Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
Bu ayki gündemimizde; iç siyasetteki son gelişmeler, ülkemizde yeniden alevlenmiş bulunan terör ve Kuzey Irak sorunu, gelecek yeni iktidarın kucağında bulacağı enerji açmazı üzerinde duracağız. Bu satırları yazarken, 22 Temmuz’a tam bir ay var. Türkiye 22 Temmuz 2007 seçimlerine gergin ve tedirgin ortamda gitmekte. Aslında 22 Temmuz seçimi, iktidarın iddia ettiği gibi erken seçim de değil, geç kalmış bir seçim. Yıpranmış bir iktidar ve eskimiş bir parlamentoyla demokratik işlerlik Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle tıkanınca, Türkiye gergin ortamda ve apar topar seçime gidiyor. Ciddi bölücü terör tehdidi var. Şehit cenazelerinin ardı arkası kesilmiyor. Dinmeyen, akan kan ve mevcut tehdit nedeniyle, Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesi kaçınılmaz durumda. Genelkurmay, ulus ve ülke bütünlüğü adına harekatın yapılmasını gerekli ve yararlı görüyor. Buna karşın, Nisan ayında parlamentodaki üçte iki çoğunluğunu kendi hatasıyla etkisizleştirmiş AK Parti iktidarı, gerekli siyasi kararın alınmasına önderlik edemiyor ve engeller konumda. Bu karartıcı tablo nedeniyle, ne yazık ki Türkiye ışıl ışıl görünmüyor, üzerinde ışığı kesen bulutlar var. Bu hava karanlığı yetmezmiş gibi, bir karanlık da enerji açmazından gelmek üzere. Artık Türkiye’de “ampul” aydınlığın değil, karanlığın simgesine dönüşmüş bulunuyor.
İÇ SİYASETE BAKIŞ
İç siyaset çalkantılı olduğunda, siyasi aktörlerin bilinmeyen yanlarına ilişkin öyküler, araştırmalar dikkat çekici olur. Bu nedenle, bugünlerde Türkiye’de başucu kitabı olarak iki kitap dikkat çekiyor; “Musa’nın Çocukları” ve “Musa’nın Gülü”. Bu kitapları okuyunca kendi kendinize soruyorsunuz; Yoksa, Türkiye’nin geleceğini Musa’nın o’su ya da bu’su veya tayfası mı belirleyecek?... Sonra aklıselim ile yanıtı kendiniz veriyorsunuz, Türkiye’nin geleceğini elbette Türk seçmeni belirleyecek, ama Türk seçmenini etkilemek isteyen Musa’nın da İsa’nın da adamları her dönemdeki gibi yine olacak. Peki, ya etkileri? İşte bu noktada Türk toplumunun kuvvayımilliye ruhundan gelen direnci hatırlanmalı. Nisan ve Mayıs aylarında pek çok büyük kentimizin meydanlarını dolduran milyonlarla gerçekleşen Cumhuriyet Mitingleri ve bu mitinglerle şaha kalkan ulusal istenç (milli irade), 22 Temmuz sandığına yansıdığı oranda Türkiye aydınlığa kavuşacaktır.
Türkiye’nin süresi dolmuş bir Cumhurbaşkanının yerine yenisini seçemeyişi, elbette uluslararası ortamda prestijini olumsuz etkilemiş bir gelişme. Türk ulusunun sağduyusuna ve Türk seçmeninin gelişmişliğine güvenerek Cumhurbaşkanını halkın seçmesi zamanı geldi de, bu seçim AK Parti iktidarının, çıkmaza girince yapmaya kalkıştığı yalın bir Anayasa değişikliğiyle olacak bir iş değil elbette. Sistemde iki başlılığa neden olmayacak ve siyasi parti hükümetinin yanısıra, bir de siyasi Parti Cumhurbaşkanı çıkarmayacak düzenleme gerekiyordu, ama o ortada yoktu. İktidar partisinin üçte iki çoğunluğuna karşın, Meclis’te seçemediği ve seçtiremediği adayını halka onaylatmak amacıyla yapılan düzenlemeden öte geçilememişti. Bu düzenleme Cumhurbaşkanı vetosuyla ne zaman yapılacağı, hatta yapılıp yapılmayacağı bile bilinmeyen halk oylamasına itildiği gibi, Anayasa Mahkemesi’ne de iptal istemiyle gitti. Artık, bu dosyaya kapanmış gözüyle bakmak gerçekçilik olur. Türkiye’nin 11’inci Cumhurbaşkanı’nın seçimi, 22 Temmuz seçimi sonrası Meclis’in başta gelen sorunlarından birini oluşturuyor.
22 Temmuz sonrası TBMM sandalye dağılımının ne olacağı merak konusu. Yüksek seçim barajıyla temsilde adalet ne oranda gerçekleşecek? 2 Kasım 2002 seçimlerindeki gibi, toplam seçmen sayısının dörtte bir oyuyla, sandalye sayısının üçte ikisinin kapatılması gibi bir olay, Türkiye’yi aydınlığa çıkarmaz, ama yeni ve daha büyük sorunlara davetiye çıkarır. Kamuoyu yoklamaları, Meclis’te dört grup oluşacağını ve önceki Meclis aritmetiklerine göre sayısı artmış bağımsızların olacağını gösteriyor. Yeni Meclis, kendi içinden mi, yoksa Meclis dışından mı bir Cumhurbaşkanı seçecek? Bunu zaman gösterecek. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Haziran ayında, Wall Street Journal’a verdiği demeçte, halk oylamasında Cumhurbaşkanlığına yeniden aday olacağını söylemiş bulunuyor. Halk oylaması ihtimali kalmadığına göre, bu adaylık kalkacak mı? Bilinmez. Ancak, bu seçimde AK Parti’nin Sayın Abdullah Gül üzerinde ısrarı, Türkiye’yi zora sokar. Peki, bu Meclis, yine Cumhurbaşkanını seçemeyip, 45 gün sonra ülkeyi tekrar yeni bir seçime sürüklemeyi göze alabilir mi? Sanmıyoruz, aklıselim uzlaşmayı getirecektir.
Yeni Meclis’ten tek parti hükümeti yerine koalisyon hükümeti çıkması olasılığı da çok fazla. Hemen belirtelim ki koalisyon, siyasi istikrarsızlık demek değildir. Kaldı ki, siyasi kalabalığın siyasi istikrar olmadığı, geçen dört yılda görüldü. Türkiye’nin çözüm bekleyen sorunları çok, üstelik bazıları ağır ve ivedi. Dolayısıyla, seçimler ve siyasi pazarlıklarla kaybedecek zamanı da yok. İçerdeki siyasi gelişmeler derken, Haziran başında İstanbul’da yapılan, 13 Türk’ün katıldığı, 55’inci Bilderberg toplantısından söz etmeden geçemeyeceğiz. Toplantıda yeni dünya düzeni ve diğer konuların yanısıra, Türkiye ve Ortadoğu konusu tartışılmış. Ancak, bu konuşmalarda PKK ve terör konusu ele alınmazken, gazeteci Cengiz Çandar’ın Tempo’ya yaptığı açıklamaya göre, “Türkiye’nin bir askeri müdahale ile yüz yüze olduğu sözleri ortalıkta dolaşmış”. Bilderberg’de darbe konuşulmuş olsa da, Türkiye’de yönetim kilitlenince çözüm darbede değil, yine demokrasidedir ve 22 Temmuz seçimi örneği gibi seçimde, gerekirse peş peşe seçimlerdedir. Yeni çıkan, “Ankara’da Gölge Oyunları” adlı kitapta bir eski emniyet istihbaratçısının yazdığı, “İki yıldır AKP’ye karşı darbe hazırlığı var” görüş ve haberleri, sansasyon yaratmaya yönelik, sözde komplo teorileri olmaktan öte geçememektedir.
