Teyakkuz Döneminde Yeni Hükümet ve Enerji

Tarih-Sayı: 
Ağustos 2007-SAYI 8

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni

Sevgili okurlarım, “Hocam, Teyakkuz Dönemi’ni de nereden çıkardınız?” demeyin. Bu ifade duayen siyaset ve devlet adamı 9’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’e ait. Bence de içinde bulunduğumuz yeni dönemi en iyi tanımlayan bir sözcük. Yeni parlamento oluştu, yeni bir Cumhurbaşkanı seçiliyor, yeni hükümetin kurulmasına çalışılıyor, içeriği bilinmeyen yeni bir anayasa tartışılıyor. Tüm  bunlar Türk halkını da devletin kurumlarını da beklentiden öte teyakkuz sürecine sokmuş durumda. Sayın Demirel de zaten, her gün merak ve teyakkuz olduğunu söylüyor. Kendisinin seçim sonuçlarına ve bugün içinde bulunduğumuz ortama ait siyasi değerlendirmesini gündemimizin sonunda sunacağız. Önce siyaset penceresinden genel görünüme bir göz atalım ve ardından yeni hükümet beklentisi ile enerji ilişkisine, bu konulardaki gelişmelere değinelim.

ÖNCE SİYASET PENCERESİNDEN…

22 Temmuz Milletvekili Seçimi sonrası ortaya tek parti iktidarı çıkmış olsa da, Meclis’te aykırı kardeşler el sıkışsa da, Meclis Başkanlığı seçimi Sayın Köksal Toptan üzerinde uzlaşmayla sonuçlanmış bulunsa da, siyasi ortamda arzulanan ve beklenen ılıman bahar havası maalesef yok. Buna karşın, hiç de istenmeyen seçim öncesi ortamın gergin havasının izleri var ve maalesef yeni döneme yansıyacak gibi. İktidar ve ana muhalefet kutuplaşmayı sürdürme alışkanlıklarından vazgeçmiş görünmüyorlar. Geçen dönem görüldüğü gibi, istikrar için sadece Meclis’teki sandalye sayısının çokluğu yetmiyor. Matematiksel deyişle istikrar, tek bir değişkene bağlı, yani sandalye sayısının fonksiyonu değil. İstikrar fonksiyonu birden fazla değişkene bağlı.

Siyasi barometrenin göstereceği basınç, partiler arasındaki uzlaşma ve diyalog sonucu oluşuyor ki, ülkemizin demokrasi kültüründe bunlar yeterince gelişmiş değil. Unutulmamalı ki, dayatma başarı olamayacağı gibi, diyalog ve uzlaşı aramak da zayıflık değildir. Kaldı ki bunlar demokrasinin, olgunluğun ve çağdaşlığın gerekleridir. Yüzümüzü batıya dönmüş olmak, Avrupa Birliği karşısında ödün vermek için gerekçe değildir, ama Avrupa’nın demokrasi kültürünün özümsenmesini gerektirir. Türkiye 84 yıldır bunun için çabalıyor, Avrupa düzeyinde bir demokrasiyi yakalayamıyoruz. Avrupa demokrasi kültüründe nasıl ki en çok oyu alanın dayatma hakkı yoksa, seçilecek kişiye karşı olmak adına, devletin en üst düzeydeki bir kurumuna küsme hakkı da yoktur. Hele hele parlamentoda seçim boykot etme hakkı olamaz. Demokratik mekanizmanın işlerliğine takoz konulamaz. Elbette her kişinin ve kuruluşun karşı düşünceyle mücadele hakkı vardır, ancak anayasanın, yasaların çizdiği çerçevede ve demokrasinin temel ilkeleri içerisinde.

Yeni Cumhurbaşkanı

Türkiye’nin 11’inci Cumhurbaşkanı’nın Sayın Abdullah Gül olacağı artık kesinleşti. Bir hafta sonra 28 Ağustos’ta seçilmiş olacak. Sayın Gül’ün, kendisine kapılarını kapatan ana muhalefet dışındaki partiler ve sivil toplum kuruluşlarıyla şeffaf temasları istikrara katkı sağlayıcıdır. İçeride ve dışarıda Cumhurbaşkanlığı-Ordu ilişkilerinde sorun çıkar beklentisinde olanların komplo teorileri, bazı kaynaklarca ortaya atılıp Genelkurmay tarafından yalanlanan askeri çevrelerle şöyle ya da böyle gizli görüşme söylentileri ise, ortamı bulandırmakta ve istikrara hizmet etmemektedir. Unutulmamalı ki, Türk Ordusu devleti koruma ve kollama göreviyle demokrasinin de bekçisidir ve bunu geçmiş dönemlerde kanıtlamıştır.

Çankaya Makamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direkleri olan laiklik ve Atatürk ilkeleri üzerine kuruludur ve oraya oturan, bunlardan asla ödün veremez. Çünkü, Anayasası ile “Kuvvetler Ayrılığı” prensibini benimsemiş devletin kendini koruyucu mekanizmaları vardır. Elbette Çankaya’ya çıkacak kimse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ordusuyla da, tüm kurumlarıyla da çatışmadan geçinmek, bunun için Cumhuriyetin temel ilkelerine uymak ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla, “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağını, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağını” söyleyerek içeceği and’a sözde değil, özde bağlı kalmak zorundadır.

Sayın Abdullah Gül’ün 1995 yılında Guardian gazetesine verdiği bir demeçte laik sistemi değiştirmekten söz etmesi, türbanı kamu kuruluşlarında yasaklayan kararı eleştirmesi, yine 1995’de Meclis’te Anayasa’nın başlangıç bölümünde ilkel maddeler olduğunu söylemesi, o günkü partisine bağlı kişisel görüşleri olabilir, ama bunların geçmişte kaldığı da söylenebilir. Görüşler değişir. Nitekim geçmişte, “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Birliği’dir. Bunu biz söylemiyoruz Avrupa’da herkes söylüyor, herkes biliyor” demiş olan Abdullah Gül,  AK Parti’nin ilk iktidar döneminde önce Başbakan, sonra Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı için en çok gayret gösteren kişi olmadı mı?

