Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
EkoENERJİ Genel Yönetmeni
ÇILGINLIK VE TÜRKLER
“Çılgın” kelimesinin “Türkler” kelimesi ile birlikte kullanılmasını sevmiyorum, hatta kınıyorum. Ne mutlu Türküm demekten onur duyan Türk ve Atatürk milliyetçisi olarak, “çılgın” kelimesini reddediyorum. Atatürk bir çılgın Türk değildi, akılcı, usçu (rasyonalist) bir Türk’tü.
Dil Derneği’nin Türkçe Sözlüğünü açın, “çılgın” kelimesinin anlamına bakın. “Aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun,…” şeklinde tanımlıyor. “Çılgınca” kelimesinin anlamını da, “deli gibi, delicesine…” diye veriyor. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na bağlı Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü de aynı tanımlamaları kullanmış. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi “çılgın” kelimesini, “Aklını yitirmiş, deli, mecnun” diye tanımlamış. Yine bu sözlük ve ansiklopedi de “çıldırmak” kelimesi de “delirmek, aklını oynatmak” olarak açıklanıyor. Kısacası deyip, daha fazla uzatmayalım, çılgın ve deli eş anlamlı sözcükler.
Delilik bir hastalık, ama dilimizde bazen onur kırıcı, küçültücü gibi, hakaret olarak algılanacak biçimde de kullanılır. “Delikanlı dediğin ya da yiğit dediğin biraz deli olmalı”, ya da “deli dolu” gibi sözcüklerimiz, eski deyişimizle zevahiri (dışyüzü) kurtarmaya yeterli mi acaba? Çılgın Türkler sözcüğünün, İstiklal Savaşımızı konu alan ve çok satan bir tarihi belgesel romana verilmesi, yazarın amacı hiç de küçük düşürmek olmamakla beraber, bence aslında üzüntü verici bir davranış. Bizce hatalı olan bu isim, ulusça çılgınlığı kabullenmemize mazeret olamaz ve asla olmamalı. Gelin görün ki isim çoğunlukla benimseniverdi.
Oysa, düşmanlarımız bile İstiklal savaşımızı değerlendirirken, “Türkler çılgınlık yapıp da kazandılar” demediler. İngiliz Başbakanı D. Lloyd George “çılgın” kelimesini kullanmadı, “Türkler mucize yarattılar” dedi. Aslında o mucize de gökten zembille inmedi, başta Mustafa Kemal olmak üzere, Türk milletinin akılcı, planlı, tutarlı davranışları ve yiğitçe ulusal duruşuyla yaratıldı.
İşte bunun için, halkımızın her nedense birden bire benimseyiverdiği “Çılgın Türkler” sözünü kullanmak istemiyorum. Ünlü yazarımız Aziz Nesin hayatta olsaydı, herhalde bu benimseyişe dayalı bir gülmece öykü yazardı. Şimdi değerli okurlarım, sevmediğim kelimeyi, niye bu ayki makalemin başlığına taşıdığıma merak ediyorlardır mutlaka!... Enerjide yapılan çılgınlıklar var da, kalıplaşmış sözcükle onları kastetmek istedim.
Ancak, başlığa yerleştirdiğim cümleyi, düzeltip tamamlayayım: Şu çılgın Türkler enerjide ne yapıyor demek istemiyorum, bazıları hariç!... Benim de amacım, kimseyi küçük düşürmek değil, hele hakaret anlamında kullanmak hiç değil. Ancak, yapılanların doğru olmadığını görünce, onları çılgınca diye tanımlamak herhalde daha doğru. İsmi benimseyen kamuoyu, umarım enerjideki çılgınlıkları belleğine kazır.
ENERJİDE ÇILGINLIKLAR
Enerjide çılgınlık nerede? Aslında o kadar çok yerde var ki, biz birkaçını söyleyelim: Nükleer enerji ile rüzgâr enerjisi birbirinin yerine alabilir gibi görmek, bir gün içinde rüzgârdan elektrik üretmek için yapılan lisans başvurularının sayısının inanılmaz rakamlara çıkması, dışarıdan ithal ettiğimiz en ucuz doğalgazı, en pahalı ithal ettiğimiz gazın yarı fiyatına ihraç etmek, iç piyasaya sattığınızdan ucuz olarak ve tüm karşı çıkışlara rağmen Türkiye için tehdit oluşturan Kuzey Irak’a inatla elektrik ihracına direnmek, çılgınlık değil mi? Bir de enerji ve iklim değişimi arasında ilişki kurma gibi global çılgınlık var.
Global çılgınlık, dergimizin bu sayısında değerli enerji uzmanı dostum Gürcan Gülen’in makalesinde konu edilmiş bulunuyor. Sevgili Gürcan’ın makalesinin bir eksiği var, yazısını “konuya at gözlüğü ile bakmayan gerçek çevrecilere” adamamış olması. Kuzey Irak’a elektrik ihracı çılgınlığını, bunun milli menfaatlerimize aykırılığı, basında olsun, medyada olsun o kadar söylenip işlendi ki, bizim bir kez daha değinmemize gerek yok. Biz, rüzgâr aşkı, nükleer karşıtlığı, doğalgaz ithali ve ihracına değineceğiz.