Kaldı ki, Türkiye’de demokrasiye güven tamdır. Türkiye Yatırım Danışma Konseyi’ne katılan yabancı şirket CEO’ları bile seçimlere yönelik kaygı taşımadıklarını bildirmişlerdir. Duayen Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel ile 22 Temmuz seçimine ve Türkiye’nin iç siyasetine ilişkin şöyle bir söyleşi yaptık:
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, Türkiye 32 gün sonra Seçim Sandığı başında olacak. Ülkemizin başta terör olmak üzere çeşitli sorunları var. Halkımız gergin ve tedirgin. Seçim sonrasını büyük bir umutla bekleme coşkusundan eser yok. Klasik ifadeyle Türkiye seçim sathı mailinde ilerlerken, iç siyasetteki son gelişmeleri, Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin Anayasa değişikliğinin vuku bulmuş sayılan akıbetini, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demirel: Ülkemiz 16’ncı seçime gidiyor. Çok partili siyasi hayata geçtiğimizden bu yana 60 yıl olmuştur. 60 yıl zarfında çok dalgalı bir durumla karşı karşıya kalınmıştır. Askeri müdahaleler olmuştur. Çok partili sistemi yürütmekte Türkiye sıkıntılar çekmiştir. Ama, Türkiye başını suyun üstünde tutmuş, bu demokratik sistemi yürütmekte ısrarlı olmuştur.
Demokratik cumhuriyetin kurumlarını kurmuştur ve “seçim” bu kurumlar içerisinde en önemlilerinden biridir. Başlangıçta seçimin dürüstlüğü hakkında birtakım şikayetler olmuştur. Aslında Türkiye seçime açık oy, gizli tasnif şeklinde başlamıştır. Halbuki seçimin ruhu hür ve serbest seçim olmasıdır, free and fair (hür ve serbest), adil, dürüst olmasıdır.
Türkiye bence, dünyanın demokrasiyi yürütebilen ülkelerinde olduğu kadar dürüst seçim yapmayı öğrenmiştir. Seçimin bürokrasisi bakımından bu öyledir. Ama, seçimin şartları bakımından tartışılabilecek birtakım unsurlar hâlâ vardır. Genellikle siyasi iktidarların seçim şartlarında kendi lehlerine devleti kullanmalarından dünyanın her tarafında şikayetler olur. Bizim ülkemizde de olur.
Bilhassa yerel yönetimlerin ve genel yönetimin, geniş bir şekilde tek partinin elinde bulunması bu şikayetleri artırır. Nitekim, Türkiye’de de şimdiden bu tartışmalar yapılıyor. Seçim kültürüne bir sadaka kültürü eklenmesinden şikayetler olur. Yerel yönetimlerin ve devletin birtakım imkânlarının dağıtılmasından şikayetler olur.
Tabii ki eşitlik bakımından başka şikayetler de olur. Bilhassa yazılı ve görsel basının siyasi iktidarı daha çok desteklemesinden şikayetler olur. Bu şikayetler Türkiye’de de bu seçim sathi mailinde vardır. Umarım ki, bu şikayetler free and fair, yani hür ve serbest seçimi tartışacak noktalara varmaz. Seçim sonrasında da bunlar seçimin dürüstlüğü üzerinde yeni birtakım tartışmaların açılmasına sebep olmaz. Bunu ummak istiyorum.
Şimdi, tabii ki bu seçim Türkiye’de 16’ncı seçim, ama normal şartlar altında gelinmiş bir seçim değil. Bir zorlama seçimdir. Aslında bu seçim geç kalmış bir seçimdir. Türkiye 16 seçimdir parlamento çıkarıyor, hiçbir zaman seçim süresi dört seneyi aşmamıştır. İki defa da dört seneden daha az zamanda yapılmıştır. Çünkü, dört senede Türkiye’de şartlar değişiyor. Parlamentonun kompozisyonu ile halkın terkibi değişiyor.
Ama bu defa siyasi iktidar, “Biz Türkiye’yi çok iyi idare ettik, görüyorsunuz dört senede seçim yapmaya lüzum kalmadı, beş senede seçim yapan ilk iktidarız” diye yola çıktı. Maalesef eskimiş bir parlamentoyla, yani zamanını doldurmuş bir parlamentoyla Cumhurbaşkanını seçmeye kalktığı için Cumhurbaşkanlığı seçimini yapamadı. Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı seçimini yapamayışı üzüntü verici bir olaydır. Türkiye 1980’de de Cumhurbaşkanlığı seçimini yapamadı, ama o günkü anayasal şartlar başka türlü idi. Bir parti düşünün ki, 360’a yakın milletvekili olacak, yani üçte ikiye yakın milletvekili olacak, Cumhurbaşkanını seçemeyecek. Bu aklın alamayacağı bir şeydir.
Türkiye’de bugün seçime giderken, Cumhurbaşkanı zamanını doldurmuş bir Cumhurbaşkanıdır ve devletin görüntüsü iyi görünmüyor. Fevkalade zor şartlar var ve tartışmalar var. Bu tartışmaların başında Türkiye’nin hayati sorunu olan bir terör olayı var. Bu terör bölücü terördür. Bölücü terörün meydana getirdiği tabloya bakıldığı zaman, sanki Türkiye’de birden fazla devlet var gibi görünüyor. Umuyoruz ki, önümüzde yapılacak iki seçim bu durumu ortadan kaldırsın.
Bu seçimlerden bir tanesi 22 Temmuz’da yapılacak olan Milletvekili Seçimi’dir. Bir tanesi de ondan sonra yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı Seçimi’dir. Aslında bu iki seçimin de öncesinde Türkiye’de çok büyük sıkıntılar çıktı. Umarım ki, bu seçimler yapılıp bittikten sonra Türkiye huzura, sükuna ve rahata kavuşur. Demokrasi bütün kurumlarıyla yeniden, bütün hayatiyetiyle adilce işlemeye devam eder. Hedef budur.
Türk halkının bu hedefi gözeteceğini umuyorum.
Burada işaret etmek istediğim bazı şeyler var. Onlardan bir tanesi, aslında her iki seçim için de 2007 yılının Nisan ve Mayıs aylarında olanları bence gözden ırak tutmamak lazımdır. Türkiye’de önemli şeyler olmuştur. Türkiye’de kurumlar ayağa kalkmıştır. Yani yargı organı, üniversitesi, askeri, Cumhurbaşkanı Nisan içerisinde çeşitli beyanlarda bulunmuşlardır. Cumhuriyetin birikimlerinin tehlikeye düşürüleceği endişesini izhar etmişlerdir. Halk milyonluk mitingler yapmıştır. Bunlar Cumhuriyet tarihinde görülmeyen olaylardır. Bilhassa Ankara’da, İstanbul’da İzmir’de, daha birçok şehrimizde büyük mitingler yapılmıştır. Bunları yok saymak bence yanlıştır.