Sayın Gül’ün eşinin başının türbanlı olması Çankaya’daki ikametgahı içinde elbette bir sorun olmayacaktır. Sayın Gül de zaten, “Eşim değil, ben Cumhurbaşkanı seçileceğim” diyor. O zaman eşinin türbanı için Sophia Loren stili arayışlar sözde ve göstermelik olmaktan başka anlam taşımadığı gibi, devletin  kurallarını sulandırmak niteliğiyle tepki toplamaktan öte bir işe yarıyor mu? Bayan Gül’ü türbanı nedeniyle Ankara Üniversitesine almayan, benim  üniversitedeki öğrencilik dönemi arkadaşım, değerli dostum Prof. Dr. Günal Akbay’ın bir rektörlük seçimi öncesinde, makamındaki ikili sohbetimizde söylediği bir söz vardı, dönüp makam koltuğunu göstermişti ve “önce bakacaksın, ben bu koltuğa oturabilir miyim, gereklerini yerine getirebilir miyim diye kendine soracaksın” demişti. Deneyimli bir siyaset ve devlet adamı olan Sayın Gül, herhalde buna benzer bir soruyu kendine sormuş, zihninde olumlu yanıt verdikten sonra, “Herkesi kucaklayacak Cumhurbaşkanı olacağım” demiştir, tabii rejim ve Cumhuriyet karşıtları hariç olmak üzere.

Sayın Gül, nasıl bir Cumhurbaşkanı olacak? Merak edilen bu sorunun yanıtını, geleceği yaşayarak görebileceğiz. Devletin her konusuna vakıf bir kişi olduğu gibi, dış politikada güçlü bir deneyimi var. Rahmetli Özal da, Sayın Demirel de, dış politikaya ağırlık koyan cumhurbaşkanlarıydı. Sayın Gül, bunu başarabilecek bir Cumhurbaşkanı olabilir. . Hep yazdık, bu sayımızda Sayın Hikmet Çetin ile yaptığımız röportajda da okuyacaksınız, dış politikada aktif olan Cumhurbaşkanları özellikle Avrasya’da Türkiye’ye çok mevzii kazandırmışlardır. ABD  ve AB ilişkileri, Irak ve Ortadoğu sorunları, tarihten gelen süreçte Ortadoğu’da liderliği İran’a kaptırmama mücadelesi ve Avrasya’da Rusya’ya rağmen yeni mevziler kazanmak, Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerde yeni yolların katedilmesi, Şanghay ülkeleri ile ilişkileri geliştirmek açısından, genç, dinamik ve aktivitesi yüksek bir Cumhurbaşkanı ile çok daha verimli şekilde yeni kazanımlar sağlanabilir.

Yeni Anayasa ve 21 Ekim Referandumu

Bu dönem Türkiye yeni bir anayasaya kavuşacak. Türkiye’nin nihayet sivil bir anayasaya kavuşacak olması sevindirici. Zamanında cendere niteliğindeki 1980 Anayasası’na “Hayır” oyu verme onurunu taşıyan bir kişi olarak, yeni anayasanın Türkiye’ye düşüncede de, her türlü yapılanmada da liberal anlayış ve ilkeler getirecek, ayrıntıları yasalara bırakan çağdaş bir çerçeve anayasa olmasını yeğlerim, ama bakalım nasıl bir metinle karşılaşacağız?

Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında altı kişilik bir akademik heyet tarafından hazırlanarak Başbakan Erdoğan’a sunulan anayasa taslağı halen bir sır. Herhalde TBMM Anayasa Komisyonu’na geldikten sonra içeriği ortaya çıkacak. Türkiye’nin bu kez ideal bir anayasaya kavuşabilmesi için geniş zamanda ve geniş platformlarda tartışılması, siyasi partiler, devlet kurum ve kuruluşları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve tüm kamuoyunca hazmedilecek bir metnin Anayasa Komisyonu’na sunulabilmesi için taslağı bir an önce gün ışığına çıkarmak, bu konuda olabildiğince şeffaf davranmak gerekmez mi?

Başbakan Erdoğan hazırlanacak yeni anayasanın, daha önce Cumhurbaşkanını halkın seçmesi için  yapılan anayasa değişikliğinin referanduma sunulacağı 21 Ekim tarihinde halk oylamasına sunulabileceğini bir televizyon sohbetinde söyledi. Önümüzdeki iki aylık süreç metni tartışarak olgunlaştırmak, kamuoyunca hazmedilerek benimsemek için yeterli olabilecek mi? Buna kolay kolay “evet” denilemeyeceği kanısındayız. Sivil anayasa dayatmayla çıkarılmaya kalkışılmamalı. O sadece bu iktidarın anayasası değil, tüm Türkiye’nin Anayasası olacaktır.

21 Ekim referandumu da tartışmalı bir başka konu. Bazı hukukçular, “11’inci Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yapılmamalı, Meclis hemen geri çekmeli” derken, yapılmasını isteyenler var. Bu referandum kararı alınmışken Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılmaması gerektiği de söylendi, ama o görüş itibar toplamadı. Başbakan Erdoğan referandumun yapılacağını, hatta bu referandum sonucu Cumhurbaşkanlı seçimini yenilemek gerekirse, ona da açık olacaklarını TV’de gazeteci Uğur Dündar ile yaptıkları söyleşide açıkladı. Buna rağmen, 21 Ekim referandumu üzerindeki belirsizlik sürüyor. Bakalım bu konuda siyasi irade nasıl gerçekleşecek? En kısa zamanda belirsizlikleri kaldırmakta yarar var.

YENİ HÜKÜMET VE ENERJİ

Seçimler sonrası 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümet listesi, jest olsun diye değil rest olarak Sayın Sezer tarafından kabul edilmeyince, yeni hükümet listesinin  kabulü 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e kalmış bulunuyor. Sayın Sezer’in bakmak bile istemediği listenin kimlerden oluştuğu bilinmiyor. Bu konuda kulislere de fazla bir şey yansımış değil. Ancak, yeni kurulacak 60’ıncı Hükümet’te kabinedeki bakanların sayısının 23'ten 25'e çıkacağı, iki yeni devlet bakanlığının getirileceği ve icracı bakanlıkların da görev tanımlarının yeniden yapılacağı söyleniyordu. Başbakan Erdoğan, Uğur Dündar ile TV sohbetinde hazırladığı listede bakan sayısının 25 olduğunu doğruladı ve eski kabineye göre bakanların üçte bir kadarının değişebileceğini söyledi. Ancak, AK Parti grubu içindeki yeni milletvekili sayısına göre bu oran az görünüyor.