ÇILGIN RÜZGÂR AŞKI
Bu öylesine ferman dinlemeyen bir aşk ki, ne toplam kurulu güç hedefleri şuymuş ya da buymuş diye bakılıyor, ne kurulu gücün birincil kaynaklar arasında dağılımının fizıbıl olup olmamasına, optimizasyonuna aldırıyor, ne de ekonomik potansiyel sınırı varmış deniyor. Yani, bilimsellik, rasyonellik, ekonomiklik duygusallık adına kapı dışarı edilivermiş. Peki, bu nasıl bir duygusallık? Yoksa teşvikler nedeniyle başparmağı ile işaret parmağını ovuşturma duygusallığı mı?
İşte çılgınlık dedirten gelişme: Rüzgâr Elektrik Santrali (RES) için kapalı olan başvuru EPDK tarafından 1 Kasım 2007 tarihinde bir günlüğüne açıldı. Bir günde toplam 750 RES için 79 100 MW’lık başvuru yapıldı. Yani, Türkiye’nin içinde kömürü, suyu gazı vs’si olan bugünkü toplam kurulu elektrik gücünün iki katı kadar. 79 100 MW başvuru, 2007 yılı başında dünya genelinde kurulu bulunan rüzgâr santrallerinin kurulu gücü 74 328 MW’dan yaklaşık 5000 MW daha fazla. Öyleyse, bu çılgınlık değil de nedir? Dünyada olmayanı Türkiye mi yapacak?
VE AYAĞI YERE BASAN GERÇEKLER
1 Kasım öncesinde EPDK tarafından verilen yürürlükteki üretim lisansları içinde toplam kurulu gücü 1877 MW olan 55 adet RES lisansı vardı. Henüz verilmemiş, ama verilmesi uygun bulunmuş toplam 138 MW gücünde 6 adet RES lisans başvurusu da bulunuyordu. Yine toplam kurulu gücü 6056 MW olan 129 adet RES’in lisans başvurusu değerlendirmeye alınmış durumdaydı. Yani, 1 Kasım öncesi EPDK’nın portföyündeki 190 RES’e ait 8000 MW’ı aşkın kurulu güç potansiyeli, Türkiye’nin 2015 yılına kadar kurabileceği RES’lerin üst sınırına ulaşan bir rakamdı.
2015 yılına kadar kurabilecek derken, devletin resmi planlarından ve hedeflerinden söz etmiyorum. Çünkü, 2007-2013 dönemini kapsayan Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda, 2013 yılındaki rüzgâr kurulu gücünü en fazla 2163 MW olarak hedeflenmişti. Dokuzuncu Kalkınma Planı Enerji Özel İhtisas Komisyonu’nda görev almış olduğum için bu rakama karşı çıkmış, o gün için Başkanı olduğum RESSİAD adına 2013 yılında 5000 MW’ı hedef gösteren yazılı başvuru yapmıştım. Bu başvuruda RESSİAD’ın talebi olarak 2020 yılı için 15 000 MW kurulu güç istemiştik.
Toplam Kurulu Güç İçinde Rüzgârın Payı
2007 Kasım ayında Türkiye’nin elektrik kurulu gücü 40 750 MW olarak TEİAŞ tarafından açıklanıyor. Bu gücün ne kadarı emre amadedir, ne kadarı kağıt üzerinde ve kullanılamaz durumdadır konularına girecek değilim. 2001 yılında 2030’ları hedefleyerek geleceğe yönelik planlamalar yapılıyordu, ama 2002’den sonra hedef 2020’ye çekildi. Oysa ben TÜSİAD için 1998 yılında hazırladığım, “21’inci Yüzyıla Girerken Türkiye’nin Enerji Stratejisi” isimli raporda (kısaca TÜSİAD Enerji Raporu’nda), Cumhuriyetimizin 100’üncü yılı 2023’ü hedef almıştım.
Her neyse, TEİAŞ’ın çalışmasına göre, 2020 yılında Türkiye’nin elektrik kurulu gücünün değişik iki alternatife bağlı olarak 80 000 – 96 000 MW olabileceği öngörülmektedir. Geçmişte TEAŞ bu rakamı 2020 yılı için 109 000 MW olarak veriyordu. TÜSİAD Enerji Raporu’nda 2023 yılı için 124 000 MW hedef alınmıştı. TEAŞ kapatılmadan önce yaptığı son planlama çalışmasında, gerekli kurulu gücü 2020 yılı en fazla 116 000 MW, 2030 yılı için de 191 000 MW olarak göstermişti.
Gelelim bu kurulu gücün kaynaklara (dünkü TEAŞ’ın ve bugünkü TEİAŞ’ın ifadesiyle yakıt cinslerine) göre dağılımına. Buradaki kaynaklar sırasıyla linyit, taş kömürü, ithal kömür, doğalgaz, petrol ürünleri, hidrolik ve jeotermal, rüzgâr, nükleer olarak sıralanır. Bu kaynakların alabilecekleri payları rezerv ve potansiyelleri, mevcut teknolojileri, ekonomiklikleri ve çevre koşulları sınırlar. Biz sadece rüzgârın payına bakalım. Bugün için 40 750 MW içinde rüzgâr kurulu gücü sadece 128 MW olup, bu kabul edilebilecek bir olgu değildir.