Ültanır: Sayın Cumhurbaşkanım, seçimin daha gergin bir ortamda geçmesini mi bekliyorsunuz?
Demirel: Bu gerginlik sözü falan genellikle nispi şeylerdir. Seçim ortamları daima gergindir. Aslında biz Türkiye’de bundan çok daha gergin seçim ortamlarından geldik. Hâlâ Türkiye’de şu anda seçim ortamı da yok bile. Yeni yeni meydanlara çıkmaya başlandı. Gerginlikten kasıt, eğer halkın birtakım kaygıları ise, bunlar Nisan’dan, Mayıs’tan gelen kaygılardır.
Gerginlikten maksat, bu seçim olacak, ama neticesinde acaba huzur ve sükun çıkacak mı şeklinde birtakım tereddütler ise, ben de zaten onları izaha çalışıyorum. Bu seçimin birtakım tereddütler meydana getirmemesi yine halkın elinde. Nisan’da, Mayıs’ta meydana gelen Türkiye’de cereyan eden olayların sandığa, bilhassa 22 Temmuz sandığına nasıl aksedeceğini herkes merak ediyor.
Eğer sandığa bu olup bitenler hiç olmamış gibi aksedecekse, Nisan’da, Mayıs’ta başlamış bulunan rahatsızlığın 22 Temmuz seçimi ile bitebileceğini sanmak bence yanlış olur. Yani bir iç huzursuzluğun ortadan kalkabilmesi, ancak o ortamın, Nisan ve Mayıs ortamının sandığa yansımasıyla mümkün.
Şimdi burada halkımızın büyük dikkat göstermesi gerekiyor. Ne yapması lazım gelir denirse, cumhuriyetin birikimleriyle ilgili olarak, ülkenin şartlarıyla ilgili olarak, içinde yaşadığı şartlarla ilgili olarak ve Türkiye’nin gidişatından memnun veya memnuniyetsizlik gibi durumları dikkate alarak, istikrar içerisinde yönetilecek bir Türkiye’yi, iyi temsil edilmiş bir parlamentoyla ve ehil bir idareyle yönlendirecek neticeyi çıkarması lazım.
Sandık üç şey çıkaracak! İstikrar çıkaracak. Temsilde adaleti çıkaracak. Ehil iktidarı çıkaracak.
Ültanır: 22 Temmuz Sandığı bunları çıkarabilecek mi Sayın Cumhurbaşkanım?
Demirel: Çıkarırsa zaten rahata kavuşacak. Çıkaramazsa, ne istikrarın, ne temsilin, ne ehil idarenin yerine koyabilecek başka bir şeyi yok. Bunu çıkaracak olan da halk. Gerçi bunların birtakım nispi tarafları vardır, ama gene de herkesin kabul edebileceğini bulmuş olması lazım.
Şimdi benim burada dikkat çekmek istediğim en önemli nokta, eğer 2 Kasım 2002 seçimindeki tablo çıkarsa, yani barajlardan dolayı temsilde adaletsiz bir tablo çıkarsa, Türkiye bu tablodan huzur duymaz, yani rahatlık olmaz. Ama, bütün bunlarla söylediğim şey, rahatsızlık vs., hepsi demokratik kurallar ve demokratik kavramlar içinde olan şeylerdir. Demokratik kuralların ve yasal durumların dışında hiçbir şey aklımdan geçmiyor, onu söyleyeyim.
Netice itibariyle, dünyanın gözü Türkiye’nin üzerindedir. Türkiye’ye istikrar getirecek, temsilde adalet sağlayacak, ehil bir idareyi çıkaracak bir 22 Temmuz seçimini yapacaktır.
Böylece de görülüyor ki, beş senede seçime gitmek yanlışmış! Netice itibariyle siyasi iktidar, “Ben görüyorsunuz Türkiye’yi beş senede seçime götürüyorum” diye öne çıktı da, Millet Meclisi’nin zamanını dört seneye indirdi, Cumhurbaşkanını da halk seçsine geldi. Halbuki Cumhurbaşkanını halk seçsini altı ay evvel yapsa idi, bütün bu sıkıntılar olmazdı.
Cumhurbaşkanını halkın seçme zamanı gelmiştir. Tabii ki parlamento Cumhurbaşkanını halk seçsin diye kanun çıkardı, Anayasa’yı değiştirdi. Bu Anayasa değişikliği referanduma gidecek. Referanduma ne zaman gidecek belli değil. Bir de ayrıca Anayasa Mahkemesi bu kanunlar hakkında ne diyecek? Bunlar belli değil. Yani biz aslında çok kolay olan şeyleri kendimiz zorlaştırıyoruz. Eti kokmadan yedirmiyoruz. Yemeği ekşimeden yedirmiyoruz. Ondan sonra karnımız ağrıyor. Tabii ki netice itibariyle öyle olacaktır. Yani biz, birçok meseleleri daha kolay halletmemiz mümkünken, daha zor hallediyoruz.
Şimdi Meclis teşekkül ettikten sonra Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi ile karşı karşıya kalacaktır. Öyle görünüyor ki, bugünkü siyasi iktidar, “Cumhurbaşkanını halk seçsin” şeklindeki iddiasını sürdürmeyecek. Öyle görünüyor. O zaman zaten bir kayıt da koydular. Meclis de seçebilir, halk da seçebilir. Yine öyle görünüyor ki, bu defalık yine Meclis seçecektir. Meclis’in seçmesi noktasına gelindiği vakit, eğer aynı şekilde, yani 2007 Mayıs ayında olduğu gibi Cumhurbaşkanı seçmeye kalkarsanız, Türkiye yine aynı sıkıntılarla karşı karşıya kalır. O zaman tabii insanların Mayıs’ta cereyan eden olaylardan bir şeyler öğrenmiş olması lazım. Cumhurbaşkanı seçimi neticelerinden bir şeyler öğrenmesi lazım.
Cumhurbaşkanı hükümet değil. Hükümet, partinin hükümetidir. Cumhurbaşkanı, Partinin Cumhurbaşkanı olmaz. Cumhurbaşkanı, Halkın Cumhurbaşkanı olacaktır. Tasvip etmese bile herkesi kucaklaması lazım. Sevmese beğenmese bile reddetmemesi lazım. Onun içindir ki, umarım yeniden aynı saplantılara gidilmesin. Aynı saplantılara gidilmemesi için birlik, beraberlik, bir mutabakat aranacaktır. Bu mutabakat da bence uygar bir olaydır. Türkiye, umarım bütün bu Nisan ve Mayıs’ta olanlardan birtakım şeyler öğrenmiş olarak çıkar.
Ben huzur içerisinde, sükun içerisinde ve insanların birbirlerini kırmadan, itişip kakışmadan seçim yapılabileceğini umuyorum. Sükunet içinde bir seçim olabileceğine inanıyorum. Halkımız seçim meselesinde olgunlaşmıştır. Yenisini de seve seve yapacaktır.