Yeni hükümetin önünde terör ve Kuzey Irak, Kıbrıs ve Türkiye limanlarının Kıbrıs Rum Kesimi gemilerine açılması sorunları, kilitlenen Avrupa Birliği ilişkilerinin geleceği, yeni özelleştirmeler ve bu kapsamda özellikle enerjide devlet elindeki dağıtım ve üretim tesislerinin özelleştirilmesi, IMF ile olan ilişkilerin geleceği ile ekonomik istikrar içinde ekonomik kalkınma ve büyüme, yenilikçi çağdaş reformlar gibi konuların bulunduğu söylenebilir, ama biz burada yalnızca parçalanmak istenen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın geleceği üzerinde duracağız.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 1963 yılının sonunda kurulan, 1964 yılında çalışmalarına başlayan, 43 yıllık ömründe 35 değişik kişinin bakanlık yaptığı köklü bir kuruluşumuz. 2002-2007 döneminde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının performansı tartışılabilir. Son Bakan olan Dr. M. Hilmi Güler’in, Bakanlığının ilk yıllarında internet sitesinde yer alan, ve sonra kaldırılan bir soru vardır. Bu ankette, “Enerji Bakanlığı’nın izlediği ve izlemekte olduğu enerji politikalarını nasıl buluyorsunuz?” diye soruluyordu. Yeterli buluyorum diyenlerin oranı hiçbir zaman yüzde 50’nin üzerine çıkamayınca, anket siteden kardırıldı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı geçen dönem yeterli başarı gösterememiş olabilir, ama bunun bedeli parçalanarak bakanlığa ödettirilmemelidir. Unutulmamalı ki, aslında bölerek yönetmek, yönetemeyenlere özgüdür.

Yeni Bir Maden Bakanlığı mı? Hayır…

60’ıncı Hükümet’te “Maden” veya “Madencilik” adı altında yeni bir bakanlığın kurulacağı, bu bakanlığa 58 ve 59’uncu Hükümetlerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Güler’in atanacağı söylentileri yayıldı. Dr. Güler ilk bakan olduğunda, Arnold Hornfeld başkanlığında TÜSİAD Enerji Grubu olarak kutlama ziyaretine gittiğimizde, “Biz Bakanlığın adında ve’den sonra gelen kısmın yani daha çok Tabii Kaynakların Bakanı olacağız” demişti. Anlaşılıyor ki böyle bir atama Sayın Güler’in dörtbuçuk yıl öncesindeki sözüne ve özüne uygun olabilir de, Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanlığı’ndan Maden Bakanlığı çıkarılması doğru mu? Hiç sanmıyoruz.

Elbette enerji hammaddesi olan ve olmayan madenler var. Ancak, Türkiye’de madenciliğin yeterince gelişemeyişinin nedeni ayrı bir Maden Bakanlığı’nın olmayışı değil, madencilikte uygulanan politikaların yetersizliği ve liberasyon yerine devletçilikte ısrar olunuşudur. Bugün Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bünyesinden Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nü ayırsanız bile, hem enerji ve hem de madencilik üzerinde çalışan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’nü, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Genel Müdürlüğü’nü, Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’nü ne yapacaksınız? Madencilikle ilgili o kuruluşları da ayırabilecek misiniz? Bizce yapılması gereken mevcut yapının muhafazasıdır. Ancak, gereksiz devletçilik tutkusundan soyutlanıp, ETİ Maden’de  özelleştirme düşünülmelidir.

Devlet Su İşleri’ni Ayırmak mı? Asla…

Önce bir Su Bakanlığı kurulacağı, sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan ayrılacak Devlet Su İşleri’nin bir devlet bakanlığına bağlanacağı söylendi. Gazeteci Uğur Dündar’ın programında Başbakan Erdoğan, Madencilik Bakanlığı’ndan söz etmedi, ama Devlet Su İşleri’nin ayrılarak, çevre-kentleşme-su ilişkisi kapsamında Çevre Bakanlığı’na bağlanmak istendiğini söyledi. Ormanı dışarıda bırakan bir Çevre ve Su Bakanlığı’nın gündemde olduğu anlaşılıyor, ancak bu da Türkiye koşullarında doğru bir politika olmaz.

Hidroelektrik projeler su tüketmeyen projelerdir, ama su tüketimi şehirlerden çok yüzde 70-75 oranında tarımsal sulamada gerçekleşir. Resmi verilerle ekonomik hidroelektrik potansiyelinin yarısını, teknik hidroelektrik potansiyelinin dörtte birini değerlendirmemiş Türkiye’de, akarsularımız üzerine kurulacak onca santral varken, Devlet Su İşleri’nin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan koparılması, bu projelerin gelişimini olumsuz etkileyecektir. Bunun örneği yakın geçmişimizde görüldü de. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kurulmazdan önce Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı olan Devlet Su İşleri, Birinci Özal Hükümeti döneminde yapılan kamu reformunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan ayrılarak tekrar Bayındırlık Bakanlığı’na bağlandı. Kısa sürede bunun yanlış olduğu görüldü ve yeniden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na aktarıldı. Dergimizin bu ayki panelinde eski Devlet Su İşleri Genel Müdürlerinden Prof. Dr. Doğan Altınbilek’in söylediği gibi, hidroelektrik potansiyelinin gelişmesini tamamlamış ülkelerde Devlet Su İşleri’nin Çevre Bakanlıklarına bağlandığı görülüyorsa da, biz henüz o aşamaya gelemedik.