Peki, rüzgâr kurulu gücü ne olmalıdır? Dün TEAŞ’ın, bugün TEİAŞ’ın planlama çalışmaları hiç de tatmin edici değil elbette. Çünkü, kapatılmadan önce TEAŞ, 2001 yılında yaptığı son çalışmada, 2030 yılı için rüzgâr kurulu gücü hedefini en çok 8905 MW olarak vermişti. TEAŞ’ın elektrik planlaması miras olarak TEİAŞ’a kaldı. TEİAŞ, 2020 yılı rüzgar kurulu gücünü en yüksek 3019 MW olarak hedefledi. İki yıl önce 28 Kasım 2005 tarihinde RESSİAD Başkanı olarak tarafımdan imzalanıp Devlet Planlama Teşkilatı’na sunduğumuz yazıda, “2013 yılı için 5000 MW, 2020 yılı için 15 000 MW hedefleri belirlenmelidir” diyorduk.
79 bin MW için Potansiyel, Teknik ve Ekonomik Kısıtlar Yok mu?
Hemen belirtelim ki, 79 bin MW kurulmak istenen rüzgâr gücüne ilişkin net bir toplam değil. Aynı yer üzerinde çakışan başvurular var. Yine de 70-80 bin MW’lık gücün karşısındaki kısıtlar; potansiyel, ekonomiklik, türbin tedarikindeki zorluklar, trafo güçlerinin yetersizliği ve yedeklenme sorunu şeklinde açıklanabilir.
Türkiye’de abartılan rüzgâr potansiyelinden söz ediliyor. 1998 yılında TÜSİAD Enerji Raporu için yaptığımız çalışmada, Türkiye’nin karasal alanları için (offshore hariç olmak üzere) 220 bin MW brüt potansiyel, 55 bin MW teknik potansiyel vermiştik. 1998 yılı birim fiyatları ile 20 bin MW ekonomik potansiyel hesaplamıştık. Özellikle son yıllarda rüzgâr türbin fiyatlarında ucuzlama değil, artış oldu. Bu ekonomik potansiyeli aşağı çeken bir etken. Ancak, buna karşın, türbin güçleri 750-1000 kW’lardan 2000 kW ve üzerindeki değerlere çıktı. Bu da ekonomik potansiyeli artırıcı bir etken. İkisinin birbirini dengelediği varsayılarak, bugünkü ekonomik potansiyelin 20-25 bin MW düzeylerinde olduğu söylenebilir.
Rüzgâr enerjisi ne bedava, ne de ucuz enerji. Rüzgâr elektriğinin maliyeti, bugün nükleer elektrikle neredeyse başa baş, kapasite faktörüne göre ise daha pahalı. Yakıt parası ödenmemesi onu bedava yapmıyor. Rüzgâr santrallerinin birim kurulu güç için (kW veya MW başına) ilk yatırımı bugün neredeyse nükleer santrallerle aynı, kömür santrallerinden 1.4-1.6 kat, doğalgaz ve petrol ürünlü santrallerden 2-3 kat, barajlı hidrolik santrallerden 1.2 kat, küçük hidroelektrik santrallerden 2.2 kat daha yüksek. Bir hidroelektrik santral yıl içinde 4000-5000 saat, termik santraller 7000 -8000 saat çalışırlarken, bir rüzgar santrali en fazla 3000 saat çalışabilmektedir. Çalışma süresi – kapasite faktörü üretilecek enerji miktarını belirlemektedir.
Rüzgâr türbinleri yapımcılarının imalat kapasitesi, böyle 70-80 bin MW siparişi karşılayacak düzeye çıkmamıştır. Çünkü 2006 yılı başından 2007 yılı başına kadar dünya genelinde kurulan rüzgâr santralarının toplam kurulu gücü 15 081 MW’dır. Tüm dünyada kimse rüzgâr santrali kurmasa ve tüm türbin imalatçıları Türkiye için üretim yapsalar, 79 bin MW’lık türbini ancak 5 (evet yanlış okumuyorsunuz beş) senede bu siparişi karşılayabilirler. Trafo gücü kısıtı gibi teknik konulara pek girmeye gerek olmasa da, 2020 yılına kadar TEİAŞ’ın görüşü ile Dokuzuncu Kalkınma Planı’na giren 2000 MW güç, Türkiye’de trafoların kaldırabileceği maksimum güç aslında. 79 bin MW, trafoların kaldırabileceği güçten 26 kat daha fazla. Rüzgâr güvenilir firm enerji olmadığından, yedeklemek amacıyla gerekli barajlı hidroelektrik veya doğalgaz santrali gereksinimi de ayrı bir sorun. Üstelik, 79 bin MW’ın rüzgâr tarlasının kapsayacağı alanının büyüklüğü, iskan edilmiş sahaları ve SİT alanlarını tehdit eder. O kadar yer bulunması hiç de kolay değil.