Umuyorum ki, seçim genellikle bunalımların çaresidir. Yalnız, her defa bunalımın çaresi olmaz. Bazen yeni bir bunalım da ekleyebilir. O zaman ne olacaktır? O zaman yeniden bir seçim demektir. Yani, eğer bu seçim Türkiye’ye çare olmazsa, çare başka yerde aranmayacaktır. Yeniden seçimde aranacaktır.
Bir şey daha söyleyeyim, siyasi partiler tabii ki halkın önüne çıkıp, halkın sorunlarını çözeceklerini anlatacaklardır. Ama, öyle görünüyor ki, bu seçimde his tarafı daha çok galip olacak. Yani, vatandaşın daha çok hissiyatına hitap edileceği görünüyor.
Ültanır: Bu hissiyat meselesi, “Meclisi toplattırmadılar, Cumhurbaşkanını seçtirmediler” tezine sarılan geçen iktidarın işine yarar ortam yaratabilir mi?
Demirel: Bilemiyorum, kimin işine ne yarar, ama görünen o. Hiç olmazsa başlangıçta görünen o. Önümüzdeki günlerde umarım ki, Türkiye’nin büyük meseleleri tartışılsın.
Bir terör meselesi tartışılsın. Bir yoksulluk meselesi tartışılsın. Bir işsizlik meselesi tartışılsın. Bir Avrupa Birliği meselesi tartışılsın. Bir Irak meselesi tartışılsın. Bir Kıbrıs meselesi tartışılsın. Bir sanayileşme meselesi tartışılsın. Bir tarım meselesi tartışılsın. Bir eğitim meselesi tartışılsın. Türkiye’nin hedefleri ortaya konulsun.
Bir enerji meselesi tartışılsın. Sizin mecmuanın (EkoENERJİ) ortaya koyduğu Türkiye’nin enerji meselesinin birçok sorunları tek başına önemli bir hadisedir. Bunların hepsi tartışılsın.
Türkiye’nin geçmişten hesapları kalmasın. Geçmişten öğrensin. Ama, geleceğe, aydınlık ufuklara bu ülkenin insanlarını yönlendirsin. Ümit dolu, heyecan dolu günler olsun ülkemizde.
TERÖR VE KUZEY IRAK SORUNU
Güneydoğu sınırımız dışında, Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin himayesinde üstlenen PKK, Kürt ırkçılığı adına, bombalı ve mayınlı hain pusularıyla bu ülke evlatlarının kanını döküyor. Dergimizin birinci sayısında açıkladığımız Amerika’nın Kürdistan haritası uğruna terör eylemleri koyuyor. ABD ve bazı AB ülkeleri ile Türkiye’ye sözde dost görünen başka ülkelerin de yer aldığı bir uluslararası ortamdan beslenen Kürt milliyetçiliği ve bölücü Kürt terörünün amacı, Sevr’i hortlatmaktır. Bunun “Ne mutlu Türküm diyene” diyen tek bir Türk ve Türk vatandaşı Kürt kalmayıncaya dek, olamayacağını göremeyecek kadar gaflet, içeride de hıyanet içinde olanlar var. Türkler hiçbir zaman Kürtleri sömürmedi, hatta Kuzey Irak’taki Kürtlere her zaman yardım elini uzattı. İçerideki Kürt kökenli vatandaşlarını da, bölücü olarak görmedi ve görmüyor. Sözde demokrasi projesi olan, Büyük Ortadoğu Projesi’ni Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne dönüştürürken saptıran ve çarpıtan Amerika, Türkiye’nin bütünlüğü ve Atatürk ilkeli ulus devleti için tehdit olan, Kürdistan devletini kurdurma projesini, adım adım uyguluyor. Projenin engellenmesi, Türkiye’nin siyasi ve askeri karşı müdahalesine bağlı. Bugüne kadar Türkiye’nin siyasi müdahalesinden bir sonuç alınabilmiş değil.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK terörüne karşı Güneydoğu Anadolu’da başlattığı Balyoz Operasyonu, sınıra ağır silahlarla yığınak yapması ve Irak’a Nota verilmesi; ABD, Irak Hükümeti ve Barzani yönetimini tedirgin etti. ABD F-16’ları, “yanlışlıkla” denilen biçimde sınırımızı geçti. Haziran’ın başında Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Büyükanıt Paşa, Harp Akademileri Komutanlığı’nda basına açıklama yapıyordu: “Oraya bir harekat gerekir. Ama, içeri girip sadece PKK ile mi uğraşacağız. Barzani ile de bir şeyler olacak mı? Orada PKK var, Barzani var, bir de ortada ABD var. Bir politik hedef olması lazım. Bu da sözlü olmaz, siyasi yazılı direktif bana gelecek ki, ben asker olarak hareket edeceğim” diyordu. Böylece, Türkiye’ye karşı çatal dilini uzatan Barzani de hedef tahtasında yerini almış bulunuyordu. Ne yazık ki, Irak’ın Kürt yöneticileri Türklerin ve Kürtlerin doğal müttefik olması gerektiğini göremiyorlardı.
ABD’li Ortadoğu ve Türkiye Uzmanı Michael Rubin, Barzani’nin şantaj yaptığını söylüyordu. Arkasında sonuna kadar Amerika’nın olacağını sanan peşmergeler, Süleymaniye’de görevli Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına silah doğrultma cesareti gösteriyorlardı. Türk topçusu sınırdan Kuzey Irak’a düşen atışlar yapmaya başlamış, sınırın bizim tarafımızda geçici güvenlik bölgesi oluşturulmuştu. Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin beklentisi olarak, teröre karşı Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesini istiyordu. Türkiye, sınır ötesi operasyon beklentisi içinde iken, 12 Haziran 2007 tarihli Terör Zirvesi’nden, “Terörle mücadele içeride demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde kararlılıkla sürdürülecektir” kararı çıkıyordu. Ana Muhalefet Partisi CHP, terörü hükümetin azdırdığını iddia ediyordu. 20 Haziran 2007 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu, “Koşullar ne olursa olsun önlemler alınacak” kararını açıkladı. Sınır ötesi PKK ve Kuzey Irak harekatı masaya yatırılmıştı bir kere…
Eski milletvekilleri üzerinde etkinliğini yitirmiş AK Parti Hükümeti, seçime giderken Meclis olağanüstü toplantıya çağırılırsa, muhalefetin bir manevra ile kendisini düşürmesinden çekindiğinden, ABD ve AB’ye karşı çıkmayı da göze alamayarak, askeri harekat için gerekli kararı vermesi gereken Meclis’i toplantıya çağıramamakta, askerin istediği politik hedefleri belirleyip, gerekli siyasi kararı alamamaktadır. Terör ve Kuzey Irak harekatı üzerinde Global Strateji Enstitüsü’nden E. Tümgeneral Armağan Kuloğlu ile söyleşi yaptık:
Ültanır: Sayın Paşam, Türkiye’de terör tehdidinin ve terör olayların aşırı şekilde artmasının Kuzey Irak’taki yönetimin PKK’yı destekleyen ve her türlü himayeci tutumundan kaynaklandığını yakından biliyorsunuz. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Büyükanıt paşa bir askeri hareket yapılmasının, ama bunun için siyasi karar alınmasının gerekliliğini defalarca vurguladı. Hükümet sanki bu gelişmeleri görmezden ve duymazdan gelircesine siyasi karar alınması doğrultusunda hareket edemedi ve edemiyor. Buna karşın ana muhalefet, “Kuzey Irak’a girilmeli” diyor. Halkımız da çoğunlukla Kuzey Irak’a girilmesi beklentisi ve böyle bir harekatı destekler tutum içinde. 12 Haziran 2007 günü Başbakan Erdoğan’ın talebi üzerine kendi başkanlığında yapılan; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Koşaner Paşalar ile ilgili hükümet üyelerinin katıldıkları Zirve toplantısından, Kuzey Irak’a müdahale kararı çıkması beklenirken, yapılan açıklama tam tersi yönde, mücadelenin içeride sürdürüleceği şeklinde oldu. Bataklık orada dururken, tarafımıza gelen haşeratla uğraşacağımız anlaşılıyor. Strateji uzmanı bir asker olarak bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kuloğlu: Şimdi tabii bunu, 12 Nisan’da Sayın Genelkurmay Başkanı’nın toplantısındaki ifadesinden almak lazım. Orada ne demişti? “Terör tırmandı, etnik bölücü tehlike Türkiye’de büyük. Bunun bir ayağı da silahlı propaganda, yani terör. Bunun mutlaka üstesinden gelinmesi lazım. Bunun için de bir askeri operasyona gerek var. Faydalı olur, sonuç verir” diye ifadede bulunmuştu.