Su konusunda yapılması gereken bir yenilik var. GAP bölgesini, özellikle Harran ovasını sulayamayan ve drenajsızlık yüzünden tuzlanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan Türkiye’nin, geçmişte kapatılan Toprak-Su gibi bir kuruluşu yeniden ihya etmesi gerekir. Unutulmamalı ki, Konya Ovası da tuzlanma yüzünden büyük ölçüde kaybedildi. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin başlangıç döneminde Türkiye’de İrva ve İska İdaresi bulunduğu biliniyor, yani bugünkü Türkçe ile (irva=sulama, iska=su çıkarma) Sulama ve Drenaj Kurumu da denilebilir. Yok yere kapatılan Toprak-Su’yun görevlerini içerecek, Sulama ve Drenaj Kurumu, Devlet Su İşleri’ne dokunulmadan kurulmalıdır.

Buraya kadar irdelediğimiz konularda, 9’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in görüşlerine başvurduk. 21 Ağustos 2006 günü Güniz sokaktaki konutunda yaptığımız söyleşide duayen siyaset ve devlet adamımız Demirel, bakın neler söyledi!...

DEMİREL DİYOR Kİ…

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, 22 Temmuz Milletvekili seçiminin üzerinden bir ay geçti. Seçim sonuçlarını ve seçim sonrası bugün içinde bulunduğumuz siyasi ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seçim Değerlendirmesi

Demirel: 22 Temmuzda yapılan Genel Seçim, bildiğiniz gibi Türkiye’de çok partili siyasi hayata geçtiğimizden bu yana 16’ncı genel seçimdir. Bu seçim öncesinde sizinle birkaç defa konuştuk. Eğer o konuşmalarımıza bir göz atarsanız, bu seçimler hakkında benim düşüncelerimi seçim sonrasıyla kıyaslamak imkânını bulacaksınız. Ben bazı tereddütlerimi, endişelerimi ve bazı öngörülerimi orada beyan etmiştim.

Bu 16’ncı seçimin diğer seçimlerden farkı vardır. Seçime durup durduğu yerde gidilmemiştir. Seçim bir bunalım neticesinde mecburiyet haline gelmiştir. Daha seçime zaman varken ve siyasi iktidar tarafından seçimin Kasım ayında yapılacağı ilan edilmişken, Temmuz ayında yazın ortasında sıcakta seçim yapmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Tabii bu seçimi 22 Temmuz’da ne olduğuyla değil, ondan öncesiyle, onunla ve ondan sonrasıyla değerlendirmek lazım. Şimdi bir çark dönüyor. Türkiye bir sürecin içerisinde. Yapacağımız değerlendirme de kısa bir değerlendirme olacaktır. Çünkü, daha uzun bir değerlendirme yapabilmek için biraz daha yol alınması lazım, biraz daha zihinlerin durulması lazım ve bazı şeylerin söylenebilir hale gelmesi lazım.

Bu seçime neden gidilmiştir meselesi şu bakımdan da önemli. Seçime gidilmiştir ne olmuştur? Ne netice çıkmıştır? Bunları gene iyi bir değerlendirmek lazım. Seçim, aslında demokrasinin çok önemli vasıtalarından biridir. Olmazsa olmaz şartlarından biridir. Demokrasi hür ve serbest seçimle başlar. Hür, serbest, adil ve dürüst seçim. Türkiye 16’ncı seçimde de hür, serbest, adil ve dürüst seçim yapma tecrübesini kazandığını göstermiştir. Bence çıkarılacak olan birinci netice budur.

Nisan’da, Mayıs’ta Türkiye’de büyük huzursuzluklar olmuş ve Türk kamuoyu çalkalanmıştır. Türkiye’nin tarihinde görülmemiş büyük mitingler olmuştur. Bu mitingler ülkenin yönetimine destek veren veya yönetimden memnuniyetlerini beyan eden mitingler değildi. Birtakım kaygıları beyan eden mitinglerdi ve bu mitinglerin birtakım mesajları vardı. Seçimi değerlendirirken bunları olmamış gibi farz edemeyiz. Seçim sonrasını düşünürken de, bunları yine olmamış gibi farz edemeyiz. Bugün şu anda içinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun, Türkiye bunların mevcudiyetini dikkate almak mecburiyetindedir.

Bunlar neydi? Bunların başında Türkiye’de halkın birtakım kaygıları vardı. Bu kaygılar bölünme korkusu idi, terör korkusu idi ve iç huzursuzluk korkuları idi. Cumhuriyetin temel niteliklerine yönelmiş halkın zihnindeki birtakım  tehditler idi, hiç olmazsa bir kısım halkın zihnindeki diyelim. Bunların neticesinde Türkiye çalkalandı. Seçim öncesi hareketli, sorunlu, dalgalı ve siyaseten  çalkantılı bir dönemdir. Bu çalkantıların içerisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi de yer aldı. İktidar partisinin Meclis’te Cumhurbaşkanını seçecek kadar oyu olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı seçilememiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 16 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanı seçilmeliydi, ama Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhurbaşkanını seçemedi. Cumhurbaşkanının seçilememesinden dolayı mı, yoksa çalkantıdan dolayı mı siyasi iktidar erken seçim kararı almıştır ve böylece seçime gidilmiştir?

Ültanır: Peki seçim sorunları halletmiş midir?

Demirel: Bu seçim neyi halletmeliydi? Ülkede bu çalkantıların ne derecede dikkate alındığını ortaya koymalıydı. İkincisi, Cumhurbaşkanı seçilebilir hale gelmeliydi. Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı seçilmesine en önemli manialardan birisi, mevcut parlamentoda temsil adaleti yoktu, bu parlamento temsil adaleti meydana getirmeliydi, yani yeniden teşekkül edecek parlamentoda temsil adaleti olmalıydı. Ve istikrar çıkarmalıydı, bir ehil hükümet çıkarmalıydı. Seçimden beklenenler bunlardı. Yani, ülkeyi huzura, sükûna götürmeliydi, ülkenin yönetimine yeni bir ruh, kurumlarına yeni şevk getirmeliydi!