Rüzgârı abartmayı, nükleeri kötülemeyi marifet sayan basın ve medyadan ilginç bir haber: 3 Kasım 2007 tarihli Akşam gazetesi beş sütuna manşet atmış, “Herkes rüzgâra kapıldı” diyor. Altındaki kutucuk içinde, “Rüzgâr lisansı başvurularının tekrar açılmasıyla birlikte, Türkiye’nin mevcut kurulu gücünün iki katı olan 78 bin MW’lık başvuru yapıldı. Aynı bölgeye birden çok başvuru yapılırken, gerçekleşme miktarının 15-20 bin MW olması bekleniyor” diye yazıyor. Okuyunca derin bir soluk alıp, “Ohhh be, çılgın olmayan Türkler de varmış” dedim.
Şimdi EPDK bakalım 79 bin MW’ı nasıl ayıklayıp lisanslandıracak? Çakışan santral sahaları için nasıl bir ihale yapacak? Başta çantacıların körüklediği bu çılgınlığa dur demenin yolu, rüzgâr santralleri için yüksek teminat istemekten geçiyor.
NÜKLEERE KARŞIT OLMA ÇILGINLIĞI
Ne Kızıl Dany’nin (Avrupa Parlamentosu üyesi Daniel Cohn-Bendit) “Nükleer enerji bitti” demesi nükleer enerjiyi bitirir, ne de yeşili solmuş Ruth’un (Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Ruth), “Nükleer santral yerine rüzgâr santralı” demesi, nükleeri geri plana iter. Batının yenilenebilir enerji makine ve donanımlarını üreten firmalarına pazar arayan, o amaçla rüzgârın ve güneşin lobiciliğini ve reklamcılığını yapan tescilli politikacıları konumuzun dışında elbette.
Yenilenebilir Enerjiler Çağında Değil,
Nükleer Enerji Çağında Yaşıyoruz
Nükleer enerji çağın bir gerçeği. Bugün 30 ülkede 439 reaktör ünitesiyle 371 671 MW nükleer kurulu güç bulunuyor. 10 yıl öncesine bakacak olursak, 1997 yılında dünyada 437 reaktör ünitesiyle 351 795 MW kurulu güç olduğunu görüyoruz. Kapatılan ve açılan reaktörler nedeniyle, reaktör sayısı yıllar itibariyle aşağı ya da yukarı hareket etse de, nükleer kurulu güç miktarı hep artıyor. Son 10 yılda 19 876 MW artış göstermiş. Bu artışı sınırlayan önemli etken, at gözlüklü sözde çevrecilerin yersiz endişeleri değil, nükleer teknolojinin başka ülkelere kolay verilmemesi, nükleer teknoloji transferinde gizli sınırların ve koşulların olmasıdır.
Son 10 yılda nükleer teknolojide önemli gelişmeler sağlanmış olmasına, emniyet tedbirlerinin kat kat artırılmasına, yeni nesil reaktörlerin geliştirilmesine rağmen, nükleer santrallerin kurulması açısından durgunluk dönemi olduğu da söylenebilir. Ancak, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde yenilenen nükleer santrallerle kapasite artırımı sağlandığı gibi, nükleer teknolojide reform yaşanmış olduğu da bir başka gerçektir.
Bugün 11 ülkede ki, bu ülkeler arasında Avrupa’da Finlandiya ve Bulgaristan, Asya’da Rusya Federasyonu, Çin, Japonya, Hindistan gibi ülkeler de var, 31 reaktör ünitesiyle 23 414 MW yeni nükleer kurulu güç inşa ediliyor. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) World Energy Outlook 2006’da dünya nükleer kurulu gücünün bugünkü 371 GW’dan 2030 yılında en az 416 GW’a, ama ilave yatırım senaryosu kapsamında üst sınır olarak 519 GW’a çıkabileceğini rapor ediyor. Buna karşın ABD Enerji Departmanı’nın yayınladığı International Energy Outlook 2006’da, 2030 yılı için beklenen dünya nükleer kurulu gücünün 438 GW’a çıkacağı rapor edilmiş. Kısacası, nükleer enerji santrallerinden vazgeçilmiyor, ama bu santrallerin gelişmiş ülkelerde olmasına dikkat olunuyor, her isteyene bu teknoloji verilmiyor.
Peki, bugün dünyada nükleer santraller kapatılmıyor mu? Evet, kapatılıyor, ama bu nükleer enerjiyi terk etmek adına yapılan bir eylem değil. Şimdiye kadar 19 ülkede 119 reaktör kapatılmış olup, bu reaktörlerin toplam gücü 35 165 MW, mevcut kurulu gücün yüzde 9.5’i kadar. Kapatılan kurulu gücün yüzde 67’si kadar nükleer güç inşa halinde. Hani dünyada nükleer enerji bitmişti, bu mu bitiş?
Bugün dünya elektrik üretiminde nükleer enerjinin payı yüzde 16. Bu oran Fransa’da 78.1, Belçika’da 54.4, İsveç’te 48.0, Bulgaristan’da 43.6, Almanya’da 31.8, Japonya’da 30.0, Finlandiya’da 28.0, İspanya’da 19.8 ABD’de 19.4, İngiltere’de 18.4, Rusya’da 15.9, Kanada’da 15.8 düzeylerinde.