Ancak, o tarihten önce, o tarihten sonra, hükümet bu işe bir türlü yanaşmak istemedi ve askeri operasyona devamlı soğuk baktı. Niçin diye baktığımızda, şöyle bir değerlendirme ortaya çıkıyor. Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri böyle bir operasyonu arzu etmiyor ve AKP de Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkileri mevcut durumdan daha kötü bir duruma getirmek istemiyor. Neden? Acaba bir ekonomik yaptırımda mı bulunur, acaba bir siyasi yaptırımda mı bulunur, acaba bir sosyal yaptırımda mı bulunur diye ondan çekiniyor. Çekindiği için de böyle bir operasyona sıcak bakmıyor.
Ültanır: Paşam, söz konusu güvenlik zirvesinden üç gün önce TÜSİAD, “Güvenlik sorunu varken, bunun ekonomiye etkisine bakılmaz” diye açıklama yaptı. Önce Türkiye’nin güvenliği gelir, tabii ki operasyonun bir maliyeti olacak, ama bu ulusun vatan bölünmesin diye o maliyeti ödeyeceğini hepimiz bilmiyor muyuz?
Kuloğlu: Tabii, ikinci bir konu, Avrupa Birliği de Türkiye’nin bir sınır ötesi operasyonunu istemiyor ve “Yaptığı taktirde de bu ilişkilerin sonu olur” diye ifadede bulunuyor. Şimdi AKP Hükümeti de Avrupa Birliği ile olan ilişkileri devam ettiriyor, bundan sonra da devam ettireceğim diye, buna paralel olarak ilişkileri ve süreci devam ettirmek için bir gayret içinde olacağını düşünüyor, böyle bir operasyonun bu ilişkileri bozabileceği kanaati taşıyor.
Bir üçüncü konu, şu anda Türkiye’de yüksek faiz ve düşük kur sisteminden dolayı çok fazla sıcak para var. Sıcak para geldikçe de yüksek faiz, düşük kur muhafaza edilerek, bu sıcak paranın daha da fazla gelmesine imkân yaratılıyor. Dolayısıyla, borsa en azından düşmüyor, az da olsa bir gelişme ve büyüme gösteriyor. Bu da ekonomik göstergenin iyi olduğu anlamına geliyor. Şimdi, böyle bir operasyon faizi yükseltir, borsayı düşürür, dövizi yükseltir. Bu da sıcak paranın dışarıya kaçmasına sebep olur. Sıcak para dışarıya kaçtığı anda, o iyi gibi görünen balon bir anda söner. O iyi gibi görünen ekonomik balon söndüğü zaman, bunun bir balon olduğu ortaya çıkacağından AKP Hükümeti bunu da arzu etmiyor.
Ayrıca buna ilave olarak da, Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin inşaat şirketleri iş yapıyor. Oradaki Barzani’nin şirketleri ile Türkiye’deki bazı yönetime yakın kişiler ortak durumda iş yapıyor. Dolayısıyla, bu konular da aksayacak oluyor.
Bütün bunları bir araya koyduğumuz zaman, mevcut hükümetin bir operasyon yapma niyeti yok. Hatta bunu yapmamak için geçenlerde, “Beş bin kişi Türkiye’de var, beş yüz kişi orada var” diye bir de kamuoyunu yanıltıcı bir şekilde örnekler vermek suretiyle, böyle bir operasyonun fayda getirmeyeceği konusunda da ifadeleri var.
Ültanır: Başbakanın o ifadesinde sonradan düzeltmeye gidildi.
Kuloğlu: Düzelttiler, ama önce tabii böyle bir ifadede bulunarak, acaba yanıltır- mıyım diye düşündü, sonra çok tepki görünce, bunu düzeltmek mecburiyetinde kaldı. Bunu herkes biliyor ki, mevcut teröristlerin yarıdan fazlası Irak topraklarında, yarıdan azı da Türk topraklarında faaliyet gösteriyor. Ama, burada önemli olan konu, sizin de sorunuzda ifade ettiğiniz gibi, eğitim, lojistik, finans ve insan kaynağı desteğini Kuzey Irak’tan alması, burada himaye görmesi ve burasının onlar için güvenlikli bölge olması. O bakımdan bu bölgenin onlar için güvenlikli bölge olma durumu ortadan kaldırılmalı, himaye görecek pozisyonu bozulmalı ve destek alacak durumu da sarsılmalı. Oraya yapılacak operasyonlarla bu örgütün savaşmak, mücadele etmek, terör yapmak azim ve iradesi kırılmalı. Onun için de bir sınır ötesi operasyona ihtiyaç var.
Bugüne kadar hepsi karşı çıktı, ama hiçbiri de bu konuda bir adım atmadı ve attığı adımlarda da bugüne kadar hiçbir samimiyet yok. O bakımdan biz kendi güvenliğimizi kendimiz sağlamak mecburiyetindeyiz ve bu operasyonu yapmak mecburiyetindeyiz. Notayı verdik. Nota, Irak Devletine, Hükümetine verilmiştir, normaldir, ama Irak Hükümeti bize zarar veren terör örgütüyle ya mücadele etmek istemiyor, ya gücü yok, ya da Amerika mücadele etme diyor. Bunun için hiç mücadelede bulunmuyor. O zaman biz meşru müdafaa hakkını, Birleşmiş Milletler Anlaşmasının 51’inci maddesindeki meşru müdafaa hakkımızı kullanıp, uluslararası hukuk çerçevesinin içindedir bu, bu mücadeleyi yapabiliriz.
Ültanır: Aslında Paşam, şöyle başka bir hukuki dayanağımız daha olamaz mı? Lozan sonrası Musul eyaletini Irak’a bıraktığımızı tasdik eden 1926 tarihli Ankara Anlaşması, Irak tarafında Türkiye aleyhine bir eylemde bulunulmasının engellenmesinden de Irak’ı sorumlu tutuyor. O anlaşma sınırda bize karşı bir hareket yapılmayacağı konusunda güvence getiren hükümler içeren bir anlaşma. Ankara Anlaşması da Türkiye, İngiltere ve Irak arasında yapılmış, uluslararası hukuk açısından geçerli bir anlaşma.