Bu olmuş mudur olmamış mıdır? Seçime her tarafta ilgi olmuştur, seçim meydanları coşkuludur ve seçim kampanyalarını yürüten aktörler bana göre kendilerini ifade de başarılıdırlar. Şekil bakımından Türk seçmeninin yüzde 84’ü bu seçimlere katılmıştır ve seçimin dürüst ve adil olmadığına dair şikayet yoktur. Seçimler kısa zamanda neticelendirilmiş ve 23 Temmuz sabahı kimin iktidar, kimin muhalefet olduğu ortaya çıkmıştır. Sevinilecek taraf, yüzde 10 barajına rağmen temsilde adalet, geçen seçime nazaran çok daha iyi sağlanabilmiştir. Yani temsilde adalet şikayeti hemen hemen ortadan kalkmıştır. Türkiye uygar bir ülke olduğunu bir defa daha göstermiştir.

Şimdi parlamentonun bileşimine baktığımız zaman, yedi parti temsil edilmektedir. Bunların bir kısmı grup kurabilen partilerdir. Bir kısmı da grup kuramayan partilerdir. Ama, temsil geniş bir yelpazede yürüyor. Gene memnun olunacak taraflardan bir tanesi de parlamentoya giren kadın sayısıdır, 50 kadın parlamentoya girebilmiştir. Bütün bu saydığım şeyler Türk demokrasisi için sevinilecek şeylerdir. Yani, temsilde adalet, temsilin pekiştirilmesi yönünde bir hayli mesafe alınmıştır.

Türk demokrasisi bana göre yeni bir aşamaya gelmiştir. Tabii bütün bunların yanında Türk demokrasisinin hâlâ birçok eksikleri vardır. Temsilde adaleti pekiştirmek lazımdır. Temsilin kendisini pekiştirmek lazımdır. Ve gerek seçim sisteminde ve gerekse Siyasi Partiler Kanunu’nda değişiklikler yapılması lazımdır. Bunlar önümüzdeki dönemlerin meseleleridir. Ben Türk demokrasisi kemaline gelmiş demek istemiyorum. Türk demokrasisini daha iyi yere götürecek tedbirler de seçimden sonra Siyaset Reformu içerisinde alınabilmelidir. Bunun geleceğine işaret etmek istiyorum.

Şimdi bu seçim neyi halletmiş, neyi halletmemiş ona tekrar bakacağız. Yeni bir Meclis çıkmıştır, Meclis’te temsil bakımından üzerinde fazla durulacak bir şey yoktur. Tek parti iktidar çıkmıştır. Meclis’in  Başkanlık Divanı çok kolaylıkla teşekkül etmiştir.  Şimdi Cumhurbaşkanı seçilecek. Ondan sonra hükümet kurulacak. Bunlar önümüzdeki günlerin meseleleridir.

Bu seçimden ne mana çıkarmak lazım dersek, birincisi, Türk demokrasisinin işleyişine ilaveten siyasi iktidarların seçimle gelip seçimle gitmesi artık Türkiye’de bir sorun olmamalıdır. Yani, ülke bunaldığı zaman, sıkıldığı zaman seçime gidebilmeli ve çıkacak neticeye göre hareket edebilmelidir.

Ültanır: Efendim, bu seçim size göre nedir?, Ayrıca, bazı çevrelerce iddia olunduğu gibi bir referandum yanı da var mıdır?

Seçim ve Referandum

Demirel: Genellikle seçim nedir? Seçim bir referandum değildir. Yani, eğer bir referandum olarak alınırsa çok yanlış olur. O zaman seçimi yaptığınızda, seçimi kazanan için söylüyorum, seçimi kazanan için aklınızda bulunan her şeyin halk tarafından kabul edildiği ve sizin gibi düşünmeyenlerin artık hiçbir şey söyleme haklarının kalmadığı gibi bir netice çıkar. Eğer seçim bir referandum sayılırsa, referandumun kabul şartı yüzde 50 artı olur.

Aslında şunu ifade ederim ki, seçim öncesindeki eleştiriler veya kaygılar ortadan gitmiş değildir. Bu eleştirileri yapanlar, bu kaygılar içinde bulunanlar, siyasi iktidar yüzde 47 oy aldı diye eleştirilerinden veya kaygılarından vazgeçmiş değillerdir, veyahut da bu eleştirilerin içerisinde fevkalade haklı olan birtakım hususlar vardır ki, bunları siyasi iktidar kabul etse de etmese de, yüzde 47 ile seçimin  neticelenmiş olması bunları ortadan kaldırmaz. Eğer öyle düşünülüyorsa, o çok büyük yanılgı olur ve o zaman seçim netice itibariyle  huzur getirmez. Esasen yüzde 47’nin karşısında yüzde 53 vardır.

Peki, o zaman seçim nedir? Seçim, siyasi iktidarı tayin eden, halkın rızasını ortaya koyan bir mekanizmadır ki, halk, “Siz yönetin Türkiye’yi” diyor. Aslında halk siz yönetin dediği siyasi heyete padişahlık yetkisi vermiyor. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası ve kanunları dahilinde yönetin diyor. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na baktığımız zaman, bilhassa çok önemsiyorum başta söylemem lazım, 6’ncı madde, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk Milleti egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır” denilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu organlardan birisidir, ama organların tümü değildir. Zaten, Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama meclisidir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevleri, onun içinden çıkacak hükümetin görevleri, bu anayasanın içerisinde mevcuttur.

Türkiye bir anayasa devletidir. Onun içindir ki, seçim  kazanmak demek, Türkiye’yi yönetme hakkını elde etmek demektir. Bu hakkın kullanışı Anayasa çerçevesi içinde olacaktır. Çünkü, siyasi iktidara ilaveten ülkeyi yöneten başkaları da vardır. Bu bir çoğulcu sistemdir. Unutmamak lazımdır ki, bu çoğulcu sistemin ahenk içerisinde yürümesi lazımdır. Şimdi burada siyasi iktidara düşen şey,  bu ahengi sağlamaktır. Seçim öncesindeki çatışma ve ihtilafları seçim sonrasına taşımamak iktidara düşer.