Dünyanın fosil yakıtlardan sonra tanıdığı en önemli teknolojik enerji kaynağı nükleer enerjidir ve halen nükleer teknoloji çağında yaşıyoruz. İşin teknolojisine girecek değiliz, ama bugünkü nükleer enerjinin alternatifi, yine nükleer teknoloji içinde aranıyor. Bilindiği gibi bugün nükleer enerji fisyon teknolojisi ile üretilmektedir. Bu teknolojinin alternatifi füzyon teknolojisidir.
Nükleer Enerji Tehlikeli Değil ve Temiz Enerji
Şunu belirtmekte yarar var, “Nükleer Santral” ya da başka enerji kaynaklarının lobisini yapan militan çevrecilerin insanları korkutmak için kullandıkları adıyla “Atom Santrali”, hiçbir zaman bir atom bombası değildir. Öyle olsaydı, üzerine Nagazaki ve Hiroşima’da iki tane atom bombası atılmış olan Japonya’da bugün 55’i işletmede 56’ncısı inşa edilmekte olan onca atom santrali bulunur muydu? O zaman Fransa’da 59, ABD’de 104 atom santralinin ne işi var?
Eski Sovyetler Birliği teknolojisi ile yapılmış, insana değer vermeyen komünist sistemin maliyeti düşük tutma felsefesinin ürünü ve bir deneme santrali olan Çernobil’de, kazaya ilişkin bir deneyin kontrolden çıkması ile oluşan kazayı, tüm nükleer santrallere mal etmeye kalkışmak, bilimsel düşünen hangi akıllı insanın kabul edebileceği bir şeydir? Böyle bir karalama kampanyası, petrol, doğalgaz ve yenilenebilir enerji lobilerinden başkasının işine yaramıyor ve onlarca destekleniyor. Bugünkü Rus teknolojisi ile üretilen santraller bile artık ondan farklı ve güvenli. Sovyetler Birliği, santrallerini IAEA (International Atomic Energy Agency – Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) denetimine açmıyordu.
Çernobil’den başka kaza olmadı mı? Elbette oldu, işte ABD’de Three Mile Island kazası, Japonya’da yakın zamanda görülen kaza, hiçbirinde insan ölümü var mı? Çünkü, IAEA standartlarında inşa edilen ve işletilen santrallerden dışarı radyasyon sızmaz. İnsanlar görmedikleri radyasyondan korkarlar, ama bir nükleer santrale en yakın yerde oturanlar, röntgen çektiren insanlar kadar radyasyon almazlar. Çünkü, çevredeki doğal baz radyasyonun üzerine çıkılmaz ki! Nükleer santralde kaza ihtimali ise, uçak seyahatindeki kaza ihtimalinden çok daha azdır. Kyoto Protokolü’nün yerine getirilebilmesi, karbondioksit emisyonunun ve dünya iklim değişimine enerjinin etkisinin azaltılması için önemli seçenek nükleer enerjidir. “Biz nükleer santrali kazasız-belasız” işletemeyiz diyenler ise, Türk insanını küçümsüyorlar, onlara katılmak mümkün değil.
TÜRKİYE’DE NÜKLEER ENERJİYİ
KULLANMAMAK, İŞTE O ÇILGINLIK OLUR
2020 yılında 400 - 500 milyar kWh olan talep, Cumhuriyet’in 100’üncü yılını kutlayacağımız 2023’de, TÜSİAD Enerji Raporu’na göre 640 milyar kWh’e ulaşacak. Türkiye’nin yerli kaynaklarından üretilebilecek enerji ne kadar acaba? Tabii bu kaynakları bugünkü bilinen rezerv ve potansiyellerine göre değerlendirmek söz konusu da, kimse o rezerv ve potansiyellerde mucize artış beklemesin!.. Tamamını kullanılabilir duruma sokmak da başka bir mucize olur.
Türkiye’nin tüm kömür rezervlerini tüketmek pahasına kömürden (taşkömürü ve linyit) üretilebilecek enerji yılda 115 milyar kWh düzeyinde, ama yeni rezerv keşifleri ile 150 milyar kWh olacağını varsayalım. Bu potansiyele 30 yıl ömür de veremezsiniz. Kalitesiz kömürlerimizi kullanmanın yaratacağı çevre sorunlarını ise düşünmek bile istemiyorum.
Su zengini olmayan Türkiye’nin ekonomik hidroelektrik potansiyelini, DSİ hâlâ 127.3 milyar kWh/yıl kabul ediyor ve tamamının 2030 yılında üretilir duruma gelmesini hedefliyor. Özel sektöre göre bu potansiyel 180 milyar kWh/yıl düzeylerinde. Ben sudan üretilebilecek enerjiyi teknik potansiyeline karşılık olarak 200 milyar kWh/yıl varsayıyorum. Bu da iklimin yağışlı olmasına, kuraklığa geçilmemesine bağlı.
Rüzgârdan yapılacak üretim, 2020 yılına kadar 30 milyar kWh/yıl düzeyinin üzerine çıkamaz. Jeotermal, güneş ve biomas yakıtlardan üretilebilecek ekonomik enerji de 5 milyar/kWh yıl düzeyini aşamaz. Deniz dalgaları, boğaz akıntıları vs ise, işin garnitürü. Dolayısıyla rüzgâr ve diğer yenilenebilirlerin toplamı en çok 35 milyar kWh/yıl düzeyinde olabilir, ama onu da 50 milyar kWh/yıl varsayalım.