Ancak, Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi, bizzat Barzani’nin söylediği şekilde, Ankara Anlaşmasını tanımadıklarını ifade ediyorlar. Barzani, “Amerika Irak’ı işgal edince, Ankara Anlaşması da hükümsüz kaldı” diyor, ama öyle şey olamaz. 1926 Ankara Anlaşması’nı işletmek zor ya da imkânsız diye bu dayanaktan vazgeçilemez, gündeme getirilmeli, yarınlarda Kerkük’ün tartışmalı statüsü için de bir dayanak olarak görülmeli. Çünkü, o anlaşma kalktı ise, Musul ve Kerkük’ün statüsü de, Türkiye’nin oturacağı masada tartışılarak sonuca bağlanacak yeni bir durum ortaya çıktı demektir. Maalesef, bundan kimse söz etmiyor.
Kuloğlu: Yalnız Barzani’nin dışında Irak hükümeti de aynı şeyi söylüyor. Eski bir anlaşmadır, yürürlükte değildir deniliyor.
Ültanır: Ama, Türkiye’nin bu anlaşmaya sahip çıkması lazım.
Kuloğlu: Evet, evet. Ayrıca, yine iki ülkenin bir anlaşması var. Saddam zamanında yapılmış bir anlaşma. Saddam Irak’ın kuzeyine hakim olamadığı için, Türkiye’ye yönelik teröristler için sıcak takip olanağını tanıyan bir anlaşma yapılmıştı. Bunu da tanımıyor. Yani, sıcak takip konusu da yok. Dolayısıyla, yapılacak müdahale sıcak takip değildir. Sıcak takip olması için komşu iki devlet arasında bir anlaşma yapılması lazım. Bu yok. Bu uluslararası hukuka göre meşru müdafaa hakkıdır. Bunun mutlaka kullanılması lazım. Efendim, Amerika ne dermiş, Irak bilmem ne dermiş, Irak’ın kuzeyinde şu olurmuş, dünyada bilmem ne olurmuş, bütün bunları bir tarafa bırakıp güvenliğimizi sağlamamız lazım.
Ültanır: Böylece artık, gerekli sınır ötesi hareket, herhalde seçim sonrasında yapılabilecek, tabii eğer mutlaka yapılacaksa.
Kuloğlu: Şimdi bu konuda tabii siz de biliyorsunuz, Silahlı Kuvvetler sürekli olarak beyanını tazeledi. Ancak, “Ben mahalle kabadayısı değilim, kendiliğimden bu işi yapacak değilim” dedi. Siyasi iradenin tecelli etmesi lazım. Hükümetin karar alması, Meclis’e sevk etmesi, Meclis’ten tezkerenin çıkması, Hükümetin bu yetkiyi elinde bulundurması ve Silahlı Kuvvetlere de devretmesi lazım.
Çünkü, Meclis’ten karar çıktı operasyon yapılacak dediğiniz zaman, sizin tespit ettiğiniz yerlerde terörist kalmaz. Onun için bunun baskın tarzında olması lazım. Beklenmedik zamanda olması lazım. Bir kere değil, defalarca olması lazım. Başlangıçta kısa süreli ve kısa mesafeli yapılması lazım. Orada sınır geçilemez, buraya müdahale edilemez direncinin kırılması lazım. Oradaki teröristlerin azim ve iradesinin mutlaka aşağıya çekilmesi lazım. Bizim karşımıza PKK çıkar. İsteriz zaten, çıksın ve bitsin. Barzani çıkar. Bakmayın Barzani’nin bu kadar laf söylediğine, arkasına Amerika’yı almış onun için söylüyor. Türk Silahlı Kuvvetleriyle mücadele edecek bu kadar gücü yok. Hiç olmazsa o çıkarsa, artık bize karşı tehdit dolu beyanlarından vazgeçer, ileride de tehdit olabilme durumu ortadan kalkar bu suretle. Ancak, bizim maksadımız doğrudan Barzani güçleriyle, peşmerge ile çarpışmak değil.
Ültanır: Peşmerge kıyafetine bürünmüş Amerikan Kuvvetleri çıkabilir mi?
Kuloğlu: Tahmin etmiyorum. Maksat terörle mücadele, ama o benim topraklarıma egemenliğime müdahaleye kalkıştığı için karşımıza çıkarsa, onun da bugüne kadar söylemiş olduğu sözler ortadan kalkmış olur. Bir daha da böyle sözler söyleyemez. Amerikan askeri de zaten çıkmaz, çıkamaz. Çünkü, biz müttefikiz, NATO üyesiyiz. İki NATO üyesinin karşılıklı çatışmaya girmesinin sonuçlarını kendisinin de hesaplaması lazım. Tahmin ediyorum, bu maksatla Irak’ın kuzeyindeki güvenliği, Irak’ın kuzeyindeki yönetime devretti. Gerçi bu onlara prestij kazandırdı, siyasi güç kazandırdı, ama diğer taraftan da Türk Silahlı Kuvvetleri sınırı geçer, bir harekatta bulunursa, ben orada olursam, karşılaşmak mecburiyetinde olmayayım diye, 36’ncı paralelin güneyindeki bölgelere doğru, hem kuvvet tasarrufu maksadıyla, hem de bu maksatla çekildiğini değerlendiriyorum.
O bakımdan, korkunun ecele faydası yok. Hükümetlerin de bu şekilde çekingen davranmasına gerek yok. Ama, anlaşılan o ki, yapılan güvenlik zirvesinde, böyle bir karar çıkmayacağı netleşti. Ancak, Silahlı Kuvvetler yığınağını yapıyor, tatbikatını yapıyor, atış tatbikatını yapıyor, geçici güvenlik bölgeleri ihdas ediyor ve yurtiçinde PKK terörü ile mücadelede en üst tedbirleri alıyor, sınırda yapmış olduğu bu hareketlerden dolayı da öbür tarafa gözdağı veriyor.
Ültanır: Peki, Silahlı Kuvvetler Meclis’ten bir müdahale kararı çıkmadan, sınırın hemen yakınında, ama öbür tarafta bir tampon bölge oluşturabilir mi?
Kuloğlu: Sınırın öbür tarafında olmaz, sınırın bu tarafında olur. Yani, öbür tarafa Silahlı Kuvvetleri göndermek Meclis kararına bağlı. Şimdi tabii böyle bir şey de olmadığına göre yok. Ama, bu arada sınır, taşlarla işaretlenmiş, kireçlenmiş bir sınır değil. Tel örgüler çekilmiş, elektrik verilmiş bir sınır değil. Coğrafi koordinatlarla tespit edilmiş bir sınır. Bu operasyonlar yapılırken, bu tatbikatlar yapılırken, elde olmayan sebeplerle öbür tarafa birkaç kilometrelik geçişler olabilir. O çıkan yaygaralar, belki bu sebepten oluyor olabilir, ama bunlar resmi geçişler değil, fiili geçişlerdir. Yapılan atışlı tatbikatlarda bazı mermiler öbür tarafa isteyerek veya istemeyerek düşmüş olabilir. Bunlar da o bölgenin resmen ateş altına alınması değil, tatbikatta oraya istemeyerek düşen mermiler olarak nitelendirilebilir. O yaygara da herhalde ondan çıkıyor. Bu konulardan da çekinmemek lazım. Muhtemel yaklaşma istikametleri termal kameralarla, gece görüş sistemleriyle, tanklarla gözetim altında bulunduruluyor. Oralara topçu atışları tanzim edilmek suretiyle, geçişleri önlemek için oralarda ateş toplamaları yapılıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri de güç gösterisi yapıyor. Diyor ki, “Bir gün gelebilirim”. Bir gün gelebilirim, ama o bir gün herhalde seçime kadar olmayacak gibi görünüyor. Görüntü o, ama hiçbir şey belli olmaz.
