir bedeli olan, serbest piyasa fiyatı arz ve taleple belirlenen her mal, “kıt mal” olarak tanımlanır. Eskiden “bir hava-su bedava kaldı” denirdi, ama su da bu kapsamdan çıktı, bedeli olmayan tek serbest mal artık sadece hava gibi. Onu da temiz soluyabilmek için bazen yatırım yapmanız gerekiyor. Enerji ekonomik olarak kıt mal, ama biz burada bedelini verseniz de bulamayacağınız bir kıtlıktan, yani enerji arz güvensizliğinden söz etmek istiyoruz.
Arz güvensizliğinden Başbakan’ın haberi yok mu?
Ülkemizde artık elektrikte arz güvensizliği yaşıyoruz. Örneğin 19 Haziran’da elektrik talebi, üretimle uç uca gelip zor karşılanabildi. Arz güvensizliğinin arz güvenliğine dönüşmesi, yeni yatırımlar gerçekleştirilebilirse, en erken 2011 yılında olabilecek. İleri sarkması ihtimali hayli yüksek. 25 Haziran’da Economist Conference yuvarlak masasında Başbakan Erdoğan, “Türkiye’de önümüzdeki günlerde kısa vadede bir enerji sıkıntısı olur mu?” sorusuna, “10 yıl içinde alacağımız neticeler, Türkiye’nin kısa, orta, uzun vadedeki enerji talebini karşılayacak mahiyette. Nükleer enerjide şu anda sadece Akkuyu’yu düşünmüyoruz. Bunun yanında Sinop’ta da nükleer enerji düşünüyoruz. Enerjide önümüzdeki 3 yılı karşılayacak imkânlara sahibiz” demiş.
Başbakanın bu açıklaması enerji konusunu bilenler için hiçbir şey ifade etmiyor. İfade ettiği tek bir şey var, o da Sayın Başbakan’ın enerji konusunda yanlış bilgilendirildiği. Üç yıldan önce yeni bir santral kurulamazken, yedek kapasitesini sıfırlamış, puant yükleri karşılayamaz duruma gelmiş bir Türkiye’nin 3 yılı karşılayacak imkânları nerede? Kaldı ki, Haziran’ın ilk haftasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, Elektrik Piyasası Kanunu’nda değişiklik öngören tasarının alt komisyon metninin tartışılmasında, eleştirileri yanıtlayan Enerji Bakanı Dr. M. Hilmi Güler, “Elektrikte 2 yıl sıkıntımız var, ama 7-8 yıl sonra elektrik ihraç eder duruma geleceğiz” diyordu. Mevcut sıkıntının, kendisinin uyguladığı serbest piyasa karşıtı politikadan kaynaklandığını ise itiraftan kaçınıyordu.
Zincirleme fiyat artışlarına doğru
Geçen aydan beri otomatik fiyatlandırmaya geçileceği söylenen elektrikte, Haziran’ın ilk haftasında TETAŞ’ın isteğine bağlı olarak, elektriğin toptan satış fiyatı 9.53 Ykr/kWh’den 10.74 Ykr/kWh’e yükseltilmesini EPDK onaylamıştı. Bunun üzerine TEDAŞ’a bağlı 20 elektrik dağıtım şirketi maliyet kalemleri ile birlikte yüzde 30 zam istiyorlardı. TEAİŞ’ın Dengeleme Uzlaştırma Yönetmeliği (DUY) kapsamında geçiş dönemi uygulaması diye sürdürdüğü Piyasası Mali Uzlaştırma Merkezi saatlik sistem marjinal fiyatları, 19-20 Ykr/kWh düzeylerine çıkar olmuştu.
Örneğin, 28 Haziran günü ilan olunan marjinal fiyatlar günün saatlerine göre 77.2 YTL/MWh ile 190.0 YTL/MWh arasında değişip, 24 saatlik fiyatların aritmetik ortalaması 164.23 YTL/MWh ediyordu. Tabii alınacak elektrik miktarına göre ağırlıklı ortalama bundan farklı olacaktı, ama artık 16 Ykr/kWh altındaki bir satış fiyatının da zarar getireceği görülüyordu. Daha bir yıl önce TETAŞ açtığı ihalede verilen 13.80-16.95 Ykr/kWh aralığındaki fiyatları yüksek bulup reddetmişti. Petrol fiyatlarının bugünkü düzeyinde elektriğin 20 Ykr/kWh’i aşmasına şaşmamalı. Bu fiyatı aşağıya çekebilecek tek etken, Türkiye koşullarında hidroelektrik üretimle paçallamaktır, ama, hidroelektrik santraller yeterince geliştirilmediği gibi, su kullanım anlaşması için getirilen sistemle çantacılar o fiyatları yukarı çektiler ve bu yanlış uygulamayı da bugünkü Enerji Bakanı Dr. Güler’in yönetimi yarattı.
Zam oranı üzerindeki son sözü Başbakan’ın söyleyeceği belirtiliyordu. Öyle mi oldu, başkaları mı söyledi bilinmez, yalnız yüzde 25’in üzerindeki zammın büyük tepki çekeceğini göz önüne alan TEDAŞ, bu zam talebini yüzde 22 olarak kararlaştırdı. EPDK 1 Temmuz’dan itibaren geçerli olmak üzere elektriğe konutlarda yüzde 21, sanayide yüzde 22 zammı onayladı. Zaten artık adı olan kendisi olmayan serbest piyasada EPDK noter gibi işlev görüyor. Enflasyon güncellemesi yapılsaydı, bu oran yüzde 25’e yaklaşırdı. Beş yıl sabit tutulan elektrik fiyatları bu yıl ikinci büyük zamla karşılaştı. Kışa girerken bir zam daha beklenmeli.