Parlamentoda hiçbir tereddüte mahal olmayacak şekilde güven oyu alabilecek çoğunluk var, kanun çıkaracak çoğunluk var. Bu demek değildir ki, siyasi iktidar her şeyi yapar. Siyasi iktidar kendi yetkileri dahilinde olan şeyleri yapar ve yaptığı şeyin de doğru olması lazımdır. Yani, eğer siyasi iktidar yanlış şeyler yaparsa, bunu hakkı olduğundan dolayı yapmaz, yönetim kabiliyeti olmadığından dolayı yapar. Öyleyse, halkın size siyasi iktidarı vermiş olması, bu iktidarı taşıyıp taşıyamayacağınız sorusu ile sizi karşı karşıya bırakır. Yani siyasi iktidar bu aldığı yükü taşıyabilmelidir. Taşıyabilmeli demek, Türkiye’nin içişlerini ahenk içerisinde, huzur ve sükûn içerisinde yürütebilmeli, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, temel niteliklerini koruyarak ileriye taşıyabilmelidir. Buna işaret etmek istiyorum.

Seçim sonrasında bazı kişiler sevinmiştir, bazı kişiler üzülmüştür. Unutmamak lazımdır ki, sevinenin sevinmeye, üzülenin de üzülmeye hakkı vardır. Sadece sevinenlerin Türkiye’de kendilerinden başka kimse olmadığı, artık meydanın tamamen onlara ait olduğu gibi birtakım düşüncelere kapılması sağlıksızlık olur ve huzursuzluk yaratır. Bunlar geçmişte görülmüş şeylerdir. Umuyorum ki bugün aynı şeylerle karşı karşıya kalmayalım.

Şimdi seçim neyi halletmiştir? Gene o konuya geliyorum. Tabii ki seçimle yeni bir dönem açılmaktadır. Bu doğrudur. Yeni dönem Türkiye’nin bütün sorunlarını ortadan kaldırıyor değil. Bu sorunlarla uğraşmak önemlidir. Bu dönemde görev yapacak olan siyasi iktidar da, siyasi muhalefet de kanaatimce Türk demokrasisinin ahenk içerisinde işlemesinden sorumludur. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türk kamuoyu bence fevkalade önemli kurumlardır. Ayrıca, demokrasinin diğer kurumlarının, medyanın ve meslek kuruluşlarının, üniversitelerin Türk demokrasisinin işlemesine ve gelişmesine katılımı çok önemlidir.

Bir husus daha söylemek istiyorum. Tabii ki, burada Meclis’in teşekkülüne, terekkübüne baktığımız zaman görüyoruz ki, bağımsız milletvekilleri vardır. Bağımsız milletvekilleri bir grup teşkil etmişlerdir. Böylece de bağımsızlık yoluyla baraj aşılmıştır. Bilhassa ülkenin doğu ve güneydoğu kesiminden gelen bu milletvekillerinin Meclis içerisindeki ve Türkiye sathındaki tutum ve davranışları halk tarafından merakla izlenmektedir. Şu ana kadar halkı tedirgin eden bir şey olmasa da, merak sürüyor.

Şimdi sürecin neresinde bulunuyoruz. Sürecin teyakkuz noktasındayız. Herkes acaba bundan sonra ne olacak, onu beklemek ve seyretmekle meşgul. Sevineni de üzüleni de, beğeneni de beğenmeyeni de acaba bundan sonra ne olacak beklentisinde. Umarım ki, bundan sonraki süreç kuralı içinde işlesin ve halkı üzmeyecek neticelere varsın.

Ültanır: Efendim, siyasi iktidarın önündeki önemli sorunlara da değinmenizi dileyebilir miyim?

İktidarın Önündeki Sorunlar

Demirel: Tabii siyasi iktidarın önünde çok önemli sorunlar var. Türkiye bulunduğumuz çağda, bulunduğumuz zamanda bu noktada duramaz. Türkiye’nin her şeyi daha iyi yapması lazımdır. Bir devlet reformuna, bir siyaset reformuna, bir yönetim reformuna, bir eğitim reformuna mutlaka ihtiyaç vardır. Türkiye’nin sosyal hayatın her alanında bu reformları vakit geçirmeden yapabilmesi, hedeflediğimiz çağdaş dünyaya ulaşabilmemiz için lazımdır.

Türkiye yeniden Cumhuriyetin temel niteliklerini tartışma gibi bir istikamete sürüklenmemelidir. Burada herkese çok önemli görev düşer. Yani, bunlar yeniden tartışılır hale gelmemelidir. Türkiye’de Cumhuriyetinin temel niteliklerine karşı, gerek halk ve gerekse kurumlar fevkalade hassastır. Bu hassasiyetin Türkiye’yi yönetenler tarafından bilindiği kanaatindeyim. Yani, seçim kazanmış olmak bu hassasiyeti körleştirmiş anlamına gelmez, bu hassasiyetin kalktığı anlamına gelmez.

Ben Türkiye’nin hesabının kitabının çok iyi dikkate alınması lazım geldiği kanaatindeyim. Türkiye’nin büyük meselesi olan kalkınmanın ve yatırımın hızlandırılması ve Türk ekonomisinin refah ve istihdam üreten bir ekonomi haline getirilmesi lazım geldiği kanaatindeyim. Mutlaka kamu maliyesi ve ödemeler dengesinin çok önemli şekilde göz önünde tutulması lazım geldiği kanaatindeyim. Ben Türk ekonomisinin rekabet gücünün muhafaza edilebilmesi ve dış dünya ile entegrasyonuna devam edilmesi lazım geldiği kanaatindeyim. Ve nihayet Türkiye’nin dış münasebetlerinde çok önemli rollerin oynanması gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Fakat bütün bunların başında bence, Türkiye’nin önünde duran bir numaralı mesele terördür, terörün Irak’la olan münasebetidir ve Irak’ın Amerika ile olan münasebetidir. Türkiye’de terör devam edemez. Yani, önümüzdeki zaman içerisinde Türkiye’deki hassasiyetlerin yüksek seviyelere ulaşmasından endişe ederim. Onun içindir ki, Türkiye’yi yönetmeye soyunanların ve Türk parlamentosunun terör meselesine çok yakından eğilmesi ve bu akan kanı durdurması lazımdır.