Ültanır: Peki bu olay, seçimi etkilemeyecek mi?
Kuloğlu: Seçimi etkileyip etkilemeyeceğini bilemem. O iç siyasetin bir konusu. Biliyorsunuz ben iç siyasetle fazla ilgilenmiyorum. Ama, nasıl olur da Türk Silahlı Kuvvetleri öbür tarafa geçer diye Amerika’da Hudson Enstitüsü’nde bir senaryo çalışması yapılıyor.
Ültanır: Paşam ben de iç siyasete etkisinden sonra o noktaya gelecektim. Türkiye terörün pik yapmasıyla, Kuzey Irak’a beklenmedik şekilde aniden girer mi, girerse ne olur? Bu senaryo, düşünce kuruluşları için olağan bir çalışma yöntemi. Bilindiği gibi, düşünce kuruluşlarının bu çalışmaları basına kapalıdır, ama bu kez nasıl olduysa basına sızdı veya sızdırıldı. Stratejik araştırma enstitülerinde olağan olan bir çalışma, bizim ilgili askeri temsilcimiz katılmış. Talabani’nin oğlu da katılanlar arasındaydı diye basında, iktidar partisinden de gelen rüzgârla adeta askeri suçlar bir konuma sokuldu. Sizin değerlendirmeniz nedir?
Kuloğlu: İşte Türkiye ne olur da sınır ötesine geçebilir diye bir senaryo yaratıp, bunun karşısındaki Amerika Birleşik Devletleri’nin hareket tarzını tespit etmek maksadıyla geçenlerde Amerika’da Washington’da Hudson Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde bir toplantı yapılmış. Buraya SAREM’in (Stratejik Araştırmalar Etütler Merkezi) Başkanı, SAREM Genel Kurmay Başkanlığı’nın düşünce kuruluşudur, SAREM’in Başkanı Tuğgeneral Süha Tanyeri’nin kısa bir bölümüne katıldığı biliniyor. Buna Amerika’daki Silahlı Kuvvetler Ataşesi Havacı Tuğgeneral de refakat etmiş. Şimdi bu iki general buraya katıldı ve böyle bir senaryo üretildi diye birtakım fırtınalar koparılıyor.
Senaryo şu: Silahlı Kuvvetlerin geçmesi ve hükümetin karar alabilmesi için nasıl bir hadise olması lazım diye düşünmüşler, demişler ki, Anayasa Mahkemesi Başkanı’na bir suikast olursa, efendim Beyoğlu’nda Şişli’de de bir bomba patlatılır elli kişi ölürse, milletin tepkisi üst noktaya gelir, artık hükümet başka çare bulamaz, Meclis’i toplar ve karar çıkartır ve bu karara göre de Türk Silahlı Kuvvetleri elli bin kişiyle Irak’ın kuzeyine girer diye bir senaryo yaratmışlar. Aslında Türkiye’de bu kadar olmasa da, buna benzer olaylar fiilen oluyor.
Bu konuyu aldılar, abarttılar, “Vay efendim Türkiye’de hedef gösteriliyor, şu bu” diye. Gerçi senaryo abartılı bir senaryo. Arzu edilmeyen bir senaryo. Bir başka şekilde ifade edilebilirdi. Ama, bunlar kapalı toplantılar. Normal olarak dışarıya hiç çıkmaması lazım. İçeriden birisi sansasyon yaratmak maksadıyla dışarıya sızdırıyor, güya tesadüfen ABD’de bulunan Türk Parlamento heyetinden malum kişiye yorumlattırılıyor. Toplantının sonucunda Amerika’nın hareket tarzının ne olabileceği konusu hiç ortada yok. Ama, senaryo ortaya dökülmüş. Buradan acaba ne çıkarırım, Silahlı Kuvvetlerin prestijini generaller katıldı diye nasıl aşağıya çekerim diye bir gayret içerisindeler.
Amerikalılar da bazı olaylar çok üst noktaya gelirse, artık hükümet de bu işle baş edemez, karar almak mecburiyetinde kalır ve Türk Silahlı Kuvvetleri öyle ya da böyle bir sınır ötesi operasyon yapabilir diye endişe içerisindeler. Bir noktada, son zamandaki beyanatlara baktığımız zaman, sanki belirli ölçüde de kabullenmiş durumdalar. O bakımdan Türkiye’nin bu konuda çekinmemesi lazım. Kendi güvenliğini ve egemenliğini bir başka ülkeye veya kuruluşa devretmemesi lazım. Her ülke, önce kendi güvenliğinden kendisi sorumludur. Sonuçları ne olabilir diye güvenlikten imtina edemezsiniz. Ekonominiz bozulabilir, ama yeniden düzelebilir. İlişkileriniz bozulabilir, ama yeniden düzelebilir. Hiçbir ilişki eskisi gibi olmaz. Ama, egemenliğinizi kaybettiğiniz ve güvenliğiniz tehlikeye girdiği zaman bunu tekrar temin etmek son derece zordur.
ENERJİ AÇMAZI
Şimdi de gelelim enerji sektörünün görünümüne. Sektörde ayın flaş haberi, Enerji Bakanı Hilmi Güler’in, “Seçime kadar elektrik kesilmesin talimatı” idi. Neredeyse beş senelik bir zaman AK Parti Enerji Bakanlığı yönetiminin elinde boşa harcanmıştır. Elektrik piyasası oluşturulmasına katkıda bulunulacağı yerde, oluşumu ve işlerliği kösteklenmiş, özel sektör yatırımcısı caydırılmış, zaten yatırım yapması olanaksız devlet seyirci bırakılmış, eski hükümetler döneminde başlanmış büyük projelerin tamamlanmasından sonra, yeni büyük projeler başlatılamamış, Dünya Bankası ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2008’de, en geç 2009’da karanlık geliyor uyarılarına kulak tıkanmış, Türkiye gelecek karanlık günlere itelenmiştir. 2008-2009’a kalmadan, önümüzdeki günlerde beklenen çöl sıcaklarıyla klimalar yüklenince, yaşanabilecek elektrik sıkıntısı olasılığı, şu anda EÜAŞ, TEİAŞ, TETAŞ ve TEDAŞ’ın korkulu rüyası. Üstelik bu sefer karşılaşılacak sorun, geçen yıl 1 Temmuz akşamı üç coğrafi bölgemizde ve toplam 13 ilde kaldırılamayan puanttan yaşanan 4-6 saatlik ürküten karanlıktan da öte, arz yetersizliği olacak. Bakalım talimatla elektriklerin kesilmesi önlenebilecek mi?