Piyasada serbest olarak ve tam rekabet koşullarında belirlenmeyen fiyatların sağlıklı olmadığını söylemeye gerek yok, ama bu zamlar AKP iktidarının enerji politikasının iflasının bir göstergesi. Haziran başında doğalgaza da konutlarda yüzde 7.4 ve sanayide yüzde 8.3 zam yapılmıştı. Dünya piyasalarında artan petrol fiyatları nedeniyle önümüzde zincirleme doğalgaz zamları kaçınılmaz oluyor.
Petrol ve doğalgaz fiyatları tırmanmaya devam ediyor
Bloomberg verileri ile Haziran ayı ham petrol fiyatları, 2 Haziran’da 127.70 dolar/varil idi. Mayıs ayının son haftasında 133.27 dolar/varil seviyesine çıktığından, bu değer aşağı iniş olarak görülüyordu ve 4 Haziran’da 122.30 dolar/varil’e kadar düştü. Ancak, daha aşağıya inmiyor, 6 Haziran’da 138.54 dolar/varil’e çıkıyordu. Sonra bir düşüşle 13 Haziran’da 130.52 dolar/varil’e geriledi, ama hep 130 doların üzerinde kalarak, Haziran’ın son haftasını, 27 Haziran’da 140.28 dolar/varil ile kapattı. Haziran ayı ortalaması 133.31 dolar/varil oldu.
Doğalgaz fiyatları Bloomberg verileri ile 2 Haziran’da 12.05 dolar/milyon Btu (430.43 dolar/1000 m3) den başlayıp, 27 Haziran’da 13.33 dolar/milyon Btu ( 476.15 dolar/1000 m3) düzeyine ulaşmış bulunuyor. Doğalgaz fiyatları yakın zamana kadar petrol ile endeksli artış ve azalış gösterirken, Mayıs ayının ilk yarısından bu yana aralarında sabit bir oran olmadığı, doğalgaz fiyatlarının petrolden bağımsız tırmanış gösterdiği görülüyor. Her ne kadar doğal gaz için petroldeki gibi bir OPEC yoksa da, dünya doğalgaz piyasası bağlamında, Amerika, Asya ve Avrupa doğalgaz piyasaları tam bir uyum içinde fiyatlarını geliştiriyorlar.
Türkiye’nin enerji politikası masaya yatırılmışken
Milli Güvenlik Kurulu’nun 26 Haziran toplantısında, dünya enerji sektörünün genel görünümü ile Türkiye’nin enerji güvenliğine ilişkin politikaların ele alındığı açıklandı. Alınan kararlar kapsamında; artan enerji talebinin karşılanabilmesi için, ithalat bağımlılığının azaltılması, iklim değişikliği mücadele hedefleri kapsamında yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından azami yararlanılması üzerinde durulmuş bulunuluyor. İyi de, yenilenebilir kaynaklarının hidrolik dışında kullanılabilir fizıbıl ekonomik potansiyellerinin abartıldığı bu dönemde dikkatli olmak gerekir. Enerji Bakanı Dr. Güler’in basına ve kamuoyuna söyleyip durduğu rüzgâr ve güneş atlaslarının kurtuluş reçetesi olmadığı bilinmeli ve o politikalara kanılmamalı. Rüzgâr ve güneşin payı dünya enerji bütçesinde bile henüz yüzde bir değil.
Türkiye’nin enerji ithalinde ülke ve kaynak çeşitlendirmesi önemli ve doğalgaz ithalinin azaltılması için daha ucuz elektrik üretimi sağlayacak ithal kömüre ihtiyaç var. Yerli kömürlerin çevre kirliliği sorunlarının ağırlığına karşın, ithal kömürde çevre kirliliği sorunu çok daha az. Milli Güvenlik Kurulu’nda, nükleer enerji ihtiyacının da ele alındığı belirtiliyor. Ancak, nükleer enerji kurulu güç hedefinin artırılması gerekirken, iktidar bu konuya gerektiği gibi eğilmiyor. Türkiye’nin 2020’ye kadar olan nükleer hedefini en az ikiye katlaması gerekiyor.
Türk Petrol Kanunu çıkarılmalı, denizler yabancılara teşvikle açılmalı
Türkiye’de 2007 yılının başında Türk Petrol Kanunu çıkarıldı, ama Cumhurbaşkanı tarafından sisteme değil de, ayrıntılara ilişkin 4 maddesi tekrar görüşülmek üzere geri yollanınca, bir daha ele alınmak istenmeyerek, TBMM Sanayi Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda beklemeye alındı, hatta kadük oldu. Oysa, Türkiye’nin bir an önce yeni bir Petrol Kanunu’na ihtiyacı var. Hem de deniz aramaları için teşvikleri yenilenerek geliştirilmiş bir Petrol Kanunu’na.
Türkiye’nin deniz alanları Karadeniz ve Akdeniz’de olduğu gibi sadece TPAO’nun inhisarına bırakılmaksızın, yabancı petrol şirketlerine açılmalı. Bugün derin denizlere ve hatta kutuplara petrol aramalarının kaymaya başladığı bir dönemde, Türkiye’nin deniz alanlarına yabancı petrol şirketleri kolayca çekilebilir. Denizlerimiz için beslenen umutlar, söylemden öte eyleme dönüşür Artan petrol fiyatları bu tür aramaların geliştirilmesi için Türkiye’ye bir fırsat sunuyor, tabii görebilenlere.
Ara
TCMB Döviz Kurları
| Döviz | Alış | Satış |
| Dolar | 1.5066 | |
| Euro | 1.9334 |
Dünya Saatleri
| Turkey | |
| USA ET | |
| UK |
EkoEnerji 44 Yeni Sayı Eylül 2010