O zaman, yerli kaynaklarımızdan üretilebilecek enerjinin üst sınırı bol kepçe toplamı olarak 400 milyar kWh/yıl ediyor. Aslına bakarsanız, bir enerji uzmanı olarak, bu kadar yerli enerji üretiminin hayal olduğunu tüm bilimselliğimle ve rahatlıkla söyleyebilirim. Peki, nasıl karşılayacağız, Cumhuriyet’in 100’üncü yılında aydınlık ve gelişmiş bir sanayi-teknoloji ülkesi olmasını arzu ettiğimiz Türkiye’nin elektrik ihtiyacını? Giderek artacak doğalgaz ithali ve kaliteli kömür ithaliyle mi? 2004 yılında varili 35 dolar olan ham petrol, şimdi geldi 100 dolara dayandı. 110-120 dolar tavanını zorlar mı tartışmaları başladı. Öyleyse, nükleer yakıtı ithal edilecek olsa bile, gerekirse 5-10 yıllık yakıtını kolaylıkla stoklayabileceğimiz, kendi uranyum ve ileride zengin toryum yataklarımızı kullanabileceğimiz nükleer santralleri niçin kurmayalım? Çağdaş Türkiye’nin güçlü olmasını istiyorsak, neden nükleer ülkeler kulübüne girmeyelim?
NİHAYET AKILLICA BİR ADIM:
NÜKLEER SANTRALLER KANUNU
5 Mayıs 1955’de ABD ile “Barış için Atom” anlaşmasını imzalayan Türkiye, 1957 yılında IAEA’ya kurucu üye olarak katılıyordu. 1965-2000 arasında, yani 35 yılda nükleer elektrik santrali kurmak için ikisi ihale olmak üzere toplam dört defa girişim yapmış Türkiye, şimdi beşinci girişimini yapacak. Barış için Atom’a imza attıktan 52 yıl sonra 8 Mayıs 2007 tarihinde TBMM, 5654 sayılı olmak üzere Nükleer Güç Santralarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun’u kabul etti. Ancak 10’uncu Cumhurbaşkanı Sezer, yasanın tamamına karşı çıkmayarak, 5, 6 ve 7 nolu maddelerini bir kez daha görüşülmesi istemiyle TBMM’ye iade etmişti.
Bu veto edişin nükleer enerjiye ve santrale karşı olmadığını bir kez daha vurgulayalım. Çünkü, nükleer enerji teknolojisinin bir ürünü olan nükleer santraller devrine adım atmak, Türkiye’nin bugüne kadar gerçekleştiremediği bir devlet politikasıdır. Sayın Sezer’in vetosu, bu amaçla özel şirketler dışında, kamu şirketi kurulacaksa, bu şirketin işlerliğine, atık yönetimi ve zarar tazminine, ömrü sonunda santralin sökümünde fonun yetersiz kalması durumunda Hazine’nin desteğine ilişkin noktalarda toplanmıştı.
Nükleer Güç Santralarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun, TBMM tarafından gerek ilgili Komisyon’da ve gerekse Genel Kurul’da, ilk maddesinden son maddesine kadar tekrar görüşülerek ve önceki Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiş maddeleri, veto gerekçesi doğrultusunda düzeltilerek, 9.11.2007 tarihinde 5710 sayılı kanun olarak kabul edildi. Nükleer enerji karşıtları kabul edilen bu yasanın, bu kez 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından veto edilmesi için yersiz bir kampanya başlatmak çılgınlığını da gösterdiler. Ancak, bunda başarı olamadılar ve Cumhurbaşkanı Gül tarafından 20 Kasım 2007 tarihinde imzalanan yasa, 21.11.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Artık, Türkiye’nin bir nükleer santraller yasası var. Kuşkusuz nükleer mevzuat bir tek bu yasa ile tamamlanmış olmuyor. Ancak, bu yasa önemli ve gereken ilk adımdı. Şimdi bu adımın sonucu olarak, bir ay içinde nükleer santral kurup işletecek şirketlerin karşılaması gereken ölçütler, TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) tarafından yayınlanacak.
İki ay içinde Bakanlar Kurulu tarafından yayınlanacak yönetmelikle de nükleer güç santralleri için yarışmaya katılacaklarda aranacak koşullar, şirketin seçimi, yer tahsisi, lisans bedeli, altyapıya yönelik teşvikler, seçim süreci, yakıt temini, üretim kapasitesi, alınacak enerjinin miktarı, süresi ve enerji birim fiyatını oluşturma usul ve esasları ortaya konulacak.