Türkiye’nin beklenen talebi ve arz olanakları arasında 2007 yılı için 7-8 milyar kWh’lık bir açık var. Korkutan karanlık nedeniyle, DUY sisteminde elektrik fiyatlarının yükselmesi olasılığı, TEDAŞ’ın mali açığını daha da büyütmesi beklendiğinden, IMF elektriğe zam için bastırıyor. 13 Haziran tarihli gazetelerde IMF Birinci Başkan Yardımcısı Lipsky’nin, “Elektrik piyasasında özelleştirme için gerçekçi tarife isteği” yer alıyordu, ama bu isteğin altında TEDAŞ’ın büyüyen açığı da vardı. Öylesine büyüyen bir açık ki, ÇEAŞ ve Kepez’e bedelsiz el koyuşla kamuya sağlanmış kaynak aktarımı bile, Hazine’nin yükünü artık karşılayamayacak gibi. Kamunun DUY’dan çok yüksek fiyatlardan elektrik almak zorunda kalmaması için, geçen ay TETAŞ 3 milyar kWh elektrik almak amacıyla ihale açtı, ama özel sektörün şartlarını pek de uygun bulmadığı bu ihale nasıl sonuçlanacak belli değil. Bu arada Türkmenistan’dan 1.2 milyar kWh elektrik alınması Bakan Güler’in Haziran ayındaki Türkmenistan gezisinde görüş birliği sağlanan bir konu oldu.
Bazı ülkelerden elektrik ithal edilebilir, ama önümüzdeki 3-5 yıl daha çok artacak talep nedeniyle, çözüm ithalatla sağlanacak gibi değil. Serbest elektrik piyasası yeterince oluşturulup işlerliğe kavuşturulmadığından, şimdi devlet büyük santrallerin kurulması amacıyla, özel sektöre kredi temini için Hazine ve/veya alım garantileri vermek zorunda kalacak. İşte veto edilen “Nükleer Güç Santralleri ve Enerji Satışına İlişkin Yasası”nın arkasına eklenmiş, Elbistan kömür santrallerinin rödovans esası ile kurulabilmesi için 1000 MW’ın üzerindeki yerli kömür santrallerine getirilen alım garantisi hükmü, o kanun yürürlüğe konulamadığından, 3 Haziran günü çıkarılan ve Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanmış bulunan 5686 sayı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu’nun arkasına Geçici 5’inci madde olarak eklenmiş bulunuyor. Piyasa genişletilip işlerliğe kavuşturulmadıkça, bu tür garantiler giderek artacak. Belki de çok yakın zamanda, Piyasa Üretim Şirketleri Modeli yerine, yeniden Yap-İşlet Modeline dönülmek zorunda kalınacaktır.
AK Partinin 2002 tarihli “Kalkınma ve Demokratikleşme Programı”nın 3.10 nolu enerji bölümünde, piyasa ekonomisi ve özelleştirmeden söz ediliyordu. AK Parti’nin o eski programına, “Yeni yatırımlar yap-işlet modeli ile yaygınlaştırılacaktır” diye de yazılmıştı. AK Parti bu dönem bu modeli kullanamadı, ama Türkiye’yi piyasadan çekip o modele doğru yönlendirmiş oldu. Programda yazan rekabete dayalı enerji piyasası sözde kaldı. Eski programın enerji bölümünü yazan, şu anda artık AK Parti’den milletvekili adayı gösterilmeyen Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun idi, ama uygulayan bir başkası olunca, devletçiliğin elden kaçmaması adına program saptırıldı. Bu nedenle 19 Ocak 2007’de teklifleri alınacak dağıtım ihaleleri, 9 Ocak 2007’de belirsizliğe itildi. Aynı zamanda Özelleştirme Yüksek Kurulu Üyesi olan dostum Ali Coşkun, konuya ilişkin sohbetimizde, bu konuda önüne “iptal” diye yazılarak gelen kararı, “erteleme” diye değiştirtmeden imzalamadığını anlatırken, Başbakan’a şikayet edildiğini de söylüyordu. AK parti’nin enerji konusuna hakim milletvekillerinin tamamı, Meclis Sanayi, Ticaret ve Enerji Komisyonu Başkanı Soner Aksoy da dahil olmak üzere, dağıtım ihalelerinin iptal ya da ertelemesini, hata olarak görüyorlar ve bundan Enerji Bakanlığı’nı sorumlu tutuyorlar, Başbakan’a yanlış bilgi verildiğini söylüyorlar. Ne yazık ki serbest piyasa yolları böylesine hata ve yanlışlıklarla tıkandı.
Hep elektrikten söz ettik, ama diğer enerji konularında durum farklı mı? Örneğin doğalgazda farklı mı? Piyasa ve rekabet dışı başka çarpıklıklar yok mu? Orada da devletçiliği çağrıştıran güçlü BOTAŞ istemi adına, kontrat devirleri olabildiğince geciktirilmedi mi? Şimdi Turusgaz’dan BOTAŞ’a geçmiş bölüm için devir yapılıyor, ama kalan kısmın BOTAŞ’ın elinden çıkmaması uğruna, Enerji Bakanlığı ve BOTAŞ yönetimi yine ters bir tutum içinde değil mi? Bir şirket adına rekabet engellenip Samsun-Ceyhan projesi kayırılarak, Transtrakya projesine yol verilmediğinden, Karadeniz’e çıkan Rus-Kazak petrolü Bulgar-Yunan hattına kaptırılmadı mı? Şimdi o kayırılan şirket, TPAO ile ortak olarak Afganistan’da petrol arama ve üretim projesine nasıl girdi acaba? Son zamanda o kadar şirket rafineri kurmak için müracaat etmişken, yine o kayırılan şirkete ivedi rafineri izni nasıl çıktı acaba? Bunların hepsi AK Parti’nin Enerji Bakanlığı’na bağlı işler değil miydi? AK Parti iktidarı, enerji kanunları ile yasal platform oluşturmada başarılı olsa da, enerji yönetiminde tam tersi, başarı gösteremedi.
Dergimizin bu sayısında, “Türkiye seçime giderken siyasi partilerin enerji politikaları nasıl şekilleniyor?” konulu çok uzun bir panele yer vermiş bulunuyoruz. Bu nedenle, geçen sayımızda değindiğimiz Nabucco’nun, Orta Asya ve Hazar’dan gelecek diğer hidrokarbon hatlarının önünün nasıl kesildiğini araştıran, Araştırma Dosyamıza yer veremiyoruz. Çünkü, koyabilecek sayfamız kalmadı ve başka konularımızla birlikte Temmuz sayımıza ötelemek zorunda kaldık. Araştırma Dosyamızı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirvesi için 25 Haziran’da Türkiye’ye gelecek Putin’in temasları ve CERA Enerji Toplantısı’nın sonuçlarıyla genişletilmiş biçimde yorumlayarak, gelecek ay sunacağız.
Ara
TCMB Döviz Kurları
| Döviz | Alış | Satış |
| Dolar | 1.5066 | |
| Euro | 1.9334 |
Dünya Saatleri
| Turkey | |
| USA ET | |
| UK |
EkoEnerji 44 Yeni Sayı Eylül 2010