Türkiye’nin dünya ile olan irtibatlarını daha da ileriye götürmesi lazım. Türkiye’nin sorunları var, Kıbrıs gibi, Avrupa Birliği gibi bu sorunlara eğilmesi lazım. Bunları yürüyebilir istikamette götürmek lazım, ama her halükârda Türkiye’de ekonomik istikrarı, sosyal istikrarı ve siyasi istikrarı muhafaza ederek, ama büyüyerek, gelişerek, reform yaparak yolumuza devam etmemiz lazım.

Siyasi İstikrar ve Sandalye Sayısı

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım istikrar içinde büyümeden söz ettiniz de, ekonomik ve sosyal istikrar da siyasi istikrara bağlı. Bu nedenle siyasi istikrar üzerinde bir sorum olacak. Parlamentoda sayısal çoğunluğa sahip olunması siyasi istikrar için yeterli mi?

Demirel: Hayır, istikrar denildiği zaman anlaşılması gereken huzur, sükûn, devletin ahenk içinde işlemesi, toplumun ahenk içinde yoluna devam etmesidir. Buna siyasi iktidarın gücü zaman zaman yetmez.

Ültanır: Niçin, partiler arasında uzlaşma kültürü (konsensüs) olmadığı için mi?

Demirel: Hayır, Türkiye zaman zaman yönetilememiştir, yönetim sıkıntıları olmuştur. Geçmişte görülmüştür ki, yüksek oylarla iktidar elde etmiş olmak, istikrarı devam ettirmeye yetmemiştir. Yani, Türkiye idaresi zor bir ülkedir. Onun için siyasi iktidarın çok dikkatli, aldığı sorumluluğu taşıyabilecek ehliyeti gösterebilmesi lazım. Bu ikinci meseledir. Halk size bu görevi vermiştir. Sizin şimdi ona ehil olduğunuzu göstermeniz lazım.

Liberal Yeni Siyasi Partiye İhtiyaç Var mı?

Ültanır: Efendim, seçim sonuçlarına göre parlamentonun içine giren partiler var, bir de giremeyen partiler var. Türkiye’de seçmenin eğilimi bakımından merkez sağ tabii ki ağırlıklı. Yine merkez sağda, ama tam anlamıyla liberal bir partiye, liberal derken laiklik ve Atatürk ilkelerinden kuşkusu duyulmayan yeni bir partiye ihtiyaç var mı? Seçim sonucu izlenimlerinize göre böyle bir şey görüyor musunuz?

Demirel: Şimdi 60 senelik Türkiye tecrübesi şunu gösteriyor. Belki başlangıçtan değil, ama 1960’lı yılların ortasından itibaren Türkiye siyasetine ideoloji girmiştir. Yani, bilhassa sağ ve sol görüşler gelmiştir. Ondan önce sağ ve sol meselesi yoktu. Aslına bakarsanız, sağ demek lazımsa, Cumhuriyet Halk Partisi Demokrat Parti’ye kadar sağda idi. Zaten Demokrat Parti Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıkmıştı. Demokrat Parti’nin kurucuları senelerce Cumhuriyet Halk partisi’nin içindeydi. Orada sağ ve sol meselesi yoktu. Oradaki mücadele başka şeydi.

Türkiye’de 1965’den itibaren sağ ve sol meydana çıkmıştır. O zaman bir Türkiye İşçi Partisi çıkmıştır ve Cumhuriyet Halk Partisi ortanın solunu benimseme durumunda kalmıştır. O zaman da onun karşısında sağ çıkmıştır. Yani, daha doğrusu onun karşısında olanlar da biz sağız demişlerdir. Şu görülmüştür ki, Türkiye’de kitle partisi olmadıkça tek başına iktidar olmak mümkün değildir. Benim kanaatim böyle, bu seçim de onu gösterdi.

Şimdi Türkiye’de seçim kazanacak olan siyasi parti, bu seçimden sonra seçim kazanmak isteyen siyasi partinin söylemlerini, ne söyleyeceğini, hedef kitleyi çok iyi tayin etmesi lazım.

Ültanır: Peki, Türk seçmeni yeni kadro peşinde değil mi?

Demirel: Hayır, Türk seçmeni hâlâ yüzde 70’iyle sağ, yani kadro önemli, ama her şey değil.

Ültanır: Tamam efendim sağda da, siyasette yeni yüzler görmek istemiyor mu?

Demirel: Onu daha bilmiyoruz. Bu son seçime göre yeni yüzler görmek istiyor mu istemiyor mu filan gibi birtakım neticeler çıkarmak için şu an çok erken. Onun için söylüyorum zaten. Çünkü, bu son seçimin tam bir tahlili yapılabilmiş durumda değil. Ama şu görülmüştür ki, orta sağın, ortada olan siyasi partilerin başarısızlığı, bilhassa Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi’nin birleşme yapamayışları, aslında bu seçimin neticesinde müessirdir ve ortadaki kitlenin bu tarafa kaymasında önemli tesiri vardır.

Ültanır: Bundan da bir liberal partinin boşluğu olduğu sonucu çıkmıyor mu?

Demirel: Bugünkü partilerin hiçbirisi biz liberal değiliz demiyor. Devletçi değiller. AK Parti de devletçi değil, Doğru Yol Partisi de devletçi değil.

Ültanır: Ama, uygulamalar çok çok farklı. Mesela geçen dönem serbest piyasadan yana olduğunu programına yazan AK Parti, enerjide devletçilik adına, serbest enerji piyasalarının oluşumunu resmen engelledi. Dergimiz her ne kadar ekonomi politik bir dergi ise de, ekonomi politik enerji dergisi olduğu için oradan örnek veriyorum, Cumhuriyet Halk Partisi de serbest enerji piyasasını kabul etmiyor, serbest piyasalara karşı zaten pek sıcak değil.

Demirel: Onlar başka, ben kitle partisi için söylüyorum. Şimdi bakın Cumhuriyet Halk Partisi sol parti olmaktan, sosyal demokrat parti olmaktan çıkmış değildir, ben sosyal demokratım diyor. Ama, Doğru Yol Partisi’ne sorarsanız, ben sosyal demokratım veya liberal değilim demiyor. Aslında, Cumhuriyet Halk Partisi seçmenin önüne sosyal demokratım diye çıkıyor. Zaten, Demokratik Sol Parti’yi içine alışı da oradan geliyor. Meydana getirdiği birlik de o. Yapılan anketlere göre, Türkiye’de soluz diyenlerin sayısı yüzde 20, eğer kitle partisinden oy almak durumunda değilseniz, alabileceğiniz oy yüzde 20. Zaten, 1965 seçimleri dışında, bir tek 1977 müstesna, onun da şartları ayrı, soluz diyen, sosyal demokratız diyen partinin aldığı oy yüzde 30  civarındadır.