Bu yönetmeliğin yayınlanmasından sonra en geç bir ay içerisinde, teklif almak üzere TETAŞ tarafından ilana çıkılacak. Alınan tekliflerden, TAEK tarafından belirlenen ölçütleri karşıladığı yine TAEK tarafından belgelenecek şirketlerin teklifleri, yarışmaya sokulacak. Yarışmada teklifler TETAŞ tarafından Kanun ve çıkarılacak yönetmelik hükümleri çerçevesinde değerlendirilerek ve en uygun teklif belirlenerek, ilgili şirketle sözleşme imzalanmasına izin alınmak üzere Bakanlar Kurulunun onayına sunulacak. Kısacası 2008 yılının ilk yarısında, ilk nükleer santrali kuracak şirket seçilmiş olacak. Bir nükleer santralin kurulması 7-9 yıllık bir zaman aldığı için, Türkiye en erken 2015 yılının sonunda nükleer elektriğe kavuşacak. Tabii, bundan önceki dört teşebbüste olduğu gibi bir aksilik olmazsa.
HEDEFLENEN NÜKLEER KAPASİTE YETERSİZ
Yapılan açıklamalara göre 2020 yılına kadar Türkiye’de toplam kurulu gücü 5000 MW olacak 3 nükleer santral kurulması hedefleniyor. Bu çok yetersiz kalan bir hedef. 2020 yılında Türkiye’nin toplam kurulu gücünün 90 000 MW olacağını varsayarsak, nükleerin payı kurulu güç içinde yüzde 5.5 gibi, küçük bir düzeyde kalacak demektir. 5000 MW nükleer kurulu güçle 40 milyar kWh elektrik üretilebilir ki, bu da 2020 yılı için taban değer olan 406 milyar kWh’lik talebin yüzde 10’unu karşılamaya yeter.
Daha önce yapılan planlama çalışmalarına ilişkin analizlerde, nükleer enerjiye ciddi biçimde yer veren senaryolara göre, 2020 yılına kadar kurulması gereken nükleer gücün 8000 MW’dan az olmaması gerektiği sonucu çıkıyordu. 1998 yılında toplanan Türkiye Birinci Enerji Şûrası, 2020 yılına kadar 10 000 MW nükleer güç kurulmasını istemişti. TÜSİAD Enerji Raporu’nda bu değeri 15 000 MW olarak önermiştik. Türkiye’nin 2020 yılındaki nükleer kapasite hedefi yeniden gözden geçirilmeli ve revize edilmelidir.
EN UCUZ İTHAL ETTİĞİMİZ DOĞALGAZI,
EN PAHALI İTHAL ETTİĞİMİZ DOĞALGAZIN
YARI FİYATINA İHRAÇ ETME ÇILGINLIĞI
Azerbaycan-Türkiye (Şahdeniz) Doğalgaz Boru Hattı projesinin başlangıcı 2000 öncesine iniyor, ama 2001 yılında Türkiye adına BOTAŞ ile Azerbaycan adına SOCAR arasında imzalanan anlaşmayla, 15 yıl süreli olmak üzere, alımların 2 milyar metreküp ile başlayarak, plato periyotta 6.6 milyar metreküpe ulaşması kararlaştırılmıştı. Nasıl ki Azeri petrolünü Türkiye’ye BP’nin başını çektiği konsorsiyum getirdiyse, Şahdeniz gazı da yine BP’nin önderliğinde geldi.
Geciken Şah Deniz Gazı
120 US. dolar/1000 m3 Fiyatıyla Geliyor
Nisan 2001 tarihli Dünya ENERJİ dergisinde yayınlanan bir söyleşimde, BP’nin Şahdeniz Gazı Pazarlama Yöneticisi Joseph A. Welge, Şahdeniz sondajlarının Nisan 2003’de başlayacağını, açılan iki arama kuyusunun 6.6 milyar metreküp gazın üretilebileceğini kanıtladığını, 2004 yılında 2 milyar metreküp ile gaz sevkıyatına başlanacağını söylüyordu.
Şahdeniz gazına ilişkin Alım-Satım Kontratı uyarınca, doğalgazın teslim noktası Türkiye-Gürcistan sınırı olarak seçilmişti. Azerbaycan topraklarından başlayarak, Türkiye-Gürcistan sınırına kadar yapılacak kısmın yapım ve işletme sorumluluğunu da SOCAR (Azerbaycan) üstlenmişti. Azerbaycan gazı Türkiye şebekesine BOTAŞ tarafından Erzurum-Horasan’da bağlandı. Boru hattının ve kompresör istasyonlarının yapımında çıkan sorunlar, Azerbaycan ve Gürcistan’ın iç piyasadaki talepleri nedeniyle, bu gazın Türkiye’ye gelişi 2007 yılında Seçim sonrasına kaldı. Türkiye Şahdeniz gazının 1000 metreküpünü şu anda 120 dolara alıyor. 27 Kasım tarihi itibariyla Bloomberg, petrolün varil fiyatını 97.09 dolar, doğalgazın fiyatını ise 7.71 dolar / milyon Btu yani 275.40 US.dolar /1000 m3 olarak veriyor. Türkiye’nin ithal ettiği en pahalı gazın da 300 US.dolar/1000 m3 düzeylerinde olduğu biliniyor.
Türkiye Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı Projesi
Bu proje için AK Parti iktidara gelmeden önce, BOTAŞ ile Yunanistan gaz şirketi DEPA arasında 18 Ocak 2001 tarihinde İşbirliği Zaptı, 28 Mart 2002 tarihinde de ilgili Bakanların katılımıyla Mutabakat Zaptı imzalanmıştı. Türkiye ve Yunanistan arasındaki Hükümetlerarası Anlaşma ise Enerji Bakanı Güler ile Yunanistan Kalkınma Bakanı Tsohatzopoulos tarafından 23 Şubat 2003 tarihinde imzalandı.
Daha sonra Yunanistan’dan İtalya’ya kadar uzanacak bu hata verilen bir diğer isim “Güney Avrupa Gaz Ringi”. Projenin geliştirilmesi Avrupa Birliği INOGATE Programı çerçevesinde olmuştur. AB INOGATE Programı, başta Hazar Havzası olmak üzere, Ortadoğu ve Güney Akdeniz ülkelerinden, diğer uluslararası kaynaklardan sağlanacak doğalgazın Türkiye ve Yunanistan üzerinden, Avrupa pazarlarına nakli için Güney Avrupa Gaz Ringi projesini geliştirmişti.
Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı’nın açılış töreni, 18 Kasım günü Başbakan Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Karamanlis tarafından, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, Gürcistan Enerji Bakanı Khetaguri’nin katılımıyla yapıldı. Bu törene ABD Enerji Bakanı Bodman da davetli olarak katıldı. Açılış törenine ABD Enerji Bakanının katılımıyla Amerika, AB’ye ve dünyaya, Hazar kaynakları benim ilgi ve kontrol alanımda mesajını veriyordu.
Yunanistan’a satılacak gaz miktarı plato değerinde bile, Türkiye’nin bu yılki talebinin yüzde ikisi kadar mini minnacık. Bu yıl 62 milyon metreküp, gelecek yıl 492 milyon metreküp ve ondan sonra 2020 yılına kadar her yıl 737 milyon metreküp gaz satılacak. Doğalgazda volumler milyon ile değil milyar ile ifade edilir, ama bu satışın plato değeri bir milyar metreküpten az. Yunanistan’a satış miktarı ile sembolik gaz satışı, ama Avrupa’ya gaz satışının başlaması ve Güney Avrupa Ringi’nin ilk ayağının işler hale gelmesi bakımından önemli.
İŞTE YENİ BİR ÇILGINLIK
Türkiye’nin elinde çok az da olsa satabileceği gaz var da, müdebbir bir tüccar olarak düşünürseniz, bu gazı kaça satarsınız? Herhalde aldığınız en ucuz gaz fiyatına değil. Aldığınız en pahalı gaz fiyatına da müşteri bulamayabilirsiniz. Herkes Türkiye gibi körü körüne, özellikle İran ile gaz bağlantısı yapmaz ki!… Mantıklı bir satış fiyatı, aldığınız gaz miktarlarını da göz önünde tutarak, hesaplayacağınız ağırlıklı ortalamayla ortaya çıkacak paçal fiyat olmalıdır. Bugün için bu fiyat gazın 1000 metreküpü başına 250 dolardan az değil.
Oysa şimdi Türkiye, Yunanistan’a gazı 1000 metreküpü 149 dolardan satmaya başladı. BOTAŞ Türk tüketicisine uyguladığı fiyatın yarsından az bir fiyatı Yunanistan’a uyguluyor. Bu çılgınlık değil mi? Ben bu çılgınlığı 19 Kasım’da canlı yayında bir medya kanalından kamuoyuna duyururken, dergimizin Gündem’ine de taşımaya karar vermiştim. Basında ve medyada “Türkiye Enerji Koridoru oldu, Yunanlının gazı Türkiye’den, Yeni İpek Gaz Yolu Açıldı” başlıkları ile kamuoyu yanlış aydınlatılırken, 20 Kasım tarihli Vatan gazetesi’nde, “Enerji Koridoru Türkiye, ucuz gazı kullan Yorgo” başlıklı bir haber de gerçeği anlatıyordu. Ne mutlu ki çılgın olmayan Türkler basında da var.
Bu arada konuştuğumuz BP yetkileri, Şahdeniz gazının Türkiye’ye satış fiyatının, dünya piyasalarına uygun düzeye yakında getirileceğini söylediler. Şahdeniz gazı Türkiye için pahalanacak da, Yunanistan’a satılan gazı fiyatı artırılacak mı?
Enerjide çılgınlıklar sürüyor, ama biz Gündem’in sonuna geldik. Bakın, ABD’ye inat, İran ile gazdan sonra elektrikte de işbirliğine imza attık. Bir yandan Kuzey Irak’ta teröristlerin etkisiz hale getirilmesi için ABD ile işbirliği yapacaksınız, diğer yanda ABD’nin İran’a karşı tutumunu göze almayacaksınız, ABD’nin tepkilerine kulak tıkayacaksınız. Üstelik ABD’nin İran ile işbirliği yapan şirketlere uyguladığı yaptırımları dikkate almayarak. Bakalım AK Parti iktidarının ulusal duruşu bu çılgınlığı yapmaya yetecek mi?

Ara
TCMB Döviz Kurları
| Döviz | Alış | Satış |
| Dolar | 1.5066 | |
| Euro | 1.9334 |
Dünya Saatleri
| Turkey | |
| USA ET | |
| UK |
EkoEnerji 44 Yeni Sayı Eylül 2010