Nasıl Bir Yeni Anayasa?

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, bundan sonraki uygulamalar için izninizle bir-iki küçük sorum daha olacak. Yeni bir sivil anayasa konuşuluyor. Ortaya konulacak yeni anayasanın kapsamlı bir anayasa mı, yoksa çerçeve anayasa mı olmasını tercih edersiniz?

Demirel: Bu anayasa tartışmasını Türkiye’nin bitirmesi lazım. Yani, her 10 senede bir anayasa tartışmaktan Türkiye’nin kurtulması lazım. Onun için bugün yapabileceğinin en iyisini yapması lazım. Gerçi anayasalar semavi kitaplar değil. Anayasalarda değişiklik yapma ihtiyacı meydana geliyor. O ihtiyaç meydana geldikçe, yine yapılarak gidilir. Ama, bu defa hani işte asker anayasasıydı, sivil anayasasıydı bunları bir kenara bırakıp, işte efendim o günkü şartlar içinde, bir ihtilal sonrasında bu yapılabilirdi, bu kadar yapılabilirdi, bunların hepsini bırakıp, Türkiye anayasa yapacaksa, mükemmele yakın bir şey yapması lazım.

Ültanır: O mükemmel anayasa pek çok konuyu kanunlara bırakan bir çerçeve anayasa mı olur, yoksa daha çok ayrıntılı bir anayasa mı?

Demirel: O artık anayasa yazıcılarına bağlı. Şimdi anayasanın kısası var, uzunu var. Bence o kadar önemli değil. Amerikan Anayasası mesela 15 maddeliktir, ekleri vardır. Ama, Fransız Anayasası birçok maddeli, İtalyan Anayasası birçok maddeli. Mesele bence madde sayısında değil. Mesele muhtevada. Öze ne koyabileceksiniz? Ona bağlı.

Madencilik ve Su Bakanlıkları Kurulmalı mı?

Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, dergimizin özüne bağlı biçimde son olarak bir de enerji konusunda bir sorum olacak. Basına yansıyan bilgilerden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın parçalanmak istenildiği anlaşılıyor. Bakanlığın içinden ayrılacak Maden İşleri Genel Müdürlüğü ve belki başka birimlerle bir Madencilik Bakanlığı’nın kurulması, Devlet Su İşleri’nin de Enerji Bakanlığı’ndan ayrılarak Çevre Bakanlığı’na bağlanması veya devlet bakanlıklarından birine bağlanması düşünülüyormuş. Başbakan Erdoğan da televizyonda yaptığı bir açıklamada, “Çevre-Şehirleşme ve Su” bağlantısını gerekçe göstererek, Devlet Su İşleri’ni Enerji Bakanlığı’ndan ayırmak istediklerini söyledi. Şimdi sularımızın hidroelektrik potansiyeli henüz geliştirilememişken, suyun tüketiminde kentlerden çok tarım büyük yer tutarken, siz bu düzenlemeleri nasıl değerlendirirsiniz?

Demirel: 1962 yılında o günkü hükümet bir merkezi idare reform projesi hazırlatmak istedi. MEHTAP Projesi diye bir proje hazırlandı. Bu proje Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde hazırlandı. Merhum Tahsin Bekir Balta’nın riyasetinde kurulmuş bir komisyon bunu hazırladı. Ben de o komisyonun üyesiydim, Mümtaz Soysal da o komisyonun üyesiydi. Bizim o günkü tavsiyemiz, Enerji Bakanlığı’nın kurulması şeklindeydi.

Amaç, enerji işlerinin tek elde toplanması. Tek elde toplama her zaman her şeyin çaresi değildir. Fakat, o gün için enerji işleri tek elde toplanmalıydı. Mesela o gün Devlet Su İşleri Bayındırlık Bakanlığı’na bağlıydı. Aslına bakarsanız, Devlet Su İşleri’nin yaptığı iş Bayındırlık işidir, enerji yan iştir. Sulama işidir, taşkın önleme işidir, çevre işidir. Ama, bugün Devlet Su İşleri’nin Enerji Bakanlığı’nın bünyesinden çıkarılıp başka bir bakanlığın bünyesine götürülmesini yanlış bulurum.

Başka bakanlıklar kurulsun mu? İstediğiniz kadar bakanlık kurabilirsiniz. Ama, bir kaide var, buna Perkinson Kanunu diyorlar. Teşkilat ünitelerini aritmetik dizi şeklinde artırırsanız, masraflar geometrik dizi şeklinde artar. Yani biri iki yaparsanız, masraflar ikinin karesi kadar artar, üç yaparsanız üçün küpü kadar artar. Yani, mümkün olduğu kadar bakanlık sayısını çoğaltmamak lazım.

Bakanlık sayısını çoğaltmakta yarar yok. Bakanlar Kurulu bir yerden sonra idare edilemez hale geliyor. Biz 40 üyeli Bakanlar Kurulu’nu gördük. İşler zor oluyor. İngiliz Kabinesi’ne bakın, kaç tane bakan var? Esas çekirdeği büyütmemek lazım. Ama, Bakan yardımcısı vs gibi birtakım kurumlar getirebilirsiniz. Ben Bakanlar Kurulu’nun sayısının artırılmasına karşıyım. İcra bakanlıklarına bir o kadar devlet bakanlığı eklenmesine de karşıyım. Yani devlet bakanlıklarının sayısının da mahdut olması lazım, hizmet bakanlıklarının sayısının da mahdut olması lazım. Mesele bakanlık sayısını artırmak değil, ehil bakanlar bulup getirip koymak ve o bakanlığın etkin bir şekilde çalışmasını sağlamak. Yalnız bakanlıkların da değil, hükümetin etkin bir şekilde çalışmasını sağlamak.